7. GENEL KONGRE’DE (SUPHİ KARAMAN KONGRESİ) KABUL EDİLEN MERKEZ KOMİTESİ RAPORU

7. GENEL KONGRE’DE (SUPHİ KARAMAN KONGRESİ) KABUL EDİLEN MERKEZ KOMİTESİ RAPORU

I. SUPHİ KARAMAN KURULTAYI

Ya bölenlerin ya birleştirenlerin iktidarı
Devlet büyük ölçüde mafyanın ve tarikatların eline geçmiştir.
Egemenlik, ABD ve AB emperyalistlerine devredilmiştir.
Hırsızın, hortumcunun yönetimi kurulmuştur.
Haçlı gericilik, ABD emperyalizminin güdümünde Cumhuriyeti yıkmaktadır.
Soyguncu ve hortumcular, inanç sömürüsüyle milleti aldatmaktadır.
ABD güdümlü mafya tarikat yönetimi, vatanımızı Avrupa Kapısı’nda bölmektedir.
Türkiyemiz bir vatan savunması dönemine girmiştir.
Önümüzdeki yıllarda, Türkiye’yi ya bölenler yönetmeye devam edecektir; ya da birleştirenler yönetecektir.
Türkiye’yi birleştirebilecek tek parti, İşçi Partisi’dir. Bu nedenle İşçi Partisi’nin iktidarı zorunludur ve kaçınılmazdır.

Atatürk Devrimi birleştirir
Türkiye’mizi bu düzen içinde birleştirme olanağı yoktur. ABD güdümlü mafya tarikat düzeni, Avrupa Kapısı’na bağlanmış olan Türkiye’yi bölmektedir.
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ımızı ikinci İsrail devletine verme planlarını açıklayanlar, iktidarın tepesindedir.
Türkiye’yi artık yalnız ve yalnız devrim birleştirir. Devrimden vazgeçmek, Türkiye’nin dağılmasına razı olmaktır.
Türkiye’nin önündeki devrim, Kemalist Devrim’in yıkımdan kurtarılması ve tamamlanmasıdır.
Devleti mafyanın ve tarikatların elinden kurtaracağız!
Devlet halkındır!
ABD ve AB güdümlü yönetime son vereceğiz!
Egemenlik milletindir!
Hırsızın ve hortumcunun yönetimine son vereceğiz!
Millî Hükümet!
Devleti çaresizlikten ve çözülmeden kurtaracağız!
Güçlü devlet!
Vatanı bölücüden, yıkıcıdan kurtaracağız!
Vatan bölünmez!
Cumhuriyet’i Haçlı irticadan kurtaracağız!
Atatürk’ün cumhuriyeti!
İnsanımızı işsizlikten, yoksulluktan kurtaracağız!
Herkese iş, herkese refah!
Soyguncunun inanç sömürüsüne son vereceğiz!
İnanç vicdandadır!
Toplumu çürümeden kurtaracağız!
Temiz toplum, dürüst yurttaş!
Aileyi dağılmaktan kurtaracağız!
Mutlu yuva, sıcak aile!

İşçi Partisi’nin tarihsel görevi
Bu devrim programını İşçi Partisi yapmıştır. Adı, Millî Hükümet Programı’dır.
Devrimin pratiğine, İşçi Partisi önderlik etmektedir.
Devrimin kadroları, İşçi Partisi’nde toplanmaktadır.
Türkiye’yi yarın yönetecek birikim, İşçi Partisi’nde birleşmektedir.
Partimiz, 2007 yılına büyüyerek, bütünleşerek, önderleşerek, halkla birleşerek ve Ezilen Dünya’nın öncü konumlarına yerleşerek girmektedir.
İşçi Partisi 7. Genel Kongresi, Türkiye’nin devrim ile yıkım arasında seçimler yapacağı bir sürecin başında toplanmaktadır.
Türkiye’nin önündeki yol ayrımı, Partimiz için de geçerlidir:
– Devrime yönelmek ya da devrime yan çizmek,
– Emperyalizme karşı güç toplamak ya da güçlenme fırsatını tepmek,
– Öncü partinin inşasında atılım yapmak ya da sol lafazanlıklar arkasında liberalleşmek,
– Geleceğe umutla bakmak ya da kasvete dalmak.
Partimiz, yapmak veya yapmamak sorusuyla karşı karşıyadır.
Bu koşullarda 7. Genel Kongremize, Genel Başkan Yardımcımız Suphi Karaman’ın adını veriyoruz.
Suphi Karaman, bir devrimin önder kadrosunun merkezinde görev yapmıştı.
İşçi Partisi de, önümüzdeki devrimin merkezinde olacaktır ve bugünden merkezindedir.
Suphi Karaman Kongresi’nde bir kez daha yapacağız kararı alıyoruz ve yemin ediyoruz: Yapacağız!

II. ABD VE AB’NİN PROGRAMINA KARŞI MİLLİ HÜKÜMET PROGRAMI

Türkiye’de iki program çarpışmaktadır: Uygulanmakta olan ABD ve AB programı ile İşçi Partisi’nin Millî Hükümet Programı.

Emperyalizmin dayattığı program
ABD emperyalizminin Türkiyemizi AB kapısına bağlatarak dayattığı program şöyle özetlenebilir:
– Siyasal düzlemde beş yoksunlaştırma: Devletsizleştirme, milletsizleştirme, vatansızlaştırma, ordusuzlaştırma ve devrimsizleştirme.
– Ekonomik düzlemde beş kaldırma yoluyla beş yoksullaştırma: Gümrükleri kaldırmak, paranın giriş çıkışına denetimi kaldırmak, tarıma destekleri kaldırmak, KİT’leri kaldırmak, kamu hizmetini kaldırmak, başka deyişle devleti küçültmek.
– Kültürel düzlemde iki yozlaştırma: Türkiye halkını özellikle büyük kent merkezlerinde vatansızlaştırmak ve kent çevreleri ile taşrada etnik bölücülüğe ve tarikatlaştırmaya sürüklemek.

Millî Hükümet Programı
Partimiz, Millî Hükümet Programı’yla iktidara gelerek, emperyalizmin beş yoksunlaştırma, beş yoksullaştırma ve iki yozlaştırma programına karşı;
Siyasal düzlemde;
– Millî devletin yeniden kurulmasını,
– Etnik gruplaşma, mezhepleşme ve tarikatlaşmaya son vererek milletin birleştirilmesini,
– Vatanın bütünleştirilmesini,
– Türk Silahlı Kuvvetleri’nin caydırıcı gücünün geliştirilmesini ve millî savunma sanayisinin ülke güvenliği için yeterli hale getirilmesini,
– Devrimin arasız devrimlerle kesin zaferini gerçekleştirecektir.
Ekonomik ve toplumsal düzlemde;
– Millî sanayi, tarım ve ticaret gümrüklerle korunacak,
– Paranın giriş çıkışı denetim altına alınacak,
– Özelleştirilen kilit kuruluşların kamulaştırılmasıyla kamu ekonomisi yeniden yapılandırılacak,
– Tarım ucuz mazot, ucuz gübre, ucuz tarım ilacı, tohumluk, damızlık, ucuz tarım kredisi, tarım tekniğinin geliştirilmesi ve kooperatifleşme yoluyla desteklenecek,
– Kamu hizmeti yeniden kurumlaştırılacak, her yurttaşa parasız sağlık hizmeti, sosyal güvenlik, iş güvenliği, köy hizmetleri sağlanacaktır.
Kültür ve eğitim düzleminde;
– Anaokulundan üniversite sonuna kadar parasız eğitim gerçekleştirilecek,
– Özel eğitim kurumlarının ve tarikat eğitim kurumlarının kamulaştırılması yoluyla eğitim ve öğretim yeniden birleştirilecek,
– Cumhuriyetin millî devrimci kültürü yeniden hakim kılınacak,
– Vatanına bağlı, aydınlanmış, özgür bir toplum için Cumhuriyet Devrimi Kanunları kararlılıkla uygulanacaktır.
Millî Hükümet Programı, öncelikle bir millî direnme programıdır. Halkımızın refah ve kardeşlik içinde, özgürce yaşama özlemlerine cevap vermektedir.
Millî Hükümet Programı, devleti haraca bağlayan büyük tefeci takımına, dolar ve borsa vurguncusuna ve hortumcuya, özetle yabancı güdümlü mafya-tarikat zümresine karşı bütün halkın örgütlenmesi ve seferber edilmesiyle uygulanacaktır.

III. TÜZÜK VE PROGRAMIN DEVRİMCİLEŞMESİ

Devrimler vatan savunmasında oldu
Partimizin teori, program ve siyasetlerine ışık tutan dünya gerçeği şudur: Emperyalizm çağının bütün devrimleri vatan savunmasında oldu. Vatan savunması, devrim düzlemidir. Yalnız millî devrimler çağını açan Kemalist Devrim değil, Sovyet Devrimi ve ardından gelen diğer devrimler de bu gerçeği kanıtlamıştır. Bolşevik Partisi, 1917 yılında Rusya’yı birleştirebilecek tek seçenek olduğu için iktidara gelmiştir. Ve o seçenek yıkılınca, Sovyetler Birliği de dağılmış, ülke parçalanmıştır. Çin Devrimi’nden Vietnam Devrimi’ne kadar, devrimler ülkeleri birleştirmiş, emperyalizmin karşıdevrimleri bölmüştür.

Emperyalizm çağında devrimciliğin tek bir anahtarı vardır: Emperyalizme karşı vatan savunması çizgisinde sağlam durmak ve ilerlemek. Bugün esas sınıf mücadelesi, milletlerarası düzlemdedir. Partimiz, kendi halkıyla ve hayatla birleşebilmek için bu zeminde mevzilenmektedir. Devrim yapan bütün bilimsel sosyalist partiler, vatan savunmasının gereğine uygun teori, program ve siyaset yenileşmelerini gerçekleştirdikleri için bu görevlerini başardılar.

Vatan savunmasının gereğini yerine getiremeyen partiler ise, sosyaldemokratlaştılar, liberalleştiler, giderek emperyalizmin ajanlarına dönüştüler ve kendi halklarına ve sosyalizme de ihanet ettiler. 1960 ve 70’lerde Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde sosyalizm adına ortaya çıkan maceracı örgütlenmeler ve Sovyet sosyal emperyalizmine bağlı sözde “komünist partiler”, milletlerinden ve emekçi sınıflardan kopmuşlardır. Hepsinin en önemli özelliği, Ezilen Dünya gerçeğini anlamamış ve emperyalizme karşı mücadelenin görevlerini yerine getirmek yerine 19. yüzyılın gelişmiş Avrupa ülkelerinden kalan ve artık geçerliğini yitirmiş olan devrim teorilerine saplanmış olmalarıdır.

Bu nedenledir ki, özellikle Latin Amerika’da yaygın görüldüğü gibi, birçok sosyalist ve komünist parti, günümüzde emperyalizme karşı mücadelenin önderliğini sosyalizmden de esinlenen yurtsever ve halkçı partilere terk etmişlerdir.

Devrimci pratiğin belirleyiciliği
Bütün bu tecrübelere baktığımız zaman, öncü partilerin devrimciliğini. isimlendirmelerin değil devrimci pratiklerin güvence altına aldığını görüyoruz. Ülkeleri sosyalizme götüren olay, bazı kavramlar ve adlandırmalar değil, fakat devrimci pratiklerdir.

Pratik teoriyi belirler; teori pratiği belirleyemez. Hiçbir teori, hayatı ikna edemez. Ancak hayat, teorilerin inadını kırar ve teoriyi ikna eder. Öyleyse teorimiz ve programımız bizi devrimci pratiklere sokmalıdır.

Nitekim Tüzük ve Programımızdaki yenileştirme, bizi daha ileri pratiklere zorluyor ve Partimizi devrimcileştiriyor. Binlerce öncünün katılımı, Partimizi güçlendirmekte ve daha devrimci pratiklere yöneltmektedir.

Partimiz, içine girdiğimiz vatan savunması döneminin görevlerini yerine getirmek, Türkiye’yi Kemalist Devrim’i tamamlayarak bütünleştirmek ve Asya’dan yükselen çağdaş uygarlığın önder konumlarına ulaştırmak amacıyla 1988 yılında kabul ettiğimiz Tüzük ve Programı yenilemekte ve devrimcileştirmektedir.

Her devrimin temel meselesi, devrimin kuvvetlerini ve araçlarını yaratmaktır. Partimiz, Tüzüğünü yenileyerek ve Millî Hükümet Programı’yla geldiğimiz aşamada devrimin kuvvet ve araçlarını geliştirmektedir. Partimiz, halkın pratiğine önderlik edecek kumanda merkezine yerleşmenin gereklerini yapıyor.

1988 yılında kabul ettiğimiz programın yenilenmesi istemi, sekiz-on yıldır partimizin gündemindedir. Ancak pratiğimizin zorunlu kıldığı ve tecrübelerimizin olgunlaştığı bir noktada bu yenilenmeyi hayata geçireceğimizi belirlemiştik.

2003 yılında gerçekleştirdiğimiz 6. Genel Kongremizin Merkez Komitesi Raporu’nu ve Genel Başkanın açış ve kapanış konuşmalarını incelediğimiz zaman, yenilenme ve devrimcileşmenin daha 2003 yılında Kongre kararıyla kabul edildiğini saptarız. Şimdi o kararı, üç yıllık sınamadan sonra Tüzük ve Program haline getiriyoruz. Böylece teori ve siyaset alanında 1988’den bu yana kazandığımız birikimi, yeniden ve toplu olarak kayda geçmiş oluyoruz.

7. Genel Kurultayımıza sunduğumuz Tüzük ve Millî Hükümet Programı, varolan Tüzük ve Program’ın çizgisinde, hayatın önümüze koyduğu bir devrimcileşme ve yenileşmedir.

Yenileşme ve devrimcileşmenin amaçları bellidir:
1. Türk Devrimi’nin 19. yüzyıldan gelen ve bugün yeniden tarih sahnesinde beliren milliyetçi, halkçı ve sosyalist birikimini vatan savunması görevlerinde ve Kemalist Devrim’i tamamlamak için birleştirmek.
2. Birleşmesi zorunlu olan bu birikimi geçerli ve ortak bir mücadele kılavuzuna kavuşturmak, bilimin insanlığın ve ülkemizin devrim pratiklerinde geliştirilmiş birikimini benimsemek ve gerçeği olgularda aramak.
3. Partimizi, emperyalizme karşı bütün millî sınıflara önderlik edecek bir bileşime kavuşturmak. Partimizin esas dayanağı olan emekçi omurgasını milletin katılımıyla güçlendirmek, böylece öncü karakterimizi günün devrimci ihtiyaçlarına göre sağlamlaştırmak.

Bu üç ihtiyaç, Partimiz önderliği tarafından icat edilmemiştir.

Geldiğimiz noktada milleti birleştirmek, milletin bütün sınıflarını birleştirmek, yakıcı, önemli bir görev haline geldi. Biz bunu cepheler kurarak yapamadık. Güçbirliği çabaları gösterdik olmadı. Hayat bizi birlikte mücadele ettiğimiz öncülerle Partimizde birleşmek gibi bir zorunluluk ve sorumlulukla karşı karşıya bıraktı.

Özelleştirmeye karşı işçi mücadelelerinde, köylü kurultaylarında, Bismil, Diyarbakır ve Erzurum Çat mücadelelerinde, Lozan ve Berlin harekâtlarında ve öncüleri birleştirme çalışmalarında bir araya gelen ve başarılar kazanan kuvvet, zaten Partimiz ekseninde bir programa, bir örgütlenmeye, bir disipline kavuşturulmuştu. Bir devrim iki karargâh kabul etmez. Bu kuvvetin ayrı partilere dağıtılması veya parti dışında tutulması, Türkiye’ye değil, emperyalizme hizmet edecekti.

Bu tarihsel anda, bu yenileşmeleri yapmazsak, tarihin dışına düşeceğiz ve devrimci özelliklerimizi yitirerek milletimize ve emekçilere yabancılaşacağız. O nedenle Tüzük ve Programdaki yenileşme, Partimizin 40 yıllık mücadelesinin bir verimidir; Türkiye’nin karşılaştığı sorunları çözmeye önderlik etmenin gereğidir; kendi mücadele pratiğimiz içinde deneye sınaya ve başarılarını göre göre ulaştığımız bir sıçramadır.

Partimizin yeni Tüzük ve Millî Hükümet Programı, Türkiye tarihinin en gelişmiş, hayata en uygun, en devrimci programıdır. En gelişmiştir, çünkü en gelişmiş verilere dayanmaktadır. Hayata uygunluk açısından da gelmiş geçmiş en yüksek olgunluk düzeyini yansıtır. En devrimci programıdır; çünkü Partimizi iktidar amacına yaklaştırmakta, Türkiye tarihinin en ileri pratiklerine yöneltmektedir.

Programın kamucu ve emekçi karakteri
Tüzük ve Programımızın emperyalizme karşı bağımsızlığı amaçlaması, kamu mülkiyetinin öncü rolünü saptaması, hizmet ve bölüşümde halkçı olması, emekçi karakterini belirlemektedir. Üretimin amacı, özel çıkar değil, toplumun çıkarıdır. Milletin genel çıkarlarını gözetmek, kamu mülkiyeti ile özel girişim arasında uyumu sağlayan temeli oluşturmaktadır.

Programımız, ayrıca Avrasya’dan yükselen çağdaş uygarlığın kamucu ve toplumcu karakterine de vurgu yapmakta, insanlığın artık emperyalist-kapitalist ilişkileri aşmanın eşiğine geldiğini saptamaktadır.

Programımızı, emekçi sınıfları ancak belirleyici bir kuvvet haline getirerek ve seferber ederek uygulayabiliriz. Milletin ağır basan kesimi emekçidir. Emekçilere yönelen bir partiyiz. Emekçiler, bizden aydınları da kazanmamızı istiyordu. Çünkü halk bilmektedir ki, örgütlü aydını olmazsa, iktidara gelemez ve ülkeyi yönetemez. Partimiz, şimdi bu talebi de hayata geçirmekte, emekçileri aydınlarıyla birleştirmektedir.

İşçi sınıfı, önderliğini tarihte hiçbir zaman aşırı vurgularla ve dayatmalarla kabul ettirememiştir. Bu bir siyasal olgunluk meselesidir. Partimiz, milletimizin en modern ve en örgütlü sınıfı olan işçi sınıfının önderliğini, milletin bütününün çıkarını savunan, akıllı bir yolgöstericilikle gerçekleştirecektir.

Türk Devrimi’nin yatağı
1988 Programımız da, Türk Devrimi dinamiği üzerinde üretilmiştir. Şimdi bu tarihsel tavrımızı daha derinleştiriyor, daha olgunlaştırıyoruz.

Devrim, tarihin içinde yapılır. Zamanın dışında bir devrim olmaz. Her devrim, ülkenin tarihsel birikiminin ürünüdür. Milletlerarası etkenler, o dinamik üzerinde etkileriyle tarihe müdahale ederler. Partimizi, Türk Devrimi’nin yatağına daha sağlam yerleştiriyoruz. Zamanın akışına mevzileniyoruz. On yıllardır yaptığımız budur.
Tüzük ve Programın dilini de, tarihe daha sıkı bağlıyor ve iyice yerlileştiriyoruz. Başka milletlerin hayatlarında üretilmiş kavramların yerine kendi milletimizin devrimci pratiklerinde oluşturulmuş, kendi hayatımıza uyan, kendi milletimizle bizi daha sıkı birleştirecek kavramları yeğliyoruz.

Türk Devrimi, 1876, 1908, 1920 ve 1960 atılımlarında, hep Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalist birikimi bir araya getirmişti. İşte biz, bu tarihi yeniden keşfettik. Kızıl Elma diye suçlamaları boşuna değildir. Emperyalizm, teoriden korkmaz, kendisini hedef alan pratikten korkar. Türkiye’nin Milliyetçileri, Halkçıları ve Sosyalistleri, Tekel’lerde, Telekom’larda, Şeker fabrikalarında, SEKA’da, işçi ve köylü kurultaylarında, Seydişehir’de, Ereğli’de, Lozan’da, Bismil’de, Berlin’de birlikte oldular. Biz, tarihin derinliklerinden gelen bu pratiğin Tüzüğünü ve Programını yaptık. Çünkü amacımız, tarihi yeniden yaratacak olan bu pratiği partileştirmektir.
Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalistlerin birliği, bizi vatan savunmasına ve ileri mevzilere götürüyor. Öyleyse doğrudur ve olumludur. Teorik gelişme de buradan çıkacaktır ve nitekim buradan çıkmaktadır.

1980 öncesinde Partimiz, sol vicdan ile emekçi vicdanı arasında bir tartışma ve seçim yapmıştı. Vicdan, kendisini sosyalist olarak adlandıran bir azınlığın vicdanı değildir; milletin ve özellikle emekçi halkın vicdanıdır.

Milletin vicdanı, tarih içinde oluşur. Bugün milletimizin ve genel olarak insanlığın vicdanını oluşturan değerler; vatan, millet, bağımsızlık, hürriyet, insanca yaşamak, emek gibi demokratik devrim değerleridir. Türkiye insanını Çanakkale’de, Erzurum tabyasında, Sakarya’da, İzmir yollarında ölüme götüren bir vicdan var. Disiplini sağlayan, milletin ortak vicdanıdır.

IV. ÇAĞIMIZ

Devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istiyor
20. yüzyılın başlarında Lenin ve Mustafa Kemal Atatürk gibi devrim önderleri, dünyanın emperyalist milletler ve ezilen milletler olarak iki kampa bölündüğünü saptadılar. Buna bağlı olarak, devrim, artık burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmenin değil, emperyalizm ile ülke arasındaki çelişmenin ürünü olacaktı. Ve gerçekten de öyle oldu. 20. yüzyılın bütün devrimleri, Rusya ve Türkiye’den başlayıp Asya, Afrika ve Latin Amerika’ya yayıldı. Artık devrimin merkezi, 19. yüzyıldaki gibi gelişmiş kapitalist ülkeler değil, onların ezdiği ülkelerdi. Devrim, kapitalist Batı’dan yarıfeodal Doğu’ya kaydı. Bu durumda 19. yüzyılın “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” sloganı da, yerini “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen milletler birleşin” sloganına bıraktı. Aslında bu slogan dahi eski teorinin lekelerini taşıyordu ve yeni durumu tam ifade edememişti. Çünkü dünya işçilerinin büyük çoğunluğunu oluşturan emperyalist ülkelerin işçi sınıfları, emperyalist milletin bir parçası haline getirilmişti ve sistemin denetimi altına alınmıştı. Dünya işçilerinin çoğunluğunun birliği, bu koşullarda sistemin denetimi altındaki bir birlikti. Mao Zedung, 1970’lerde “Devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istiyor” sloganıyla yeni durumu saptadı.

Bugün emperyalizmin küreselleşme veya “Yeni Dünya Düzeni” dediği saldırı karşısında, dünya devrimi, millî devletleri koruma ve devrimlerle yeniden yapılandırma mevzisinde direnmektedir.

Devletlerin bağımsızlık için direnme ve mücadelesi, devrimin birinci kuvvetidir. Çin, Rusya, Kore DHC, Vietnam, Hindistan, Malezya gibi Asya devletleri; Küba, Venezülla ve Bolivya örneğinde Latin Amerika devletleri; İran ve Suriye örneğinde Ortadoğu devletleri; Zimbabve ve Sudan örneğinde Afrika devletleri, bugün ABD merkezli emperyalist saldırıya karşı direniyorlar.

Milletlerin kurtuluş mücadeleleri, bugün Irak ve Afganistan örneklerinde görüldüğü gibi, ABD emperyalizmine kök söktürmekte ve onu yenmektedir.

Halkların devrim mücadelesi de, daha çok bu ülkelerin ufuklarında görülen bir olaydır.

Emperyalizmin merkezleri olan ABD, Avrupa ve Japonya’daki sınıf mücadeleleri ise, tarihin en geri düzeyine inmiştir. Ancak Asya, Latin Amerika ve Afrika devletlerinin direnişiyle emperyalizmin derinleşen krizi, bu ülkelerdeki sınıf mücadelesini tetikleyecektir. Kapitalist ülkelerin işçi sınıfları ve dünya işçilerinin birliği, o zaman devrimci nitelik kazanacaktır.

Kapitalizmin mafyalaşması ve ortaçağ ilişkilerinin hortlaması
Kapitalizmin emperyalizm aşamasına gelmesiyle çürüme dönemi de başlamıştı. 20. yüzyılın sonlarından itibaren görülen mafyalaşma, bu çürümenin ulaştığı boyutları sergiliyor. Artık emperyalist sistem, merkezlerinde olsun çevre ülkelerde olsun, mafyaların yönetimindedir. Mafyalaşma, demokratik devrim kazanımlarının yıkımını hızlandırmış ve özellikle kültürel-ideolojik düzlemde ortaçağa geri dönüş sürecini kamçılamıştır. Büyücülük, falcılık, tarikatlar gibi kapitalizm öncesi çağların kurum, ilişki ve hurafeleri, emperyalizmin merkezlerinde ve çevresinde yayılmakta ve toplumları denetleme araçları olarak kullanılmaktadır. ABD ideologlarının ortaya attığı “dinler arası çatışma” teorileri ve Haçlı Seferi ilanları, bu dönemdeki gericileşmeyi yansıtmaktadır. ABD’nin etnik gruplar, mezhepler ve tarikatlar üzerinden yürüttüğü yıkıcı ve bölücü faaliyetleri sonucu bazı ülkeler parçalanmış, kurtuluş savaşlarıyla kurulmuş bazı millî devletler yıkılmışlardır. Emperyalist merkezlerde demokratik devrimlerin ve çevre ülkelerde millî demokratik devrimlerin birçok kazanımı tasfiye edilmiştir. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi gelişmiş denen ülkeler bile, özellikle kültür ve ideoloji düzleminde demokratik devrimlerle elde ettiklerini terk etmişlerdir. İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç, İsveç gibi Batı ülkelerinin bir çoğunda krallıklar hüküm sürmektedir.

Küreselleşme sürecinde, halkın talepleri ve mücadelesi, demokratik devrimler çağından farklı değildir. İnsanlık, millî devletleri, kamu iktisadi kuruluşlarını, başka deyişle devlet kapitalizmini, kamu hizmetini, sosyal devleti, sendika hakkı gibi burjuva demokratik hakları, laikliği, tarikat ve cemaatlerden kurtulmayı savunma mevzilerinde bulunuyor.

Sovyetler Birliği’nde kapitalizme geri dönüş ve Çin’de sosyalizm
Ekim Devrimi’nden sonra “proletarya devrimleri çağı”nın açıldığı öne sürülmüştü. Daha sonra bir dünya devrimi beklentisinin gerçekçi olmadığı görüldü ve çağ da “proletarya devrimleri ve millî kurtuluş savaşları çağı” diye tanımlandı. Dünya devrimi teorisinin artık geçersiz olduğunun kabulüyle birlikte, Sovyetler Birliği’nde “milliyetçilik”le suçlanan “tek ülkede sosyalizmi kurma” teorisi ortaya kondu ve Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nda anavatanı savunma savaşı verdi. 1950’lerin sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nde sosyalizmden geri dönüş süreci başladı ve 1990’da Gorbaçov ve Yeltsin türünden Komünist Partisi yöneticileri, Sovyetler Birliği’nin kapitalizme döndüğünü ilan ettiler. Doğu Avrupa ülkelerinde de sosyalizmin yıkılması olayı yaşandı. Asya’nın Batı’sındaki bu gerilemeye karşılık sosyalizmin Asya’nın Doğusu’nda mucizeler yaratması çok anlamlıdır ve çağımız gerçeğini gösterir. Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Küba gibi sosyalist ülkeler, sosyalizmin alt basamaklarında olduklarını saptıyorlar ve birçok alanda millî demokratik devrimi tamamlama programını uyguluyorlar.

Emperyalizm, milli demokratik devrimler ve sosyalist devrimler çağı
20. yüzyıla toplam olarak baktığımız zaman, insanlığın Emperyalizm, Millî Demokratik Devrimler ve Sosyalist Devrimler Çağı’nda olduğunu saptıyoruz. Bugün dünya gündeminde, devletlerin bağımsızlık mücadeleleri, işgale karşı kurtuluş savaşları ve Çin’de sosyalizmin kuruluşu sürecini görüyoruz. Dünya ölçeğinde devrimci mücadele esas olarak savunma konumundadır. Ancak sosyalist Çin Halk Cumhuriyeti’nin önlenemeyen yükselişi, ABD’nin inişi, Ortadoğu’da emperyalizme karşı kazanılan başarılar ve Latin Amerika’daki Bolivarcı bağımsızlık dalgası, dünya devriminin yeni bir yükseliş dönemine girdiğini göstermektedir.

V. YOL GÖSTERİCİ

Gerçeğe dayanmak, halkla birleşmek ve iktidara yönelmek
Stratejik bir kararla Partimizi Türk Devrimi yatağına oturtuyoruz ve Türk Devrimi’nin Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalist birikimini iktidar hedefiyle öncü partimizde topluyoruz.
Bu birikimin kuşkusuz ortak bir yol göstericisi vardır, o da bilimdir. Büyük devrimci önder Atatürk, “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir” sözüyle Türk Devrimi’nin 19. yüzyıldan üçüncü binyıla uzanan kılavuzunu belirlemiştir.

Böylece Partiyi iknada ve toplumu iknada tek bir gönderme düzlemi, tek bir kaynak belirlemiş oluyoruz. Halkı seferber ederken kullandığımız bilimsel kaynaklarla, partinin yolunu belirlemede kullandığımız kaynakları tek bir düzleme indiriyoruz, ikiliği kaldırıyoruz. Toplumun ve partinin paylaştığı tek bir dünya ve Türkiye gerçeği vardır; ayrı gerçekler bulunmuyor. İşte o gerçekliğe dayanarak, Parti’nin önündeki yolu çizeriz ve halkı o yolda mücadele için harekete geçirebiliriz. Halk iktidarını kurabilmek için yeterli kuvveti toplama gereği, bizi böyle bir icatta bulunma noktasına getirmiştir. Partimizin hayatında çok önemli bir gelişmenin eşiğindeyiz.

Bilim tarihi
Bilim, sınıflı topluma, devlet kuruculuğuna, özetle uygarlığa geçişle başlar. Sınıfsız toplumda büyücülükle iç içe olan bilgi dağarcığı, sınıflı toplumda özel bir uğraş olur ve gelişir. Bilimi köleci ve feodal devletler ve imparatorluklar kurmuş ve geliştirmiştir.
Bilimin uygarlığın doğuşundan sonraki ilk önemli sıçraması, kapitalizmle gerçekleşti. Demokratik devrimler, bilimin önünü açtı: Rönesans, Aydınlanma, arkasından Sanayi Devrimi’yle o çağın önemli bilimsel atılımları yaşandı.

20. yüzyılın sosyalist ve millî demokratik devrimleri, bilimi boğan emperyalist sisteme ağır darbeler indirerek, bilimin insanlığa yayılmasının itici gücü oldular. İşte Bilimsel Sosyalizm, bu tarihsel süreçte Marks ve Engels tarafından insanlığın bilgi birikimine dayanarak ortaya kondu ve geliştirildi. Kapitalist ülkelerin ciddî bilimsel çevreleri, Bilimsel Sosyalizmin kurucusu Marks’ı bugün de son yüzyılların en önemli bilim ve düşün adamı olarak kabul etmektedirler.

Bilimsel Sosyalizmin üç kaynağı
İnsanlığın bilgi hazinesinden ayrı ve o birikimin dışında bir Bilimsel Sosyalizm yoktur. Marks’ın kendisi Bilimsel Sosyalizmi burjuva kaynaklardan beslenerek kurmuştur. Marksizm’in üç kaynağı vardır:
Birincisi, Alman burjuva felsefesidir.
İkincisi, İngiliz burjuva iktisadıdır.
Üçüncüsü, Fransız burjuva sosyalizmidir.

Marks, 1852’de arkadaşı Weydemeyer’e yolladığı meşhur mektupta, insanlığın teori birikimine yaptığı katkıyı şöyle özetlemiştir:
“Modern toplumda sınıfların varlığını ve bunlar arasındaki mücadeleyi keşfetmiş olma şerefi bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf mücadelesinin tarihsel gelişmesini, burjuva iktisatçıları da sınıfların iktisadî yapısını benden çok önce açıkladılar. Benim yeni olarak yaptığım, sadece şunları açıklamak olmuştur:
1. Sınıfların varlığı, sadece üretimin gelişmesindeki belli tarihsel aşamalara bağlıdır; 2. Sınıf mücadelesi kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğüne yol açar;
3. Bu diktatörlüğün kendisi, sadece, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişi oluşturur.”

Marksizm, demokratik devrimlerin burjuva bilimsel birikimi üzerine kurulmuştur; başka bir temel üzerine de oturamazdı. Çünkü gökten inmemiştir.

Bilimsel Sosyalizmin 160 yıllık demokratik devrim zemini
Belki daha da önemlisi, Bilimsel Sosyalizm, Marks ve Engels’ten sonraki gelişme sürecinde de bütün atılımlarını, millî demokratik devrimler zemininde gerçekleştirmiştir. Sosyalizmi kurma tecrübelerinin bu zeminin devamı olduğu ortaya çıkmıştır. Geri dönüş dersleri olsun, Çin’in izlediği gerçeklerden hareket eden çizgi olsun, bunu kanıtlar.

Marks’ın öğretisi, Avrupa merkezli idi. Çünkü gelişmiş kapitalizm ve işçi sınıfı Avrupa’daydı ve dünya devriminin merkezi bu kıtaydı. Buna rağmen Marks, Avrupa’nın gericiliği zayıflatan millî devrimlerini destekledi. Yine Marks, Avrupa’da 19. yüzyıl devrimlerinin başarısızlığını incelerken, köylü kitlelerinin devrime kazanılmamış olmasına dikkat çekti. Köylü, Marks için hâlâ önemliydi. Çünkü Avrupa, hâlâ esas olarak demokratik devrim tecrübelerini yaşıyordu. Paris Komünü olağandışı bir gelişmeydi ve başarısızlığa uğradı.

Eğer Bilimsel Sosyalizm, 20. yüzyılda Avrupa merkezli kalsaydı, çürüyecekti. 19. yüzyıl sonunda kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi sonucu dünya Ezen Milletler ve Ezilen Milletler olarak iki kampa ayrıldı. Artık Avrupa, dünya devriminin merkezi değil, gericiliğin merkezi olmuştu. Devrimin merkezi Doğu’ya, Asya’ya kaydı. Bu koşullarda Bilimsel Sosyalizm, bu kez Avrupa’nın değil, Asya’nın millî demokratik devrimleri zemininde gelişti. Teorik birikime katkılar, Lenin’den Mao’ya doğru gittikçe daha çok Asyalılaşan bir süreçte oldu.

Lenin, Marks’ın Avrupa merkezli devrim teorisinin artık geçersiz olduğunu açıkça saptamıştı. Nitekim 20. yüzyılda devrim, proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin ürünü değil, emperyalizme karşı mücadelenin ürünü oldu; emperyalizmin zayıf halkalarında gerçekleşti. Lenin, devrimin 20. yüzyılda emperyalizme karşı, millî karakterde olacağını saptamıştır. Millî devrimcilik ilerici, Avrupa’nın sosyaldemokrasisi ise gericiydi. Marks zamanında devrimin Avrupa çapında ve uluslararası karakterde olacağı öne sürülmüşken, Lenin ve Stalin, “tek ülkede sosyalizmin yaşayabileceği” teorisiyle sosyalist devrimlerin de millî zeminlerde gerçekleşeceğini ve yaşayabileceğini gördüler. 20. yüzyılın bütün devrimleri, Lenin’in teorisini doğruladı. Avrupa merkezli milletlerarası devrimin yerini Asya merkezli millî devrimler aldı. Uluslararası dayanışma artık milli devrimlerin dayanışmasıydı.

20. yüzyılın ilk devrimi olan Sovyet Devrimi, Avrupa’nın doğusunda ve Asyalı toplumsal ve ekonomik koşullarda, işçi köylü ittifakıyla gerçekleşti. Lenin, 1921 Yeni Ekonomi Politikasıyla (NEP) burjuvaziye de bir süre alan açtı. Demokratik devrim, aslında devam ediyordu. Sovyetler Birliği’nin başında bulunan Stalin yönetimi, kolektifleştirmeyi 1929 yılında bile erken buluyordu. Ancak dünya savaşının yaklaşması ve zengin köylülerin şehirleri aç bırakması üzerine kolektifleştirme zorunlu ve olağanüstü bir uygulama olarak başlatıldı. Köylerde toprak üzerindeki özel mülkiyeti tasfiye eden bu uygulama, Sovyetler Birliği’nde tarım üretiminde yarattığı zayıflıklar yüzünden geri dönüşün zeminini yaratan yönleriyle de ele alınmıştır.

Bilimsel Sosyalizmin üçüncü büyük atılımı, Sovyetler Birliği’nin doğusunda, Asya’da gerçekleşti. Mao Zedung’un katkıları da, hep millî demokratik devrim eksenlidir. Köylülüğün esas güç olması, işçi köylü ittifakı, şehirlerin köylerden kuşatılmasını içeren uzun süreli halk savaşı; bu teorinin önemli başlıklarıydı. Devrim, yalnız Çin’de değil, bütün dünyada, kapitalizmin merkezlerinden çevresine, şehirden köye, işçi sınıfından köylülüğe doğru kaymıştı.

Daha önemlisi, Mao, sosyalizm pratiklerini değerlendirerek, kolektif mülkiyete geçişin esas olarak tamamlanmasından sonra da kapitalizme, hatta ortaçağ koşullarına geri dönüşün mümkün olduğunu ortaya koydu. 20. yüzyılın sosyalizmi kurma girişimleri, görece geri ülkelerde gerçekleşmişti ve bu girişimlerin henüz hiçbiri tamamlanmadı. Bu nedenle Lenin, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasına girişirken, yaptıkları işin o gün için “burjuva haklarını koruyan, kapitalistlerin olmadığı bir burjuva devleti kurmak” olduğunu söylemişti. Çünkü emeğe göre bölüşüm, kapitalizmin bölüşüm ilişkisinden başka bir şey değildi. Bu nedenle Mao Zedung, Lenin’in yukarıdaki saptamasına gönderme yaparak, “İşte bizim kurduğumuz devlet de böyledir; eski toplumdan pek az farklıdır.” belirlemesinde bulundu.

Sosyalizmin üst yapısı, burjuvazisiz burjuva devletidir; alt yapısı ise sömürüsüz burjuva bölüşüm ve değişim ilişkileridir. Sosyalizmi kurma çabaları, demokratik devrim görevleriyle iç içe geçmiştir. O kadar ki, Rusya ve diğer ülkelerde geri dönüş sonucu yarı ortaçağlı mafya rejimleri ortaya çıktı.

Sosyalizmi kurma çabaları da gösterdi ki, aslında dünya “proletarya devrimleri çağı”nı değil, öncelikle millî demokratik devrimler çağını yaşıyordu. Kapitalizmin gelişmediği ülkelerde gerçekleşen sosyalizmi kurma çabaları, adı sosyalist olmakla birlikte çoğunlukla demokratik devrim aşamasının pek ötesine geçememişti. Mao’nun bu deneyimlere ilişkin teorik katkıları, hep sosyalizmin uzun sürecek bir geçiş aşaması olduğunu vurguladı. Bu süreç boyunca, üretim araçlarının mülkiyetinin esas olarak kolektifleştirilmesinden sonra dahi kapitalizme geri dönüş tehlikesi bulunduğu tecrübeyle kanıtlandı. Sosyalizme ilişkin teorik katkılar, Asya gerçekleri temelinde, başka deyişle demokratik devrim zemininde yapılıyordu.

İşte bu gerçeklerden hareketle Çin Komünist Partisi, sosyalizmin alt basamaklarında olduğunu saptamaktadır. Uygulanan ekonomi, Çin gerçekleri temelinde planlı ve karma ekonomidir. Kamu mülkiyeti ile özel mülkiyet yan yanadır ve hatta rekabet halindedir. Çin, millî demokratik devrimi tamamlamak ile sosyalizmi kurmak görevlerini birlikte yürütmektedir ve bu dönemin daha uzun zaman süreceğini saptamaktadır.

Diğer sosyalist ülkeler, Vietnam ve Küba da, Çin’i örnek alıyorlar. Vietnam, Çin çizgisindedir. Küba ise, sağlık ve eğitim alanı dışında sosyalizm mevzilerinden büyük ölçüde geri çekilmiş ve demokratik devrim mevzilerine yerleşmiştir. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti de, benzer süreçlerin eşiğindedir.

Bu kısa tarihçe göstermektedir ki, Bilimsel Sosyalizm, 20. yüzyılda Avrupa merkezli kökleri nedeniyle karşılaştığı her krizi, Asya’nın demokratik devrim dalgasından kuvvet alarak çözmüştür. Çünkü devrimin merkezi olan Ezilen Dünya, millî demokratik devrim çağındadır. Gelişmiş olduğu söylenen Batı’nın kapitalist ülkeleri, devrim coğrafyasının kenarına düşmüştür ve Ezilen Dünya’nın yükselişi onu devrimin merkezine çektiği zaman, bu çürümeyi, öncelikle emperyalizme ve mafya düzenine karşı bir tür demokratik devrimle aşacaktır. Gelişmiş denen emperyalist-kapitalist ülkeler dahi, bugün sosyalizm aşamasında değillerdir. O ülkelerin de önündeki devrim, öncelikle emperyalizmi ve mafyalaşmayı temizleyecektir. Bu aşama, hızla geçilebilir ve geçilecektir, ama yine de aşamadır.

Kuşkusuz insanlık ancak büyük toplumsal projelerle ve ancak kamu mülkiyetiyle çözeceği sorunlarla karşı karşıyadır. Bununla birlikte dünya, kapitalist ülkelerde, hatta sosyalizmi kuran ülkelerde bile, özel mülkiyetin kökten ve her alanda tasfiyesinin mümkün olduğu bir aşamaya henüz varmış değildir.

Bilimsel Sosyalizm, ortaya çıktığı 1848 devrimlerinden bu yana 158 yıl geçmesine rağmen, hâlâ o günkü gibi, demokratik devrim pratiklerinde geliştirilmektedir.
Bilim, yaşanmayan olgular ve henüz ulaşılmayan süreçler üzerinde varolmaz. Dünün olguları veya geleceğin varsayımları, bilim kisvesi giydirilerek bugüne taşınamaz. 19. yüzyıl Avrupa’sının proletarya-burjuvazi çelişmesi ekseninde üretilmiş devrim teorilerine saplanıp kalmış olanlar, yarınların gerçeğini de arkada kalan geçmiş üzerine kurmaktadırlar. Bu nedenle demokratik devrimlerin birikimi ile sosyalizm arasına kalın duvarlar çekiyorlar. Böyleleri her zaman oldu. Onlar, 1871 yılında Alman Birliği’ni, yani demokratik devrimi desteklediği için, Marks’a “Bismarck’ın uşağı” dediler. Lenin’i, Robespierre’in önadına gönderme yaparak, “Maksimilian Lenin” veya “Millî darkafalı” diye karaladılar. Mao’yu “Zengin köylü çizgisi” izlemekle suçladılar. Bize de 1960’lardan beri “Kemalist” diyorlar. Onlar, çağımız devrimciliğinin demokratik devrimlerden beslendiğini anlamadılar. Oysa Doğu’da patlayan fırtınalar, başka deyişle yaşanan çağın Asyalı dalgaları, hep onların yapay duvarlarını yıktı ve bilim bu gerçeklik zemininde gelişti.

Marks’tan başlayarak Bilimsel Sosyalizmin bütün teorik atılımları, demokratik devrimlerin yeniden keşfinden başka bir şey değildir. Partimiz, işte bu keşfi berraklaştırmakta ve teorik düzeye yükseltmekte, bilimi ve onun verileri üzerine kurulan bilimsel sosyalist teoriyi demokratik devrimler zeminindeki gerçek yerine oturtmaktadır.

Teoriyi bilimin doruğunda kurmak
Bilimsel Sosyalizm bilimin doruğudur. Ancak bu dorukta olmayı, Tanrı tarafından bağışlanmış bir paye olarak görmek, metafiziğin doruğudur. Bilimsel Sosyalizmi, demokratik devrimlerin mirasından koparanlar, aslında işte o metafiziğin doruğuna tırmanmaktadırlar. Çünkü yükselebilecekleri başka bir basamak bırakmıyorlar.
Hiç kimse her hangi bir tezi, bu bilimsel sosyalisttir diye bilimin doruğuna oturtamaz. Herhangi bir tezin bilimin doruğunda olmasını belirleyen, Bilimsel Sosyalizmle kurduğu bağlantı değil, fakat bilimin gerçekten doruğunda olması, yani o güne kadarki bilimsel verilere dayanması ve bilimsel bir yöntemle üretilmiş olmasıdır. Bilimsel Sosyalizm, gerçeklerin keşfine, bilimin gelişmesine yaptığı katkılarla doruğa tırmanmasına devam eder. Yoksa bilimin doruğunda Bilimsel Sosyalizm için, bir taht kurulmuş değildir. Bilimsel Sosyalizm adına ileri sürülen tezler, kendiliğinden bilimin doruğuna yerleştirilemez. Bilimsel sosyalist teori, hayatın akışından ve bilimin en geliştirilmiş verilerinden beslenir. Yoksa Bilimsel Sosyalizmi dogmalaştırmış oluruz; Bilimsel Sosyalizmi bir çuval gibi bilimin başına geçirmiş oluruz. Bu tavır, Bilimsel Sosyalizmi hayattan kopartır ve köreltir; öte yandan bilimin gelişmesine katkı yollarını da kapatır.

Bu durumda bilimin doruğunu iyi tanımlamamız gerekiyor. Bilimsel kaynaklar ve veriler, bizim üzerinde teori kuracağımız birikimdir. O birikimin tek bir ölçüsü vardır, o da hayattır; olgulardır. Buğdayın topraktan beslenerek filizlenmesi gibi, Bilimsel Sosyalizm de bilimden beslenerek büyüyecektir. Buğdayın sapında ve başaklarında bulunan bütün maddeler, sonuç olarak köklerindeki toprakta ve suda mevcuttur. Böyle bakarsak, bilim ile Bilimsel Sosyalizmin maddesinin aynı olduğunu saptayabiliriz. Partimiz içindeki ikna süreçlerinde kullanacağımız malzeme, işte bilimin ortaya koyduğu bulgulardır; hayatın kendisidir.

Bilim için gerekli teori
Bilim yapmak için, başlangıçta bir teorinin olması şarttır. Bilimsel Sosyalizmden vazgeçmek, bu anlamda bilim için gerekli teorik anahtarı kaybetmektir. Ancak bu teorik anahtar kimseye dayatılamaz.

Bu nedenle arkamızdaki bilgi birikimini, bu bilimsel sosyalist teoriye aittir, şu ait değildir diye ayıramayız. Bu doğrudur, şu doğru değildir diye ayırabiliriz. Teori, hayatı kavrayabildiği kadarıyla bilimseldir. Teorinin doğrulanan, yaşayan dağarcığı bilimseldir; yanlış çıkan, ölen unsurları ise artık bilimsel değildir. Bilim düzleminde ölçüt, Bilimsel Sosyalizme uygunluk değildir; bilimsel yöntemlerin kullanılmasıdır; hayata uygunluktur. Bu ölçütler, bizi bilim düzlemiyle buluşturuyor. Partinin kılavuzunu o düzleme oturtuyoruz.

Kemalist Devrim ve Bilimsel Sosyalizm
Teorimizi, programlarımızı, strateji ve taktiklerimizi, küreselleşme denen karşıdevrimi yaşayan bir dünyada ve Kemalist Devrim’in yıkıldığı Türkiye koşullarında üretiyoruz. Yürüttüğümüz mücadele de, bu zemin üzerindedir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde nasıl Lenin ve Mustafa Kemal, yalnız devrimci pratiklerde değil, teoride de buluştularsa, bugün de demokratik devrimlerin bilimsel verileri ile Bilimsel Sosyalizmin teorik kazanımları, yine aynı buluşma zeminindedir.

Bu buluşma yalnız Türkiye’de gerçekleşmiyor. Latin Amerika’da Bolivarcılık ile Bilimsel Sosyalizm buluşmuştur. Ortadoğu’da Nasırcılık ve BAAS, hep sosyalizmin bir dalı olarak varolmuştur. Çin’de Mao’nun geliştirdiği Bilimsel Sosyalizm, Sun Yatsen’le olan bağlarını her kritik süreçte tazelemiştir. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde Bilimsel Sosyalizm, millî köklere sarılarak Cuçe düşüncesi olarak sunulmuştur. Afrika ülkelerinde sosyalizm, Afrikalı köklerden kuvvet alarak geliştirilmiştir. Görüldüğü gibi Bilimsel Sosyalizm ile millî biçimlerde sunulan sosyalizmlerin iç içe geçmesi olayı, çağımıza özgüdür ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın ortak gerçeğidir. Bizim meselemiz, hayatta olan buluşmayı, teoride de gerçekleştirmektir.

Türkiye’nin tecrübe birikimi, aynı zamanda bilim ve düşün birikimidir. Önümüzdeki pratik ve bilimsel gelişme, o birikimden beslenerek olacaktır. Her ırmak kendi yatağında akar; kendi dere ve çaylarından, kendi dağlarından beslenir. Kuşkusuz bütün millî süreçlerin milletlerarası beslenme kaynakları da vardır. Onların bilince çıkarılması da bizim işimiz olmuştur.

Atatürk, Kemalizmi, CHP’nin 1931 ve 1935 programlarında ve 1937 yılında kendi elyazısıyla hazırladığı program çalışmalarında, bir “düşünce sistemi” olarak değil, bir devrimci pratik olarak tanımladı: “Türk Devrimi’nin başlangıcından bugüne kadar yapılmış olan işler.”

Kemalist Devrim’in yaptığı işleri incelediğimiz ve milletlerarası kaynaklarına girdiğimiz zaman, sosyalizmle arasındaki bağlantıların ve ortaklıkların bugüne kadar bilinenden çok daha derin ve güçlü olduğunu saptıyoruz. Kemalizm ile Bilimsel Sosyalizm arasında sanıldığı gibi duvarlar olmadığını, kuyulardan gerçekleri çıkardıkça daha iyi öğrenmeye başladık.

1960’larda sosyalist hareket, bir yandan Kemalist Devrim’den kuvvet alan gerçekçi ve doğru bir tavır içinde oldu. Öte yandan aynı dönemde, 1938 sonrasında ve özellikle Soğuk Savaş döneminde Kemalizmin içinin boşaltılmasının ve yeni uydurulan “Gardrop Atatürkçülüğü” nün eleştirilmesi gerekiyordu. O sırada Bilimsel Sosyalizmin bağımsız geliştirilmesi ve Atatürkçülük ile sınırlarının belirlenmesi, hem öncünün ideolojik inşası, hem de Kemalist Devrim gerçeğinin yeniden keşfi açısından yararlı olmuştur. Kemalist Devrim gerçeğinin ve davasının bugüne taşınması, dikilen heykellerle değil, fakat Partimizin önderlik ettiği bu eleştiriyle olmuştur. Burada Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Doğan Avcıoğlu, Attila İlhan, Prof. Dr. Muammer Aksoy, Prof. Dr. Bahri Savcı, Prof. Dr. Cahit Talas, Suphi Karaman, Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Prof. Dr. Sina Akşin, Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Alparslan Işıklı gibi fikir ve mücadele öncülerinin çabalarını da saygıyla anmak gerekir. Onlar “Gardrop Atatürkçülüğü”ne karşı mücadele yürüttüler ve Kemalizmin sosyalizmle buluşan devrimci içeriğini son elli yılın kuşaklarına anlattılar.
Türk Devrimi, bugün Kemalist Devrim’i tamamlama aşamasındadır. Atatürk’ün önümüze koyduğu milli demokratik devrim yarım kalmış, hatta büyük ölçüde yıkıma uğramıştır. Kemalist Devrim’in tamamlanması, bu devrimin beslenme kaynaklarının ortaya konmasını zorunlu kılmaktadır. Türk Devrimi, her devrim gibi kuşkusuz millidir ve her devrim gibi Atatürk’ün deyişiyle dünyadaki büyük devrim cereyanlarının bir parçasıdır. Büyük Fransız Devrimi, Narodnizm (Halkçılık) ve Sovyet Devrimi’nin Türk Devrimi üzerindeki etkilerini saptamadan Kemalist Devrim’i anlamak mümkün olmamıştır.

Kurtuluş Savaşı’nı hangi ideolojiyle yaptığımızı, bugün yeniden belirlemek zorundayız. Ankara’daki devrimci karargâhın resmi görüşlerini dile getiren Hâkimiyeti Milliye başyazıları, 19 Eylül 1920 günü Meclis’te okunan Atatürk’ün Halkçılık Programı, 20 Ocak 1921 Anayasası, bu sorunun cevabını belgelemiştir. Bu belgelerde, emperyalizm ve kapitalizmden kurtuluşu amaçlayan bir program, millî hakimiyete dayanan bir halk hükümeti kurulması, her kademede şuralarla (Sovyetlerle) hayata geçirilen bir yönetim sistemi, “Türk Komünizminin Rus Bolşevizminden bağımsız olarak gelişeceği” öngörülmektedir. Atatürk’ün bu anlayışla Komünist Enternasyonal’e girmek için başvurduğunu, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras anlatır.

Atatürk’ün sosyalizmi benimsemesinin, ta gençlik yıllarına, 1904 yılına kadar uzandığı, Genelkurmay Arşivi’nde saklanan belgelerle doğrulanmıştır. Genç Mustafa Kemal. 23 yaşında Harp Akademisi’ndeyken not defterine “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” diye yazmıştır. 1920’de ve 1930’larda da, Devlet Sosyalizmi’ni açıkça savunmuştur.

Kendisini Atatürkçü sayanlardan bazıları, Atatürk Devrimi’nin sınıfsallığını anlamak istemiyorlar. Atatürk sınıf gerçeğini reddetmiştir diyenler bile vardır. Peki, emperyalizme karşı mücadele; sultanlığın, ağalığın, beyliğin şeyhliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin tasfiyesi, bütün bu uygulamalar sınıfsal değil midir?
Burada mesele, hangi sınıflara karşı ve hangi sınıflarla beraber olunacağını doğru saptamak, doğru mevzilenmektir. Atatürk, bu tarihsel materyalist tavrı, konuşmalarında ortaya koymuştur. “Biz, işçisinden sermayedarına kadar mazlum bir milletiz” demiştir. Bu sınıfsal bir tahlildir ve doğrudur. Lenin de Türkiye’yi öyle tahlil etmiştir.

Atatürk, çağdaş uygarlığı hiçbir zaman Batı uygarlığı olarak tanımlamadı. Atatürk’e göre, “Uygarlık evrenseldir ve ona kayıtsız kalanlar yanar kül olur.” Atatürk’te kültür ve uygarlık, Ziya Gökalp’teki gibi iki farklı kavram değildir; tektir, birdir ve evrenseldir.

Partimizin programını Türkiye devriminin dinamiğine oturttuk ve dilini de Türk Devrimi’nin dağarcığından seçmeye özen gösterdik. Biz Atatürk’ten alıyoruz, ama Atatürk de insanlığın o günkü birikiminden almıştı.

Bu gerçekler karşısında, sosyalistler Kemalizm ile kendi arasına duvar çekmeyecek, aynı şekilde kendisini Kemalist olarak tanımlayanlar da, Kemalizmi Bilimsel Sosyalizmden koparmaya kalkışmayacaklardır. Her iki yanlış tavır, hem gerçekten ayrılmada, hem de Kemalist Devrim’i tamamlama görevinden vazgeçmede buluşmaktadır.

Duvarları, bilimsel olmayan görüşlere, hurafe ve safsataya karşı kuracağız. Anlamlı ayrım, “Bu Kemalist’tir, şu sosyalisttir” değil, “Bu hayata uygundur, şu hayata uygun değildir” tavrındadır.

Ezilen Dünya’nın demokratik devrimciliği, Sosyalizm ile Milliciliğin bileşimidir.
Emperyalizm çağında, bir Ezilen Dünya ülkesinde, demokratik devrimi sonuna kadar götürebilmek için, sosyalizmden beslenmek ve sosyalizme yönelmek gerektiği bütün deneyimlerde doğrulanmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti, demokratik devrimini arasız devrimlerle sosyalizme ulaştırabildiği için bugün “mucize” olarak tanımlanan o büyük atılımını gerçekleştirmektedir. Türkiyemiz ise, Kemalist Devrim’i tamamlayamadığı ve Atatürk’ün “arasız devrimler” çizgisinde sosyalizme ilerleyemediği için, Kemalist Devrim’in kazanımlarını da büyük ölçüde kaybetmiştir. Cumhuriyet’in “Durursak yıkılırız” saptaması, ne yazık ki olumsuz yönüyle doğrulanmıştır.

Kemalizm ile sosyalizm arasına örülen duvarlar yıkılıyor
Biz, Kurtuluş Savaşımızı Kemalizm ile Sosyalizm arasına duvar koymayarak, hatta ikisi arasındaki birlikteliği vurgulayarak kazandık. Şimdi yine o konumdayız. Türkiye’nin başı dara girdi mi, o duvarlar yıkılıyor.

Bunun en etkili kanıtı, 30 Ağustos’tan sonra Genelkurmay Başkanımızın ve kuvvet komutanlarımızın konuşmalarıdır.

Silahlı Kuvvetlerimizin komutanları, en önemlisi, “Kemalist Devrim’i ilerletmek” programını benimsemişlerdir.

Buna bağlı olarak, milliyetçiliğimizin “evrensel kapitalizme ve emperyalizme karşı” olduğunu saptadılar. Yine milliyetçiliğimizin ortaçağ kurum ve ilişkilerini tasfiye etmek ve milleti bu temelde oluşturmak anlamına geldiğini belirttiler; milliyetçiliğin devrimci karakterini ortaya koydular. Türkiye sınırları dışındaki Türkleri kapsayan bir Türkçülük anlayışını açıkça reddettiler ve hangi etnik kökten gelirse gelsin Türkiye’de yaşayan bütün halkı kucaklayan anlayışı vurguladılar. Atatürk’ün, Partimiz tarafından onyıllardır işlenen “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımını savundular.

Yine Sayın Genelkurmay Başkanı, bugün irticanın yönetimin tepelerinde olduğunu açıkça belirtti. Bizim Haçlı irtica brifinglerimizde açıkladığımız gerçek de bu değil miydi? Deniz Kuvvetleri Komutanı, “Tarikat ve cemaatler Anadolu’nun bağrında boğulacaktır” dedi. Doğrudur, Cumhuriyetin yumruğu ortaçağın tepesine inecektir. İnmezse, ortaçağ güçleri Cumhuriyetin tepesine bineceklerdir. Bütün demokrasiler, ortaçağ ilişkilerini tırpanlayan devrimci yönetimlerin ürünüdür.

Türk Devrimi, yüz elli yıldan beri sivil ve asker öncülerin önderliğinde ilerliyor. Bu olay, Ezilen Dünya’ya, hatta bütün demokratik devrimlere, bütün devrimlere özgüdür ve Türk Devrimi’nin de tunç yasasıdır.

Türk Devrimciliğinin bizim mücadelemizle canlandığı, Atatürkçülüğün yeniden tarihindeki devrimci karakteri kazanmakta olduğu koşullarda, Partimiz bu yolu açan öncü konumunu terk etmek bir yana, sağlamlaştırmak durumundadır. Tüzük ve Programımızdaki devrimcileşme ve yenileşme bu açıdan da tam zamanındadır.

Tek merkez, tek disiplin
Türkiye’nin devrimci öncü birikimi, Türkiye’mizin önündeki sorunları çözmek için Partimizde birleşmektedir. Bu birikimin kökleri birdi, ancak tarihsel süreç içinde Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalist dallara ayrılmıştı. Şimdi onları büyük tarihi görev için birleştirme çabasına girdik ve ilk önemli başarılarımızı kazandık. Kurduğumuz birlik, bir hizipler koalisyonu değildir; Türk Devrimi’nin öncü geleneğini sürdüren birleşik bir partidir. Bütün Parti, Tüzüğümüzde belirlediğimiz gibi, tek bir genel merkeze ve her kademede yönetim organlarımıza bağlıdır. Tek bir disiplin oluşturuyoruz. Nitekim Partimize katılan öncüler, mücadele gücümüzü yükseltmekte, sistemli ve planlı çalışmanın geliştirilmesine katkıda bulunmakta, disiplini güçlendirmekte ve Partimizin devrimcileşmesine hizmet etmektedirler.

Üzerinde birleştiğimiz zemin, 7. Genel Kongre’nin kabul edeceği Partimiz Tüzüğü ve Millî Hükümet Programı olacaktır. Alacağımız bütün kararlarda, iktidar mücadelesinde ve bütün çalışmalarımızda, bize yol gösteren belge, Partimizin Tüzük ve Programıdır. Bu Tüzük ve Programın uygulanmasında karşılaşacağımız sorunları, yine bu Tüzük Programın bize yüklediği hedefe ilerlemek ve görevleri yerine getirmek anlayışıyla çözeceğiz. Başka deyişle bizim yol göstericimiz, Parti’nin temel belgeleridir. Programımızı hayata geçirecek siyasetleri üretirken, elbette bilimsel yöntemler kullanacağız; Partinin ortak usavurma süreci bilimsel olacaktır. Kuşkusuz Bilimsel Sosyalizm de, insanlığın bilgi birikimi içindedir.

Bu Tüzük ve Program, Partiye güvenenlerin, kendimize güvenenlerin tüzük programdır. Ben özümlerim, kaynaştırırım, birleştiririm, o kabiliyetim vardır diyenlerin programıdır. Yaşadığımız tartışmalar, bir bakıma, partimiz içinde kendimize güvenmek ile güvenmemek arasındadır.

VI. PARTİMİZİ YENİDEN ÖRGÜTLEME SEFERBERLİĞİ

Öncü parti
Partimiz Tüzüğünde öncü parti olarak tanımlanmaktadır. Öncü parti geleneği, bize yalnız dünyadan değil, öncelikle ülkemiz tarihinden mirastır. Türk ve dünya devrim tarihi, örgütsel alanda fedai örgütlerinin tarihidir. Türk Devrim tarihine damgasını vurmuş, Türkiye’de bağımsızlık, özgürlük ve çağdaşlaşma adına bütün kazanımlara önderlik etmiş partiler, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki, Müdafa-i Hukuk ve emekçi partileri, hep öncü partilerdir; hepsi de fedailer partisidir. Öncü parti olmak, milletin önündeki sorunu çözmek için, millete önderlik etmek demektir.
Dağların arasında sıkışmış olan eski Türklerin, bir demircinin zekası, önderliği ve örgütçülüğüyle Ergenekon’dan çıkmaları, kör çıkmazlardaki büyük çözümlere destanlarda bulunabilecek gerçekçi bir örnektir. Amacımıza ulaşmak için, partimizi öncülere dayanarak inşa edeceğiz.

Türkiye, gittikçe artan bir istikrarsızlık ve çalkantı dönemine girmiştir. Bu koşullarda öncü karakterde, fedai karakterde olmayan bir partinin yapabileceği bir iş yoktur. Tüzük ve Programımız, Partimizin öncü karakterini daha da sağlamlaştırmakta ve güvence altına almaktadır.

Hasan Yalçın Kongresi’nin hedefine ulaştık
2003 yılı Mart sonunda gerçekleştirdiğimiz 6. Genel Kongremizde, örgütlenme alanında, Partimizin Önderlik Yeteneğini Yükseltme hedefini koymuştuk.

7. Genel Kongremizi 2005 yılı baharında yapmamız gerekiyordu. Ancak 6. Genel Kongre’nin koyduğu hedefe ulaşamadığımız için erteledik. 2006 baharına geldiğimiz zaman, bazı arkadaşlar bir usulün yerine getirilmesi olarak anladıkları için, Genel Kongre’yi bir an önce yapmak istediler. Oysa Genel Kongre’nin bir anlamı olmalıydı. Bir önceki Kongre’nin hedefine ulaşılmalı ve yeni hedef konmalıydı.

4 Haziran 2006 günü Ankara Kent Otel’de ve 30 Eylül, 1 Ekim 2006 günleri Ankara Sürmeli Otel’de gerçekleştirdiğimiz Öncüler toplantıları, 6. Genel Kongre’nin hedefine ulaşmakta olduğumuzu gösterdi. Bu iki toplantıda toplam 707 öncü, Partimizin önderlik birikimine katıldı. Üçüncü ve dördüncü dalga katılımlar yoldadır. Bu durumda, 7. Genel Kongre’yi Partimizin önderlik yeteneğini yükselterek gerçekleştiriyoruz.

Propaganda çağından örgütlenme çağına
Partimiz, genel merkez düzeyinde kuşkusuz Türkiye’nin en örgütlü partisidir. Propaganda ve yayın alanında çeşitli yöntem ve biçimleri, özel görevleri, çeşitli çalışma ve eylemleri, güvenliği vb örgütlemede önemli tecrübeler biriktirdik.
Ancak Partimiz, illerin ve ilçelerin, kitle örgütlerinin ve genel olarak halkın örgütlenmesinde güçlü bir atılım yapmak durumundadır. Bunun koşulları oluşmuştur. Partimiz, Türkiye’nin öncü birikimi içinde ve halk kitleleri saflarında önemli bir güven birikimi yaratmış bulunuyor. Bütün mesele, bu etkiyi örgüte dönüştürmektir. Bu açıdan partimiz, denebilir ki, halk içinde propaganda çağından örgütlenme çağına geçmektedir. Bugüne kadar daha çok öncüleri, yani kendimizi örgütledik, şimdi halkı örgütleme aşamasına geldik. Kendimizi, yani öncüyü örgütlemek, artık eylemli olarak geniş halk yığınlarını örgütlemekle birlikte yürüyecektir.

Önderlik yeteneğini yükseltmede iki çizgi
Partimizin önderlik yeteneğini yükseltmek için iki olanak vardır.
Biri, önderlik yeteneğini yükseltme görevini parti içinden çözmektir. Parti kadrolarının eğitilmesi, Parti içinden yeni kadroların keşfedilmesi, doğru işe doğru kadroların atanması ve bu kadroların devrimci pratikler içinde geliştirilmesi, bu kapsamdadır.

Diğeri, Partinin önderlik yeteneğini, Parti dışında bulunan Türkiye’nin önderlik birikimini kucaklayarak yükseltmektir.

Her iki çözüm de kuşkusuz geçerlidir. Ancak biri esastır, yani öncelik taşır.
6. Genel Kongre’de belirlenen doğru çizgiye göre, Partinin önderlik yeteneğini yükseltmede esas olan, Türkiye’nin öncü birikimini kucaklamaktır. İkincil olan ise, parti kadrolarının niteliklerinin yükseltilmesi ve parti içinden yeni kadro keşfidir.
Bu konu, arkada kalan yıllarda Parti içindeki iki çizgi mücadelesinin ekseni olmuştur.
Yanlış çizgi, en başta Örgütlenme Bürosu’nun oluşturulmasından başlayarak, il ve ilçe başkanları ve yöneticilerinin belirlenmesine kadar, önderlik yetenekleri sınırlı, yönetilmesi “kolay” sanılan kadrolara dayanır. Bu çizgi, örgütlerin inşasında, bırakalım parti dışındaki önderlik birikimini, parti içindeki önder kadroları değerlendirmede bile isteksizdir. Bu nedenle, önder kadrolar keşfetmek için çalışmaz, kendisini profesyonel çalışmaya hazır kadrolarla sınırlar; yalnız onlara güvenir, onları yönetmek kolayına gelir. Ceketi sırtındaki görevlilerin partimize büyük hizmetleri olmuştur ve olacaktır. Ancak parti örgütlenmesini bu arkadaşlarla sınırlamak bir kısır döngüdür. Bu uygulama, Türkiye’nin sahte sol örgütlerinde yaygın olan, iktidar ufku olmayan ve halkla birleşmeyen örgütsel çizginin bizdeki izleridir. Önderlik meselesini içerden çözmekte ısrar etmek, Parti’nin kuruması, kabuk bağlaması, emekçi sınıflardan ve milletten kopması anlamına geliyor. Bugünün koşullarında, kadro meselesini esas olarak içerden çözmek, bizi Kemalist Devrim’i tamamlama ve arasız devrimlerle sosyalizme ilerleme yolundan uzaklaştırır. Bazen “sol” görünüşler altında savunulsa da, bu çözüm, bizi devrimci mevzilere yönlendirmiyor; kendi statükomuza bağlıyor. Bu nedenle tutucudur ve çözüm değildir.

Doğru çizgi, iktidar mücadelesine ve Türkiye’yi yönetme yeteneğini kazanma ihtiyacına göre biçimlenmiştir. Partiyi günümüzün devrimci görevi olan millete önderlik çizgisinde örgütlemek ve emekçi temeline oturtmak için, dışımızdaki önderlik birikimini kazanmamız gerekiyor.

Türkiye’yi bu dar boğazdan çıkaracak öncü birikim, sayı olarak büyük oranda Partimizin dışındadır. Kemalist Devrim’in tamamlanmasına önderlik edecek kadroların 200 bin öncüden oluştuğu kestirilebilir. Partimizin üye sayısı 50 bindir. Ancak bu üyelerin 40 bini sıradan insanlardır; yani öncü nitelikte değildir. 10 bin üyemizin ise, öncü karakterde olduğu saptanabilir. Demek ki, Partimiz, şu an Türkiye’nin devrimci önderlik birikiminin ancak yirmide birini bir araya getirmiştir. Ancak Partideki birikim, Türkiye’nin olmazsa olmazıdır. Çünkü ideoloji ve program açısından olsun, fedailer geleneğini hayata geçirmek açısından olsun, Türkiye’nin önderlik çekirdeği İşçi Partisi’ndedir. Bu çekirdek, kendi dışındaki yüzde 95’le kucaklaşma sürecinde adım adım iktidar olacaktır. Bu açıdan iktidar olmanın örgütsel tanımlaması, Türkiye önderlerini ve yerel halk önderlerini örgütlemektir.

Parti, yerel halk önderlerini, fabrika önderlerini, köy önderlerini, çarşı önderlerini, ticaret ve sanayi önderlerini, sendika ve kitle örgütü önderlerini, gençlik ve kadın hareketi önderlerini, üniversite öğretim üyelerini, emekli subay ve astsubayları, uzmanları, kültür ve sanat yaratıcılarını örgütlerken, iktidar odaklarını örgütlemiş olur. Dünya tarihindeki bütün iktidar değişiklikleri böyle olmuştur. Aydın, sınıfların siyasal örgütlü kesimidir. İşçi Partisi’ne katılan köylü veya işçi önderi de aydındır. Çünkü emekçi halkın siyasal örgütlü kesiminin içindedirler.

İki çizgi arası mücadele, kitle örgütlerindeki iktidar pratiğinde de kendini gösteriyor. Bugün kitle örgütlerinin önderliklerini kazanmada asıl büyük olanak, varolan önderlerin Partiye kazanılmasıdır; bunun koşulları Öncüler Harekâtı’nın kanıtladığı üzere, düne göre çok elverişlidir. İkincil olanak ise, kitle örgütlerinde çalışan üyelerin örgüt yönetimlerine gelmeleridir.

Türkiye’nin önderlik birikimini kucaklama çizgisine girmediğimiz zaman, örgütlenme alanında çırpınıp duruyoruz. O zaman özeleştiri veya sözümona devrimcileşme ve iradeyi zorlama ataklarıyla, örgütlenme sorununu çözeceğimiz gibi bir yöneliş içine giriyoruz. Sonuç çırpınmak ve kendimizi yıpratmak oluyor. Dışımızdaki birikime yönelen örgütlerimizin moralleri yüksektir. Çünkü örgütlenmede başarının başka bir seçeneği bulunmuyor.

Yeni örgütlenme çizgisinin başarıları
Partimiz, 6. Kongre öncesinden başlayarak hatalı örgütsel anlayışı aşma çabasına girmiştir. Siyasal başarılarımız kuşkusuz bu çabanın zeminini oluşturdu. Çünkü Türkiye’nin önderlik birikimi, Partimizin siyasetlerini pratikte sınayarak üye olmakta ve görev almaktadır. Aslında Parti içinde kenarlarda duran veya kenarlara itilen nitelikli kadrolar da, Türkiye’nin önderlik birikimiyle iç içe olduğu için, bu başarıları yaşaya yaşaya görev almaktadırlar.

Partimiz, 6. Genel Kongre öncesindeki seçim sürecinde, örgütlenme ve kadro politikasında önemli düzeltmeler yapmaya başladı.

Birinci düzeltme, yetenek gözetmeyen, yalnızca profesyonellik ölçütünü uygulayan Örgütlenme Bürosu anlayışı yerine, yarı-profesyonel önder kadrolardan kurulan bir Parti Örgütçüleri sisteminin kurulmasıdır. Bu sayede Parti, taşra örgütlenmesinde yetenekli kadrolara dayanma yönünde önemli bir girişimde bulundu.

İkinci düzeltme, Parti içinden veya hemen çevremizden yetenekli önder kadroların keşfedilerek kendilerine görev verilmesidir. Burada da tutucu anlayışların aşılması yönünde bir uygulama başlattık.

Üçüncü düzeltme, Partimize katılan öncülere önder görevler vermede ilk örneklerin oluşturulmasıdır. Bu örneklerin ilk sonuçlarının alınması, Partimizin bu yöndeki cesaretini kuvvetlendirmektedir.

Partimizi iktidar hedefiyle yeniden örgütleyeceğiz
Parti, geldiğimiz tarihsel eşikte kendisini baştan sona yeniden örgütleyecektir. 7. Kongre, örgütlenme açısından Partinin öncüleri kucaklama ve yeniden örgütlenme kongresidir. Parti, hem elinde varolan insan malzemesiyle hem de çevresine toplanmış olan birikimle kendisini yeniden örgütleyecektir. Yeniden örgütlenmenin tek ölçüsü bulunmaktadır:
Emperyalizme karşı önümüzdeki büyük mücadelede halka önderlik ederek iktidar hedefine ilerlemek.

Örgütlenme iktidar mücadelesi içindir. Örgütlenmemizin bütün ilkeleri bu amacı gözetir.
Yeniden örgütlenme, genel merkezin örgütlenmesinden temel örgütlerin örgütlenmesine kadar uzanacaktır. İl, ilçe, belde, köy, mahalle, kitle örgütü ve işyeri örgütlenmeleri tamamlanacaktır. İşçi Partisi, yurttaşlarımızın bulunduğu her birimin içinde örgütlü olarak varolacak ve çalışacaktır.

Yeni örgütler kurulurken, Partinin birikimli kadroları ile Türkiye’nin birikimli kadroları arasında, başarıya hizmet eden en verimli bileşimler sağlanacaktır.

Yeni çizginin esasları ve görevleri
1. Örgütlenme Bürosu’nu yetenekli kadrolarla oluşturmak: Partimizi adına layık bir öncü parti olarak inşa etmek için, öncelikle merkezlerin öncü karakterde olması gerekir; örgütlenme alanında ise Örgütlenme Bürosu’nun yetenekli kadrolardan oluşması gerekir. Bu amaçla partimizin Örgütlenme Bürosu’nu yeniden kurduk. Bu büro, örgütlenmede doğru çizgiyi hakim kılacak, doğru çizginin politikalarını geliştirecek, örgütlenme pratiğine yol gösterecek, örnek örgütlenme çalışmaları yürütecek, tecrübeleri toparlayacak ve teorileştirecektir. Örgütlenmeye önderlikte bulduğumuz en önemli çözüm, Partimizin birikimli kadrolarını Parti Örgütçüleri olarak belli yörelerin örgütlenmesine önderlik etmek üzere görevlendirmektir. Genel Merkez Örgütlenme Bürosu’na bağlı olarak bir Merkez Örgütçüleri kurumu oluşturduk. Anadolu ve Trakya ile bağları olan, yarı profesyonel arkadaşları burada görevlendiriyoruz. Merkez Örgütçüleri, Örgütlenme Bürosu’na bağlıdırlar ve Ankara, İstanbul, İzmir dışındaki illerin örgütlenme çalışmalarında belirli illere önderlik için görevlendirilmektedirler. Örgütlenmede esas çözüm budur.

2. Her düzeyde yetenekli önderlikler: Partinin bugün örgütlenmede tutacağı halka, yetenekli önderlikler kurmaktır. Her düzlemde bütün örgütlerimizin yönetimleri, halka önderlik ve iktidar amacına göre yeniden örgütlenecektir. Yerel iktidarı oluşturacak, alanı yönetecek, kendisine güvenen önder kadrolar Türkiye’nin önderlik birikiminin içinden ve parti saflarından keşfedilecek ve görevlendirilecektir. Biz hem partiyi, hem Türkiye’yi, ülkemizin yetenekli ve dürüst kadrolarıyla yöneteceğiz. Türkiye’nin yetiştirdiği her kadro, Partimizin de kadrosudur. Sloganımız: “Türkiye’nin kadro birikimi, Partimizin kadro birikimidir.”

3. Başkanın belirleyiciliği: Örgütlerin başarısında başkan belirleyicidir. Her düzeyde önderlikleri oluştururken, başkanların doğru seçilmesi, başarının anahtarıdır. Yetenekli başkan, yetenekli yönetimin birinci şartıdır. Bir örgüt kurmak, öncelikle en uygun başkanı bulmaktır. Örgütlemek, bu nedenle doğru başkanı bulmakla başlar ve başarıya ulaşır. İl ve ilçe başkanının bir işi veya mesleği olmalıdır; eli ekmek tutmalıdır. İkinci önemli görev, sekreterliktir veya yürütme sekreterliğidir. Doğru önderlik, verimli bir yürütmeyle başarıya ulaşır. İl ve ilçe sekreterleri, başkanlardan farklı olarak, profesyonel kadrolardan oluşabilir.

4. Profesyonel devrimci ve önder tanımında düzeltme: Örgütlenme alanında öncelikle düzeltmemiz gereken hatamız, önder tanımıyla ilgilidir. Yanlış çizgi, öncelikle “Profesyonel devrimci” tanımında yanlıştır. Profesyonel devrimcilik için, ceketi sırtında olmak yetmez. Profesyonel devrimci, öncüdür, kurmaydır, halk önderidir. Önderlik birikimi olmayan bir üyemiz, ceketini sırtına almaya ikna edilince, “Profesyonel devrimci” nitelik kazanmaz. Partinin şu veya bu işini üstlenmek ve bunu bir iş ve meslek olarak yapmak, güzel bir çabadır. Ancak bunu yapan arkadaş, Parti görevlisidir; yoksa önder değildir. Bu meseleyi Genel Başkan Yardımcımız Suphi Karaman, çok iyi görmüş ve Partimizin önüne getirmeye çalışmıştı.
5. Kıdem saptamasında düzeltme: Kıdem belirlemesinde Parti üyeliğinin eskiliğinin öne çıkarılması yanlıştır. Partimize katılan her üye, toplum ve devlet içinden, hatta diğer siyasal partilerden belli bir tecrübeyi birlikte getirmektedirler. Devrimci partilerde, esas olan kıdem, halka önderlikte ve çeşitli örgütlerde kazanılan birikimdir. O nedenle bir sendikacının, bir kitle örgütü önderinin, bir üniversite mensubunun veya devlet görevlisinin hayatı boyunca elde ettiği tecrübe birikimi, Parti kıdemi kadar değerlidir. Çünkü Partimiz, halka önderlik ve Türkiye’yi yönetme görevini, o birikimleri kaynaştırıp değerlendirerek yerine getirecektir. Parti büyürken öğrenme iki yönlü olacaktır. Hem katılan arkadaşlarımız partinin birikmiş tecrübelerinden öğrenecektir; hem de Partimiz yeni katılan arkadaşların getirdikleri birikimlerden öğrenecektir. Bu nedenle Partinin eski üyelerinin kıdemlilik taslamaktan uzak durmaları devrimci bir tavırdır. Parti içindeki tartışmalarda biricik ölçü, doğrulardır; yani hayatın devrimci ihtiyaçlarına uygunluktur. Eski bir üyenin veya bir üst kademe yöneticisinin yanlışı savunması, yanlışa pirim kazandırmaz. Yine, parti görevlerine seçme ve atamada, partinin eski veya yeni üyesi olmak, bir yeğleme nedeni değildir. Parti görevlerine, o görevi yerine getirmede en başarılı olacak arkadaş seçilecek ve atanacaktır.

6. Müdahaleci, yaratıcı, girişimci, atak ve cesur önderlikler: Parti çalışmasında tutuculuk yaygındır. Varolan durum ve konumların korunması eğilimi vardır. Yanlış ve zaafları seyretmek yerine müdahale etmek, alışılageleni sürdürmek yerine yaratıcı çözümler bulmak, yukardan talimat beklemek yerine girişimci olmak, durumu korumak yerine atak olmak ve çekingen bir çalışma tarzı yerine cesur olmak için, bu özelliklere uygun önderlikler oluşturulması gerekiyor.

7. Kurumlaşma ve örgüt hukuku: Partimizde kurumlaşma ve hukuk anlayışının geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Özellikle toplum ve devlet örgütlenmesi alanında tecrübesi olmayan kadrolar, kurumlaşmaya ve parti hukukunun uygulanmasına direnmektedir. Kurumlaşma ve Parti hukukunun uygulanması birbirini güçlendiriyor. Kurum, her şeyden önce bir görevler sistemidir ve ast üst ilişkileridir. Kurumlaşmak, görevlerin, işbölümünün ve ast üst ilişkilerinin belli olması ve uygulanmasıdır.

8. Sistemlerin kurulması, plan yapılması ve modeller üretilmesi: 6. Genel Kongre’mizin kabul ettiği Merkez Komitesi Raporu, planlı, sistemli ve verimli çalışmaya vurgu yapmıştı. Bu konuda başarılar kazanmaya yeni başladık. Genel Merkez’den başlayarak sistemli ve planlı çalışmaya geçmenin sancılarını yaşıyoruz. Örgütlenme, öncelikle sistemlerin kurulmasıdır. Her alanda hayata ve ihtiyaca uygun sistemler kurulacak, bu sistemler şemalar haline getirilecek, planlar yapılacak, görevler belirlenecek, görevlilerin önüne işler konacak ve bu işlerin başarılması takip edilecek ve denetlenecektir. Başarılı modeller, Partinin diğer örgütlerinin yönlendirilmesinde ve eğitilmesinde kullanılacaktır. Bütün parti örgütlerimizin bilgisayar kullanması ve örütbağa (internete) girmesi özendirilecek ve ekonomik yöntemler genel merkez tarafından bulunacaktır.

9. Görevi ve işi doğru tanımlamak: Her örgütlenmede, görevin ve işin açık olarak ve kesin sınırlarıyla belirlenmesi, başarının öncelikli şartıdır. Tanımlanmamış görevler ve işler vermek veya bulanık tanımlamalar yapmak, enerji israfı yanında, önderliğe güveni sarsmakta ve Partinin maneviyatını bozmaktadır. Görevler, örgütlenme modelleri oluşturulurken yazılı olarak tanımlanmalı ve görevliye yazılı olarak verilmelidir. Günlük işlerde ise, kısa ve pratik görüş alışverişinden sonra, iş sözlü olarak tanımlanmalı ve tekmil alınmalıdır. Çünkü tanımlanan işin doğru anlatıldığı ve doğru anlaşıldığı tekmil sayesinde anlaşılır.

10. Binaları değil, mücadeleyi örgütlemek: Partimizde örgütlenme dendiği zaman, daha çok parti örgütlerimizin kiraladığı büroların örgütlenmesi anlaşılmaktadır. Kuşkusuz faaliyet merkezinin düzenlenmesi gerekir. Ancak asıl örgütlenmeden anladığımız, halkın iktidar eksenli mücadelesinin örgütlenmesidir. Partimiz, halkı iktidara getirmek için vardır ve halkın çeşitli sınıflarının çeşitli alanlardaki mücadelesini örgütleyerek iktidara ilerleyecektir.

11. İşi yönetmek ve işe kadro bulmak: Örgütlemek, elbette insanları örgütlemek ve yönetmektir. Ancak insanlar faaliyet ve iş zemininde yönetilir. Faaliyet ve iş dışında soyut bir insan yönetme sanatı yoktur. Parti açısından sendika, kitle kuruluşları, propaganda, yayın, meclis grubu örgütlenmesini yönetmek veya seçim faaliyeti, grev, yürüyüş, miting, köylü mücadelesi, öğrenci eylemi, yayın organı, parasal kaynak çalışmasını vb yönetmek, hep ayrı ayrı işlerdir. Yönetmek, kısacası, bu işlerden birini veya bir iş kümesini yönetmektir. Yönetici bu işin yürütülmesini örgütleyecektir. O nedenle işi yöneten, işi bilmek zorundadır. Kadro politikasında da insana iş bulmak değil, işe insan bulmak gerekir. İşi yönettiğimiz zaman, işe göre kadro buluruz ve işi başarırız. İnsanı yönetmek diye bir uzmanlık yoktur. Uzmanlık, belli bir işin yapılmasında uzmanlıktır.

12. Doğru göreve doğru kadro: Her görevin ve her işin kadroları olmalıdır. Bazı parti örgütlerimiz iş ve görevleri tanımladıktan sonra o iş veya görevi yapacak komite, komisyon veya görevlileri belirlememektedirler. Başka deyişle, işin yapılması için havaya çağrılarda bulunmaktadırlar. Kadro yetersizliğinden yakınmak, bir önderlik tavrı değildir. Kadro bulmak, kadro keşfetmek, varolan kadroları görev vererek geliştirmek, yönetimlerin esas görevidir. Önderliklerin oluşturulmasından ve görevlerin tanımlanmasından sonra temel mesele, doğru görev ve işlere doğru kadroların atanmasıdır. Kadrolardaki yetenek ve birikimlerin keşfedilmesi için, kadrolarla omuz omuza çalışılması, kadroların faaliyeti içinde tanınması gerekir.

13. Astüst ilişkilerini ve işbölümünü belirlemek: Bir görev veya işi yapacak ekip belirlenirken, başkanın belirlenmesi, astüst ilişkilerinin berrak olarak saptanması, işin ayrıştırılması ve tek tek her işi yürütecek görevlilerin belirlenmesi şarttır. Başkansız görev ve iş olmaz. Örneğin bir mitingin veya yürüyüşün örgütlenmesinde, yapılacak işlerin ayrıntılı bir dökümü yapılmalı, sürahinin kürsüye konmasına kadar bütün işleri yapacak olanlar belirlenmeli ve denetlenmelidir.

14. Uzaktan kumanda değil, işin başında olmak: Parti örgüt ve faaliyetini uzaktan kumandayla yönetme anlayışı yanlıştır. İş yapmayan ve yalnız birilerine iş yaptıran bir yönetim tarzını değiştirmek zorundayız. O zaman herkes iş buyurmakta ve iş yapan kimse kalmamaktadır. Önderler, varolan durumda en önemli çalışmayı belirlemeli ve işin başarılmasında kadrolarla birlikte çalışmalıdırlar. Kaptan dümende ve işin başında olmalıdır.

15. Kolektif çalışma: Önderlik, kolektif çalışmayı yönetmektir. İşi birlikte yönetmek, işbirliği, kadrolara görev ve inisiyatif vermek, yardımlaşma, dayanışma, yeni kadrolar yetiştirmek, ustalık çıraklık sistemleri kurarak yeni ustalar yetiştirmek, denetleme, eleştiri ve özeleştiri; ihtiyacımız olan kolektif çalışma ilkeleridir.

16. Hedefler koymak ve hedeflere ulaşılmasını denetlemek: Herhangi bir görev ve iş belirlenirken, kesinlikle ihtiyacı ve hedefi belirlemek gerekir. Hedef eğer mümkünse sayıyla belirlenmelidir. Örneğin şu kadar ayda isim isimi şu ilçe örgütleri kurulacak, şu kadar köy ve mahalle örgütü kurulacak, şu kadar üye kazanılacak, şu kadar gelir sağlanacak, şu kadar dergi satılacak gibi. Hedefler saptanmadığı zaman, hem en çok verimi almak mümkün değildir, hem başarının ve denetimin ölçütleri konmamış olur.

17. Mali örgütlenmeye özel önem: Mali örgütlenme, Parti örgütlenmesi ve faaliyetinin araçlarının yaratılması açısından belirleyici önemdedir. O nedenle mali örgütlenmenin ihmali, aslında bütünüyle örgütlenmenin ve faaliyetin ihmali anlamına gelmektedir. Kaynak bulma çalışmasının anahtarı, siyasal faaliyettir. O nedenle parti üyelerinden ve toplumdan, yalnız Partinin genel bütçesi için değil, fakat somut Parti faaliyetleri için de katkı istenmelidir.

18. Örgütçülerin eğitimi: Örgütlenmede, Türkiye’nin önderlik birikimine güvenme ve dayanma çizgisinin başarısı için, öncelikle bu çizgiyi uygulayacak örgütçülerin eğitilmesi gerekir. Örgütçülerin eğitiminde öncelikle Genel Merkez Örgütlenme Bürosu ve Merkez Örgütçüleri eğitilecektir. Örgütlenmede iki çizgi arası mücadelenin tecrübeleri canlı olarak ele alınacak, değerlendirilecek, teorileştirilecek ve eğitim metinleri haline getirilecektir. İkinci olarak, il ve ilçe örgütlenme büroları eğitilecektir.

19. Kadro taraması ve kadro havuzları: Genel Merkez düzeyinden en alt kademelere kadar, her örgüt kendi kadro taramasını yapacak, kadro havuzları oluşturulacaktır. Amaç, kadro birikimimizi bilmek ve yeni kadrolar keşfetmektir. Kadro birikiminin sınıflandırılması ve havuzlanması, her görev ve her işi belirlerken yerinde atamalar yapmak ve parti birikimini sonuna kadar değerlendirmek için şarttır. Ayrıca parti örgütleri arasında kadro yardımlaşması ve Partinin bütün örgütlerinin kadro birikiminden yararlanabilmesi için de gereklidir.

20. Parti çevresindeki kadroların taranması: Türkiyemizin öncü kadroları, partimizin kadrolarıdır. Parti iktidar amacı için gerekli olan ve hızla büyüyen kadro ihtiyacını esas olarak Türkiye’nin öncü birikimi içinden çözeceği için, çevresindeki kadroları da belirleyecektir. Genel merkezden başlayarak, il, ilçe, belde, köy, mahalle ve temel örgütlerimiz, Partiye kazanacağı kadrolarlı belirleyecek ve bu kadroları üye yapmak ve görevlendirmek için özel çaba gösterecektir.

21. Öncü Kadın: Partimizin, gençlik örgütü gibi bir kadın örgütü kurmayışı, kadın çalışmasını Genel Merkez’deki Kadın Komisyonu ile sınırlaması ciddi bir hatamızdı. Biz kadın üyelerimizin parti örgütlerinde erkek arkadaşlarla birlikte çalışmalarını kadın-erkek eşitliğinin bir gereği olarak değerlendirmiştik. Oysa Türkiye gerçeğimize bakınca, kadınların siyasal partilerde erkeklerden ayrı örgütlendiklerini görüyoruz. Kuşkusuz her kadın üyemiz, parti önderliği ve örgütleri içinde erkek arkadaşlarımızla birlikte çalışmaya devam edecek ve özendirilecektir. Bununla birlikte kadın kitlelerinin partide örgütlenmesi için, İşçi Partisi Öncü Kadın’ı kurduk. Öncü Kadın, tıpkı Öncü Gençlik gibi genel merkezden alt kademelere kadar örgütlenecektir. Öncü Kadın ile Genel Parti Örgütümüz arasındaki ilişkiler, Tüzükle düzenlenmiştir ve sorunlar pratik içinde çözülecektir.

22. Ulusal Strateji Merkezi (USMER): Partimiz, 11 ilde yani Ankara, İstanbul, İzmir, Eskişehir, Aydın, Denizli, Muğla, Sivas, İzmit, Samsun ve Trabzon’da Ulusal Strateji Merkezlerini kurmuştur. Çok kısa zamanda on kentimizde daha kurulacaktır. USMER, Türkiye’nin beyin birikimini hızla birleştirmekte ve seferber etmektedir.

23. Kültür ve Sanat Merkezleri: Tüzüğümüzdeki yenileşmeyle öngörüldüğü üzere, Kültür ve Sanat Merkezlerini hızla örgütleyeceğiz.

2007 yılının örgütlenme hedefleri
2007 Türkiye için kritik bir yıldır ve seçim yılıdır. Yıl sonuna kadar gerçekleştireceğimiz örgütlenme hedeflerini şöyle belirliyoruz:
– 81 il merkezi,
– 700 ilçe merkezi,
– 1000 belde,
– 3219 temsilcilik örgütleyerek
Toplam örgüt sayımızı 5000 örgüte ulaştıracağız.

Merkez Seçim Bürosu ve müşahitler ordusu
Merkez Seçim Bürosu kurulmuştur. Hazırlanacak müşahit kartları her seçim sandığı için şimdiden belirlenecek müşahitlere verilecektir. 2007 seçimlerine oluşturacağımız bir müşahitler ordusuyla katılacağız.

VII. PARTİNİN BAŞARILARI

İşçi Partisi, 6. Genel Kongremizden bu yana geçen 3,5 yıl içinde şu görevleri başarmıştır:

– Türkiye’yi karşılaştığı tehditlerden ve içinde bulunduğu çıkmazdan kurtaracak Millî Hükümet Programı’nı hazırladık. Bu programı hayata geçirecek plan ve projeler de, Ulusal Strateji Merkezleri’nde (USMER) kurulan komisyonların çalışmalarıyla hazırlanmaktadır.

– 3 Kasım 2002 genel seçimi akşamından itibaren AKP’nin ABD tertipleriyle iktidara getirildiğini, Haçlı gericiliği temsil ettiğini, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapma iddiasıyla vatanı bölme planlarında görev aldığını, tarikatlarla birlikte Cumhuriyet yıkıcısı faaliyette bulunduğunu, mafyayı ve hortumculuğu güçlendirdiğini, gelir dağılımındaki uçurumu derinleştirdiğini, tinercilikten kapkaççılığa ve fuhuşa kadar suçu yaygınlaştırdığını, iktidara gelişi ve uygulamalarıyla meşru bir yönetim olmadığını halka anlattık. Bu görüşlerimiz, bugün kamuoyunu yönlendirmektedir.

– Daha önceki iktidarlara karşı olduğu gibi, bu dönemde de, hortumculuk, dolar ve borsa vurgunculuğu, faiz vurgunculuğu, yolsuzluk, rüşvet gibi yasadışı uygulamaları sergiledik; Yimpaş’ları, Ali Dibo mekanizmalarını ortaya koyduk; gurbetzede, imarzede, bankazedelerin, soyulan ve haksızlığa uğrayan halkın biricik güven kaynağı olduk.

– ABD’nin 2002 yılı 24 Temmuzunda başlayan “Millenium Challenge2002” başlıklı Türkiye’yi işgal tatbikatına, 4 Nisan 2003 tarihinde o zaman Başbakan olan Abdullah Gül ile ABD Dışişleri Bakanı Powell arasındaki “İki sayfa dokuz maddelik gizli antlaşma”ya, 2003 yılı 4 Temmuz günü Süleymaniye’de Türk subay ve askerinin başına çuval geçirilmesine, 2003 yılı Temmuzunda Mecliste kabul edilen İkiz İhanet Yasaları’na, ABD’nin yayınladığı Türkiye’yi bölen haritalara karşı genellikle tek başımıza mücadele ettik, kampanyalar ve kitle hareketleri düzenledik. Bugün halkımızın yüzde 90’a varan büyük çoğunluğunun ABD tehdidini görmesinde ve ABD denetiminin Türkiye’de kırılmasında, Partimiz belirleyici olmuştur.

– AB’nin Parlamento kararları, Uyum Yasaları, İlerleme Raporları, Müzakere Çerçeve Belgesi ve çeşitli yollardan Türkiye’ye karşı yürüttüğü çözücü ve yıkıcı faaliyetine karşı kampanyalar yürüttük, AB’ye bütün giriş seçeneklerinin Türk millî devletini ortadan kaldırdığını, bu nedenle hepsinin “şerefsiz girişi” temsil ettiğini kampanyalarla, kitle hareketleriyle ortaya koyduk ve halkı aydınlattık. Bugün AB’ye girilmesine karşı olanların oranının yüzde 70’e çıkması, büyük ölçüde İşçi Partisi’nin çalışmalarıyla olmuştur.

– ABD’nin Irak’ı bölerek ve Kuzey Irak üzerinden Türkiye’ye karşı yürüttüğü bölücü ve yıkıcı faaliyete karşı cepheden ve kararlı bir mücadele verdik. Telafer’i yakan ve yıkan ABD askerî harekâtlarına karşı tek başımıza kampanyalar yaptık. Irak’taki Türkmen örgütleriyle birlikte, 9 Mayıs 2005 günü 18 maddelik “Türkiye İçin Irak Politikası” başlıklı ortak beyannameyi ilan ettik ve bir mücadele cephesi oluşturduk.

– Türkiye’ye Kıbrıs’tan yönelen ABD merkezli tehdide ve Annan Planı’na karşı çeşitli partileri ve kitle örgütlerini de katan Kıbrıs mitingleri yaptık, Denktaş nöbetleri tuttuk, “Dayan Denktaş Uyan Türkiye” yürüyüş ve gösterileri düzenledik. Partimiz, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin savunma ve güvenlik hattının oluşturulmasında herkesin açıkça belirttiği gibi çok önemli bir görev yaptı.

– Özellikle Ortadoğu ve Asya devletleri katında, Kıbrıs’tan Kuzey Irak’a uzanan bir insanlık cephesi oluştuğu yönünde çalışmalar yürüttük. Suriye, İran, Rusya ve Çin’in bu cepheyi destekleyen yeni politikalar üretmesinde belirleyici etkilerimiz oldu. Bu amaçla geniş katılımlı ve etkili Avrasya Konferansları örgütledik; uluslararası görüşmeler yaptık ve çeşitli girişimlerde bulunduk; Türkiye’nin millî dış politikasını eylemli olarak ve başarıyla yürüttük, sonuçlar aldık. İşçi Partisi, 1996 ve 2000 Uluslararası Avrasya Seçeneği Konferanslarında başlayan öncü konumunu geliştirdi.

– Partimiz, Türkiyemizin yurtsever öncüleriyle birlikte, yurtdışındaki beş milyon Türkü ayağa kaldırarak Türkiye’nin savunma mevzilerini Batı merkezlerinde kurmak amacıyla büyük bir mücadele başlattı. “Ermeni soykırımının uluslararası bir yalan olduğunu” bütün dünyaya ilan eden 23-24 Temmuz 2005 tarihlerindeki Lozan2005 mitingi, yürüyüşü, Winterthur ve Lozan konferanslarından sonra 18-19 Mart 2006 günlerinde hayata geçirdiğimiz “Talat Paşa Harekâtı” kapsamındaki yürüyüş, miting ve konferans, İsviçre ve Almanya hükümetlerini dize getirdi; Avrupa kamuoyunda çok geniş ve hararetli bir tartışma başlattı; Ermeni soykırımını reddedenlere ceza öngören yasaların kalkması yönündeki uygulamaları gündeme getirdi.

– Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı Şemdinli’den Danıştay ve Atabey’ler operasyonuna uzanan ABD merkezli tertipleri tek başımıza açığa çıkarttık ve göğüsledik. Komuta kademesinin 30 Ağustos 2006’dan itibaren, millî egemenlik ve millî güvenliği reddeden söylemleri terk etmesi, “Kemalist Devrim’i ilerletme” programını savunması, “emperyalizme ve evrensel kapitalizme karşı” çıkması, “tepe konumlara yerleşen” irticayı “Anadolu’nun bağrında boğma” kararlılığını açıklaması, “Cumhuriyet Devrimi Kanunlarını uygulama” programını benimsemesi, etnik ayrımcılığı reddederek “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkını” bir millet olarak kucaklaması, Türkiye’nin ufkunu açmış ve İşçi Partisi’nin yürüttüğü mücadele açısından da büyük bir başarıyı işaretlemiştir.

– Özelleştirme ve kapatmalar yoluyla kamu ekonomisinin yok edilmesine karşı İşçi Partisi, Tekellerde, Sümerbank’larda, Şeker fabrikalarında, gıda işkolunda, Telekom’larda, Tüpraş’larda, madenlerde, SEKA’da, Seydişehir’de, Ereğli’de, Köy Hizmetleri’nde, işçi kitleleri ve sendikalarla birlikte en önde mücadele etmiş, Çorum, Kayseri, Konya, Bandırma, Aydın, Çorlu, Adana, Gaziantep, Malatya, Tarsus, Manisa, Eskişehir, Kırıkkale, Antalya, Seydişehir, Bor, Bursa ve Kocaeli’de, toplam 18 il ve ilçede, İşçi Kurultayları toplamış, özelleştirmeye karşı mücadelenin siyasetlerini ve temalarını belirlemiş, işçi hareketine önderlik etmiş ve sendikalarda güven ve saygınlık kazanmıştır.

– İşçi Partisi, Batı dayatmasıyla tarımın çökertilmesine karşı pamuk, tütün, buğday, parcar, fındık üreticileriyle birlikte köylü eylemleri düzenledi, Bergama, Niğde, Ceyhan(2), Uşak, Lüleburgaz, Silifke(2), Polatlı, Edirne, Tire, Kiraz, Bergama/ Zeytindağ, Afyon/ Çobanlar, Hacıbektaş, Ulukışla, İskenderun/ Arput, Anamur, Alanya, Kütahya/ Üzumlü ve Gazipaşa’da örgütlediği 21 köylü kurultayına önderlik etti. 2003 Ağustos ayında Meclisten geçirilen yabancılara toprak satışını kabul eden kanuna karşı kapsamlı ve etkili bir mücadele verdi.

– Partimiz, Diyarbakır merkez ve Bismil köylerinde, yoksul köy emekçilerini harekete geçiren, Erzurum Çat köylerinde, toprak ağalığına karşı Cumhuriyeti savunan ve Türkiye’yi birleştiren tarihi önemde bir mücadeleyi başlattı ve ülke bütünlüğünü sağlayacak program ve siyasetleri uygulamaya koyan örnekler yarattı.

– Partimiz, Türkiye’nin öncü birikimini, toplum ve devlet içinde önemli tecrübeler kazanmış seçkin kadrolarını örgütlemekte ve Millî Hükümet’i yönetecek bilgi ve namus birikimini bir araya getirmektedir.

– İşçi Partisi, Öncü Gençliğiyle, emperyalizmin ve neoliberal çevrelerin, gençlik içinde vatansızlaşmayı, milletsizleşmeyi, bireyciliği, çıkarcılığı, Haçlı irticayı ve anarşiyi kışkırtan faaliyetinin karşısına dikilmiş; yurtsever, devrimci, halkçı gençliğin toparlanmasına ve örgütlenmesinde çok büyük başarılar kazanmaya başlamıştır. Türkiye halkı, İşçi Partisi’nin bu çabalarını görerek, gençliğimize güvenebilir ve geleceğe umutla bakabilir.

– Partimiz, emperyalizm ve Haçlı irticanın Türkiye’deki yalan tekelini kıran bir ulusal medya kurulmasına kararlılıkla ve büyük fedakarlıklarla önderlik etmektedir.

– Bugün Cumhuriyetin devrimci kültürü, İşçi Partisi’nin çalışmalarıyla yaşamakta ve yayılmaktadır. Partimiz, Atatürk’ün devrim davasını, fikirlerini ve yaptığı işleri ve Türk Devrim tarihinin kültür mirasını genç kuşaklara ulaştırmaktadır.

VIII. MİLLİ HÜKÜMET PROGRAMIYLA İKTİDARA

Türkiyemiz kritik bir yıla girmektedir.
Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim, büyük mücadelelere sahne olacaktır. Ağırlaşan dış ve iç borç yükü ve büyüyen dış ticaret açığı, Türkiye’yi haciz durumuyla karşı karşıya bırakmaktadır. ABD, her alanda Türkiye’nin direncini kırma politikası izlemektedir.

ABD, ikinci Körfez saldırısı öncesinde ülkemizin tepesine sahte İslamcıları getirerek, İslama karşı Haçlı seferinde kullandı. Ancak AKP de, son yirmi yılın diğer Amerikancı yönetimleri gibi hızla yıpranmıştır. Daha önemlisi, ABD’nin Türk Ordusunu AKP üzerinden denetim altına alma şansının bulunmadığı ortadadır. Bu durumda Türkiye’nin bölünmesi ihalesi, sahte laiklere ve sahte milliyetçilere yüklenmek isteniyor. Laiklik ve milliyetçilik maskesini kullanan bir yönetim, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni denetim altına almak açısından da en uygun çözüm olarak planlanmaktadır.

Önümüzdeki gündem, Kuzey Irak’taki İkinci İsrail devletinin resmen ilan edilmesidir. Diyarbakır’ı, Kukla Devlete merkez yapmak, Büyük Ortadoğu Projesi’nin önündeki adımdır. Bu uygulama, Türkiye’de İran ve Suriye karşıtı bir yönetimi gerekli kılıyor. ABD güdümlü Haçlı gericilikle ittifak yapıp İran düşmanlığını esas alan sahte bir laiklik ve yine İran’ın, Rusya’nın ve Çin’in bütünlüğünü kurcalayan bir sahte milliyetçilik tezgahlanmaktadır.

ABD’nin Türkiye’yi bölen haritaları piyasaya sürülmüş ve NATO toplantılarında Türk komutanlarının önüne konmuştur. “ABD’yi bu haritaya gömeceğiz” iradesi, siyasal alanda bir tek İşçi Partisi’nde bulunmaktadır. Laik ve milliyetçi görüntülü partiler, ABD haritası karşısında susmuşlardır.

ABD’nin yeni iktidar planını bozacak tek olanak, İşçi Partisi’nin güçlenmesi ve önümüzdeki hükümetlerde yer almasıdır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde de, ABD planlarına hizmet eden taktiklere karşı milletimizi uyanık olmaya çağırıyoruz. Bazı güçler, bilerek veya bilmeyerek, Cumhurbaşkanlığı seçimini yalnızca Tayip Erdoğan’ın şahsını önlemeye yönelik hedeflere kilitlemektedir. Bu durumda, AKP içinden ABD güdümlü bir başka tarikat müridinin Çankaya’ya tırmanması, laik güçlere bir zafer gibi takdim edilecektir. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı seçiminde Partimizin siyasetini, “Haçlı gericilik Çankaya’ya tırmanamaz” diye özetliyoruz.

Genel seçimde, İşçi Partisi’nin başarısı, Türkiye’nin başarısı olacaktır.
Bugün bütün gücümüzle Partimizi büyütme çalışmasına kilitlenmek, başarının tek şartıdır. Büyüyen Parti, çeşitli seçenekleri de elde edecektir.

Türkiye’nin ABD’nin BOP projelerinde ateşe sürülmesine ve AB kapısına bağlanmasına ses çıkarmayan ittifak ve güç birliği tezgahları, Türkiye’nin önündeki yeni tuzaklardır.

İşçi Partisi iyimserdir. Bazı örgütsüz aydınlarımız gibi milletimize kara bilgi yüklemiyoruz. Sevr tehditlerinin cevabının, dün olduğu gibi bugün de devrim olduğunu biliyoruz. ABD, Ortadoğu’da yenilmiştir. ABD ekonomisi, 1 trilyon dolara yaklaşan dış ticaret açığı ve yine aynı miktarda bütçe açığı vermektedir. Ağırlaşan ekonomik kriz karşısında Washington’un neoconları, ABD içinde savaşmak yerine, Ortadoğu’da savaşmak çözümünü uygulamaktadırlar. ABD’deki Temsilciler Meclisi seçimleri, bu politikada önemli bir değişiklik yapmayacaktır. Çünkü kriz, ABD’nin krizidir.

Her durumda ABD’nin bozgunu kaçınılmazdır. Bu bozgun, Ortadoğu’da yeni devrimleri gündeme getirecektir. Türkiye, bu süreçte önder konumda olacaktır.
Bugün ABD güdümlü mafya ve tarikatların eline geçen devlet, halkın devleti olacaktır. Cumhuriyet, yeniden “Kimsesizlerin kimsesi” olacak, yoksulluk, işsizlik ve yozlaşmaya son verilecektir.

İşçi Partisi, milli devletin bir devrimle yeniden kuruluşuna önderlik edecektir.
Partimiz, 21. yüzyılın partisidir.

7. Genel Kongre sloganları:

Millî Hükümet Programı’yla iktidara!

ABD ve AB güdümlü yönetime son!
Egemenlik milletindir!

Devleti mafyanın ve tarikatların elinden kurtaracağız!
Devlet halkındır!

Hırsız ve hortumcu yönetime son!
Zenginlikler halkındır!

AKP iktidarına son!
Millî Hükümet!

Çaresiz devlete son!
Güçlü devlet!
Vatanı bölücüden, yıkıcıdan kurtaracağız!
Vatan bölünmez!

Cumhuriyet’i Haçlı irticadan kurtaracağız!
Atatürk’ün cumhuriyeti!

İnsanımızı işsizlikten, yoksulluktan kurtaracağız!
Herkese iş, herkese refah!

Soyguncunun inanç sömürüsüne son!
İnanç vicdandadır!

Toplumu çürümeden kurtaracağız!
Temiz toplum, dürüst yurttaş!

Aileyi dağılmaktan kurtaracağız!
Mutlu aile, sıcak yuva!

Paylaş:

Yorum Yap