Ana Sayfa Örgütlenme Devrimci Yaşam Tarzı

Devrimci Yaşam Tarzı

3010

Ali KALAN

TEORİ DERGİSİ- EYLÜL 1994 – SAYI: 57

Devrimci yaşam tarzı denince “bir ahlak ve öğüt dersi” üzerinde duracağımız akla
gelebilir. Oysa, konumuz bu değildir. Bu yazıda, programımızın özümsenmesi, kendimizi ve
içinde bulunduğumuz toplumu dönüştürmek için gerekli davranış biçimlerinin incelenmesi ele
alınacaktır.

Parti ve üyeler olarak hedefimiz ;

1. “Demokratik halk iktidarını gerçekleştirerek durmaksızın sosyalizmin kuruluşuna
geçmek” ve “sosyalizmin kuruluşu sürecinde, sömürünün, baskının ve yabancılaşmanın bütün
sınıfsal temellerini ortadan kaldırmak, ideolojik ve kültürel kaynaklarını kurutmaktır.”

2. “İşçi ile köylü, kafa emeği ile kol emeği arasındaki farkları adım adım yok etmek”,
“sınıflı toplumdan kaynaklanan ideoloji ve kültürü eleştirerek sınıfsız toplumun yeni
insanının yaratılmasına önderlik” etmektir.

3. “Yalnız emekçi halka çaresizlik ve acı veren bu sömürü ve baskı düzeninin son
bulması için değil, emekçilerin kendilerinin değişmesi ve geleceği kuracak ileri insan
birikiminin oluşması için” de devrimi gerçekleştirmektir.

4. “Emekçilerin siyasal, kültürel ve manevi yönlerden alabildiğine gelişerek
toplumumuzun her alanda ilerlemesine önderlik edecek öncüler haline gelmeleri ve böylece
emekçi halkın bütün kitlesiyle seçkinleşmesi ve sonuç olarak öncü ile kitle arasındaki farkın
kalkması için” çalışmaktır.

5. “Kapitalizmin karşısına üretimde, tüketimde ve kaynak dağılımında, emekçi halkın
refahını, her türlü sömürüden ve yabancılaşmadan kurtularak özgürce gelişmesine ve barışı
gözeten bir emekçi seçeneğini” koymaktır.

Sosyalizm ve sınıfsız toplum hedefimiz, sadece bir ekonomik sistemin, bir üretim ve
tüketim biçiminin değil, aynı zamanda yeni tipte bir insanın ve toplumun yaratılması
mücadelesidir.

Hedeflere ulaşabilmenin anahtarı, onu gerçekleştirecek uygun insan birikiminin
oluşturulmasına bağlıdır. Yeni dünyanın, yeni toplumun oluşması, gelişmesi ve kalıcılaşması
ancak, yeni insanın, oluşması ile mümkün olabilir. Bu ise şüphesiz ki, öyle bir anda ve
kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Bugünden yapılması gereken şeyler ve atılması gereken
adımlar vardır. Robbert Haveman, “Yarın” adlı geleceğe yönelik ütopik eserinde “Her türlü
geleceğin kökleri geçmişte yatar” diyor.

Arzuladığımız geleceğin köklerini bugün görmemiz, geliştirmemiz gerekmektedir. İki
sınıf, iki eğitim ve iki kültür sistemi bugünden karşı karşıyadır, mücadele halindedir.
İşçi sınıfı, özel mülkiyete dayalı kapitalist-emperyalist sistemden köklü bir şekilde
koparak, sosyalizm yoluyla sınıfsız toplum hedefini gerçekleştirmek ve yeni insanı yaratmak
yeteneğine sahip tek sınıftır.

Onun içindir ki, işçi sınıfı, diğer emekçi sınıf ve katmanları da etrafında toplayabilecek
ve eylemini sonuna kadar götürebilecektir. Yeni toplumun ve yeni insanın özelliklerini nüve
halinde de olsa bugünden bünyesinde taşımaktadır. Bu niteliğiyle öncü sınıftır.
Bu sınıfın bir öncü müfrezesi olan Partimiz de, öncü bir partidir.

İster emekçi kökenden, ister aydın ve diğer kökenlerden gelelim, sosyalizm
ideolojisini benimsemekle, gönüllü sınıfsal tercihimizi ortaya koyarak işçi sınıfına mensup
olmaktayız. Yani bizler, öncü bir sınıfa, öncü bir partiye mensubuz, konumumuz gereği
önder ve örgütlü insanlarız. İşte yaşam tarzımız bu niteliğimize uygun olmalıdır. Bu ise
dönüşme ve dönüştürme görevini önümüze koymaktadır.

Programımızda ortaya konan “kitleleri öncüler haline getirmek” kendiliğinden
gerçekleşmez Bugünden zorlu bir dönüşme ve dönüştürme mücadelesini gerektirir.

İki Sınıf – İki Sistem – İki Hedef

Kapitalizmin Hedefi

“Daha çok üretim, daha çok tüketim” kapitalist sistemin tipik özelliğidir. Kapitalist
sistemin insanı “daha fazla para, daha fazla kâr ve daha fazla tüketim gibi hedeflerin peşinden
koşar.” Bu sistemde insanlar “güçlü ve otonom makinelere hizmet eden birer ‘eşya -insan’
haline dönüşmüşlerdir.” Yani, kendi fendine işleyen bilinçli bir eşya. (Eric Fromm, Marks’ın
İnsan Anlayışı, l. b., Arıtan Y. s. 153)

Böylece karşımıza “sürekli biçimde hesaplar yapan, insandışı davranan, kurnaz,
doğadan kopuk ve hayali arzuların esiri, adeta onların kölesi olan bir insan tipi çıkmaktadır.”
Kapitalist toplumda aslında özel mülkiyet insanın değil, insan özel mülkiyetin kölesi
haline gelmektedir. Böylece yaşam, emeğin kapitalleşmesi haline dönüşmektedir. Fiziksel ve
ruhsal doyumların yerine, kaba bir yabancılaşma olan “sahip olma duygusu” geçmektedir.
(Age. 107)

Kapitalist toplum, insanı, insani olan vasıflardan uzaklaştırmakta, her şeyi mülk ve
kapital sahibi olmaya tabi kılmaktadır. Daha çok mülk ve para sahibi olabilmen için daha az
insan olacaksın. Ne kadar az okur, düşünür, sever, ne kadar az şarkı söyler, resim yaparsan, o
kadar çok tasarruf etmiş olursun. Bu zamanı para ve mülk sahibi olmak için kullanırsın,
dolayısıyla, o kadar çok servetin birikir. Yani, sen ne kadar az olursan, hayatını ne kadar az
dışa vurursan, o kadar çok mal ve mülke sahip olursun. İşte bu senin kapitalindir. Bir gün bu
kapitali arkanda bırakarak, ölüp gidersin. Bu sistem içinde vazgeçtiğin hayatına orantılı olarak
mülk ve kapital sahibi olabilirsin.

Özel mülkiyet, yabancılaştırılmış emektir. Bu da bizi yabancılaşmış bir insanın,
yabancılaştırılmış emeğine ve yabancılaştırılmış bir hayata götürür. (Age. s.142)

“Yabancılaşmış bir insan, yalnızca diğer insanlara göre yabancılaşmış birisi değil, aynı
zamanda insan olma keyfiyetine, yani biyolojik türüne, doğal ve zihinsel özelliklerine de
yabancılaşmış demektir.” Marks’a göre, “Yabancılaşmış emek, insana kendi bedenini ve
çevresindeki doğayı olduğu kadar, kendi ruhsal ve insanı varlığını da yabancılaştırmaktadır.”
(Age. s. 144)

Kapitalist toplumun bu özel mülke “sahip olmak” isteği bir kanserli hücreye
benzetilebilir. Bilindiği üzere kanserli hücre diğer hücrelerle rekabet eder, onların gıdalarına
ve enerjilerine el koyar. Böylece büyür, gelişir, irileşir. Bu irileşme sağlık değil, hastalık
belirtisidir. Vücudun dengesini bozar. Kapitalist toplumdaki tekelleşme, kanserli hücrenin
vücuttaki rolüne benzer bir rolü toplum açısından yerine getirir. Mülk ve servetin bazı
kişilerin elinde toplanması, bu kişilerin zenginleşmeleri toplumun dengesini bozar.

Kapitalizmde, insanların yaşamına yön veren ilkeler (a) Kâr ve rekabet, (b) Rakip en
yakındakidir, arkadaştır, komşu firmadır, (c) Birey sadece kendisini düşünmektedir ve kendisi
için çalışmaktadır.

Kapitalizmde birey çok öne çıkar. Sistemler içinde en bireyci olanı kapitalizmdir.
Bireycilik sonunda toplumun aleyhine sonuç verir. Toplumun çoğunluğu yönünden bireyin de
aleyhinedir.

Sosyalizmin Hedefi

Sosyalist düzenin hedefi “para ve mal hırsının egemen rolünü” mutlaka ortadan
kaldırmaktır.

İnsanlık tarihi ile doğanın tarihi arasındaki en önemli fark; insanlar, kendi tarihlerini
kendileri yaratmaktadırlar. Bir anlamda insanlar kendi kendilerinin yaratıcısıdırlar. Oysa doğa
tarihi bizim dışımızda vardır ve kendiliğinden akıp gitmektedir. (Age. s. 64)

Marks’a göre, “Aslında dünya tarihi denilen şeyin özü, insanoğlunun kendi emeği
aracılığı ile yaratılmasıdır. Başka bir deyişle, doğanın, insan için var olmasıdır. İnsanın kendi
kendini yaratmasının ve kendi yaratılış sürecinin efendisi oluşunun kanıtı da işte buradadır.”
(Age. s. 86)

Tarihte diğer bütün sınıfları bir başka sınıf yok etmektedir. Ortaçağın feodal
derebeyleri sınıfını burjuvazi yok etmiştir. Burjuvaziyi de proletarya yok etmektedir. Ancak
kendisini yok edecek olan tek sınıf proletaryadır.
Proletarya hem devrimci bir sınıftır, hem de kendisini ortadan kaldıracak özgürleşmiş
yapısal bir role sahiptir. Ayrıca, halkın özgürleşmiş varoluşu için gerekli koşulları içinde
barındıran pratiğin bir genel teorisine sahiptir. (Bruce Brown, “Günlük Hayatın Eleştirisi”, s.
91)

Marksist felsefede yaşamımıza yön veren ilkeler (a) Paylaşmak, (b) Karşılık
beklemeden verici olmak, (c) Çalışkanlıktır…

Erich Fromm, Marx’ın düşüncesinin temelinin ve onun sosyalizm anlayışının özünün
“insanların hepsinin aynı biçimde ücretlendirilmesi değil, kendine ve dünyaya yabancılaşmış
insanlığın, bu yabancılaşmadan kurtulması ve kendi gerçek özüne dönerek, kendisini
gerçekleştirmesi” olduğunu söylemektedir. (Fromm, s. 6)

Devrimci Yaşam, Gelecek Toplumun Özünü Yansıtmalıdır

Kapitalist toplumda, insan ihtiyaçlarının yaratıcılıkla bir ilgisi yoktur. Çünkü,
kapitalist toplumda ortaya çıkan ihtiyaçlarımız, gerçek ‘insani’ ihtiyaçlar değildir.
Kapitalizmde her insan, değerleri için yeni ihtiyaçlar yaratmakta, onları yeni bir bağımlılığın
içine itmekle ve sistemin yeni bir kurbanı haline gelmektedir. (Fromm. s. 146) Reklamlar,
çeşitli teşvikler, tüketime yönelik günler, moda bu yöndeki çalışmaların bazılarıdır.
Kapitalist toplumda, burjuva ideolojisinin, ideolojik ve kültürel hegemonyası vardır.
Hakim olan onun ahlaki değer yargıları ve anlayışlarıdır.

İki sınıf arasındaki iktidar kavgasında, ideolojik, kültürel ve değer yargıları alanındaki
hegemonya yarışı, sonucu tayin edecek en temel mücadeledir.

Partimizin programının “Emekçi Ahlakı” başlıklı (25/81) maddesi önümüze şu görevi
koymaktadır:
“İşçi Partisi, kurulduğu günden başlayarak ve iktidar dönemine, insanı topluma,
üretime ve kendisine yabancılaştıran, düşman eden kültüre karşı sürekli mücadele
yürütür. Malı kaldırarak köşeyi dönme ruhunu, havadan kazanmayı, açgözlülüğü,
kapkaççılığı, vurgunculuğu, başkalarının sırtına basarak yükselmeyi, post kapmayı ve mevki
düşkünlüğünü kışkırtan, toplumu unufak eden, yalnızlaştıran ve yabancılaştıran kapitalist
rekabet düzeninin ahlakına karşı, çalışkanlığı, paylaşma mutluluğunu, insan ve doğa
sevgisini, hoşgörüyü, barışı temel alan sosyalist ahlakın ve değerlerin yayılması ve kök
salması için çalışır. Geleceğin insanının manevi-kültürel değerlerinin daha bugünden
gelişmesine katkıda bulunmak, İşçi Partisi’nin ideolojik görevidir.

İşçi Partisi bu ideolojik görevi nasıl yerine getirecektir? Parti, yönetici kadrolardan ve
üyelerden oluşur. Parti hedeflerini bunlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışır.
Burjuvazinin radyosuyla, televizyonlarıyla, günlük basınıyla, eğitim kurumlarıyla;
kısacası, tüm iletişim araçlarıyla ve sosyal sistemiyle oluşturduğu değer yargılarıyla, gelenek
ve görenekleriyle halk üzerinde kurduğu ve yeniden yeniden ürettiği ideolojik ve kültürel
hegemonyaya karşı durmak, onu altetmek sadece anlatılarak, propaganda edilerek
gerçekleştirilemez. Bunun için kendimizi bu kültürel ve ideolojik hegemonyanın,
yabancılaşmanın etkisinden kurtarmak, geleceğin toplumunun bugüne uzanan bir unsuru
olarak kendimizi yeniden yeniden yaratmak durumundayız. Dünyayı değiştirmeye başlamanın
ilk adımı, kendimizi değiştirmeye yönelmektir. “Kendimi değiştiremem”, “Bir kere alışmışım”
gibi sözler değişmemenin gerekçesi olamaz

Düzen, TV’den okullara, geleneklere kadar, bazı alışkanlıkları, anlayışları getirip
dayatıyor. Zevkler, değer yargıları, nelerden hoşlanıp hoşlanmayacağımız, nelerden tatmin
olacağımız, duygularınız, eğilimlerimiz, diğer insanlarla ilişkilerimiz “ben”in sınırları, onlara
karşı bakışımız, paylaşma “verme” isteğimiz ya da isteksizliğimiz vb. acıma, sevme,
hoşlanma, üzülme duygularımız bu sistemin değer yargılarına göre biçimlenmişlerdir. Daha
gelişmiş ileri bir sistemi kurmak üzere yola çıkan bizlerin işe kendimizden başlamamız
gerekir. İleri bir dünyayı ancak ileri insan birikimi yaratabilir. Eskiye özlem içinde olamayız.
“Ne yapayım, benim huyum böyle” diyemeyiz. Kendini değiştiremeyen, sistemi nasıl
değiştirecektir?

Bizler “özü-sözü bir” özdeyişine uygun davranarak ancak, örnek bir kişi olabilir,
çevremizi dönüştürmede üzerimize düşen görevleri yerine getirebiliriz. Din hocalarıyla ilgili
söylenen bir söz vardır : “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma.” Bu söz bizim içirt uygun
değildir. Bize uygun düşen “özü-sözü bir” olmaktır.

Günlük Hayatta Devrimci Yaşam

Tüketim alışkanlıklarımız, ihtiyacımızı gidermeye, hayatımızı kolaylaştırmaya yönelik
olmalıdır. Komşuda gördüklerimizi edinmeye çalışmak, ihtiyacımıza cevap veren eşyamız
varken, çeşitli kaygılarla onu değiştirmeye kalkışmak doğru bir tutum değildir. Bu tür
eğilimler burjuva toplumunun bize empoze ettiği tüketim alışkanlıklarının “üzerimizdeki
etkisidir.

Öncü bir insan olarak topluma verdiğimiz mesaja dikkat etmeliyiz.

Sistem insanları yiyen, içen, birbirinden kopan hayvanlara dönüştürüyor. Bunları fark
etmeden yapıyoruz. Yeme alışkanlıklarımızı düzene sokmalıyız. Abur-cubur tüketiminden
sakınmalı, sağlıklı ve düzenli beslenme alışkanlıkları edinmeliyiz.

Temizlik, düzen, disiplin, zamanı dikkatli kullanma, sözünü tutma, elektrik ve su
kullanımında tutumlu olma günlük yaşamda bir devrimcinin dikkat etmesi gereken şeylerdir.
Geçmişte devrimciler arasında “halk dişini fırçalayabiliyor mu? O halde benim de dişimi
fırçalamama gerek yok” gibi görüşler çıkmıştır. Bu görüş popülizmdir ve yanlıştır. Bu halkın
kaderini paylaşmak değil, onun geri yanlarıyla birleşmektir. Kaldı ki, halk dişlerini genelde
fırçalamaktadır. Ancak bizim yapmamız gereken onun geri yanlarıyla birleşmek değil, onu
ilerletmek, eğer dişini fırçalamıyorsa, dişini fırçalamasını sağlamaktır.

Özveri ve sade yaşamayı bir gösteriye dönüştürmemeliyiz. Bunun intikamını
başkalarından alma, bedelini ödettirme de yanlıştır. Kendi özel mülkiyetine gösterdiğin
özenden fazlasını ortak mülkiyete göstermelisin. Kolektife ait eşyaları koruma konusunda
olsun, ortak mekânların bakımı konusunda olsun gereken titizlik gösterilmemektedir. Bu,
burjuva özel mülkiyetçi anlayışın üzerimizdeki etkisidir. Ortak eşyalar ve ortak mekânlar
konusunda daha titiz davranmak, kolektife karşı bir sorumluluğun yanısıra, vicdanımıza,
kendimize karşı sorumluluğun da gereğidir. Çevreye, başkalarına özen göstermek bir
devrimcinin zorlanmadan, doğal davranış olarak yapması gereken şeydir.

Hatalı eğilimleri gidermenin esas yolu “ödül ve ceza”landırma değildir. İleri insan
kendi kendini sorgular, sağduyusunu ve vicdanını harekete geçirir.

Yeni insan, sadece yiyen, içen, sevişen, eğlenen, uyuyan insan değildir. O günlük
hayatı içinde insan olma özelliklerini geliştiren, insanı diğer hayvanlardan ayıran özelliklerini
geliştiren insandır. Bu noktada sanat ve kültürle ilgilenmesi çok önem taşımaktadır. Bu ilginin
iki alanı söz konusudur. Birincisi, sanat ve kültür ürünleri tüketimine önem vermek, okumak,
seyretmek, dinlemek. İkincisi ise, eğilim ve yeteneklerimize göre sanat ve kültür ürünleri
üretiminde bulunmaktır. Kısacası sanat ve kültür üretim ve tüketiminde aktif olmak. Sanat ve
kültürle olan ilişkimizi günlük hayatımızın bir parçası haline getirmek. “Mal” tüketimindeki
hırsı ve tutkuyu sanat ve kültür ürünleri tüketiminde göstermek.

Kullandığımız dile, üsluba dikkat etmeliyiz. Dilimiz sınıfsal tavrımızı yansıtmalıdır.
Emekçileri aşağılayıcı, horgören deyimleri kullanmamalıyız. Dilimiz kendimizi ifade etme
aracıdır. Onu ne kadar iyi geliştirirsek, düşüncemizi o kadar iyi anlatırız.

Belediye otobüslerinde gençlerin yaşlılara, kadınlara, çocuklara yer vermediğine tanık
oluyoruz. Bu gibi tavırlar halka yabancılaşmanın sonucudur. Halkımızın yüzyıllar içinde
geliştirdiği olumlu toplumsal davranış kuralları bizim benimsememiz ve uygulamamız
gereken kurallardır.

Televizyon seyrederken, kitap okurken, sinemaya, tiyatroya giderken seçici olmalıyız.
Özellikle TV kanallarının çokluğu ve sürekliliği insanlarımızı esir almaktadır. Burada iş bize
düşmektedir.

Devrimcinin Yabancılaşmadan Kurtulması ve Özgürleşmesi

Memur zihniyeti bir yabancılaşmadır. Profesyonel devrimciliği gönüllü devrimcilik
olarak değil de, bir iş gibi görme, dolayısıyla partiyi de bize ait bir mücadele aracı olarak
değil de işveren gibi görme anlayışları devrime yabancılaşmadır.

Yaşam tarzımızı düzenlerken ve devrimci mücadelede yer alırken, sıkıntılara
katlanırken bir “oruç tutma”, “askerlik yapma” ya da “hapis yatma” duygusu içinde, bir süre
kendimizi sıkmak ve bu hayata kendimizi zorlamak da yabancılaşmadır. 1974 yılında yurt
dışından ‘devrim yapmak’ üzere yurda dönen bir arkadaş altı ay içinde devrim olacağını
düşünüyordu. Onun için gecesini, gündüzünü, bu çalışma için ortaya koymuştu. Bu süre
içinde devrimi yapabilmek için herşeyinden vazgeçmişti. Ne yazık ki altı ay çabuk geçti.
Devrimin olduğu yoktu. Öyle kısa sürede olacağını gösteren bir gelişme de yoktu. Bunun
üzerine aktivitesini yitirdi ve bir kenara çekildi.

Misillemede bulunmak ve dar grup zihniyeti gütmek ve misillemeci bir tutumu
benimsemek bireyciliktir. İletişim araçlarının gelişmesi, bireyi ortadan kaldırırken bireyciliği
körüklemektedir. Bireycilik aynı zamanda devrimcinin yabancılaşması anlamına gelen bir
burjuva eğilimidir. Sistem bireyleri birbirine ve sistemin özelliğine benzetiyor.

Pasiflik, tembellik ve eğlence peşinden koşmanın da devrimcilikle bir ilgisi yoktur.
Burada kastettiğimiz devrimcilerin eğlenmemeleri, eğlenceye karşı olmaları değil, bunu bir
tutku haline getirmek, sorumlu davranışlardan uzaklaşmaktır.

Burjuva toplumunda partisizlik, örgütsüzlük, başıboş olmak, sorumluluk taşımamak ve
disipline girmemek özgürlük zannedilmektedir. Oysa, fert olarak atomize olmak özgürleşmek
değildir. Tersine özgürleşmek, toplumun ortak paydasında birleşmekle mümkün olabilir

Kendisine, çevresine, topluma, yaptığı işe yabancılaşan insan özgür olamaz.
Özgürleşmenin ilk adımı yabancılaşmaktan kurtulmaktır. Sosyalizm mücadelesinin temel
hedeflerinden birisi de insanı yabancılaşmaktan kurtarmak ve özgürleştirmektir.

Yabancılaşmadan Kurtulmanın Çözümü

* Mücadelenin parçası haline gelmek,
* Örgütlenmede, sorumlulukları paylaşmada rol üstlenmek,
* Düşünce üretimine ve kararların alınmasına katılmak,
* İdeolojik eğitim,
* Doğru görevlendirme.

Yukarıda belirtilen hususların uygulanması devrimcinin yabancılaşmasını
önleyecektir. Çünkü, düzenlemede katkısı olmayan, sözü geçmeyen, sorumluluğu
paylaşmayan insan o faaliyete yabancılaşır. O zaman iş şeklen bir görev yapmaya iner.

Yabancılaşmadan kurtulmanın, devrimciliği ve devrimci yaşam tarzını
içselleştirmemizin en temel yanı, yaptığımız işteki gönüllülüğümüzdür. Devrimciliğimiz
birilerinin zorlamasının sonucu değildir. Bu mücadeleye isteyerek katılıyoruz. Bunun sonucu
olarak da aktif ve sebatkâr olmamız, yapmamız gerekli davranış biçimleri ne ise onu hayata
geçirmemiz gerekir. Zorlamacı yan hep içinde bir yabancılaşmayı, bir kısım özlemlerin baskı
altına alınması sonucunu doğuracaktır. Kapitalist toplumda emekçinin emeğine
yabancılaşmasının nedenlerinden biri budur.

Devrimcilik şüphesiz ki, düzenin zorluklarını aşmayı gerektirmektedir; bu da bir
olağanüstülüğü zorunlu kılmaktadır. Bilinçli bir devrimci, devrimci mücadeleyi bu
olağanüstülükten çıkartan, hayatın olağan bir parçası haline getiren insandır. O, devrimciliği,
oruç tutmak olarak ele almayacaktır. Çünkü hiç bir oruç yaşam boyu sürmez. O, hayatın
küçük küçük meseleleriyle ilgilenecek, yaşamın basit gibi görülen tatlarını da tadacaktır. Ama
bir şey onun aklında olacaktır: Bu iş ömür boyu sürecektir ve yeni kuşaklara devredilecektir.
İnsani ihtiyaçlar devrimciler için de geçerlidir. Yeni insanın, yeni toplumun yaratılması
mücadelesi ve devrimin gerçekleştirilmesi gibi büyük hedeflere ürürken, küçük amaçları da
gerçekleştirmek ihtiyacı bizim için bir mutluluk kaynağı olacaktır.

Bir Devrimcide Olması Gereken Olumlu Nitelikler

1. Devrimci Siyasi Bilinç: Bir devrimcide olması gerekli en önemli niteliklerin
başında siyasi bilinci gelir. Eğer devrimci siyasi bilinci yoksa zaten diğer özelliklerin olması
ya da olmaması sonucu değiştirmeyecektir. Bilinç kritik meseledir. Bu da sınıf tavrını
benimsemek, mücadeleye atılmak ve ideolojik eğitimle elde edilip güçlendirilebilir.

2. Paylaştırıcı Olmak: Mutluluğu kendimize ayırıp, acıları paylaşmak ya da
başkalarına bırakmak olmaz. Başarıyı kendimize maletmek; ama başarısızlıkları başkalarıyla
paylaşmak ya da başkalarına bırakmak olmaz. Mutluluğu da, acıları da paylaşacağız. Başarıyı
da başarısızlıkları da paylaşacağız. Yükü ve sorumlulukları paylaşacağız. Maddi ve manevi
değerleri paylaşacağız; Kendi başarılarını büyütüp, başkalarının katkılarını küçülten ya da
görmeyen tutum yanlıştır.

Rekabet edici değil, dayanışmacı ve başarıyı paylaşıcı, başkalarının başarısını da
kendi başarısı sayan bir tutumu benimsemeliyiz.

Bugünkü burjuva eğitimi “kurt sütü ile beslenen” bir gençlik yetiştirmektedir. Gençlik
dayanışmacı ve başarıyı paylaşıcı değil, rekabetçi ve arkadaşına çelme takıcı bir eğitim
almaktadır. Onun için, kendi başarısını arkadaşının başarısızlığına bağlamakta ve onun
başarısızlığını istemektedir. Örneğin, okulda çocuk daha çok çalışarak başarısını arttıracağı
yerde, sıra arkadaşının düşük not almasını arzular. Böylece kendisinin başarısının daha çok
öne çıkacağını düşünür. Oysa tersini yapmak gerekir. Arkadaşının daha başarılı olmasını
istemesi, fakat, kendisinin de daha çok çalışarak başarısını arttırması gerekir. Rekabetçi değil,
yarışmacı olabiliriz.

Çalışkanlıkta, fedakârlıkta, davaya bağlılıkta yarışmacı olabiliriz.

Kısacası bir devrimci paylaşmacı bir tabiata ve yapıya sahip olmalıdır. Kendini buna
uygun olarak eğitmelidir. Paylaşmaktan kaçınma tutumunun devrimcilikle ve sosyalizmle
ilgili olmadığını bilmeliyiz. “Hep banacı” tutum bireyciliktir ve burjuvaziye ait bir davranış
biçimidir.

3. Halka, Vatana, Devrim Davasına Bağlılık, Bütün Olanakları Devrimin
Hizmetine Koymak: Birçok arkadaş, halka, vatana, devrim davasına bağlılıkta sınırlar
getirmektedir. Bütün olanakların devrimin hizmetine konmasından kaçınılmaktadır. Bireyin
yararı ile halkın, vatanın, bireyin yararı çatıştığında, birey kendi yararından iradesi ile
vazgeçebilmelidir.

4. Fedakârlık: Her şeyin bir bedeli vardır. Devrimin de bir bedeli vardır. Bu, büyük
fedakârlıklara, sıkıntılara ve acılara katlanmayı gerektirir. Herşey devrim içindir. Devrimci
görevlerin yerine getirilmesinin büyük güçlükleri vardır. Şikâyet etmeden güçlüklere
dayanmak da devrimci bir özelliktir. Bu yine, devrimci mücadeleyi içselleştirmeyle ve onun
bir parçası haline gelmeyle mümkündür. Mücadeleye yabancılaşmış bir devrimcinin şikâyet
etmeden güçlüklere katlanması şüphesiz ki zor olacaktır.

5. Çalışkanlık: Çalışkanlık devrimci bir özelliktir. Devrim; tembellik veya çalışmadan
yaşamak için değil, emeği yabancılaşmadan kurtarmak, çalışmalarımızın sonucunun
kendimizin de içinde yer aldığımız topluma ait olmasını sağlamak için gereklidir. Çalışkanlık
gönüllüğü de içinde taşımaktadır. Çalışkanlık ancak özgür iradeyle ve bilinçte olabilecek bir
şeydir. Çalışkanlık kapitalist dürtülerle de olabilir. Bu yabancılaşmayı içinde taşıyan bir
çalışkanlıktır. Daha çok kazanmak, daha çok mülk sahibi olmak için çalışkan olmak.
Devrimci çalışkanlık ise bundan farklıdır.

6. Sıkı Ve Kararlı Mücadele Etmek: Bu her konuyu kapsamaktadır. Çalışkan olmayı
hiç bir zorluktan çekinmemeyi, ihmalkâr olmamayı, sorumlu davranmayı kapsamakladır.
Oysa arkadaşlarımız arasında, zorluklardan yılma, karamsarlığa kapılma, geri çekilme
tutumları görülmektedir. Verilen bir işi sonuna kadar takip etme ve koparma tutumu bir
devrimcinin göstermesi gereken tutumdur.

Mao’nun “Dağları Taşıyan Budala İhtiyar” makalesindeki “Budala İhtiyar”ın kararlılığı
ve sıkı çalışma iradesi örnek bir tutumdur. Kendisini “akıllı” zanneden ihtiyarın sözlerini
bizler de sık sık duymuyor muyuz? Bizler de “Sosyalizm davasıyla boşuna uğraşmayın,
emperyalizmle başetmek mümkün değildir, bu tür görüşler eskidi artık, bunlardan
vazgeçin” diyenlerle karşılaşmıyor muyuz? Bizim göstermemiz gereken tutum, kendisini
“akıllı” zanneden zavallı ihtiyarın değil; “budala ihtiyar” diye aşağılanmak istenen geleceğin
temsilcisi ihtiyarın kararlılığı ve sıkı çalışma tutumudur. Azimle ve kararlılıkla hedefe
yürümek ve mücadeleye devam etmektir. Başarı burdadır.

7. Karşılıksız Emek Vermek ve Halka Hizmet Ruhuyla Dolu Olmak: İşi başkasına
yıkmaya çalışmamak gerekir. İş yapmaya, yükü omuzlamaya ve karşılıksız emek vermeye
istekli olmak devrimci özelliktir. Devrimci çalışma bireysel bir yarar karşılığı yapılan bir iş
değildir. Devrimcilik halkın davasına bağlılığı ve halka hizmet ruhuyla dolu olmayı gerektirir.
Mao Zedung’un deyişiyle “Bir komünistin sıkı çalışması ve kalbinin yarısı ya da üçte
ikisiyle değil, bütün kalbiyle halka hizmet etmesi gerekir.”

8. Örnek İnsan: Sade Yaşamak ve Halkın Kaderini Paylaşmak: Örnek insan ve
gerçek devrimci olmalıyız. Bir devrimcinin doğal olması ve sade yaşaması gerekir.
Yaşantımız doğal olarak düşüncelerimizi etkiler. Yaşantımızı düşüncelerimize göre de
düzenleyebiliriz. Yaşantımızla, düşüncemiz arasında bir uyumun olmasına dikkat etmemiz
gerekir.

“Sahip olma”, “lüks yaşama”‘, “rahata düşkünlük” gibi alışkanlıklar devrimci
kişiliğimizin önünde engellerdir. Düzenin ideolojik hegemonyasının yansımalarıdır.
Partimizin tüzüğü üye olarak bize “Emekçi halkla aynı kaderi paylaşmak, sade yaşamayı bir
hayat felsefesi olarak benimsemek” görevini vermektedir. Ancak bu konu, sadece bir görev
olarak önümüze konduğu için değil, yaptığımız işin bir gereği olarak, halkla birleşme
ihtiyacının bir sonucu ve doğal bir durum olarak benimsenmelidir. Öbürü, bir yandan “oruç
tutmaya”, diğer yandan da “sade yaşama gösterisine” neden olabilir.

Halkla aynı kaderi paylaşmak ve ona bağlı olmak önemlidir. Bu hem kendimizi, hem
de halkı dönüştürmeye yarar. Halkın kaderini paylaşmak sadece halk gibi yaşamayı
kapsamaz. Bu aynı zamanda, halktan kopma ve burjuvaziye katılma olanaklarının da ortadan
kaldırılması, halkın sınıfsal kaderiyle kendi sınıfsal kaderimizi de birleştirmeyi ifade eder. Bu
kendi kurtuluşumuzun da halkın kutuluşuna bağlanması demektir.

9. Alçak Gönüllü ve Öğrenci Olmak: “Ben herşeyi biliyorum” tutumu bir
devrimciye yakışmaz. Herkesten öğrenebileceğimiz bir şeyler olduğunu bilmeliyiz. Kaldı ki,
bu dünya da hiç kimse “herşeyi” bilmemektedir.

Kendini beğenmişliğin devrimcilikle bir ilgisi yoktur. Çünkü, kendini beğenmişlik
öğrenmemizi ve kendimizi geliştirmemizi engeller. Alçak gönüllü olmak, öğretmenlikten
önce öğrenci olmak gerekir. Bu ise bizi geliştirecektir ve önümüzü açacaktır. Bıkmadan,
usanmadan öğrenmeye devam ederek yaşamalıyız. Araştırmak, incelemek, okumak çok
önemlidir. Bilmezsen değiştiremezsin. Entelektüel çalışmayı küçümsemenin devrimcilikle bir
ilgisi yoktur. Ciddi bir entelektüel birikime sahip olmaya çalışmamız ve bu alamda da
kendimizi geliştirmemiz gerekir.

10. Eleştiriye Açık Olmak: Eleştirmekten de eleştirilmekten de korkmamalıyız.
Dürüst ve açık düşünceli olmalıyız. “Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize
batırmalıyız.”

Eleştiriden öğrenmeye çalışmalıyız. Haksız eleştiriler karşısında da, karşı taarruz edici
değil, haksızlığını uygun bir şekilde ortaya koyucu ve ondan dahi yararlanmaya çalışan bir
tutumu göstermeliyiz.

Eleştiri yaparken de çok dikkatli olmalıyız. Eleştiri, öç almak, kendi üstünlüğünü
kanıtlamak ve karşısındakine zarar vermek için değil, hataları düzeltmek için yapılmalıdır. Ne
yazık ki saflarımızda kişilerin arkasından ileri geri konuşulmaktadır. Dedikodu eleştiri
değildir. Eleştiri eleştirilen kimseye yöneltilmelidir. Aksi taktirde eleştiri hedefine ulaşmaz,
kişiye yararlı olmaz. Tersine devrime, halkın davasına zarar verir. Saflarda güvensizliği yayar
ve çürümelere neden olur.

Partinin bütün kademeleri ve bütün kademelerindeki görevlileri eleştiriden ayrık
tutulamaz. Ancak yukarıdaki söylediğimiz hususlara dikkat edilerek.

11. Açık Olmak: Parti’ye ve halka karşı kendimizi şeffaf kılmalıyız. Partiden hiç bir
şey gizlenmemelidir. Halka ve arkadaşlarımıza karşı da dürüst olmalıyız. İkiyüzlü
olmamalıyız. Açık fikirli olmalıyız.

12. Devrimci Cesaret Ve Kahramanlık: Bir devrimci siyaset yaparken, düşünce
açıklarken cesaretli olmalıdır. O anda nasıl hareket etmesi gerektiğini düşünüyorsa öyle
davranmalıdır. Tereddütlü ve çekingen tutum yanlış yapmaktan daha kötüdür. Yanlış
yapmaktan da korkmamalıyız. Yeter ki cesaretle öne atılalım. Yanlışlarımızı düzeltebiliriz.
Gerektiğinde kahramanca davranabilmeliyiz. Burada kastettiğimiz bireysel
kahramanlıklar, kişisel çıkışlar değildir. Kitlelerin ihtiyacı olan ve örgütsel sorumlulukların
gereği olan kahramanlıktan bahsediyoruz. Eğer ölümümüz devrimin yararına olacaksa bundan
da çekinmemeliyiz.

13. Devrimci Arkadaşlarına Güvenmek: Devrimci arkadaşlarımıza tereddütsüz
güvenmeliyiz. Önkoşul güvendir. Güvensizliği gerektiren bir durum varsa bunu da örgütsel
olarak ele almalıyız. Bu konularda bireysel değerlendirmeler yapmak, tutumlar belirlemek son
derece hatalıdır. Arkadaşlarımıza güvensizlik, mücadele azmimizi, örgütsel gücümüzü
zayıflatır.

14. Devrimciliği Bir Heves Olarak Ele Almamak: Okul bitene kadar, şu ya da bu
yaşa kadar değil, hayat boyu devrimcilik yapmayı önümüze koymalıyız. Mao Zedung’un
söylediği gibi, önemli olan hayatımızın bir döneminde iyi şeyler yapmak değildir. Önemli
olan bütün hayatımız boyunca iyi şeyler yapabilmektir.

Bazı devrimcilerin “ben artık politikayı bırakıyorum” diyerek köşelerine çekildiklerine
tanık olabiliyoruz. Oysa, devrimcilik, burjuva politikacılığı gibi, bir takım iktidar ya da
yönetim olanaklarından yararlanmak için yapılan bir iş değildir. Devrimcilik bırakılacak
politika değildir. Devrimcilik bir yaşam tarzıdır.

15. Yiyiciliğe ve Savurganlığa Karşı Mücadele Etmek: Gerek parti saflarında ve
gerekse toplum içinde yiyicilik, bir devrimcinin cepheden mücadele etmesi gereken bir
durumdur. Bir devrimci tarafından böyle birşey yapılamayacağı gibi, hoş da görülemez. Bazı
arkadaşlarımız savurganlık yapabilmektedirler. Nasıl olsa kendi imkânım değil mi, istediğim
gibi tasarruf ederim düşüncesi olabilmektedir. Partinin gelir ve mallarına karşı savurgan
davranmamız zaten hiç bir zaman hoş görülemez. Ancak, bir devrimci kendi olanaklarını da
savurgan bir şekilde kullanamaz. Bu bir hayat tarzıdır. Burjuva, hatta feodal düşünce ve
alışkanlıklardan kaynaklanmaktadır. Bizlerin bu tür eğilimlerle mücadele etmesi gerekir.

16. Bürokrasi ve Tepeden İnmecilikle de Mücadele Etmek: Bürokrasi ve tepeden
inmecilik, örgütsel çalışmamıza ve mücadele azmimize zarar verir. Bunun için bu tür eğilim
ve uygulamalarla mücadele etmeliyiz. Tabi bu aynı zamanda kendimizin de bürokratik
davranmaması ve tepeden inmeci hareket etmememiz gerektiğini ifade etmektedir.
Örgütsel ihtiyacın gereği olan bir kısım bürokratik işlerin yapılması şüphesiz ki
gereklidir. Bunlar zorunludur da. Bürokrasiden kastettiğimiz bu değildir. Örgütsel
mücadelenin dinamik ve atak yürütülmesini engelleyen bürokratik tarzlardan ve anlayışlardan
bahsediyoruz.

Örgütte alt kademeler üst kademelere tabidir. Örgüt yukarıdan aşağı yönetilecektir.
Örgütte emirler ve talimatlar olacaktır. Tepeden inmecilikten kastedilen bu değildir. Tepeden
inmecilik, örgütün aşağıdan yukarı fikir hayatını, kararlara katılımını, somut şartları,
ihtiyaçları hesaba katmayan, talimatçı zihniyettir.

17. “Aşırı Demokrasicilik” ve “Mutlak Eşitlikçilik” de Yanlıştır: Demokrasi niçin
gereklidir? Herkesin kendisini ifade etmesine olanak sağlamak, daha örgütlü ve disiplinli bir
mücadeleyi yürütebilmek için gereklidir. Oysa, aşırı demokrasicilik bunun tersi bir sonuç
doğurmaktadır. Hantallığa neden olmakta, disiplinli ve atak mücadele olanaklarını yok
etmektedir.

Mutlak eşitlik de aslında eşitsizlik demektir. Nedende eşitliğin olmadığı koşullarda,
sonuçta eşitlik, eşitsizlik getirir.

Bu hatalı eğilimlerin birincisi siyasi konularda, diğeri ise maddi konularda ortaya
çıkmaktadır.

Önemli olan mücadeleye katkıdır. Destek olucu ve dayanışmacı bir tutumu
benimsemeliyiz.

Devrimciler arası ilişkide Marks-Engels arasındaki ilişki örnektir. Bu ilişkide
rekabetin izleri yoktur. Destek ve dayanışma vardır.

18. Kadın-Erkek ve Çocuklarla İlişkilerde Devrimci Tutum: Erkek devrimciler
olarak, erkek egemen sistemin sorumluluğunu duyarak sürekli kendimizi sorgulamalıyız.
Devrimci arkadaşlarımız arasında eşlerini dövenler, şovenler, özellikle kız
çocuklarının çeşitli faaliyetlerine yasak koyanlara rastlıyoruz. Bu tür davranışlara eşlerin
geriliği, gereği gibi devrimci olmaması, ya da “bunu hak ediyor” gibi gerekçeler
gösterilebilmektedir.

Sokakta kızdığımız, bize göre hata yapan her insana sövüyor, ya da onu dövüyor
muyuz?

Kadınlarımıza-kızlarımıza da aynı şekilde davranmalıyız. Onların hata yaptıklarını
düşünsek bile, dövmek, sövmek şeklinde değil, eleştiri ve ikna yoluyla hatayı düzeltme
yoluna gitmemiz gerekir.

Hayatımızı devrime ayarlamalıyız: Evlenmek, çocuk sahibi olmak, şüphesiz ki
herkesin hakkıdır, ama devrimci çalışmamızı aksatacak ve ona zarar verecekse bunlardan
vazgeçebiliriz. Ya da bunları erteleyebiliriz.

Çocuklara, egemenlikten uzak ve sevecen davranmalıyız. Aşka benzeyen bir sevgi
göstermeliyiz. Kendi çocuklarımıza gösterdiğimiz şefkati diğer çocuklara da göstermeliyiz.
Çocuklara “sahip olma” anlayışında olmamalıyız.

Çocuklarımızın beğenmediğimiz davranışlarına tahammül edemiyoruz. Bu ise onlarla
olan ilişkimizi bozuyor, onları eğitme olanağını da elimizden alıyor. Tahammül etmeyi
becerebilirsek birçok meselenin çözümü mümkün olacaktır.

19. Kazanıcı, Kucaklayıcı, Eğitici Olmak: Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız
devrimci özellikler ve devrimci yaşam tarzı şüphesiz ki, olmasını istediğimiz özelikler ve
yaşam tarzıdır. En başta kendimize, karşı ve yönetim kademelerine -özellikle üst kademelerekarşı
bu özelliklerin varlığı konusunda titiz davranmalıyız.

Ancak, önümüze çıkan her insanda benzer kıstasları aramak, uygun düşmüyorlarsa,
onlarla ilişkiyi kesmek, ya da onları dışlamak tutumları da yanlıştır.

Hiç şüphesiz ki, temas içinde olduğumuz insanlar, genç ve yeni kazanılmış
arkadaşlarımız mevcut toplumun ortamı içinde bulunmaktadırlar. Bu sömürücü sistemin insan
ve toplum ilişkileri içindedirler. Sistemin çürümüşlüğü, geriliği onlar üzerinde de etkisini
sürdürmektedir. Devrimci olarak bize düşen görev onların bu geri ve hatalı yanlarını görüp
onları horlamak, ezmek ye partiden uzaklaştırmak değildir. Tersine onları kucaklamalı,
hatalarını süreç içinde; kinci, itici, aşağılayıcı olmadan onlara göstermek; mücadele içine
sokarak, kendi örnek kişiliğimizi de önlerine koyarak onları dönüştürmektir.

Aksi davranış ilişkilerimizi daraltmakta, devrime kazanılması mümkün birçok insanı
daha partiye gelmeden uzaklaştırmaktadır. Doğru olan kendi devrimci özelliklerimizi,
başkalarını horlamak için kullanmak değildir. Devrimci özelliklerimizi öne sürmemize gerek
yoktur. Onlar zaten kendiliğinden çevremizde gerekli ve dönüştürücü etkiyi yapacaklardır.
Devrimci özellikler saflarımızı daraltmak, henüz bizim gibi olmamış, dönüşmemiş
insanlarla aramıza bir sınır çekip onları bizden uzaklaştırmak için değildir. Tersine, devrimci
özelliklere, o insanları uygun bir şekilde kendimize çekmek ve süreç içinde dönüştürerek bir
üst düzeye çıkartmak, devrimci özellikleri olan insan sayısını bu yolla arttırmak için gerek
vardır.

“Ben bu kadar fedakârlık gösteriyorum”, “Ben şu şu devrimci özellikleri taşıyorum da
falanca niçin taşımıyor?” şeklinde düşünmek, diğer insanlara bu duygu ile yaklaşmak henüz
tam olgunlaşmadığımızı gösteren bir ruh halidir. Hatalı ve olgunlaşmamış davranışlarla
kendimizi karşılaştırıp onlarla rekabete girmek yanlış olduğu gibi, “madem ben böyle
davranıyorum” diyerek başkalarından intikam alıcı tutum ve davranışlar da içimizdeki burjuva
özlemleridir.

Başkaları nasıl olursa olsun biz kendimizden sorumluyuz ve bir devrimcinin olması
gerektiği gibi olmamız gerekir. Kimse başkaları için devrimcilik yapmamaktadır. Herkes
kendi iradesi ile devrimci olma tercihinde bulunmuştur.