ORDU VE MİLİTARİZM

ORDU VE MİLİTARİZM

SORU-CEVAP TEORİ DERGİSİ NİSAN 2001 – SAYI:135
ORDU ve MİLİTARİZM

SORU: İşçi Partisi’nin Orduya karşı tutumu, devrimcilikle bağdaşır mı?

Sivil-asker kamplaşması düşmanın tezi; ilerici-gerici saflaşması gerçek
Kimin hangi programı savunduğuna ve bugün hangi mevzide bulunduğuna bakmadan, Ordu düşmanlığını devrimcilik sananlar var. Böyleleri, emperyalist merkezlerin yaydığı sivil toplumcu anlayıştan etkileniyorlar. Onlar, olaylara emperyalizme ve Ortaçağ güçlerine karşı saflaşma açısından değil, emperyalistlerin istediği gibi, sivil-asker ayrımı yaparak bakıyorlar. Bunlara göre, “sivil” olan her güç olumlu. Böylece “sivil” olan ABD işbirlikçileriyle ve yine “sivil” olan tarikatlarla bileşebiliyorlar.

Dikkatinizi çekeriz, son dönemin bütün önemli sorunlarında, Neoliberal Sivil toplumcular, Şeriatçılarla aynı tavrı aldı, aynı çizgiyi izledi. Bu dayanışmanın adı da demokrasi oluyor.

Öte yandan “asker” olan her güç de olumsuz sayılıyor. Peki Mustafa Kemal’in ordusu asker değil mi, Fransız Devrimi’nin ordusu, Lenin ve Mao’nun orduları hep asker değil mi? Toplumsal saflaşmayı, sivil-asker ayrımı değil, ilerici-gerici ayrımı belirliyor. Bugünkü koşullarda emperyalizmle birlikte olmak, gericilik; emperyalizme karşı olmak ilericiliktir. ABD ve Avrupa Birliği yanlısı siviller, karşı tarafta mevzilenmiş bulunuyorlar.
Genelkurmayın çizgisi İşçi Partisi’ni “Genelkurmay’ın ‘yeni’ stratejisinin en büyük destekçisi” diye eleştirenler yar. O yeni strateji ne diyor? Birincisi, İç tehdit öne geçmiştir, tehdidin adı şeriattır. İkincisi, Cumhuriyet Devrimi Kanunları uygulanacak, şeriatın eğitsel ve kültürel kaynakları kurutulacak, gerektiğinde silaha başvurulacaktır. Üçüncüsü, şeriatı besleyen gelir bölüşümündeki adaletsizlik giderilmelidir.

Bu maddelerin ilk kez Genelkurmay tarafından öne sürüldüğünü söylemek için, insanın Sol’un tarihinden habersiz olması, hatta solculukla ilgisinin bulunmaması gerekir. Bu saptamalar, on yıllardır Türkiye sosyalistleri tarafından savunula geliyor. Şimdi Ordu’nun da bu maddeleri kabul etmesinin sebeplerini anlamak yerine, Neoliberal-Şeriatçı cepheden saldırıya geçmenin anlamı nedir? Ordu, 12 Mart ve 12 Eylül dönemindeki gibi, Şeriatın önünü açan politikalara omuz verseydi daha mı iyiydi? Bu halk, Sivas’ta insanların yakılmasını seyreden askeri, “niçin şiddet kullanarak önlemedin” diye eleştirdi. Şimdi asker, öyle durumlarda şiddet kullanacağını söylüyor.

Bütün demokrasiler silahla kuruldu

Şeriatı ezmeye yönelen şiddetin karşısına geçmek demokratlık değil, şeriat dostluğudur. Nitekim bu tutumu alan sözde demokratların hepsi emperyalizm işbirlikçisi gerici güçler tarafından göklere çıkarılıyor.

Halk devrimi diye sorunu olanlar, Ordunun cephesini gericiliğe dönmesinden sevinç duyar. Güç dengelerini esastan etkileyen bu önemli gelişmeyi değerlendirir.

Şu kadarını hatırlatmalıyız ki, dünyanın her yerinde demokrasi, Ortaçağ ilişkileri ve kurumları gerektiğinde şiddetle ezilerek gerçekleştirilmiştir, başka deyişle demokrasilerin hepsi silahla kurulmuştur. Bunun istisnası yoktur. Türkiye’de de öyle. Bizim tarihimizdeki bütün demokratik atılımlar, 1908 Devrimi, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Devrimi, hep silahla gerçekleşti. Gericilik hep silahla ezildi. Kurtuluş Savaşandaki iç isyanlardan Şeyh Sait İsyanı’na ve Menemen olayına kadar gerici kalkışmaları asker gücüyle ezmeseydik, demokrasi yönünde hiçbir mesafe alamayacağımız gibi, kör karanlıklara yuvarlanırdık. İyi tahlil etmek gerekiyor, Türkiye yeni bir tarihi döneme girmiştir. “Küçük Amerika” stratejisinin uygulandığı, şeriatın palazlandırıldığı elli yıllık dönem geride kalmıştır. İçine girilen Devrimci Cumhuriyet döneminin özelliklerini görmeden yapılacak siyasetin götüreceği yer, ABD emperyalizminin ve Şeriatçı güçlerin yanıdır.

Dış cepheden bakarsak

Dış cepheden bakarsak, bugün Türkiye’de bulunduğumuz safı belirleyen en önemli soru şudur: ABD’nin “kriz bölgelerine müdahale gücü” olmayı kabul edenlerle mi birlikteyiz, karşı çıkanlarla mı? Kıbrıs, Ege, Kuzey Irak’ta kurulmak istenen kukla devlet, “Ermeni soykırımı” tasarıları konusunda ABD dayatmalarına teslim olan cephede miyiz, Türkiye cephesinde mi? ABD’nin Türkiye için uygun gördüğü “Ilımlı İslam” kimliği kabul edilecek mi, başka deyişle gericiliğin Cumhuriyet mevzilerini yıkmasına izin verilecek mi?

Buralarda Ordu 28 Şubat’tan beri olumlu sınavlar veriyor. Bu, Türkiye’nin geleceğini belirleyen çok önemli bir olaydır. Çünkü Türkiye ancak silahla direnerek çözebileceği sorunların eşiğindedir. Bunu ABD ve Avrupa çok iyi saptıyor ve Orduyu yıpratmayı, Türkiye politikasının merkezine koydular. MGK karşıtı kampanyalar ve Batı basınındaki Ordu düşmanlığı bunun ifadesi.

İşçi Partisi’nin Üç Birlik politikası

İşçi Partisi, bu saflaşmada elbette taraftır; Türkiye tarafındadır ve Aydınlanma güçlerinin ön cephesindedir. Türkiye’nin bağımsızlığını ve Cumhuriyet Devrimi’ni savunmada Ordu ile birlikte olmayı bir hata veya eksik olarak görmüyoruz; tersine Ordunun 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinden farklı olarak, cephesini Cumhuriyet düşmanı güçlere dönmesinin, Türkiye için ne kadar olumlu ve önemli olduğu zamanla daha iyi görülecektir. Biz olaylara siyasal açıdan bakıyoruz. Bugün ABD’nin baskılarına direnen ve gericiliğin üzerine yürüyen Orduyu hedef almak, Türkiye halkına yapılacak en büyük kötülüktür.

Bu nedenlerle İşçi Partisi 5. Kongresi, Üç Birlik kararı aldı: Kemalist-Sosyalist Birliği, Türk-Kürt Birliği, Halk-Ordu birliği.

Soru: Geçmişte Ordu’ya ağır eleştirileriniz oldu, oysa bugün Ordu’yla birlikte görünüyorsunuz, çelişme yok mu?

Kemalist Devrim rotasındaki Orduyla her zaman beraberiz

Ordu konusundaki tavrımız açık ve tutarlıdır:

Biz, 1908 Genç Türk Devrimi’ni gerçekleştirenlerin, 31 Mart gericiliğini bastıran Harekât Ordusu’nun, Çanakkale’de emperyalizme direnen ordunun yanındayız.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, “Genelkurmay karargâhını Alman generallerine teslim edenlerin” karşısındayız. Mustafa Kemal Paşa da onları çok sert eleştiriyordu. 1916 yılı Eylül ayında Irak-Suriye cephesinden Talat ve Enver paşalara yolladığı raporu herkes okumalıdır.

Vahdettin’in Kuvvayı İnzibatiyesi’nin ve Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’ya geçmeyi reddeden paşaların da karşısındayız. Milli Mücadeleyi bir yönüyle onlara karşı verdik.

Gazi Mustafa Kemal’in kumandasındaki Kurtuluş Savaşıyla Ezilen Dünya’ya örnek olan ordu, bizim ordumuzdur. Onunla gurur duyuyoruz.

1920 ve 30’larda Kemalist Devrim’in silahlı gücünü oluşturan Ordu’ya devrimciler olarak yürekten duygular besliyoruz.

1950’den sonra Türkiye’nin “Küçük Amerika” sürecine sokulmasıyla uygulanan NATO Konsepti’nin karşısındayız. Zaten bu sürecin Cumhuriyet Devrimi’ni yıkıma uğratan sonuçlarını görüyoruz.

27 Mayıs 1960’ta Türkiye’yi yeniden Kemalist Devrim rotasına oturtmak isteyen devrimci harekâtı gerçekleştiren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yanındayız.

Kemalist Devrime ihanet eden 12 Mart ve 12 Eylül cuntalarının karşısındayız

12 Mart ve 12 Eylül”ü gerçekleştirerek CIA’dan “bizim çocuklar” unvanını alan, 1986 yılında Türk-İslam sentezini ulusal ideoloji olarak resmen kabul eden, Kemalist Devrim’in son kalelerini tahrip eden, ayetli hadisli cihad bildirileri dağıtan, ülkeyi imam hatip ve Kur’an kursları ağıyla ören askeri cuntaların cepheden karşısında olduk. Yine Kemalist Devrim’in yıkılması şerefine kadeh kaldıran ve ilticayı besleyen Çiller’in emirlerini “tak” diye yapmakla övünen Doğan Güreş’lerle karşı cephelerdeyiz.

ABD’nin kukla Kürdistan senaryolarına karşı bölge güçleriyle ittifak planları geliştirdiği için şehit edilen Org. Eşref Bitlis’leri saygıyla anıyor, 1996 sonbaharında Çekiç Güç’ü bölgeden söküp çıkaran ve CIA peşmergelerini Guam’a postalayanları selamlıyoruz.

Türkiye’nin yeniden Cumhuriyet Devrimi rotasına girmesini sağlayan 28 Şubat sürecinin yanındayız.

Görüldüğü gibi, bizim Ordu konusundaki tutumumuz, açıktır, tutarlıdır ve dürüsttür. Bizim bir tek ölçütümüz var: 19. yüzyılda başlayan Milli Demokratik Devrimi’mizin güçleri içinde yer almak ya da devrimi bastırmak.
Mustafa Kemal, Büyük Nutuk’un başında Kurtuluş Savaşı’nın anahtarını şu cümleyle vermiştir: “Padişah hükümetine, Müsliminin halifesine milleti ve orduyu isyan ettirmek lazım geliyordu.” İşte bizim Ordu konusundaki tutumumuzun özeti, bu cümlededir.

Biz, Küçük Amerika sistemini, tarikat-mafya rejimini kabul etmeyen, Kemalist Devrimi tamamlamada milletin hizmetine giren Ordu’yla beraberiz. (Bu konuda daha geniş bilgi için, Doğu Parinçek’in, Kaynak Yayınlarından çıkan 28 Şubat ve Ordu kitabını okuyabilirsiniz.)

Paylaş: