EMPERYALİZM VE PSİKOLOJİK SAVAŞ

EMPERYALİZM VE PSİKOLOJİK SAVAŞ: İdeolojik Hegemonya Medya eliyle her yerde
ÖNCÜ GENÇLİK MERKEZİ EĞİTİM BÜROSU

Hakikatin sahte gerçeklerle örtülmesi:

Emperyalizmin kontrol ettiği medyanın çarpıtmalarının sonuçlarından birini örneklendirelim:
Yıl: 2008. Türkiye kamuoyunda AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağı, demokrasi, milli irade gibi konuların tartışıldığı günlerden bir gün, özel bir televizyon kanalı Ege Bölgesi’nden bir Türk köylüsü ile bir söyleşi yapıyordu:

Muhabir: AKP’nin kapatılması için açılan dava hakkında ne düşünüyorsunuz?
Köylü: Tabii, demokrasi var. Kapatılmaması lazım.
Muhabir: Neden efendim?
Köylü: Kapanırsa, borsa düşer.

Mikrofonun uzatıldığı yurttaşımız, kendi gerçekliğine yabancılaştırılmıştır. AKP’nin kapatılmaması gerektiğine dair düşüncesi, yurttşa kimliği, bulunduğu sosyal konum gibi değişkenlere değil de patronların kaygılarına dayanmaktadır. Çünkü medya yıllardır bir avuç insanın gerçekliğini tüm ülke halkının gerçekliği gibi sunmaktadır.

Medya Latince kökenli bir sözcük olup, media sözcüğünden gelmektedir. Media Latince medium sözcüğünün çoğuludur. Sırasıyla bu iki sözcük ortamlar (media) ve ortam (medium) demektir. Medya, sözcüğün kökeninin de çağrıştırdığı gibi, kitle iletişiminin gerçekleştiği tüm ortamlardır. Radyo, gazete, televizyon, ve kısmen de internet bu ortamlardan bazılarıdır. Kitle iletişim araçlarının her biri yaratılan gerçekliğin öğeleridir. Media sözcüğünün bir diğer anlamı da dolay(ım)dır. Bu aynı zamanda medyanın iletişime aracılık etmesinin sözcük anlamıyla ilişkisini göstermektedir (aktarılanlar medya dolayısıyla – aracılığıyla – aktarılmaktadır).

Niyetler ne olursa olsun, egemen ekonomi-politik ilişkilerin ideolojilerinin yansıdığı ve yegane gerçek olarak sunulduğu bu ortamlara gerçek bir ad vermek gerekirse, medya yerine kitle iletişim araçları demek daha doğru olacaktır. Ancak bu da yanıltıcıdır, çünkü bu kez söz konusu araçların kitlenin iradesi ile kullanıldığı ima edilmektedir. İçinde yaşadığımız sistemin gerçeklerini göz önünde bulundurduğumuzda Sistemin İdeolojik Aygıtları olarak adlandırmak daha gerçekçi olacaktır. Yine de kitlenin seferber edilmesiyle bu araçların kitlenin iletişimini sağlamasının yanında halk için kullanılması da söz konusu olabilir, en azından bu mümkündür. Althusser, Devletin İdeolojik Aygıtları adlı çalışmasında bu konuyu ayrıntılı olarak işlemektedir.

Özetlersek, medya bir araçlar çokluğunu anlattığına göre, gözümüzden kaçmaması gereken şey bu araçların bir kullanıcısı olduğudur. Kullanıcının gerçekliğinin kitle araçlarının tüm kullanıcılarına dayatılacağı açıktır.

Bu gerçeklerin nasıl dayatıldığına bakalım kısaca.
Kişilerin iletişim alanları bulundukları yer ve içine girdikleri üretim ilişkileri ile kısıtlıdır. Örnek olarak belirli bir yerde yaşayan bir insan uzaklarda gerçekleşen olayları medyadan öğrenmektedir. Daha doğrusu olayları doğrudan değil, ama medyanın yorumlaması ve yeniden derleyip toparlaması sonucu oluşan gerçekliği öğrenmektedir. Diğer bir yandan yukarıdaki örnekteki gibi tarımsal üretim içerisinde bulunup bu gerçeklik çerçevesinde düşünmesi beklenen köylü, vurguncuların karlarının derdine düşmüş görünüyor. Çünkü onların derdi medya aracılığıyla onun derdiymiş gibi sunuluyor.

Bunun bir benzerini yakınlarda 3 Şubat 2011 günü deneyimledik. Mısır’daki halk ayaklanmasına çok duyarlı olan ‘Türk’ Medyası, ne Ankara’daki işçi mitingine ne daha önce Mısır’dakinin düşünsel bazda bir benzeri olan üstelik daha da somut taleplerle hareket eden Cumhuriyet Mitingini gerçekleştiren insanlara karşı aynı duyarlılıkta değildi.

Tüketim toplumunun yaratılması, halkın edilgenleştirilmesi, etnik ayrımcılık ya da şövenizm, köktendincilik, antikomünist, vandalizm ve benzerleri medya aracılığıyla ulaşılan projelerdir.

Bu projelerin nasıl gerçekleştirildiğini kısaca görmek için birkaç örnek verelim:
– Çorum ve Maraş Katliamları öncesinde halka ”Aleviler camiye bomba koydu” ya da ”Aleviler içme suyuna zehir kattılar” gibi yalanların söylenmesi ve halkın galeyana getirilmesi.
-6-7 Eylül olayları öncesinde ”gayrimüslimler Atatürk’ün evine bomba koydular” yalanları ya da
-Deniz Gezmiş ODTÜ’de harem kurmuş (Tercüman gazetesi haberi)
-Yusuf Aslanı Deniz Gezmiş vurmuş (Tercüman gazetesi haberi)
-Kurtuluş savaşımız sırasında yapılan bir haber: Kemalist Eşkiyalar halktan zorla para topluyor (İngiliz gazeteleri)
-Köktendinci ve antikomünist yayın organlarının köy enstitülerinin ününü kötüleme ve böylece kapanmalarına vesile olma amacıyla yaptıkları haber: ”Okul bahçesinde ceninler bulundu”
Bu gazete haberlerine ek olarak TGB’ye yönelik olarak yapılan yalan haberleri de ekleyebiliriz. Türkiye’de son 5 yıldır buna benzer çarpıtma haberler gündemi yoğun bir şekilde meşgul etmektedir. Bu yalanların en somut olarak ortaya çıktığı yer Ergenekon davası olarak bilinen hukuk faciasıdır.

Bütün bunların yanı sıra psikolojik savaş yöntemleri emperyalizmin çok öncesinde de etkin bir araç egemen sınıflar tarafından kullanılıyordu:

-Osmanlı’da:

1) Şehirde kök salmış, sarayla yakın ilişki içerisinde olan ticaret erbabına ve sarayın emrine uygun olarak Anadolu halkını soyup soğana çeviren vergi tahsildarlarına karşı ayaklanan Türkmen halka karşı yapılan propaganda psikolojik savaş en çirkin örneklerindendir: Aleviler, Türkmenler, Tahtacılar ve benzeri batıni inanç sahiplerine yönelik olarak mum söndü ve ensest ilişki suçlaması.
2) Yine Anadolu halkının çoğunluğunu oluşturan batınilere (Hurufiler, Aleviler gibi inanç grupları) yönelik olarak ”Kuran sayfalarını yakıyorlar” suçlamaları. Bunların örnekleri Yavuz Dönemi’ndeki yazılı belgelerde rahatlıkla bulunabilir. Bu belgelerde bu inanç gruplarına yönelik çeşitli adlandırmalar kullanılıyordu: Işık taifesi, hak dostları vb.
3) Şeyh Bedreddin’in önderlik ettiği isyana karşı zabitler aracılığıyla halk içerisinde yayılan ”bunlar herşeyi paylaşıyorlar, karılarını bile” şeklindeki uydurma iddialar.
4) Kurtuluş savaşının önderi Atatürk’e müstemleke basını taratından atılan ”bolşevik, ahlaksız, Allahsız” gibi iftiralar.

-Selçuklu’da:

Alamut Kalesinde örgütlenen İsmaili tarikatının önderlerinden olan Hasan Sabbah’ın hareketine yönelik olarak haşhaşin (haşhaş içenler) denmesi ve bu yönde yapılan propagandalar. Bu propagandalar o denli etkili olmuştur ki Alamut Kalesi’ne hiç gitmemiş olan Batılı seyyahlar orada olduğu rivayet olunan ”Cennet Bahçesi”ne (kalede yetiştirilen suikastçıların görev dönüşü haşhaş içip kendilerinden geçtiği ve liderleri tarafından cennetin armağan edildiği düşüncesini kabul etmeleri için tasarlanmış olduğu söylenen bahçe) gitmiş gibi yazmışlar. Böylece batı dillerine suikastçı sözcüğü (assasin) haşhaşin sözcüğünde geçmiştir. Haşhaşin suçlaması da mum söndü suçlaması gibi egemen sınıflar tarafından yapılan tipik bir ortaçağ iftirasıdır. O dönemde Komünist, Ulusalcı, Ergenekoncu suçlamalarının yerini bunlar alıyordu.
-Roma İmparatorluğu’nda ve Bizans’ta:
Bulgaristan’da halk içerisinde olan batıni bir tarikat olan Bogomiller için mum söndü ve haşhaş müptelası denmiştir.

Emperyalizm öncesi psikolojik savaş örnekleri için bu kadar yeterli olacaktır. Tekrar günümüzdeki bazı örneklere dönelim:
Taraf Gazetesi iki yıl önceki 30 Ağustos kutlamalarını yermek için hazırladığı manşetinde Türk, Rus ve Çin ordularının geçit törenlerinden çekilmiş fotoğraflara yer verdi. Nedense Taraf Gazetesi ABD’nin ‘demokratik’ ordusunu unutmuş. Şimdi biz hatırlatalım. Aşağıda çeşitli ülkelerin askeri harcamalarının miktarları yer alıyor. ABD ile ilgili bir avans vereceğiz. Nedir bu avans? ABD askeriye içerisinde değerlendirmesi gereken nükleer silahlara ayırdığı bütçe miktarını Enerji Bakanlığı’nın bütçesinde gösteriyor. Böylece askeri harcamalarını azaltmış oluyor. Biz şimdilik bu ayak oyununa inanmış gibi yapalım ve rakamlara bir göz atalım:
Rakamlar 2011 yılına aittir.

ABD’nin askeri harcaması 741 milyar dolar iken yukarıda listelenen diğer ülkelerin askeri harcamaları toplamı 525.5 milyar dolardır. Bunlardan Türkiye’nin ABD tarafından ‘stratejik müttefik’ olarak görüldüğünü varsayalım. Bu yüzyılda açık savaş yaptığı ülkeler arasından Nikaragua, Kamboçya, Laos, Kamboçya, Kuzey Kore, Vietnam gibi ülkelerin tamamınına yenilmişti. Ama yine de görüldüğü gibi NATO ülkelerinin askeri harcamaları dahil edilmediği halde ABD’nin askeri harcamaları düşman olarak niteleyebileceği tüm ülkelerin askeri harcamalarından en az yüzde 20 daha fazla. Dünya’nın en büyük askeri yapılanması olan, ve silahlanma çılgınlığını sürdüren ABD’nin askeri disiplini nedense Taraf gibi gazetelerin dikkatini çekmiyor. Oysa liberal ve muhafazakar gazeteler yıllardır, Kuzey Kore’yi, Kamboçya’yı, İran’ı, Rusya’yı ve Çin’i silahlanma yarışında tehlikeli ülkeler olarak lanse ederken her ne hikmetse ABD gözlerinden sürekli olarak kaçmaktadır.

Yukarıdaki rakamlar, üstelik, CIA’ya yakın kaynaklar tarafından imal edilen rakamlardır. Gerçek rakamlar çok daha baskın bir sonuca işaret etmektedir. 2009 yılının askeri harcama verilerine göre (yine Batılı kaynaklara ait verileri baz alıyoruz – Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) adlı enstitünün verilerine göre) ise aşağıdaki tablo oluşmaktadır:

Bu tablo göz önünde tutulduğunda ABD’nin saldırganlığı çok daha net bir biçimde gözükmektedir. Veriler yorumlandığında diğer ülkelerin (Kuzey Kore hariç) askeri harcamalarının ABD’nin harcamalarına oranı yaklaşık yüzde 20 olmaktadır. Michael Parenti’nin geçmiş dönemlerle ilgili verdiği rakamlar çok dikkat çekici: 1984 ile 1994 arasında federal hükümet silahlı kuvvetlere hemen hemen 11 trilyon dolar harcamıştır; bu miktar, ABD’de insanlar tarafından yaratılan tüm servetlerin parasal değerinden daha fazladı. Pentagon’un şimdiki bütçesi ile Enerji Bakanlığı’nın ve NASA’nın askeri projeleri, askeri dış yardım, gazilere yapılan ödemeler ve eski askeri borç faizleri yılda neredeyse 700 milyar doları bulmaktadı. Pentagon’un yıllık bütçesi, hemen hemen dünyadaki her ülkenin GSMH’sından daha fazladır. (bu satırlar 1996 yılında yazılmıştır) Başta ABD halkı olmak üzere, ABD’nin sömürdüğü halkların emekçilerinin üretimleri ABD’li silah tekellerine gitmektedir ve ABD bu silahlarla Dünya’da doların saltanatını sağlamaktadır. Fakat her nedense bu olgular Türkiye’nin ‘saygın’ medya kuruluşlarının dikkatini çekmiyor, belki de haber değeri yoktur, kim bilir.

Emperyalizmin torbacısı Medya: Sadece ürün sattırmaz, hakikati de örter
MORPHEUS
Matrix her yerde, etrafımızda
hatta burada tam da bu odada.
Pencerenin dışında,
ya da televizyonda görebilirsin onu.
İşe, kiliseye gittiğinde
ya da vergi öderken
onu hissedebilirsin.
Gerçeğe karşı kör olman için
gözlerinin önüne getirilen dünyadır o.
NEO
Hangi gerçek?
MORPHEUS
Senin köle olduğun gerçeği.
Diğer herkes gibi senin de
zincirlere bağlanmış olarak doğduğun
ve koku alamadığın, tadamadığın,
ya da dokunamadığın bir
zihninin zindanında
tutulduğun gerçeği

Matrix filminden bir diyalog

Uyuşturucu satıcısına, uyuşturucu trafiğine en aşağı düzeyde aracılık eden kişilere argoda torbacı denir. Yukarıda uyuşturucu baronları sermaye biriktirirken aşağıda bu torbacılar türlü ayak oyunlarıyla uyuşturucu satmanın inceliklerini öğrenip uygularlar.

Medya da tekellerin hizmetinde bir torbacı gibi çalışır. Buradan sadece reklamcılık anlaşılmamalı. Herhangi bir ürünün satılması için reklamlar aracılığıyla halkın aldatıldığının görülmesi çok kolay bir olgu, hatta bu olgu kapitalistler ve sosyal demokratlarca da sıklıkla eleştirilir. Reklamların en zayıf yanı reklam oldukları halktan gizlenmez ama reklam işlevini en iyi yerine getiren halkla ilişkiler uygulaması, gizli reklamlardır. Ölüm döşeğindeki birinin ya da bir idam mahkumunun son olarak sigara içmeyi istemesi, yakışıklı jönün güzel bir kadınla flört ederken pahalı saatini teşhir edercesine sigarayı havalı bir şekilde tutması, cinsel birliktelik sonrası anında sigaraların yakılması bütün bunlar gizli reklamcılık örnekleri. Bunlarla sigaranın ölümden önce vedalaşılması gereken bir dost olduğu, onsuz cinselliğin eksik olduğu, karizma kazanmak istersek bir sigara yakıp havalı bir şekilde tutmanın yeterli olduğu düşünceleri toplumun bilincine kazınmaktadır.

İnsanların onlarca kimliği vardır: bir kişi baba olabilir, bunun yanında galatasaraylı, milliyetçi, sosyal güvenlik numaralı bir çalışan, şu memleketten, şu kökenden vb. Ancak toplumda alacağı roller açısından belki de en önemli kimliklerinden biri kişinin cinsiyetidir. Cinsiyetine göre alacağı roller belirlenmektedir. Eş bulma, beğenilme, egemen olma, egosunu tatmin etme biçimleri hep temel olarak cinsiyete bağlıdır. O nedenle cinsel motivasyon çok güçlü bir motivasyondur. Sistem bunun farkında olduğundan halka yönelik en büyük saldırı onun cinsel ihtiyaçlarının üzerine inşa edilen propagandadır.

Örnekler çoğaltılabilir: araba fuarlarında son model arabaların yanına dikilen mankenlerin verdiği görüntü müşterilere arabayla birlikte mankeni de veriyoruz ya da bu arabayı bir al etrafında fır dönecekler demektedir. Bunun etkisi sadece arabanın alınmasıyla sınırlı değildir. Bununla sınırlı dersek çok daha büyük bir felaketi görmezden gelmiş oluruz. O araba fuarlarına sadece potansiyel müşteriler gitmemektedir, belki de hayatında hiçbir zaman birinci el araba alamayacak gençler de gitmektedir. Onların sevgilileri gitmektedir, yahut kadınlar gitmektedir. Buna benzer reklamları evde aileler izlemektedir. Tüm bunların etkisi nedir?

Bu reklamların topluma öğrettiği şunlardır:

Kadınlara öğretilenler:
Sizler birer cinsel objesiniz (nesnesiniz). Cinselliğiniz en büyük silahınızdır ve bundan mutlu olmalısınız. Kocanız zengin olmalıdır. Aileyi birarada tutan güç erkeğin parası ve kadının cinselliğidir. Hatta bunlar yeteri kadar varsa aileye de gerek yoktur. Hamile kalıp bedeninizin ideal ölçülerini bozmamalısınız.
Sevgililer günü reklamlarıyla, ve benzeri sahneleri içeren filmlerle; kadınlara öğretilen şey: naz yapın, aşkınızın ölçütü aldığınız hediyelerdir. Hediyelerle test ediniz aşkınızı.
Erkeklere öğretilenler:
Kadının bir değeri yoktur. Kadın aldığınız arabanın anahtarının takılacağı bir maskottur. O sizi kullanmak istemektedir, tabii ki siz de onu kullanacaksınız. O sizin paranızı siz de onun cinselliğini kullanacaksınız. Böylelikle, erkek kadınla toplumun karşısında erkekliğini ispatlayabilen biri olmasının dışında bir paylaşım kurma gereği duymayacaktır.

Kadın ve erkek, her ikisi de cinsiyetlerine yabancılaşacaktır. Erkek duygusal paylaşım ihtiyacını eşiyle değil, metresiyle yahut düşünsel açıdan kadından üstün olduğu sistem tarafından onanan bir erkekle giderecektir. Kadın ise aşkını paraya satacaktır, ve duygusal açlığını çocukları üzerine düşerek giderecektir yahut, sex and the city ya da desperate housewives gibi dizilerin öğrettiği yolu tercih edip küçük kaçamaklarda arayacaktır mutluluğunu.

Erkek ve kadın arasındaki cinsel rollerin ve aile kurumunun zarar görmesinin yanı sıra gençliğin içerisinde yaşadığı gerçekliğin dışına çıkan hayalleri gerçek olarak alması ve onların kölesi olmasıyla sonuçlanan bir hastalığa yakalandığını da anımsatmalıyız.

Televizyon dizileri, öncelikle yabancı dizilerin Türkçe’ye çevrilip yayımlanmasıyla, sonra da bunların ‘Türk’ versiyonlarının yapımıyla gençlik kendi gerçekliğine, vatanına yabancılaşmaktadır. Kızlar arası dedikodularla örülü zengin genç kızların yaşadıklarını anlatan dizi bütün Türkiye’nin gündemine dayatılmaktadır. Dolayısıyla bu zengin genç kızların özlemleri, yaşam tarzları bütün bir gençliğin özlemleri ve yaşam tarzı haline gelmeye başlıyor. Fakat bu yaşam tarzına sahip olunması çoğunluk için mümkün olmadığından ya kanunsuz işler aranacak (gerekli paranın kazanılması için) ya taklik ürünlerle idare edilerek kendilerini egemen kültürün parçası sayacaklar ve sınıfsal durumlarına yabancılaşacaklar, ya da ailelerinden utanacak ve onlara yabancılaşacaklar. Bütün bunlar gözlenmektedir. Kölelik kadınlara öğütlenmektedir. Kapitalizmin gelişme döneminde çalışan kadın imgesi hakimken kapitalizmin gericileşmesi (emperyalizm evresine girmesiyle) sonucunda itaat eden, mazoşist, köle zihniyetli, feodal döneme öykünen kadın imgesi bir kahraman olarak sunulmuştur. Kadınlar cinsel obje olmakla feodal düzenin itaatkar, boyun eğen kadını olmak arasında sıkışmıştır. Sistemin sunduğu özgürlükler; ya mayo reklamlarının nesnesi olacaksınız, ya da emperyalizmle işbirliği yapan köktendinci, sivil toplumcu akımın sosyetik bağnazlığın örtüsünü takacaksınız arasındadır.

Sistemin Namusu ve Cumhuriyetin Namusu

Yayımlanan yarışma programlarıyla, gazetelerde yayımlanan başarı öyküleriyle herkesin film yıldızı, pop yıldızı olabileceği inancı hakim kılınıyor. Namusla, emekle yapılan işler küçümseniyor. Bugünleri önceden görüp eleştiren Ertem Eğilmez, Namussuz Namuslu filminde namuslu banka çalışanının namusunu düşman gören bir toplumun cinnetini anlatmıştır. Ahlaki yozlaşma, geçim sıkıntısına eşlik edince namussuzluk yeğlenip namuslu olmak enayilik olarak görülmüştür. Çalışanın yakınları filmde, yakınlarının namuslu olduğunu görüp yaşadıkları hayal kırıklığının şu cümleyle ifade etmişlerdir: ”Vay namussuz, meğer namusluymuş”.

Dışa açılan Türkiye Kapitalizmi, iki namus anlayışını karşı karşıya getirmiştir: Bir tarafta Cumhuriyetin namusu, diğer yanda emperyalist-kapitalist sistemin namusu. Sistemin parasına, yalanlarına rağmen yaşayan namus bu anlayışlardan hangisinin dayatmayla hangisinin gönüllülükle geldiğini gösteriyor. Geçim sıkıntısı, toplum baskısı, egemenlerin talepleri yurttaşın namusunu bozmaya yetmiyor. Cumhuriyetle namus kadının bacak arasından yurttaşın onuruna yükselmiştir, emperyalizmle namus, yurttaşın onurundan bedenin hormonlarına indirilmektedir. Yine her zamanki gibi feodalizmle emperyalizm Cumhuriyete karşı birleşecek zemini buluyorlar. Tüfeği icat edip mertliği bozanlar, şimdi namert ağaların ellerine o tüfekleri verip barışıyorlar Cumhuriyete karşı sıkmaları için.
Televizyonlar tarafından hepimizin
birgün milyarderler, film ve rock yıldızları
olacağımıza inandırılarak büyütüldük.
Ama olmayacağız.
Bunu her geçen gün daha çok öğreniyoruz
Fight Club (Dövüş Kulübü) Filminden

Sistem torbacısının yardımıyla hayalleri satabilmektedir. Kısa süreli de olsa halkın vicdanını uyuşturabilmektedir. Ancak yenilmek zorunda olduğu yer toplumun gerçekliğidir. Hepimiz pop yıldızı olamayacağız. Hepimiz kara para aklayamayacağız, hepimiz pahalı araçlara binemeyeceğiz, hepimiz film yıldızı olup yalnızlıktan depresyona giremeyeceğiz. Sistemin biz fakirlere sunduğu teselli zenginlerin sonu gelmez mutsuzluğu, kıskançlıklarıdır. Sistem halkı uyuşturmak için bile olsa onurlu bir fakir yerleştirmeden edemiyor namussuz filmlerine. Hala Leyla ile Mecnunların aşkına muhtaç Batı’nın film endüstrisi. İmkansız aşkları sunmadan yaşanan aşkları sıradanlaştıramazlar çünkü.

Çalışmaya ve Yaratıcı Düşünceye Biçilen Kefen

Emperyalist-kapitalist sistemin imgeleri kendisi gibi şizofreniktir. Çalışan bir genç, başarılı bir genç muhakkak bedensel olarak çekilmez olmalıdır, bunun için bir karikatür mevcuttur: şişman, gözlüklü, sivilceli olmazsa yeterince çalışıyor olamaz. Çünkü sistem kendini yansıtmaktadır. Çalışmaktan zevk alınamaz, gönüllü çalışma yoktur. Çünkü çalışma zorunludur, geçim içindir. Çalışan işine yabancıdır.

Sistemin idealinde işkolik baba çocuğuyla ilgilenmez, işkolik kadın duygusuzdur, çünkü artık erkekleşmiştir. Kadın duygusal olmalıdır ve erkekler dünyasına girince bunu kaybeder. İşte sistemin zihinlere kazıdığı kabuller bunlardır. İş erkeklerin dünyasıdır. Kadınlar buranın hoş karşılanmayan misafirleridirler. Sistem gerçekliğini gizleyememektedir.

Yaratıcı insan imgesi sakatlanmıştır. Matematikçiyseniz, filozofsanız, ressamsanız, müzisyenseniz biraz da kaçık olmalısınız. O yüzden her bilimadamının yaşamı için iki gerçek mevcuttur: biri sistemin yarattığı çakma bilimadamıdır, diğeri tepeden tırnağa insan olan yaratıcı ve bilge zihindir. Örneklere başvuralım:

-Bir film yapılacaksa ‘normal’ bir bilimadamının yaşamöyküsü yeterli değildir, normalse bile biraz ‘anormalleştirilmelidir’. Akıl Oyunları filmini anımsayalım: matematikçi John Nash hastalığı çerçevesinde adına film çekmeye değer görülmüştür. Sistemin yarattığı Einstein imgesine dikkatle bakalım: Einstein’ın sosyalist olduğunu söylemeye hiçbir gerek duyulmaz. Onun yerine onun delilikleri, küçük takıntıları yer almaktadır. Bilimadamının ‘arıza’ları sunulmaktadır. Ama bunlar yapılırken, Faşizme nasıl meydan okuduğu, incelikli bir insan olup keman çaldığı, Sovyetlere dair okumalar yaptığı ve Almanya’daki yahudi bilim adamlarının kurtarılması için uluslararası çalışmalar yaptığı bir türlü anımsatılmaz. Belki de adından en çok bahsettiren ressam olan Pablo Picasso’yu düşünelim. İspanya Komünist Partisi üyesi olan bu aydının düşüncelerinin yerine resimlerinin anlamsızlığı dalga konusu olarak medyanın muhabbet konusu olabilmektedir. Yazarlarımızın ölüm haberlerinin verildiği günler medyada onların aşkları sefaletleri konuşulur ama birkaç istisna hariç, mücadeleleri, düşünceleri hep es geçilir nedense. Mücadeleciler yerine bohem olarak nitelenebilecek olanlar haber yapılır ya da mücadeleci olanların bohem denebilecek birkaç anısı şişirilir bütün bir hayat bu anılardan ibaretmiş gibi sunulur. Dolayısıyla sistem öncelikle aydınların imgesini ehlileştirir, sonrasında da gerçek olan buymuş gibi kamuoyunun zihnine yerleştirir. Sistem için Attila İlhan, Cemal Süreya, Nazım Hikmet biraz dargın biraz da çapkın aşıklardır. Bir de muhaliftirler ufaktan, o kadar. Örgütlü olup olmadıkları, düşünce sistemleri, giriştikleri mücadeleler birden unutulur; gürültülerin arasında apaydınlık bir biçimde çıkan bir kısım medyanın sesi dışında gerçek artık sistemin dediği olur ta ki sistem devrilip hakiki gerçeklik çakma gerçeklikleri yok edene dek.

Sistem sadece bilinç altına mesaj vermekle yetinemiyor. Sürekli olarak düşmanlar yaratıp onlara karşı halka kin ve nefret tohumları ekmesi gerekiyor. Tek bir örnek bile bunun için yeterli: Holywood film endüstrisi Kuzey Kore, Çin ve SSCB gibi sosyalist ülkelere karşı çalışan ünlü ajan James Bond’un serüvenlerini konu alan 22 film yapmıştır. Toplam bütçe 1 milyar dolardır. Emperyalizm konu kendisini tehdit eden odaklar olunca hayli bonkör olabiliyor.

Özetle, reklam ve filmler sistemin ideolojisinin çok belirgin ve bilinçli bir biçimde yansıtıldığı araçlardır. Sistemin fonladığı filmler ve reklamlar son derece ideolojiktir. Reklam metinleri sistemin ideolojik metinleridir. Propagandanın insani bir kılıfla pazarda yer aldığı araçlar açık açık yapılan ideolojik yorumlardan çok daha etkilidir. Bu nedenle falan gazetedeki falanca siyasi yorumcunun etkisinin çok ötesinde bir etki yukarıda özetlenen yöntemlerle sağlanmaktadır.
Aydının Yanılsaması ve Halkın Yanılsaması

Aydınlar herhangi bir üretim zincirinde yer almadıklarından içinde bulundukları yanılsamalar halkınkinden farklılıklar taşır. Aydınlar saflarını ideolojik konumlarına göre belirlerler. Aydınların ideolojik konumları ise hem yaşadıkları deneyimlerden hem de edindikleri teorik kaynaklardan etkilenir. Türkiye’nin eğitim sistemi Batı’ya entegre olmaya çalıştığı için bizde belirli bir aydın tipi doğmuştur: Tanzimat aydını. Bu tip aydınlar Batılı olamamanın üzüntüsüyle halka küfrederler, halkın yetersizliğinden dem vururlar ve Batı’nın şablonlarına göre düşünürler. Kurtuluş savaşımızda mandacı aydınların çıkmasının tek nedeni onların bir kısmının satılık olması değil, Batı’nın eğitiminin ve kültürünün altında ezilmeleridir ayın zamanda. Batı’nın tarihindeki devrimci atılımları görürler ama Türkiye’deki ve ezilen dünyadaki atılımları üstün körü inceleyip ‘bu kültürler devrim yapamaz’ der geçerler. Oryantalist yaklaşımın tipik bir yansıması olan bu tutuma hergün televizyonlarda rastlıyoruz.

‘Askeri vesayete’, ‘militarizme’, ‘milliyetçiliğe’, ‘darbelere’ karşı olma adına, ya da ‘demokrasiye’, ‘özgürlüklere’ sahip çıkma adına kimileri AKP’ye yahut ABD’nin güdümündeki sivil toplum örgütlerine destek vermektedirler. Bunu yaparken, ABD’nin askeri gücünü ve dünya halklarına karşı giriştiği operasyonları görmezden gelmektedirler. AKP’nin askeri vesayeti kaldırdığını, ırkçılıkla mücadele ettiğini dillendirmektedirler. AB’nin Türkiye’yi demokratikleştirdiğini, ABD’nin Türkiye’nin dostu olduğunu, ulus-devletlerin çağının geçtiğini, Dünya’da emperyalizmin kalmadığını ve onun yerini karşılıklı bağımlılığın aldığını söylemektedirler. Sakallı Celal’in güzel ve özlü bir sözü vardır: ”Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür”. ABD’nin askeri harcamalarını, Dünya’nın dört bir yanındaki darbecilerin kimler tarafından desteklendiğini, çeşitli ülkelerin kaynaklarının kimler tarafından sömürüldüğünü, kimlerin kara para akladığını, kimlerin dolar vurgunculuğu yaptığını, kimlerin Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde engel olduğunu görmemek için zihinlerin yalanlarla eğitilmesi gerekmektedir. Kimi aydınların bunlara inanabilmesi işte bu nedenle halkın kandırılmasından farklıdır. Batı’nın eğitim kurumlarında, Batı’nın fonladığı merkezlerinde beyinleri hayata ters düşen ‘bilgi’lerle donatılmış bu kişiler Türkiye gerçekliğinden koparılmışlardır. Tabii burada doğrudan satın alınmış kişilerin tutumlarını göz ardı ederek bunları söylüyoruz. Bir de bu satılık aydınlar dikkate alındığında aydınların halktan daha farklı yollarla esir alındığını ya da emperyalizmin hizmetine girdiğini görebiliriz.

Çarpıtılmış Gerçeklere Karşı Savaş

İnsanların ve toplumun temel ihtiyaçları üzerine bina edilerek oluşturulan propaganda gerçekliği ters yüz etme işlevi görmektedir. Kitleye çarpık bir bilinç dayatma amacıyla yapılmaktadır. Bu çarpık bilinç ideolojidir. Marx, ideolojinin tanımını bu açıdan yapmaktadır: ona göre ideoloji çarpıtılmış bilinçtir . Kişi kendi gerçekliğinin dışındaki bir gerçekliğe bağlanır. Bunun yerine alınacak tutum bilimselliktir. Nesnel koşullara göre kişinin konumu ve çıkarları saptanmalıdır. İdeolojii bir anlamda da toplumu üretmenin bir aracıdır. Toplumun zihnini belirlemenin, zihnini yakalayarak bedenine (maddesine) yani emeğine egemen olmanın aracıdır. Çünkü toplumun ”maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel gücüdür” (Marx). Bu nedenle egemen maddi gücün kendi çıkarı için tasarruf edeceği ideolojik araçlarını en yüksek sömürü için kullanacaktır, ya da egemenliğini güçlendirmek için kullanacaktır. O nedenle elindeki kitle iletişim araçlarını iktidarını sağlamlaştırmak ve zihinleri daha da fazla kontrol edebilmek için kullanacaktır. Dolayısıyla hedefini iyi belirlemeli ve hedefe odaklanan yayınlarını yapıp gerçeği yeniden yaratmalıdır. Düşmanlarını kendi minderine çektiğinde onlara yaptığı yayınlardaki kısmi doğruları söyleterek gücünü arttırır.

Bu oyuna gelmemek için onun yalanlarına karşı konumlanmak gerekmektedir. Emperyalist sistemin ideolojik aygıtlarının tam karşısında konutlanıp onun minderine oturmamak gerekmektedir. Emperyalizmin elindeki bol kaynakları bu denli tasarruflu kullanmasına karşı emekçilerin de ellerindeki kısıtlı kaynakları olanca gücüyle üstü karartılmaya çalışılan gerçeği aydınlık tutmak için kullanmaları ve israf etmemeleri gerekmektedir. Emperyalizmin minderinde onun haberlerini doğru ve yanlışlar olarak ayıklamaya geçmek, onun benimseyeceği dille ‘nesnel’ bir tutum almak, savaşın kontrolünü ve dolayısıyla sonucunu Emperyalist odağın iradesine vermek demektir. Örnek vermek gerekirse, Ergenekon davasında sistemin muhaliflere söyletmeye çalıştığı şey: ”kurunun yanında yaş da yanıyor, bari masumları çekelim”dir. Oysa Emperyalist odak kuru olarak oraya koyduğu kişileri asıl suçları nedeniyle değil, haksız ve asılsız iddialarla oraya koymaktadır. Bu durumu da kuru olarak sınıflandırılan kişilerin önceki suçları ile gizlemektedir. Bu şuna benzemektedir: Bir katili herhangi bir suç işlememiş başka biriyle beraber tutuklayıp tecavüz suçundan yargılıyorsunuz. Sonra da delil olarak katilin geçmişteki öldürme eylemini tecavüz için delil olarak sunuyorsunuz. Sonra buna toptan karşı çıkacağı yerde ‘muhalif kişi’ katil olmayanı dışarı çıkaralım yargılama devam etsin diyor. Doğru tutum tecavüz davasının esası taciz eylemi olduğundan ve sanıklar öyle bir eylemde bulunmadıklarından davaya tümüyle karşı olmaktır. Dolayısıyla Ergenekon Davasının esasını oluşturan darbe iddiaları asılsız olduğundan bu dava kapsamıyla alınan herkes suçsuzdur şeklinde bir karşı çıkış Emperyalist odağın ideolojik saldırısına karşı en doğru tutum olacaktır.

Son bir örneği daha anmak da fayda var. Amerikanın Irak’ı işgali sırasında kamuoyu genel olarak, bir avuç liberal aydın dışında, işgale tepkiliydi. Emperyalizmin güdümündeki zihinler, naif duygularla, ne Saddam ne Bush sloganını benimsediler. Burada sanal bir terazi kurulmuştu ve geçmiş eylemleriyle Saddam’a belirli bir kötülük değeri verilirken Irak’ı işgali ile Bush’a başka bir değer veriliyordu; sanırım bu değerler çok yakın çıkmış olacak ki bir tercih yapılmak istenmiyordu. Oysa bu tam da emperyalizmin istediğiydi. Doğru bir tavırla olaya yaklaşırsak, söz konusu eylem nedir? Irak’ın işgalidir. Irak neden işgal edilmektedir? ABD’nin Doların egemenliğini ve Irak’ın petrol kaynaklarını ele geçirme arzusu nedeniyle işgal gerçekleşmiştir. Saddam ise işgale karşı savaşmaktadır. Olay çok yalındır. Oysa bu olayı da bulandıracak gerçekler medya tarafından seri olarak sunulur. Düne kadar Saddam’ın bütün eylemlerini stratejik müttefik ABD’nin isteği nedeniyle savunan medya, birden Irak halkına yapılan zulmü anımsadı. Irak işgali karşısında ABD’ye karşı değil de Savaşa karşı konumlanmak için ancak zihinlerin bulandırılması gerekiyordu. İşgale karşı değilseniz, savaşa karşı olmanız hiçbirşeyi değiştirmez. İşgale karşıyım değil de savaşa karşıyım demek Vatanları saldırı altındayken Irak askerlerini niye siz de yanıt veriyorsunuz demek anlamına gelecektir. Elbette savaşa karşı eylemlerine katılan insanlar samimiydi ama onların samimi niyetleri yanlış bir ideolojik tavırla heba edilmiştir.

Emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin halkın devrimci eyleme geçmesini engellemek için yapması gereken ve yaptığı şey halkın potansiyel öncülerinin, yani aydınların, zihinlerine bazı düşünceleri yerleştirmektir. Böylelikle aydınlar savaşmadan yenilmiş olacak, hatta kimi maddi unsurlarla da desteklenince emperyalizmin ajanlığını yapabilecek noktaya gelmektedir. Ancak bunun yanısıra aydınların zihninin değiştirilmesi ile kimi durumlarda devrimci konum alabilen aydınlar başka konularda zihinleri üzerindeki bu etki nedeniyle sisteme bilinçsizce meşruluk ve güç kazandırmaktadırlar. İşte zihinler üzerindeki bu etkiye ideolojik hegemonya diyoruz. Bunun ülke halkını kuşatmasıyla zihinler hapsedilmiş ve böylece zihinleri taşıyan beden yani emek gücü sistemin hizmetine çalışmaktadır.

Paylaş: