DİLEK ÇINAR YAZDI: YAZ DOSTUM SOSYETENİN HALLERİNİ YAZ

DİLEK ÇINAR YAZDI: YAZ DOSTUM SOSYETENİN HALLERİNİ YAZ

Dilek Çınar, Öncü Gençlik GYK Üyesi ve Eskişehir İl Başkanı

Neşe ve eğlence dolu sabah kuşakları, jüri üyelerinin yarışmacılardan daha çok yarıştığı en iyi sesi bulma yarışmaları, yatı,katı, arabası olan görücülerin arandığı programlardan sonra televizyon ekranlarımızı süsleyen yepyeni bir programa hazır mıyız? Ultra lüks yaşamları, rengarenk kürkleri, dedikoduları, estetikleri, entrikaları, davetleri ile cemiyetin kapılarını bizlere aralayan ‘Sosyetik Ev Kadınları’ rüyamızda bile göremeyeceğimiz hayatları ile evlerimize geldiler. Sosyetenin tanınan kadınları, beş güçlü kadın, hayatlarına dair tüm gerçekliği gözler önüne seriyor. Yoksa siz hala ilk bölümünü izlemediniz mi? Hiçbir şey kaybetmediniz. Yazımızda; kendi yaşadığı topluma böylesine yabancılaşmış, tüketim budalası haline gelmiş bu beş güçlü(!) kadını ve ‘Onların tek ortak yanı ve onları normal insanlardan ayıran özellikleri ihtişamlı yaşamları’ diye başlayan, akıl tutulması yaşanan ‘Sosyetik Ev Kadınları’ programını ele alacağız. Sosyete, dil kurumuna göre, bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşama biçimleri olan topluluktur. Kendilerine cemiyet diyen ve giriş koşulları olan bir piyasaya benzeyen sosyetenin renkli hayatlarını ekranlara taşımaya neden ihtiyaç duyuldu?

Kapitalizm bir dönem insanlığın gelişimine katkı sunarken zamanla gericileşmiş ve küçük bir azınlık olan servet sahiplerinin sömürüden aldığı payları arttırma yarışına girmiştir. Kapitalizmin yükseliş döneminde ortaya çıkan sömürüden pay alanların bencilliğini ve şımarıklığını, lüks yaşamlarını yansıtan sosyete evimizin ve zihinlerimizin içine girerek kulağımıza sihirli sözcükleri fısıldıyor ‘’alışveriş, güç, ihtişam, lüks, tek başına, zengin koca, pırlanta…’’ Kim daha iyi daha çok sömürüyorsa gidin onunla evlenin siz de sömürü düzenin bir parçası olun, onun sayesinde sosyeteye girin ama öyle herkes sosyeteye giremez en az yüz bin lira harcamanız lazım kapısından içeri adım atmak için. Sosyeteye girdin mi gerisi kolay açarsınız bir butik işten anlayan ustaları bir akşam yemeği paranıza çalıştırırsınız, kocayı da değiştirmek lazım sonra, sonrası o davet senin bu davet benim entrikalar alengirli işler. Davetlere de tek başına gitmek olmaz ki ‘kocan kadar varsın sonuçta’ bulursun yenisini hem de daha da zengini. Kredi kartı limitinin yüksekliği ve emeğe olan uzaklık başarı kıstasımız. Nerede emek, birlik, dayanışma, nerede insancıllık. Hangi dolaba kaldırdınız vicdanınızı?

Arıların ve karıncaların diğer böcek türlerine kıyasla işbirliğine daha yatkın olması gibi insan da diğer memeli türlerine göre işbirliğine daha yatkın sosyal gruplar içinde yaşayan bir canlıdır. Yardımlaşmak ya da ölmek arasında seçim yapmak zorunda olan bireyler için iş birliği son derece değerli bir hal alır.[1] Üretimin ancak kabile üyelerine yettiği ilkel toplumda da kabile içinde dayanışma bir zorunluluktu. Özel mülkiyet ile beraber insanlar arasındaki dayanışma azılmış ve kapitalizmin emperyalist aşamasında ise bireyciliği ve bireysel çıkarları esas alan rekabet olgusu insanın insanla olan ilişkilerine insanının içindeki insan sevgisine zincir vurmuştur. Her insan, başka bir insanı sevme yeteneğine sahiptir. Başkasını sömürme hırsı, başkasının üzerinde hegemonya kurma arzusu, baskın karakter olmayı başka bir insanın fikirlerini önemsemeksizin ‘oyunun kurallarını ben yazarım’ anlayışı ile insancıllıktan ve insanlıktan uzaklaşan insan, sevme yeteneğini sadece kendine ayırmaktadır. Sosyetik Ev Kadınlarının kendilerini tanıttıkları ilk bölümde sıkça karşılaştığımız bu durum insan ilişkilerinin ben merkezciliğin üstüne kurulu olduğunu gözler önüne seriyor. Aslında yarışmacıların tek ortak özellikleri ihtişamları yaşamları değil, pek çok ortak özellikleri var. Hepsi insancıllıktan uzak, tek başına olmayı güçlü olmak zanneden, toplumdan kopuk ve büyük bir yalnızlığa hapsolmuş.

Tüketim, en geniş anlamda ihtiyaçları karşılamak üzere mal veya hizmeti bir bedel karşılığı satın alma eylemidir. Sosyetik ev kadınlarının görkemli hayatlarında ise bir çılgınlık halini alıyor. ‘’O kadar çok alışveriş yapıyorum ki bazen aynı üründen iki üç tane alıyorum’’, ‘’Birkaç giysi odam var.’’, ‘’ Bir oda dolusu kürküm var’’ ifadeleri ile nasıl deliler gibi alışveriş yaptıklarını anlatıyorlar. Ekmeğin fiyatını bilmemekle övünenler de var aralarında ‘’ekmek yemiyoruz, pastayı sor söyleyeyim’’ diyor ve basıyor kahkahayı. Toplu ulaşım kullanmak mı? Onlar işe uçakla gidiyor ‘’ne toplu taşıması!’’. Dolaplarındaki en pahalı parçalar 12 bin dolar-12 bin Euro -aşağısı kurtarmazdı zaten- yani bugünkü değeri ile 45.378 TL-56.146 TL. Bir asgari ücretli çalışanın neredeyse iki senede kazandığı toplam miktar.

Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. Sosyetiklerimiz bunu açıkça ‘’Bir erkeğin aldığı mücevherin gösterişi o erkeğin prestijini gösterir.’’ ifadelerini kullanarak anlatıyor.  İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.[2]

Mutsuz olduğumuzda mutlu olmak için alışverişe çıkmayı, mutlu hissettiğimizde ise daha mutlu olmak için tüketmeyi sahi nereden öğrendik? Annemizin mutlu olmak için alışverişe çıktığını hatırlıyor muyuz? Biz de alışveriş ihtiyaç olunca yapıldı. Tüketim toplumunda ise mutluluk meta ile ölçülür. Para mesela, başlı başına bir mutluluk kaynağıdır. Tocqueville, ‘Mutluluk, nesneler, göstergeler ve ‘konfor’ aracılığıyla ölçülebilir refahtır!” der. Kanıtlara ihtiyac duymayan ‘içsel mutluluk’ kavramı, tüketim toplumu inanışında hemen dışlanır! Bu idealde mutluluk, öncelikle eşitlik (ya da ayrıcalık) talebidir ve bu yüzden kendini görünür ölçütler bakımından göstermek zorundadır. [3]Oysa bizim kültürümüzde aynı sofrada ekmeği, aynı kavgada hayatı paylaşmak mutluluk kaynağıdır. Yeşilçam filmlerine konu etmişizdir para ile satın alınamayan mutluluğu. Yaşar Usta’nın ‘’Bak Bey’im sana iki çift lafım var.’’ Diyerek başladığı insanlık dersine özlemimiz bu yüzdendir.

 

‘’Yaz dostum yoksul görsen besle kaymak bal ile.

Yaz dostum garipleri giydir ipek şal ile.

Yaz dostum öksüz görsen sar kanadın kolunu.

Yaz dostum kimse göçmez bu dünyadan mal ile.’’

 

Programı izlerken Barış Manço’nun Sarı Çizmeli Mehmet Ağa şarkısının bu sözlerini hatırladım. Hiçbir karşılık beklemeden ekmeğini bölüşen, etrafına elini uzatan paylaşımcı insana ne oldu? ‘’Eski’’ de mi kaldı? Güzel kokulu bir yemek pişirince kokmuştur canı çeker diye düşünüp komşuna da bir tabak götüren insanlar artık yok mu? Veren, verdikçe mutlu olan, verdikçe büyüyen sevgiler masallarda mı kaldı? Neden ekranlarda biz diyebileni değil de hep bir kuyu kazmaya çalışanlar ben, ben, ben diyenleri görüyoruz?

Dayatılan tüketim kültürü ile birey, kendini toplum içinde tanımlama ve anlam kurma çabası içinde seraplara takılır. Seraplara sürükleyen kitle iletişim araçları ile şehri çehreleyen ve çevreleyen reklâm panoları, popüler kültüre ait durmaksızın akan imgeler yoksul geniş halk kitlelerini tüketmeye ve kendi içinde yarışmaya birbirine zorlar. Sermayeyle pazarlanan mutluluğa ulaşma gayreti, emekçilerin sınıf mücadelesinden vazgeçmesini aksine sınıf atlamak için kendi sınıf karakterine yabancılaşarak sınıfı içinde birbirlerine çelme takmayı arkadan dolaşıp sırtından vurmayı öğretmektedir. Televizyon dizilerinin neredeyse tamamında ana karakterlerden biri oda sayısını sayamadığımız kadar büyük deniz manzaralı bir evde yaşayan, evdeki her bireyin kendine ait bir arabası olan, sürekli tüketen lüks bir yaşantıya sahip olan ailenin çocuğu; diğeri ise yoksul kıt kanaat geçinen emekçi bir ailenin çocuğu olur. Zengin oğlan fakir kız klişesi diye bilinen bu hikayelerde yoksul utanılacak bir şey gibi gösterilirken evlilik ile gelen kendi sınıfından kurtulma sınıf atma hayalleri olağan gösterilir. Bu tip dizi, film ve programlarda ‘’Ufak Tefek Cinayetler’’ işlenen sosyete hayatlarının bencilliğini sınır tanımaksızın bütün topluma yayma amacı güdülür. Oxfam International isimli kuruluşun 22 Ocak 2018 tarihinde yayımladığı rapora göre, dünyada 2017 yılında yaratılan toplam servetin yüzde 82’sine nüfusun yüzde 1’lik bölümü el koydu.[4] Emekçiler sınıf bilincine ulaşır ve sınıf mücadelesine girişirse sömürü ortadan kalkacak ve yaratılan toplam servete nüfusun %1’i el koyamayacak, servet tüm toplumla paylaşılacaktır. İşte bu yüzden zenginliğine zenginlik katmak için sermayedar, işçinin ürettiği artı değere el koymakla kalmayıp ürettiği artı değeri bile unutturmaya çalışır. Emekçilerimizi bu bilinç bulanıklığından kurtarıp ve paylaşımın emeğin iktidarını kuracağız.

Roma’lı Terentius ‘’Ben insanım, insancıl olmayan bana yabancıdır.’’ demiş. Anadolu insanı içinde böyledir. İnsancıl olmayanı ayıplar ona yabancıdır şatafat, ona yabancıdır yüzüne gülüp arkadan dolanmak, ona yabancıdır göstere göstere yaşamak. Sosyetiklerimizden biri yemek kokusunu sevmediği için evinde mutfak olmasını istemiyormuş ama çocuklar olduğu için o eve gelene kadar çocuklar yemeklerini yemek zorundaymış. İnsancıllıktan uzaklaşanın çocuğuna bile yabancılaşıp sanki evde beslenmesi gereken bir canlı gibi bakmasına da şaşırmıyoruz. Türkiye ateş çemberinden geçerken “ne savaşı ayol boş ver negatif enerjiyi, gel helikopterde dedikodu yapalım” diyerek usulca milletin zihnine Truva Atı gibi sızmaya çalışıyorlar.

Bir avuç bile olmayan bu sosyetikler helikopteriyle gitsin Alp Dağları’nda sahte aşkını yaşayadursun, emekçi kadınlarımız Burseya Dağı’ndaki Mehmetçiği’ne üşümesin diye yün atkı, çorap örüyor. Zeytin Dalı Harekatı’nda kullanılan mühimmatın büyük kısmının üretildiği Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumunda işçiler, ücretsiz bir saat fazla mesai yaparak harekata destek oluyor. Medya yolu ile toplumun gözüne sokulan bireyciliğin bu topraklarda başarı şansı yoktur. Tekalifi Milliye emirleri ile ayağından çıkardığı çorabı veren bir milletiz biz. Ve bugün de Vatan Partisi Genel Merkezi için bina kampanyasına bir bakınız. Türkiye’nin dört bir yanından binlerce kişi dişinden tırnağından arttırdıklarını getirdi kendi eliyle teslim etti. Emekçi halkımızın birkaç tane giysi dolabı yok, işe helikopterle de gitmiyor. Varlıklı bile olsa bunu insanların gözüne sokarak yaşamaz, bununla övünmez. Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Asya’nın paylaşımcı kültürünü taşır. İnsanı, insan olduğu için sever sevme yeteneğini paylaşarak çoğaltır. Neoliberalizmin çürümüş sistemi çökerken tarih, insanlığa özel çıkarın geçerli olmadığı bir dünyayı dayatıyor. Sınıfsız bir dünya özlemi elimizi uzattığımızda ulaşacağımız kadar yakın ve gerçek.

Kaynakça

1-Zaman ve Aşk, Hasan YALÇIN

2-Kırmızı Beyaz Dergisi, Sayı 39,Kasım 2014

3-Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı 263, Mayıs 2016

4-Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı 266, Ağustos 2016

5-Kırmızı Beyaz Dergisi Sayı 43, Nisan 2016

6-Baudrillard, Jean (1997). Tüketim Toplumu. İstanbul; Ayrıntı Yayınları

Dipnotlar

[1] Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı:266 Sy.11-13

[2] Baudrillard, Jean (1997). Tüketim Toplumu. İstanbul; Ayrıntı Yayınları.

[3] Baudrillard, J. Tüketim Toplumu. sy:52-53

[4] KAPİTALİZMİ AŞMANIN YOLU EMPERYALİZMLE MÜCADELEDEN GEÇER, Aydınlık Gazetesi, 30 Ocak 2018 Yıldırım Koç

oncugenclik.org.tr, 8.2.2018

Paylaş: