Ana Sayfa Türk Devrimi II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ TÜRK HALKÇILIĞI ve HALKA DOĞRU DERGİSİ

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ TÜRK HALKÇILIĞI ve HALKA DOĞRU DERGİSİ

864

Arda ODABAŞI

TEORİ DERGİSİ
EYLÜL 2005 – SAYI: 188

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ TÜRK HALKÇILIĞI ve HALKA DOĞRU DERGİSİ

Türk Halkçılığı’nın kökleri

Osmanlı/Türk düşünce tarihinde çağdaş anlamda “halka yönelimci” olarak nitelenebilecek bir eğilimin izlerini bulma çabası, bizi en başta, Tanpınar’ın “her şey onunla başlar” dediği1 Şinasi Efendi ile karşı karşıya getirecektir. II. Meşrutiyet dönemi halkçılık akımının önemli isimlerinden olan Köprülü’nün deyişiyle, feodal klâsik edebiyata karşı, başını Şinasi Efendi’nin çektiği mektep, “vatan, millet, halkçılık mefkûrelerine hizmet eden… yeni bir burjuvazi edebiyatı yaratmak” istemişti.2

Şayet bir başlangıç tarihi vermek gerekirse, Tercüman-ı Ahval’in 21 Ekim 1860 tarihli birinci sayısına Şinasi Efendi’nin yazdığı; halkın yükümlülükleri varsa, fikirlerini bildirme hakkının da olacağının ve gazetede umum halkın kolaylıkla anlayabileceği bir dille yazmak gerektiğinin, yani “halk için yazmak” fikrinin savunulduğu “mukaddime”ye3 işaret edilmelidir.

1860’larda kendini göstermeye başlayan bu halka yönelme tavrı, zikzaklı bir seyir izleyecek de olsa sonraki yıllarda gelişerek sürecektir. Ama bu süreçte mesela Ahmet Mithat Efendi gibi, halkçı eğilimi kendisine “Türk Tolstoy”u dedirtecek kadar belirgin bir isme veya şiirleriyle “Anadolu’nun bedbaht halkı için gözyaşı” döktüğü söylenebilen Mehmet Emin (Yurdakul) Bey gibi “milli” namını alabilmiş bir şaire4 rastlasak bile, bir akım olarak “Türk Halkçılığı”, ancak 1908 Devrimi’nin ardından tam anlamıyla ortaya çıkacaktır.

Halkçı yönelimin Şinasi Efendi ile başlaması demek, söz konusu yönelimin ilk tezahürlerinin, Osmanlı/Türk toplumunun milli demokratik devrim sürecine girişiyle birlikte başlaması demektir. Bu, aynı zamanda, her ikisi de henüz “ön” (proto) niteliği taşıyan Türk Halkçılığı ile Türk Milliyetçiliği arasındaki bağıntının, daha en baştan kurulmuş olduğunu gösterir.
Demokratik devrim sürecinin kendi iç dinamiklerinin halka yönelimi doğuracağı dikkate alınmak şartıyla5, bu yönelimin esas esinleyici kaynağının Aydınlanma Felsefesi ve Batı demokratik devrimleri (özellikle de Rousseau ve Fransız ihtilali) olduğu konusunda fazla şüphe edilemez.

Ancak, bu halka yönelimciliğin Türk Halkçılığına doğru gelişme sürecinde etkili olduğunu gördüğümüz bir başka dalgayla karşılaşılır. Osmanlı/Türk fikir dünyasına etkisinin tam olarak ne zaman başladığını tespit etmek pek de kolay olmayan ama en azından 1890’larınn başından itibaren ilk işaretlerini veren ve zamanla yoğunlaşacak olan bu dalga, Rus Halkçılığı, yani Narodnizm’dir.

Rus ve Türk Narodnizmleri: Benzerlik ve farklılık

Tarihsel bir kategori olarak Narodnizm, belirli toplumsal koşulların ürünüdür. Rusya’da 1860’larda Narodnizm’i 6 doğuran bu koşullar irdelenirse, neden Türkiye’de de bu türden bir akımın doğduğu ve ilk en gelişkin örnekten esinlenebildiği daha iyi anlaşılır.

Kabaca özetleyecek olursak, Narodnizm, nüfusun ağırlıklı bölümünü köylülüğün oluşturduğu bir tarım toplumuna kapitalist ilişkilerin Batı Avrupa’ya göre gecikmeli olarak girdiği, bu hızlı kapitalistleşme sürecinin toplumun alt kesimleri için mülksüzleşme ve yıkım tehdidini getirdiği ama tarımsal (prekapitalist) yapıların Batı Avrupa’da olduğu kadar hızla çözülmeyip görece uzunca bir süre direndiği bir ortamda doğdu. Yani söz konusu olan, kapitalist gelişmenin ilk basamaklarındaki ve dolayısıyla burjuvazinin ve proletaryanın henüz belirleyici bir rol oynayamadığı, bu nedenle de aydınların rolünün daha bir ön plana çıktığı bir feodal köylü toplumuydu.

Bu koşulların ürünü olan Rus Narodnizmi, Hobsbawm’ın deyişiyle, “yirminci yüzyılın geri ülkelerindeki önemli bir hareket türünün… arasıdır” ve “yirminci yüzyıl ortalarında Üçüncü Dünya’nın devrimci hareketleriyle ilgili pek çok şeyi aydınlatmaktadır.”7 Toprak’ın da belirttiği gibi, Batı yazınında pek bilinmese de “20. yüzyılın özellikle ikinci yarısında bağımsızlığını kazanmış birçok ülkenin entelektüel ve siyasal kesitlerinde görülen popülizm geleneğinin ilk örneklerinden biri bizim Halkçılığımızdır.” Türkiye’de de özellikle 20. yüzyılın başından itibaren halkçılık için uygun bir sosyoekonomik ortam oluşmuştur. Bu benzer toplumsal koşullar nedeniyle, “Osmanlı popülizmi ile Rus popülizmi benzer çizgileri paylaşabil”miştir.8

Rusya/Narodnizm ile Osmanlı/Halkçılık arasındaki bu paralelliklere rağmen, bu benzerliği fazla abartmamak gerektiğini, 19. yüzyıl ortaları Rusya’sı ile 20. yüzyıl başları Osmanlı’sının toplumsal koşullarında önemli farklılıklar olduğunu ve bu farklılıkların söz konusu ülkelerin halkçı akımlarına da yansıdığını belirtmek gerekir. Türk Halkçılığı Narodnizm’den etkilense de onun kaba bir taklidi veya birebir benzeri değildi; tam da bu yüzden “Türk Halkçılığı” olarak adlandırmamız (yani kendine has bir kimliği olduğunu belirtmemiz) gereken bu akım, kendi toplumsal gerçeği tarafından belirlendi. Nitekim Narodnizm’den etkilenmiş olsa da ondan önemli farklılıkları vardı.

Narodnizm’in giriş kanalları

Narodnizm’in Türk Halkçılığı üzerindeki etkisine, bu akımın önderleri de işaret etmişlerdir. Örneğin II. Meşrutiyet dönemi halkçılık akımının önde gelen simalarından biri olan Akçura’ya göre, Türk aydınlarını “halkçılığın klasik vatanı olan Rusya” etkilemişti. “‘Halka gitmek’… müsavatperver, şefkatperver, idealist, Rus dehasının bir ibda-i mahsusası” idi. “Garp memleketlerinde buna müşabih bir hareket” yoktu. 1908 Devrimi’nden beri “Türkler arasında da ‘halka doğru’ bir hareket başlamıştı” İstanbul Darülfünun müderrislerinden merhum M. Esat Efendi, Kazan’da verdiği bir nutukta “bu hareketin Rusya’dan Türkiye’ye sirayet ettiğini söylemişti.”9

Halkçılık konusuyla ilgilenen ender isimlerden olan Berkes, Türk aydınlarının narodnik fikirlerin bir serpintisine uğradığını, Narodnizm’in Türk aydınları arasına üç kanaldan girdiğini söyler.10 Bunlardan biri, Balkan ve özellikle de Bulgar aydınlarıdır. Halkçı fikirler 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bu aydınlar, özellikle de yazarlar ve eğitimciler arasında çok güçlenmişti.

Makedonya’da görevli genç Türk subaylarının dağlarda çarpıştıkları Balkan komitacılarından etkilendikleri bilinen bir olgudur. Ayrıntılarını tespit etmek güç olsa da 1893’te kurulan ve diğer çoğu Balkan komitasından daha solda duran Makedonya İç İhtilalci Örgütü’nün (IMRO) Türk aydınlarının ve de özellikle Jön Türklerin/İttihatçıların narodnik fikirler ile temasında önemli bir kaynak olduğu söylenebilir.11 Nitekim Türk halkçılığının öncü isimlerinden Ömer Seyfettin’in eserlerinde bu Balkan/Bulgar etkisi açıkça gözlemlenebilir.

Akçura, Ahmet Mithat Efendi’nin halkçılığını, gençliğini Slavlar (Sırplar ve Bulgarlar) arasında geçirmesine ve Slav hocasına bağlama eğilimindedir. Akçura’ya göre “Slavlar, hele Slavların urefâsı (entelektüelleri) halkı severler.”12 Yine Akçura 1913’te, Osmanlı İmparatorluğu’nda o güne dek “halka doğru gidenlerdin Sırplar, Bulgarlar ve Rumlar olduğunu yazacaktır.13

Berkes’in sözünü ettiği kanalların bir diğeri, öğrenimlerini Fransa’da yapmış Kafkasyalı Ermeni aydınlarca narodnik fikirlerin güçlü etkisi altında 1887’de kurulan Sosyal Demokrat Hınçakyan Partisi’dir.14 Hınçaklar kendilerinin Marksist olduklarını iddia etseler de aslında hem düşünsel hem de kültürel açıdan hep narodnik olarak kalmışlardır.15 “Hınçak” kelimesinin “Çan” anlamına geldiğini ve Narodnizm’in kuramsal temellerini atanlardan Aleksandr Herzen’in 1857’de Avrupa’da Ogaryev ile birlikte çıkardığı ünlü dergisinin adının da “Çan” (Kolokol) olduğunu hatırlatalım.

Narodnizm’in Türk aydınları arasına aktığı üçüncü yol ise, Rusya’dan gelen Türkçü aydınlardır.16 Rusya’da milliyetçi, panslavist, narodnik ve sosyalist fikirlerle tanışmış olan bu aydınların önde gelenleri Hüseyinzâde Ali, Akçuraoğlu Yusuf ve Ağaoğlu Ahmet Beyler’di.17

Söz konusu bu üç kanaldan hangisinin daha etkin olduğunu belirlemek güç olsa da Georgeon’un da belirttiği gibi, narodnik etkilerin başta gelen giriş kanalının Rusya’dan gelen göçmenler olduğu, gerçeğe daha yakın bir görüştür.18

Nitekim Türk milliyetçi-halkçı hareketinin önde gelen bir diğer siması Gökalp de bu görüştedir. Gökalp’e göre Hüzeyinzâde Ali Bey, “bu sessiz, sedasız inkılâpçı”, “memleketimizdeki Türkçülükle halkçılığın bir mürşidi” idi. “Ali Bey, Petersburg Darülfünununda iki tesir altında kalmıştı: Panslavizm, sosyalizm. Ali Bey Panslavizmden, ‘pantürkizm’ mefkûresini çıkardığı gibi, sosyalizmden de ‘halkçılık’ ahlâkını aldı.”19

Hüzeyinzâde Ali Bey

Gerçekten de Çarlık Rusya’sından gelen Türk aydınları arasında, halkçı fikirlerin tanıtılması ve yayılması konusunda Hüseyinzâde Ali Bey’in özel bir yeri olduğu anlaşılmakta. Hüzeyinzâde Ali Bey20, Rusya’da fikir hareketlerinin çok canlı olduğu bir dönemde, 1885’te Petersburg Üniversitesi’ne girmiş, Rus üniversite öğrencileri arasında pek hararetli olan fikir cereyanlarına karışmıştı. Devrimci öğrenci örgütlerini görmüş, hatta Namık Kemal’i ve onun Vatan piyesini bile ilk kez burada duymuştu.

1889’da mezun oluşunun hemen ardından, aynı yılın sonlarına doğru İstanbul’a gelmiş, 1890’da Mekteb-i Tıbbiye’ye kaydını yaptırmıştı. Narodnik fikirlerin yaygın olduğu Petersburg Üniversitesinden gelen Ali Bey, Tıbbiye’ye çeşitli siyasî fikirlerin yanında, bu halkçı fikirleri de getirdi. Gökalp’in ifadesiyle, “artık ellerde felsefe ve içtimaiyat kitapları, sosyalizm ve feminizme dair eserler, …görülmeye başlamıştı.”21 1895’te mezun olacağı bu okuldaki arkadaşları üzerinde önemli bir etki bıraktığını, bu etkiyi “bir resul tesiri” olarak niteleyen Abdullah Cevdet ifade eder.22

Yeni devrimci fikirlerin girişi ve tartışılmaya başlanması, mevcut yönetime karşı örgütlenmeye hazır bir öğrenci grubunun oluşumunu da hızlandırmıştır, Ali Bey, 1889’da birkaç Tıbbiye öğrencisi tarafından kurulan ve bir süre sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alacak olan İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin, genelde sanıldığı gibi kurucuları arasında yer almasa da erken bir dönemde Cemiyet’e katılmıştı.23

Cemiyet’e üye olmasından az önce, kuruculardan İshak Sukûti’nin onu Ubeydullah Efendi ile tanıştırması esnasında geçen konuşmalar, konumuza ilişkin aydınlatıcı bazı ipuçları verir, İshak Sukûti Hüseyinzade Ali Bey’i “Rus nihilisti Ali Bey” olarak tanıtır. Hüzeyinzâde bu takdimden hoşlanmaz ama ses de çıkarmaz. Ubeydullah Efendi “O nasıl şey?! Hem Ali, hem Rus nihilisti?” diye sorunca İshak Sukûti, “Pardon Türk nihilisti demek istedim!” diyerek düzeltir. Bunun üzerine Ubeydullah Efendi’nin verdiği karşılık, “Hah, şöyle” olur.

Rusya’daki ihtilal ve hürriyet hareketlerinden söz ederler. Ali Bey, Petersburg, Moskova, Kazan gibi üniversitelerde 1885-1886’daki isyan vakalarını, bunların neticesi olarak “talebe arkadaşlardan birkaç kişinin ve bu arada, iyi bir kimyager olan Şaşa Ulyanov’un (Lenin’in büyük kardeşidir) nasıl yakalanıp idam olunduklarını hikâye” eder. Üniversite öğrencileri arasındaki gizli ihtilal teşkilatından, geniş devrimci organizasyonlardan söz eder. Bu konuşma üzerine Ubeydullah Efendi İshak Sukûti’ye dönerek, “Azizim, görüyorsun ya, teşkilâtsız hiçbir şey olmuyor!…” der.24

Bu sohbetten Hüzeyinzâde Ali Bey’in Rus üniversitelerindeki devrimci hareketlerden ve örgütlenmelerden yakından haberdar olduğu ve hatta Lenin’in narodnik ağabeyini (en azından gıyaben) tanıdığı anlaşılmakta.25 Burada dikkat çekici bir nokta, Ali Bey’in “nihilist” olarak takdim edilmesi ve dahası, bu üç kişi için de “nihilist” olmanın yadırganacak bir şey olmamasıdır.

“Nihilizm” terimi Rusya’da, Turgenyev’in 1862’de yayımlanan ünlü Babalar ve Oğullar adlı romanından sonra yaygınlaşmıştı. Babalar ve Oğullar’ın çarpıcı “oğul”u Bazarov, bir nihilist ve materyalistti. Hayranı olduğu Bazarov tipini genç kuşak için bir model olarak ele alan Dimitri Pisarev’in temsil ettiği ve Rus Sözü (Russkoe Slovo)26 dergisinin çevresinde toplanmış düşünce eğilimine genellikle “nihilizm” adı verilmiştir.

Tutucular, geçmişten gelen kültürü kayıtsız şartsız reddettiklerini iddia ettikleri ve kurulu düzeni yıkmak isteyen devrimcilere (ve en başta da Narodnizm’in kuramsal temellerini atanların bir diğeri olan Çemişevski’nin taraftarlarına) “nihilist” diyorlardı. Zamanla daha çok sağcı basının etkisiyle “nihilist” adı aynı zamanda 1870’lerin narodnik devrimcileri için de kullanılır oldu.27

Kısacası Rusya’da “nihilist”, “devrimci/eskiye karşı ve yeniden yana olan/halkçı” anlamına geliyordu. Yukarıdaki konuşmadan, bu konuşmanın tarafları için de aşağı yukarı aynı anlama geldiği anlaşılmakta.28

Berkes’in de belirttiği gibi, Türk aydınları belki de ilk kez, daha II, Abdülhamit zamanında, Hüzeyinzâde Ali Bey gibi kimselerden Rusya’daki üniversite ve jimnazyum öğrencileri arasında çok yaygın olan narodnik akım üzerine dolaylı olarak bilgi edinmişlerdi. Ali Bey’in Tıbbiye’den arkadaşı Abdullah Cevdet’in ileriki yıllarda çıkaracağı dergisi İçtihat’ta bunun yankıları görülecektir.29

Hüzeyinzâde Ali Bey’in halkçılık anlayışının özetini, onun daha ileriki yıllarda yaptığı bir konuşmasından çıkarabiliriz. Ona göre, önce “aşağılara inmek lazım idi”: “Edebiyat da böyledir. Halka inmedikçe yükselmez. Evvelce halka, kentliye, fehleye, umumiyetle büyük kütleye kadar inmek, sonra bunlarla beraber yükselmeye çalışmak lazımdır. Büyük edipler, büyük âlimler, filozoflar çokluk içinden çıkabilir, yoksa tek-tük yükselmez. Gerek bütün millet en aşağı tabakalarına kadar bütünlükle yükselsin ki, içinden edipler, şairler, sanatkârlar, büyük büyük millet kadimleri çıksın!”30

Hüzeyinzâde Ali Bey’in İTC’deki rolü de kısaca da olsa ayrıca üzerinde durulmaya değer. Başlangıçtaki rolünün yeterince aydınlığa kavuştuğu söylenemez.31 İstanbul’a döndüğü 1910’dan itibaren ise Cemiyet’in faal üyelerinden biriydi. İTC’nin 1911 Kongresi’nde Merkez-i Umumi üyesi oldu.32

Hüzeyinzâde’nin Türk Halkçılığı’nın en önemli birkaç isminden biri olan Gökalp üstünde erken bir tarihten itibaren derin bir etki bıraktığı malumdur.33 Merkez-i Umumi üyesi Ali Bey’in, 1910’dan itibaren Cemiyet’in ideologu konumunda olan Gökalp üzerindeki etkisi de göz önüne alınırsa, İTC çevresindeki rolü üzerine en isabetli değerlendirmeyi herhalde Samet Ağaoğlu’nun yaptığı söylenebilir: “Perde arkasındaki adam.” Ağaoğlu’na göre Ali Bey İttihatçılar içinde birinci safın arkasında fikir ilham ve telkin eden kimselerden ve bütün bir devrin gizli hayat kaynaklarından biriydi.34

Özellikle Türkiye döneminde yazılı fazla eser bırakmayan Ali Bey’in asıl etkisinin sözlü kanallardan aktığı anlaşılıyor. Kişisel ilişkileri, katıldığı konferans, sohbet toplantıları, kongre ve geziler, çevresini asıl etkileme araçları olmuş görünür. Mesela Selanik’te özellikle 1911 kışında verdiği konferanslarla gayet etkin olduğu Mehmet Ali Tevfik’in anlatımından anlaşılmaktadır.35 Akçura’nın Hüseyinzâde’nin de katıldığı Türk Ocağı konferanslarını “halkçılık ve milliyetçilik fikirlerinin kaynağı” olarak nitelediğini36 de hatırlatalım.

Yusuf Akçura

Aydemir’in “Eski Rusya’da yetişen aydın” tipinin (ki Aydemir’e göre “yalnız o memlekete mahsus bir tip”tir) “tam mümessili” dediği37 Akçura,38 8 yaşında (1883’te) Osmanlı payitahtına gelmiş olduğu için eğitimini Rusya’da almamış, önce Osmanlı askerî okullarında, sonra da Paris’te öğrenim görmüştü.

1903 yılının sonlarında Paris’ten ayrılıp Rusya’ya gitti ve 1905 Devrimi’nin çalkantılı ortamında siyasî mücadeleye atıldı. 1907 yılının Haziran’ında başlayan Çarlık baskısı nedeniyle 1908 Devrimi’nin ardından Ekim ayında İstanbul’a döneceği zamana kadar geçirdiği üç yıl boyunca, Rus entelektüel geleneğiyle doğrudan ilişki kurdu. Bu dönem onun Rusya’daki fikir hareketlerini daha iyi tanıma olanağını bulmasını sağladı. Georgeon’un belirttiği gibi, aldığı Osmanlı eğitimi ve Fransız kültürüne, bundan böyle Rus kültürünün çok önemli katkısı eklenecekti. Bunlardan başlıca ikisi, Narodnizm’in ve Tolstoy’un etkisiydi.39

Akçura narodniklerin fikirlerinden, özellikle de Mihaylovski gibi “legal popülistler”den40 etkilenmişti. Dahası onun halkçılığı, Tatar burjuvazisinin ve özellikle Gaspıralı İsmail Bey’in “teavün cemiyeti” ve “cemi-yet-i Hayriye” deneyimlerinin de izlerini taşıyordu.

Georgeon’un iki ayrı başlık olarak sunduğu Narodnizm ve Tolstoy etkisini bir arada değerlendirmek mümkündür. Gerçekten de Tolstoy’un ve Dostoyevski’nin Rus köylü yaşamını yüceltmeleri, onlarla narodnik hareket arasında bir bağ kurulmasını sağlar.41 Aslında sadece Turgenyev, Tolstoy ve Dostoyevski gibi büyük edebiyatçılar değil, tüm Rus edebiyatı Marksizm öncesinde Rus devrimciliğinin ana eksenini oluşturan Narodnizm’in şu veya bu oranda izlerini taşır.

Lev Tolstoy, kendisi bir soylu olmakla birlikte sınıfını reddeden bir halkçı/köylücüydü. Ezilen Rus köylüsüne yönelik hümanist bir yaklaşımı vardı. Onların sorunlarıyla ilgilendi ve kendi köylüleriyle kaynaştı. Halktan biri gibi yaşadı. Edebiyatta da halkçı bir çizgi izledi. Dostoyevski, “devrim yolunda her şey mubahtır” görüşünü savunup hayata geçiren Sergei Neçayef’ten esinlendiği ünlü Verkhovensky tipiyle (Ecinniler) tüm devrimci akımı gözden düşürmeye çalışırken, Dostoyevski’ye göre Narodnizm’e daha yakın duran Tolstoy, Dostoyevski’nin aksine, Panslavizm’i de mahkûm etmişti.42

Tolstoy, Akçura’da derin bir iz bıraktı.43 Akçura, bir Tolstoy takipçisi olarak halka derin bir muhabbet besledi. Yapıtlarında sık sık Tolstoy’a atıfta bulundu. Mesela Ahmet Mithat Efendi ile Tolstoy’u karşılaştırırken ve daha ileriki yıllarda Frunze’nin onuruna verilen bir ziyafette yaptığı konuşmada, Tolstoy ve onun halkçılığı hakkındaki olumlu görüşlerini ortaya koydu.

Georgeon’un deyişiyle, “Tolstoy’un deneyimi ve popülist hareketin tarihinden yola çıkarak, Akçura, sonuçta ‘halka gitme’ düşüncesini benimseyecek ve bunu, birkaç arkadaşıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin toplumsal gerçeğine uyarlamaya yönelecekti.”44

Akçura’nın Martin Luther’e derin bir hayranlık duymasının nedeni de Luther’in yaptığı reform sayesinde Hıristiyanlığa hem ulusal hem de halkçı bir karakter kazandırmasıydı.

Halkçılık fikrine özel bir ilgi duyan Akçura, II. Meşrutiyet döneminde kurulan ve Türk milliyetçiliğini gaye edinen bütün önemli derneklerde ve bunların yayın organlarında belirleyici denebilecek bir rol oynadı ve II. Meşrutiyet dönemi halkçılık akımının önde gelen simalarından biri oldu. Ve dahası, o dönem için yepyeni olup, Berkes’e göre daha sonraki unutulmuşluğunun da nedeni olan çizgisini (Marksizm’den etkilenen vülger de olsa materyalist-ekonomist metodolojisi, toplumsal çözümlemesini “toplumsal sınıf ve “sınıf savaşımı” kavramlarına oturtması) tüm bu etkinliklere yansıttı.

II. Meşrutiyet dönemi Türk Halkçılığı

II. Meşrutiyet dönemi halkçılık akımının genel bir portresini resmedebilmek için (hepsi de birbiriyle yakından bağlantılı ve iç içe olan), ideolojik/düşünsel düzlemde Türk milliyetçiliğini; siyasal düzlemde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni; örgütsel/kültürel düzlemde Türk Ocağı ile Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti gibi dernekleri; basın-yayın düzleminde merkezinde İTC’nin ve/veya özellikle Türk Ocağı’nın bulunduğu kimi dergileri; entelijansiya düzleminde ise özellikle Gökalp ile Akçura’yı takip etmek gerekir.

Bu makalenin sınırları bu tablonun ayrıntılandırılmasını imkân dışı bıraktığından, bir sonraki bölümde sadece, çok tipik bir örnek olduğu için, Halka Doğru dergisi üzerinde durulacaktır. Bu dergi, daha adından başlayarak, Türk Halkçılığının, kabaca da olsa, kimi özelliklerini verir. Ama ondan önce, II. Meşrutiyet dönemine ve halkçılığına ilişkin bazı genel tespitlerde bulunacağız.

Tanzimat döneminin “ahali” kelimesi yerine “halk” kelimesinin kullanımının yaygınlaşması II. Meşrutiyet döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönem, “halk” kelimesinin giderek daha sık kullanılmasına ve günlük dilde yer etmesine tanıklık eder. “Halk”, “ahali”de olduğu gibi sadece kente özgü olanı ifade etmeyip, çok daha kapsayıcı bir içeriğe sahiptir.

Anadolu’da da halk vardır. Bu dönemde “halk”, bir yönüyle bugünkü “ulus” anlamında kullanılır ve yüceltilir.45

“Havas”ın (seçkinler) karşıtı olan ve toplumun “bayağı” kesimlerine işaret eden “avam” ise bu dönemde dışlanmaya başlanan bir kelimedir. II. Meşrutiyet dönemi halkçılığı havas-avam çelişmesini çözmeye çalışacaktır.

II. Meşrutiyet döneminin temel akımlarından olan “halkçılık”ın isim babası ise Gökalp’tir, “Halkçılık” terimini ilk kez, Yeni Mecmuanın 14 Şubat 1918 tarihli sayısında yer alan “Halkçılık” başlıklı makalesinde kullanmıştır.46

“Halk” gibi “münevver” (aydın) kelimesinin de yine bu dönemde yerleşip yayılması bir tesadüf sayılamaz. Çünkü halkçı bir akımın varlığı güçlü bir aydın varlığına işaret eder. Nitekim Narodnizm’i doğuran 19, yüzyıl Rusyası, “entelijansiya” terimini de dünya yazınına hediye etmişti.

Narodnizm, Batı’dan geri kalan bir ülkenin, Çarlık rejiminin başlattığı çağdaşlaşma sürecinde şekillenmiş ama aynı zamanda hem Çarlık hem de Batı ile hesaplaşmak zorunda olan kentli aydınlarının hareketiydi. Burjuvazinin ve proletaryanın gelişmekte olduğu ama henüz belirleyici bir rol oynayamadığı bir dönemde bu aydın tabaka ön plana çıktı.

Entelijansiya, kalabalık, eğitimsiz, apolitik, edilgen ve Çar’ına sadık bir köylü/halk kitlesi ile karşı karşıyaydı. Ama entelijansiya için, Çarlık rejimine karşı esas devrimci gücü oluşturan da narodnik aydınların ideal toplumu “Rusya’ya özgü sosyalizmin beşiği de kendisiyle arasında bir uçurum olan bu halk, yani Rus köylüsüydü. Bu nedenle “halka doğru gitmek” gerekecekti. 1873-1874’ün büyük “halka doğru” kampanyasını yaratan şey bu çelişki ve entelijansiyanın, yücelttiği Rus köylüsüne ilişkin derin umutlarıydı. “Halka gitme” hareketi başarısızlığa uğrasa da dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bu olay, muazzam bir örnek olarak kaldı.

Yine farklılıklar saklı kalmak şartıyla, benzer koşullar Osmanlı/Türk toplumu için de geçerli olduğu için, belirli bir aydın grubunu kategorize eden “Jön Türk” teriminin dünya yazınına bir Türk hediyesi olması (hatta yine belirli bir aydın grubuna işaret eden “İttihatçı” tipi) ve Rus romanında olduğu gibi, Türk romanında da aydın tipinin önemli bir yer tutması anlaşılır bir şeydir.47 Gerçekten de “münevver, meşrutiyet popülizminin dinamik öğesidir.”48

Berkes, uyanma halindeki toplumların aydınlarının Rus edebiyatına karşı büyük ilgi gösterdiklerine işaret eder49 ki bu tespit, Türkçü/Halkçı Osmanlı/Türk aydınları için de geçerlidir. 1908 Devrimi ertesinde bir yandan, halkçı düşüncenin kendini duyurduğu ve önemli ölçüde etkili olduğu ilk yayın organlarından biri olan Genç Kalemler’in başı çektiği milli edebiyat akımı hızla gelişirken, diğer yandan da başta bu akımınki olmak üzere, uzun süredir etkisinde olunan Fransız Edebiyatı dışındaki edebiyatlara ve özellikle de Rus Edebiyatı’na yönelik yoğun bir ilgi gelişiyordu. Milli edebiyatçıların en çok ilgilendikleri, Rus Bu dönemde ilginin odaklandığı bir diğer şey Anadolu’dur. Uzun bir dönem boyunca hakir görülen Anadolu’ya II. Abdülhamit dönemi Türkçülüğüyle başlayan ilgi51, II. Meşrutiyet döneminde güçlenerek sürmüştür. Anadolu, artık yüceltilenler arasındadır. Halka ve Anadolu’ya yönelik ilgi köylüye olan ilgi anlamına gelir. “Köycülük” ve “köylücülük” de bu dönemde başlar. “Halka doğru” hareketinden doğmuştur.

Yine bu dönemin yoğun şekilde ilgi çeken ve üzerinde odaklanılan konusu/alanı “ilm-i içtima” veya “içtimaiyat”tır (toplumbilim). II. Meşrutiyet dönemi, eli kalem tutan herkesin “içtimaiyattan söz ettiği, “içtimaiyatın çözüm önermediği sorunun neredeyse olmadığı, bir ders olarak müfredata girdiği, Darülfünun’da kürsüsünün kurulduğu, isimlerinde bu kelimenin geçtiği dergilerin çıktığı ve dergilerde “içtimaiyat” sütunlarının ayrı bir yeri olduğu bir dönemdir. Ama bu “içtimaiyat”, anlaşılacağı üzere, bugünkü toplumbilimden çok daha geniş kapsamlıdır. Halka, topluma olan ilgi toplumbilime olan ilgiyi de körüklemiştir ve tersi de doğrudur. “Halk”, II. Meşrutiyet toplumbilimimin anahtar kelimesidir.52

Türk Halkçılığı söz konusu olduğu zaman, başlı başına ele alınması gereken bir kuramcı olan Gökalp’in, toplumbilim üzerine 1913 tarihli ilk telif eserin (İlm-i İçtima) yazarı, Darülfünun’da toplumbilim kürsüsünün kurucusu ve dahası, Berkes’in ifadesiyle, “Türk toplumbilim akımının gerçek önderi” olmasına işaret edilmelidir. II. Meşrutiyet’in içtimaiyat dalgasına Gökalp’in verdiği Durkheim tonu gitgide koyulaşacaktır. Özellikle Dünya Savaşı yıllarından itibaren Türk Halkçılığının beslendiği bir diğer kaynağın, toplumbilimin bir kolu olarak gelişen Fransız solidarizmi (tesanütçülük/dayanışmacılık) olduğu görülmektedir.53 II. Meşrutiyet toplumbiliminin en gözde kavramları arasında “tesanüt” ve “tesanütçülük” de yerini alacaktır.

II Meşrutiyet aydınının gözde ve halkçılık akımının kilit kavramlarından biri de “içtimai inkılâptır. Gökalp’in “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler” başlıklı makalesi54 “içtima-i inkılâpsın manifestosu olarak kabul edilebilir. Siyasi yapıdaki değişim (1908 siyasi devrimi) ülkeyi kurtarmaya yetmemektedir. Öyleyse toplum da değişmelidir. “Halka doğru gitmek” “içtima-i inkılâp”ın gereği olacaktır.

Türk Halkçılığı, örneğin Rus Narodnizmi’nden farklı olarak başından beri milliyetçidir. Başka bir deyişle, “milliyetçi hareketin önderleri aynı zamanda ‘halkçılık’ın da Türkiye’deki öncülerindirler.55 Bununla birlikte Türk Ocağı’nın uzun yıllar başkanlığını yapacak olan Hamdullah Suphi Bey’in (Tanrıöver), Ömer Seyfettin için, “düşüncesinde, tarzında bazen sokağa veya kahveye inen bir umumilik, bir adilik var” diyebilmesi56 Türkçü akımın kendi içinde bile fazla halkçı bulunanlar olduğuna ve dolayısıyla, bu akımın içerisinde daha az halkçı veya halkçı olmayan kimselerin veya bir kanadın varlığına işaret etmesi açısından anlamlıdır.

Halka Doğru dergisi

II. Meşrutiyet dönemi halkçılığının en önemli yayın organlarından biri Halka Doğru (HD) dergisiydi.57 Türk Yurdu bünyesinde çıkarılan HD’nin ilk sayısı 24 Nisan 1913 tarihlidir. Celal Sahir (Erozan) yönetimindeki dergi haftalık olarak toplam 52 sayı çıktı. Son sayısının tarihi 20 Nisan 1914’tür.58

Derginin yazar kadrosunu, çoğu aynı zamanda Türk Yurdu’nun da yazarı olan dönemin önemli kalem erbabı oluşturuyordu. Bu Türkçü aydınlar ya İTC üyesiydiler ya da Cemiyet’e yakın isimlerdi. İTC’nin yarı resmi yayın organlarından biri sayabileceğimiz HD, halkı Cemiyet’in politikaları konusunda bilinçlendirmeye, bu politikaları halka yaymaya, halkı kazanmaya çalışmıştır denebilir.

Söz konusu yazar kadrosu, dönemin en nitelikli yayınlarından biriyle karşı karşıya olduğumuza işaret eder: Narodnik fikirlerin başta gelen giriş kanallarından olduğunu söylediğimiz üçlü; Akçura, Hüseyinzâde ve Ağaoğlu. Selanik’in I. Balkan Savaşı’nda kaybedilişi sonucu dergilerinin kapanmasıyla İstanbul’a gelip Türk Yurdu’m katılan Genç Kalemler ekibi: Gökalp59, Ali Canip (Yöntem), Aka Gündüz, Kazım Nami (Duru), Mehmet Ali Tevfik (Yükselen). Ayrıca Halide Edip (Adıvar), Köprülüzade Mehmet Fuat (Köprülü), Mehmet Emin (Yurdakul), Memduh Şevket (Esendal) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver) bu ekip içindedir.60

HD’nin birinci sayısında yer alan ve dergiyi çıkaran “sekiz on yazıcının” gördüğü bir rüya şeklinde düzenlenmiş olan sunuş yazısı61, kurucuların niyetleri ve perspektifleri konusunda özlü bir fikir verir.

Bu rüyada sahne köydür. Çektiği yoksulluk yüzünden belli olan yaslı kadın ve aç, çıplak, sıtmalı, zavallı çocukları köylülük, “sekiz on yazıcı” ise aydınlardır. Yaşlı kadın, yani köylülük, yaşlı kadının deyişiyle “halk”tır. Yazıcılar/aydınlar kadını/halkı tanımaz. Yaşlı kadın, yüzlerce seneden beri kendisini aramamış, hatırını sormamış oldukları için tanımamalarına şaşırmaz. Bundan sonra söyledikleri, aydın-halk arasındaki uçurum üzerine özlü bir söylev ve aydınların yargılanmasıdır. Yaşlı kadın yazıcılardan artık ümidini kesmiştir ve artık kendi kendini ıslah edip geliştireceğini anlatır. Bunun için çocuklarıyla birlikte çalışmaya karar vermiştir. Ama kırgın da olsa yazıcılara şöyle bir çağrıda bulunur: “Siz de benim evlatlarım değil misiniz? Siz de yapma dileğinizi, yalancı bilgilerinizi, boş ve faydasız gururlarınızı bırakarak bana gelir, benimle beraber çalışır mısınız?” Bu söz üzerine uyanan yazıcılar, sunuş yazısına şöyle son verirler: “O yoksul kadıncağıza yardım için haftalık bir ceride olarak bu ‘Halka Doğru’yu çıkarmaya başladık.”

Ispartalı Hakkı’nın özlü bir şekilde ifade ettiği gibi, HD’nin kuruluş maksadı, “İstanbul’un beylerini, efendilerini ‘Halk’ ile ‘Anadolu’ ile alâkadar etmek idi.”62 Gökalp de HD’nin, “Türkçülüğün ilk esaslarından biri” olan ‘”Halka Doğru’ prensibi”ni “tatbik etmek üzere” çıkarıldığını belirtir.63

“Halka”

HD’nin temel amaçlarından biri halka faydalı olmak ve aydınlarla halk arasındaki kopukluğu gidermekti. Akçura’nın derginin çeşitli sayılarında çıkan “Halka” başlıklı yazı dizisinin ilkinde64, “Biz, ‘Halka Doğru’ diye ad taktığımız bu cerideyi halk için, halka faydalı olmak için çıkarıyoruz” denerek, temel amaçlardan biri dile getiriliyordu. Bu anlayışa uygun olarak, HD’de gayet kolay anlaşılır bir dil ve üslup kullanılmıştır. Nitekim bizim makalemizde HD’den yapılan alıntılar hiçbir şekilde sadeleştirilmemiş dergiden aynen aktarılmıştır. Görüleceği gibi, kullanılan gayet sade bir Türkçedir. Türk Yurdu daha teorik nitelikli ve daha çok aydınlara yönelik iken, HD doğrudan halka, daha pratik sorunlara yönelik bir yayın çizgisi izlemistir. Bu dergiyi, esas olarak halkın okuması istenmiştir.

Aynı yazısında Akçura, “halk”tan ne anladıklarını da ortaya koyuyordu: “Halktan muradımız, köylükte yaşayan az toprak sahibi, yahut büsbütün topraksız rençberler; sonra şehirlerde geçinen ufak esnaf ve günlükçü ameleler, ırgatlardır. Biz, uzaktan uzağa bunların geçmişleri güç olduğunu, fakr u zaruret çektiklerini biliyoruz.” Yani derginin hedef-kitlesini aşağı sınıflar, emekçi kesimler (köylü, esnaf ve işçi) oluşturmaktadır. Burada önemle vurgulanması gereken nokta, halkın sınıfsal bir tasnife göre belirlenmiş olduğudur. Gerçekten de HD’nin yayın çizgisi, esnaf, köylü ve işçi kesimin, yani halkın sorunlarının, sıkıntılarının dile getirilmesi; bu sorunlar için çözümler sunulması; halkın her konuda bilinçlendirilmesi; haklarının ve çıkarlarının savunulması ve her zaman, söz konusu kesimlerden yana bir tutum alınması şeklinde özetlenebilir.

Akçura’ya göre bir millet için en önemli şeyler ekonomi ve sağlıktır. Bu görüşe uygun olarak, HD’de iktisat konusuna büyük önem verildiği, bu konunun dergide büyük bir yer tuttuğu görülmektedir.65 Mühendis Faik’in “Esnaf İçin Terakki Yolları”, Muhyiddin (Birgen)’in “İktisadi Hasbihal” başlıklı yazı dizileri hem dergi içeriğindeki hacimleri, hem de derginin savunduğu ekonomi politikalarını görmek açısından önemlidir, HD’de çeşitli yönleriyle milli iktisat politikası savunulmuştur. Dergide, halkın sağlık sorunlarına, halkı bilinçlendirme perspektifine bağlı olarak sağlık ve temizlik bilgilerine de yer verilmiştir.

Köylülerin, şehirlerde gitgide yok olan küçük Türk esnafın, ırgatın, isçinin ekonomik sıkıntılarını ve ekonomik duruma sıkı sıkıya bağlı sağlık sorunlarını canlı bir şekilde anlattıktan sonra, Akçura, dile getirdiklerinin kendilerinin görebildiği kısım olduğunu söyler ve geri kalanı nasıl öğrenebileceklerinin yolunu gösterir. Bu, “halka doğru giderek” olacaktır: ‘”Halka doğru’ giderek, köyleri gezerek, esnaf arasına karışarak, onlarla konuşarak, dertleşerek…”

Ama Akçura’nın sözünü ettiği şey, halkın pasif kalacağı, tek yönlü bir hareket değildir. Şöyle yazar: “Lakin halk da biraz bize doğru gelmemeli midir? Esnafımızın, rençberlerimizin yazıyı bilenleri, hal ve ahvaline dair bize mektuplar yazsalar, idarehanemize gelip bizimle görüşseler ne kadar iyi olurdu: bir taraftan biz, yani okumuş tabaka halk arasında malumat toplayarak, elimizden gelen hizmette bulunurduk; diğer taraftan halk bizim aramıza girip malumat verir ve dertlerini, dileklerini anlatırdı. Böylece, çalışan halk ile halk için çalışanlar arasında dostluk, kardeşlik bağları bağlanırdı; hep birden milletimizin kurtulmasına, yükselmesine uğraşmış olurduk.

Şimdiye kadar, “Halka Doğru’nun vaziyeti minbere çıkmış hatip efendiyi andırıyor. Halka faydalı olacak diye şiirler okuyoruz, hikâyeler anlatıyoruz … ama halk bunları anlıyor mu, dinliyor mu? Yoksa biz okurken o tatlı tatlı uyuyor mu?… Bundan sonra ‘Halka Doğru’ caminin döşemesinde, halkın arasında oturan vaizlere benzemek, halkla daima beraber bulunmak, konuşmak, dertleşmek, onların suallerine cevap vermek, bakışlarından manalar çıkarmak istiyor. ‘Halka Doğru’ halkla, halkı seven okumuşlar arasında bir sohbet odası, bir müzakere meclisi olmak istiyor. Fakat bu isteğin yerine gelebilmesi için, halkımız da bize yardım etmelidir: bize mektup yazmalı, sualler sormalı, gelip bizimle görüşmeli. Yoksa yalnız bizim isteğimizle iş olup bitmez. Tek elin havada sallanmasından ses çıkmaz.”

Akçura, halk arasında yaşayan mektep hocalarının, nahiye müdürlerinin, imam efendilerin, ziraat ve sıhhiye müfettişlerinin, halk içinde gördüklerini, bildiklerini düşündüklerini yazarak yardım edebileceklerini, kendilerinin onların da hizmetlerini beklediklerini söyler ve yazısının ilk bölümünü şöyle tamamlar: “Onlar da bizim kadar biliyorlar ki kendilerini asıl yaşatan, besleyen halktır. Halka borçludurlar. Halk sağlam ve zengin olmazsa, onlar da en sonunda aç kalacaklarını asla unutmamalıdırlar.”

Akçura, yazı dizisinin ikinci bölümünde 66 eksikliklerin ve kabahatlerin sorumluları üzerinde durur. Ona göre halkın sorunlarından, sıkıntılarından elbette hükümet mesuldür ve bu konuda yüzyıllardır kabahatlidir. Ama Akçura, hükümeti suçlama kolaycılığından da kaçınmak ister. Öyle ki ona göre hükümet de “bizim gibi adamların bir araya gelmesi”nden oluşur. “Onun için bir memleketin hükümeti, o memleket halkının aynasıdır” ve “hükümetten şikâyet etmek demek, kendimizden şikâyet etmek demektir. Hükümetin kusurları olursa, o bizim kusurlarımızdır. Hükümetin iyi olmasını istersek, evvela kendimizi ıslah etme”miz gerekir.

“Halka”nın üçüncü kısmında67 Akçura, “hükümete muhtaç olmaksızın halkça, esnafça, köyce yapabileceğimiz işler”in neler olabileceği üzerinde örnekler vererek durur. Bunların esasını, köylünün ve esnafın birleşmesi, örgütlenmesi, sendikalaşması; ecnebi tüccara ve tefecilere karşı gücünü birleştirerek birlikte hareket etmesi oluşturur. Akçura bu konuda başka memleketlerin halklarını örnek verir. Ama sözünü ettiği memleketler Almanya Fransa veya İsviçre gibi birden bire örnek alamayacağımız ülkeler değil “Rusya, Bulgaristan, Romanya gibi belki, marifet ve çalışma cihetinden bize daha yakın memleketlerdir.” Ruslardan, Romanyalılardan ve Bulgarlardan daha evvel hatıra gelen ise, Rusya tebaası Türklerdir. Akçura, “bunların yaptıklarını Osmanlı Türkleri neden yapamasınlar?” diye sorar.

Yukarıda da belirtildiği gibi, HD milli iktisat ve dolayısıyla bir milli burjuvazi yaratılması yanlısıdır. İktisadi sorunlara da bu perspektiften çözümler getirmiştir. Müslüman Türk esnaftan yana bir tavrı olan ve iktisadi politikalarında Müslüman Türk’ü ve Anadolu’yu esas alan İTC’nin bir nevi sözcülüğünü yapmış, esnafla ilişkilerin geliştirilmesinin yollarını araştırmıştır. Milli iktisat programının bir parçası olarak, dergide kooperatifçilik tartışılmış ve savunulmuştur. Kendi türünden meslek gruplarının bir araya gelip örgütlenmesi, korporasyonlar önerilmiş ve desteklenmiştir.68

Yazısının dördüncü bölümünde69 Akçura, halkın kendi imkânlarıyla kuracağı okullar üzerinde durur. Ona göre “Halka” başlıklı seri yazılarda anlatılanlar gerçekleştirilemeyecek hayaller değildir. Kuzey Türkleri bunları hayata geçirmişlerdir.

Akçura yazısını, halkın tüm bunları yapabilmesi için gereken “öncü” şartına yaptığı vurguyla bitirir: “Halk, yani köylü ve esnaf bunları yapabilmek için önüne düşüp yol gösterecek adamlara muhtaçtır. … başka memleketlerde de halkın mürşidi, okumuş adamlar, hocalar, muallimler, darülfünun talebesi falan olmuştur. Osmanlı memleketinin İslam olmayan halkı arasına o halkın büyük mekteplerde tahsil görmüş, şahadetname almış gençleri girerek halka mahsus cemiyetler, mektepler açtıklarım her gün görüyoruz. Halk öğrendikten sonra artık kendisi de yapabiliyor: Açılmışları devam ettiriliyor, yeniden yeniye de açıyor; fakat başta işi başlayıp yola koyulan daima okumuş adamlardır.”

Yazı dizisinin son bölümü70 “halka doğru gitme”ye ayrılmıştır. Akçura şöyle yazar: “Evvelki makalemizde halkın, yani köylü ve esnafın mektepler, cemiyetler yapabilmesi için önüne düşüp yol gösterecek okumuş adamlara ihtiyacı olur demiş ve başka memleketlerde hoca, muallim, büyük mektepler talebesi gibi okumuş adamların halk arasına girerek bu vazifeyi ifa etmekte olduklarını söylemiştik. Vakıa şimdi zengin, malumatlı, rahat ve kutlu görünen milletlerin hepsinde böyle olmuştur, Mesela Alınanlarda Ruslarda halkın ileri gelenleri yalnız şehirlerde oturup kalmamışlar, kasabalara, köylere gitmişler, oradaki halkı öğretmeye, ilerletmeye, yoluyla çalışmaya, zenginleşmeye, halkın insani, milli, vatani hislerini yükseltmeye uğraşmışlardır.”

Bunun ardından Akçura, kendisinin böyle halka doğru giden Sırpları, Bulgarları, Rumları kendi memleketimizde de gördüğünü anlatır. Özellikle Seniçe kasabasında rastladığı Sırp öğretmen karı kocadan çok etkilenmiştir. Avrupa’nın en iyi okullarında okumuş, geniş ve ciddi malumat sahibi oldukları her sözlerinden anlaşılan, Fransızca’yı ve Rusça’yı mükemmel konuşan bu genç çiftle tanışmasını aktardıktan sonra şöyle yazar:

“Pek şaşılacak bir şey değil mi? Bu Sırp [o zamanlar Osmanlı Sırp] muallim, Avrupa’nın en büyük darülfünunlarından birisini ikmal etmiş, şahadetname almış, sonra kışın beş altı ay, civar köye bile gidilemeyecek kadar dünyadan ayrı, medeniyetten mahrum ücra bir köye gitmiş, darül-muallimet şahadetnameli genç karısıyla, mektep- i iptidaiye hocalığı ediyor! Bazı, yalnız mektep-i iptidaiye hocalığı değil, bütün köyün, belki bütün o civarların da hocalığını ediyor. O, yalnız yedi sekiz yaşındaki köylü çocuklarına elifba öğretmiyor; bütün köye, belki bütün o havaliye adam olmayı, usullü çalışmayı, servet kazanmayı ve Sırplaşmayı öğretiyor. İşte asıl halka doğru gitmek böyle olur …

Seniçe ile Sırp hududu arasında bilmem hangi meçhul ve küçük köyün hocası olan bu Sırp genci, hiç mübalağasız söylüyorum ki payitahtımızın büyük mekteplerinde muallim veya müdür olan zatların birçoğundan ilimce, irfanca, hatta zekâca üstün idi. Bu yüksek emelli köy hocası, Sırbistan’da büyücek şehirlerinde muallim olabilirdi; fakat o, köy muallimliğini arzu etmiş, karanlıklara girip ışık dağıtmayı, zaten hayli aydın yerlerde parlayıp göze çarpmaya tercih eylemişti… Böyle halka doğru giden gençlerin varlığını, saylarının boşa gitmediğini vaka- i ahire ispat eder: düşmanımız Sırplıların bize galebeleri sebeplerinden bir büyüğü de böyle halka doğru giden, köy hocalığı eden darülfünun mezunlarının vücududur…”

Akçura, halka doğru gitmeye hazırlanan Rum gençlerini de iki yıl önce Atina Üniversitesi’nde görmüştür. Anadolu’nun dört bucağından gelip, “Atina’da tahsilini bitiren genç Osmanlı Rumlar, Anadolu içerilerine dağılıyorlar, kasabalara, köylere kadar gidiyorlar, mektepler açıyorlar, hocalık ediyorlar, hekimlik ediyorlar, yani halka gidiyorlar, kendi halklarının, Rumların maddi hastalıklarına ilaç veriyorlar, manevi hastalık olan cahillerini gidermeye çalışıyorlar ve aynı zamanda umumi Helenlik [Yunanlılık] fikr-i millisini de aşılıyorlar”dı.

Akçura yazısını, “Rum vatandaşlar, böyle uğraşıyorken, acaba bizim Türk gençleri ne yapıyor?” diyerek bitirir. Akçura’nın bu sorusundan bir süre önce, aydın Türk gençlerinin de halka doğru gitmeye başladıkları, HD tarafından ilan ediliyor, bu ilk halka doğru gidenlerin deneyimleri dergide yayımlanıyordu.71 II. Meşrutiyet dönemi, düşünsel/ideolojik düzlemde Türk Halkçılığı’na tanıklık ettiği gibi, eylem düzleminde bir Türk “halka doğru” hareketine de tanıklık etmiştir.

1 Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 9. Basım, İstanbul: Çağlayan Kitabeyi, 2001, s. 159.
2 Fuat Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, 3. Basım, Ankara: TTK Yayınları, 1999, s. 299–300.
3 Şinasi, Makaleler (Külliyat IV), Fevziye Abdullah Tansel (bas. haz.), Ankara: Dün-Bugün Yayınevi, 1960, s. 2–4.
4 Ahmet Mithat Efendi’yi Tolstoy ile kıyaslayıp onu “halkçı” ve “Türk Tolstoy’u” olarak niteleyen kişi Yusuf Akçura’dır. Bu değerlendirmeler için bkz. Akçuraoğlu Yusuf, “Ahmed Midhat Efendi”, Türk Yurdu, (Cilt 3, Yıl: 2. Sayı: 30, 27 Kânunievvel 1328-9 Ocak 1913), 2. Cilt (Cilt 3-4), Ankara: Tutibay Yayınları, 1999, s. 100–104; Yusuf Akçura, Türkçülüğün Tarihi, 1. Basım, İstanbul: Kaynak Yayınları, Kasım 1998, s. 54–56. Mehmet Emin Bey için yukarıdaki ifadeyi kullanan kişi Ziya Gökalp’tir; bkz. Ziya Gökalp, “Türkçülük Nasıl Doğdu?”, Yeni Mecmua, Sayı: 40 (18 Nisan 1918), s. 263. Akçura da Mehmet Emin Bey’in halkçılığına önemle işaret etmiştir. Bkz. Akçura, s. 101–102,107–109.
5 Eski Rejim’in monarka sadakat duygusu törpülendikçe, bu duygusu törpülenenlerin yüzlerinin yavaş yavaş halka dönmeye başladığı söylenebilir. Daha genel bir tespitte bulunmak gerekirse, burjuva demokratik devrimler ne kadar derinleşirse halka o kadar yaklaşırlar ve ne kadar halka yaklaşırlarsa o kadar devrimcileşirler denebilir. Fransız İhtilali bunun en tipik örneğidir. Devrimin en radikal dönemi olan 1792–1794, aynı zamanda en “halkçı” dönemidir de… örneğin Robespierre’in Millet Meclisine Nutuk başlıklı yazısı ve hatta Marat’nın gazetesinin ismi (Halkın Dostu) bile bu konuda bir fikir edinmeyi sağlar. Bkz. Arda Odabaşı, “Maximilien Robespierre”, Bilim ve Ütopya, Sayı: 110 (Ağustos 2003), s. 16–47.
6 Narodnizm için bkz. Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi 1760–1900, Aydınlanmadan Marksizme, Alâeddin Şenel (çev.), 1. Basım, Ankara: V Yayınları, Şubat 1987, s. 149–238, 277–313, 365–400; Paul Taggart, Popülizm, B. Yıldırım (çev.), 1. Basım, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, Ekim 2004, s. 59–74; Eric J. Hobsbawm, Sermaye Çağı 1848–1875, B. S. Şener (çev.), 1. Basım, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, Aralık 1998, s. 179–184; Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) Tarihi, 2. Basım, İstanbul: Kaynak Yayınları, Mayıs 1997, s. 15–22, 26–29, 33. Ayrıca Lenin’in Narodnizm değerlendirmelerine bakılmalıdır. Rusya tarihine ilişkin genel bilgi için ise bkz. Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, 4. Basım, Ankara: TTK Yayınları, 1999, Ekonomik gelişme için bkz. M. E. Falkus, Rusya’nın Endüstrileşmesi 1700-1914, Alâeddin Şenel (çev.), I. Basım, Ankara: V Yayınları, Mayıs 1986.
7 Hobsbawm, s. 180, 182.
8 Zafer Toprak, “Popülizm ve Türkiye’deki Boyutları”. Tarih ve Demokrasi-Tarık Zafer Tunaya’ya Armağan, 1. Basım. İstanbul: Cem Yayınevi, 1992 içinde, s. 41, 53, Toplumsal koşullardaki benzer yön için ayrıca bkz. İlhan Tekeli-Gencay Şaylan, “Türkiye’de Halkçılık İdeolojisinin Evrimi”, Toplum ve Bilim, Sayı: 5–6 (1978), s. 58. Toprak şöyle diyor; “Bizce Türk halkçılığı, uluslararası yazında yeterince bilinmese de, popülist birikime önemli bir katkıdır” (s. 35–56).
9 Akçura’nın Sovyet diplomat Frunze onuruna verilen bir resepsiyonda yapmış olduğu bu konuşma için bkz. Hâkimiyet-i Milliye, Numara: 395 (4 Ocak 1922), s. 1–2.
10 Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, 1. Basım, Ankara: Bilgi Yayınevi, Mayıs 1975, s. 231–232.
11 Bkz. Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, A. Kuyaş (yay. haz.), 3. Basım, İstanbul: YKY, Kasım 2002, s. 391–392; Tekeli-Şaylan, s. 57–58; İlhan Tekeli, “Makedonya İç Devrimci Örgütü ve 1903 İlinden Ayaklanması”, Cumhuriyetin Harcı I. Kitap, (İlhan Tekeli ve Selim İlkin), 1. Basım, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Eylül 2003, s. 76–77; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler Cilt 1, 1. Basım, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998, s. 549–550.
12 Akçuraoğlu Yusuf, “Ahmet Mithat Efendi”, TY, s. 103.
13 Akçuraoğlu Yusuf, “Halka- 5”, Halka Doğru, Yıl 1 Sayı: 31 (7 Teşrin-i sanı 1329), s. 237–238.
14 Burada akla, Hınçaklara göre daha sağdaymış görüntüsü veren ama ideolojik düzlemde (Berkes “milliyetçi” diyerek tümüyle dışarıda bıraksa da) onlardan çok da uzak olmadığı anlaşılan Daşnakların (1890’da kurulan Daşnakzutyun) bir etkisi olup olmadığı ve varsa ne yönde olduğu gelir. Bilindiği gibi, Jön Türkler Hınçaklara nazaran Daşnaklar ile çok daha yakın bir ilişki içindeydiler, İki Jön Türk kongresinde de (1902 ve 1907) Daşnaklar yer almıştı, 2. Kongre’den bir tür ittifak sonucu bile çıktı. 1908 Devrimi’nden sonra ise Daşnaklar İttihatçılara, Hınçaklar ise İtilafçılara yakın durdular ve işbirliği yaptılar. Daşnaklar ve Jön Türkler/İTC ile ilişkileri için bir sonraki dipnotta yer alan ilgili kaynaklara (Tunaya ve Ter Minassian) bkz.
15 Bu tespit için bkz. Anahide Ter Minassian, “1876–1923 Döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü”, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876–1923), M. Tuncay-E. Jan Zürcher (der.), 3. Basım, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004, s. 168. Ermeni örgütleri için ayrıca bkz. Tunaya, s. 591–601. Ter Minassian, 1887–1921 döneminde Ermeni hareketinde sosyalizm ile milliyetçiliğin birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe girdiğini (Tunaya da buna işaret eder) ve ilk Ermeni komünistlerinin Hınçak grubundan çakacağını da ekler (s. 165, 170). Benzer şekilde, Ethem Nejat, Mustafa Suphi, Şevket Süreyya, Nazım Hikmet gibi ilk Türk komünistlerinin de halkçı Türkçüler arasından çıkması anlamlıdır. Bkz. Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi 2. Cilt, İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 461 vd. Rus örneği de (yani Plehanov’un başını çektiği ilk Rus Marksist grubunun -Emeğin Kurtuluşu- narodnik hareket içinden doğduğu) hatırlanacak olursa (bkz. SBKP(B) Tarihi, s. 15; Walicki, s. 367–369.) akla, halkçılığın, sosyalizme/komünizme ideolojik bir sıçrama tahtası/aşaması olup olmadığı gelir.
16 Bu gruptan çok daha erken bir tarihte İstanbul’a gelen Mizancı Murat Bey’e de değinmek gerekir. Sivastopol’da bir Rus lisesini bitirdikten sonra 1873’te Dağıstan’dan İstanbul’a gelen ve Rus basınını takip etmeye devam eden Murat Bey’in 1886’da çıkarmaya başladığı gazetesi Mizan’da taşraya/köylüye yönelik bir ilgi görülür ama Mardin’in de belirttiği gibi, bu ilginin ne dereceye kadar Narodnizm’in etkilerini taşıdığını anlamak zordur. Bkz. Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasî Fikirleri 1895–1908, 6. Basım, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999, s. 110.
17 Ağaoğlu Ahmet Bey’in narodnik fikirlerden ve hareketlerden etkilendiğini kendi anlatımından biliyoruz. Ahmet Bey, erken bir tarihte bu fikirlerle tanışmış ve hatta narodnik bir cemiyete katılmıştı. Bununla birlikte, Türkiye yıllarında Hüseyinzade’ye ve Akçura’ya göre narodnik fikirleri daha az yaymış görünür. Makalenin hacmini arttırmamak için, diğerlerinin aksine, Ağaoğlu üzerinde ileride ayrıca durulmayacaktır. Ağaoğlu için bkz. Fahri Sakal, Ağaoğlu Ahmed Bey, Ankara: TTK Yayınları, 1999, (özellikle s. 9–11,89–90); A. Holly Shissler, İki İmparatorluk Arasında Ahmet Ağaoğlu ve Yeni Türkiye, T. U. Belge (çev.), I. Basım, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Haziran 2005, (özellikle s. 80–86); Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 7. Basım, İstanbul: Ülken Yayınları, 2001. s. 408–412; Akçura, s. 147–163.
18 François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf Akçura (1876–1935), Alev Er (çev.) 3. Basım, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Aralık 1999, s. 109. Bununla birlikte, özellikle Balkan/Bulgar etkisinin, hiç de küçümsenmemesi gerektiği belirtilmelidir. Bulgar etkisi konusunda ayrıca bkz Mardin, s. 44–45.
19 Gökalp, s. 263. Hüz
20 eyinzâde Ali Bey için bkz. Ali Haydar Bayat, Hüseyinzâde Ali Bey, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 1998; Ülken, s. 217-218, 267-276, 326; Gökalp, s. 262-263; Akçura, s. 140-146, 156-157; Safes (Yusuf Akçura), “Tercüme-i Hâl/Hüseyinzâde Ali Bey”, TY (8. Cilt, Sayı: 81-83, 15 Nisan ve 6, 25 Mayıs 1915), 4. Cilt (Cilt 7-8-9), Ankara: Tutibay Yayınları, 1999, s. 104-107, 114-116, 123-125.
21 Gökalp, s. 263.
22 M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul-Üçdal Neşriyat, s, 23; Bayat, s. 11.
23 Pek çok kaynakta kurucular arasında gösterilir ama Ubeydullah Efendi’nin Ölümü üzerine 4–7 Mart 1938 de Tan gazetesinde tefrika edilen yazısından kurucular arasıda olmadığı anlaşılıyor. Mart 1938’de “Kırk altı sene kadar evvel” dediğine göre, Cemiyete giriş tarihi 1891,1892 veya 1893 olsa gerektir. Bkz. Hüzeyinzâde Ali Turan, “İttihat ve Terakki Nasıl Kuruldu? Ubeydullah Efendi’nin Oynadığı Roller”, Bayat, age. içinde, s. 333– 342. Aynı tefrika şu eserde de bulunabilir: Ömer Hakan Özalp, Ulemadan Bir Jöntürk Mehmed Ubeydullah Efendi, I. Basım, İstanbul: Dergâh Yayınları, Nisan 2005, s. 53 vd.
24 Bir önceki dipnotta verilen kaynağa bkz.
25 Lenin’in ağabeyi Aleksandr Ulyanöv, Petersburg Üniversitesi’nde öğrenciyken Narodnaya Vofya (Halkın İradesi)’ya katılmış, Çar II. Aleksandr’a düzenlenen bir suikast girişiminde yer aldığı için 1887’de idam edilmişti. A. Ulyanov, Plehanov gibi, Narodnizm’den Marksizm’e geçmekte olanlardandı. Bkz. Walicki, s. 369–370; Kurat, s. 367. Hüzeyinzâde, A. Ulyanov’un Lenin’in kardeşi olduğunu Sovyet rejiminin kurulmasından sonra öğrendiğini belirtir.
26 II. Meşrutiyet döneminin halkçı yayınlarından birinin adının Türk Sözü olduğunu bir not olarak düşelim.
27 Nihilizm ve Pisarev için bkz. Walicki, s. 186–190; M. Rosenthal ve P. Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü, E. Aytekin ve A. Çalışlar (çev,), 4. Basım, İstanbul; Sosyal Yayınlar, Ağustos 1980, s. 359, 382–383.
28 Aynı yıllarda idari makamların da “nihilist” terimini (olumsuz anlamda) kullandığı, 1894 tarihli bir zaptiye nazın raporundan anlaşılmakta. Bu raporda “Hınçak cemiyet-i fesadiyesi”, “anarşist ve nihilist” olarak tanımlanıyordu. Bkz. Tunaya, s. 595.
29 Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, s. 231. Abdullah Cevdet’in Rus Nihilistlerine karşı olumlu tutumu için bkz. Hanioğlu, s. 254–255.

30 1926’da Bakû’de Azerbaycan Edebiyat Cemiyeti’nde verdiği konferansta dile getirdiği bu sözler için bkz. Bayat, s. 30.

31 Şu yorumlara bkz. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 425; Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, s. 231. Berkes’in yorumlarını Hanioğlu (s. 24) ve Mardin (s. 45) ile karşılaştırınız. İshak Sükuti’nin şu sözleri de dikkate değer: “Hani ya, geçenlerde, Petersburg talebesi arasındaki gizli bir ihtilâl teşkilâtından bahsetmiştin! İşte biz de, birkaç arkadaş, burada, Terakki ve İttihad nâmile, o yolda bir cemiyet tesis ettik… “; Hüzeyinzâde Ali, “İttihat ve Terakki Nasıl Kuruldu? Ubeydullah Efendi’nin Oynadığı Roller”, Bayat age içinde, s. 334.

32 1911 Kongresi (4. Kongre) Cemiyetin önemli kongrelerinden biridir. Bu kongrede alınan kararların bazıları, konumuz açısından üzerinde durmaya değer. Cemiyetin kapitülasyonlara karşı açıktan cephe alması ilk kez bu kongrede gerçekleşmiş olmaktan başka, tüm kongre çalışmalarının köylüyü hedeflemiş olması da dikkati çekmektedir. Kongrede topraksız köylü sorunu ete alınmış, gayrimenkul mülkiyet hakkının köylüye zarar vermeyecek şekilde ayarlanması benimsenmiş, zirai ilişkilerin düzenlenmesi, zirai kredilerin arttırılması ele alınmıştır. Aşiretlerin yerleşik kılınması tedbirlerinin yanı sıra, çiftçiler, orakçılar, aylıkçılar ve yarıcılar arasındaki ilişkileri düzenleyecek ve saptayacak bir kanun yapılması önerilmiştir. Kongrede alınan bu kararlar ile yine bu kongrede Merkezi Umumi’ye seçilen Ali Bey arasında ne tür bir ilişki olabileceği irdelenmesi gereken bir konudur. 1911 Kongresi için bkz. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler Cilt: 3. 1. Basım, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000, s. 287–289.

33 Genç Kalemlerim önde gelen mensuplarından Ali Canip Yöntem’in şu yazısının başlığına bkz. Ali Canip Yöntem, “Ziya Gökalp’e Türkçülüğü Aşılayan Adam”, Yakın Tarihimiz Cilt I Sayı: 9, s. 259–260.
34 Samet Ağaoğlu, “Perde Arkasındaki Adam”, Babamın Arkadaşları, 2. Basım, İstanbul: Nebioğlu Yayınevi, s. 82–85. Yöntem’e göre de Ali Bey, hizmeti derecesinde tanınan bir adam değildir; Yöntem, s, 259.
35 Türkçü/halkçı çevreden olan Mehmet Ali Tevfik, 12 Mart 1329 (25 Mart 1913) tarihli yazısında, “üstadım” dediği Ali Bey’in Selanik’te 1327 yılı kışında (1911 Aralık veya 1912 Ocak-Şubat) bir topluluk önünde yaptığı konuşmada, altı asırdan beri beklenen sözleri söylediğini, Türklere yeni bir ufuk gösterdiğini, onlardan kahredici kaderi alarak, yerine zinde bir umut kaidesi diktiğini söylüyordu; bkz. Mehmet Ali Tevfik, Turanlının Defteri, Matbaa-i Hayriye ve Şürekâsı, 1330, s. 43.

36 “Serbest Derslere Başlarken” (Siyaset ve İktisat) adlı yazısından akt. Ülken, s. 391.
37 Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, 4. Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1971, s. 224.
38 Akçura için bkz. Georgeon, age.; Akçura, s. 123-139; Ülken. 387–394. Ayrıca, Muharrem Feyzi Togay’ın, Yusuf Akçura Hayatı ve Eserleri (İstanbul: Hüsnütabiat Basımevi, 1944) adlı kitabı, Akçura’nın yaşamının ilk yirmi yılını kapsayan otobiyografik notlarını içermesi açısından önemlidir; bkz. s. 97–141. Berkes’in “Unutulan Adam: Yusuf Akçura” başlıklı makalesi, Akçura-Gökalp karşılaştırması ekseninde Akçura’nın unutuluşunun nedenlerini irdeleyen çok değerli bir çalışmadır, bkz. Niyazi Berkes, “Unutulan Adam: Yusuf Akçura”, Felsefi ve Toplumbilim Yazıları, 1. Basım, İstanbul; Adam Yayınları, Şubat 1985, s. 209–216.

39 Georgeon, s, 59.
40 Mihaylovski ve Legal (veya Liberal) Popülistler için bkz. Walicki, s. 221–232, 380.
41 Shissler. s. 83. Tolstoy ve Dostoyevski için bkz. Walicki, s. 277–313.
42 Türkçülerde Akçura’da olduğu gibi Tolstoy’a muhabbet ve de özellikle Genç Kalemlerde görüldüğü gibi Dostoyevski’ye husumet, bu iki büyük yazarın Panslavizme ve dolayısıyla Türklere karşı tutumlarından büyük oranda etkilenmişti. Bkz. Kaya Alp, “Eser ve Zat-Türk Düşmanlarından; Dostoyevski”, Genç Kalemler, 3. Cilt No: 19 (11 Nisan 1328), s. 161–163.

43 Yöntem, Hüseyinzâde Ali Bey’in de “Rus edebiyatını… derinden derine biten bir adam” olduğunu söyler; Yöntem, s. 259.

44 Georgeon, s. 60.
45 Zafer Toprak, “Aydın, Ulus-Devlet ve Popülizm”, Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, S. Şen (yay. haz.), 1. Basım, İstanbul: Bağlam Yayınları, Temmuz 1995, s. 40.

46 Terimin ilk kullanımına ilişkin bu bilgiyi Toprak (s. 40) vermektedir. Söz konusu makale için bkz. Ziya Gökalp, “Halkçılık”, Yeni Mecmua, 2. Cilt Sayı: 32 (14 Şubat 1918), s. 102–104.
47 Halkçılık-Entelijansiya ilişkisi için bkz. Niyazi Berkes, “Batı Düşününde ve Türkiye Tarihinde Aydınlanma Kavramı”, Felsefe ve Toplumbilim Yazıları: s. 247–252; Toprak, “Popülizm ve Türkiye’deki Boyutları”, s. 56– 58; Hobsbawm, s. 181–182. Ayrıca Narodnizm’e ilişkin kaynaklara bkz.

48 Zafer Toprak, “Osmanlı Aydını: Münevverden Aydına Popülist özlemler”. Milliyet Sanat, Sayı 157 (1 Aralık 1986), s. 5.

49 Berkes, s. 250.

50 Bilge Ercilasun, İkinci Meşrutiyet Devrinde Tenkit 1- Türkçü Tenkit, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1995, s. 286.

51 David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876–1908), Ş. S. Türet, R. Ertem, F. Erdem (çev.), 1. Basım, İstanbul: Kervan Yayınları, Ağustos 1979, s. 77–85.

52 Toprak, “Aydın, Ulus-Devlet ve Popülizm”, s. 40–41. Konuya ilişkin daha geniş bilgi için bkz. Zafer Toprak, “Osmanlı’da Toplumbilimin Doğuşu”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce Cilt 1 Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası: Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, 1. Basım, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001, s. 310–327; Niyazi Berkes, “Türkiye’de Toplumbilimin Başlangıcı”, Felsefe ve Toplumbilim Yazıları, s, 135–144.

53 Toprak, “Popülizm ve Türkiye’deki Boyudan”, s. 54; Tekel i-Şaylan, s. 59; İlhan Tekeli, Türkiye’de Halkçılık”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi Cilt 7, İstanbul; İletişim Yayınları, s. 1929. Berkes bu yönelimi, “Marksist sosyalizmden” “Durkheim’ın sosyolojizmine” diye özetler. Bkz. Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, s. 237; Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 422.

54 Demirtaş (Ziya Gökalp), “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler”, GK, 2. Cilt Numara: 8 (10 Ağustos), s. 138–141.
55 Georgeon, s. 108.
56 Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, Ş. Kutlu (haz.), 3. Basım, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2000, s. 181. Berkes’e göre “bizde ilk gerçek halkçı aydın” olan (Berkes, “Batı Düşününde ve Türkiye Tarihinde Aydınlanma Kavramı”, s. 256) Ömer Seyfettin’e ilişkin bu değerlendirmeyi, Gökalp’in şu değerlendirmesiyle karşılaştırınız:

“Yepyeni bir cereyanın tâ başında bir inkılâpçı idi. O, bu cereyanın dallanarak genişlemesine, Türkçülük, halka doğruculuk, milli kültür hareketlerinin doğmasına sebep oldu.” Akt. Yusuf Ziya Ortaç, Portreler (Bir Varmış Bir Yokmuş), 2. Basım. İstanbul: Akbaba Yayınevi, 1963, s. 122.
57 Bu bölümde, yukarıda da belirtildiği gibi, II. Meşrutiyet dönemi halkçılığının ele alındığı söylenemez. Yalnızca bir numune olarak, Halka Doğru dergisi üzerinde, o da kısmen, durulacaktır. Halka Doğru dergisi, derginin sunuş yazısı ve de özellikle Akçura’nın “Halka” başlıklı yazı dizisi eksen alınarak değerlendirilecektir.

58 Halka Doğru’yu, Ömer Seyfettin’in başyazarı olduğu ve sadece 16 sayı çıkabilen, aynı çizgideki Türk Sözü dergisi izleyecektir. Türk Yurdu’nda verilen bilgiye göre, HD’nin kapanma nedeni, halkın daha mühim işleri olması, yani savaştır; bkz, “Halka Doğru Cemiyeti”, TY, Cilt 13. Yıl: 6, Sayı 150,20 Kânunievvel 1333-20 Aralık 1917), 6. Cilt (Cilt 12-13), 307. Derginin dizini için bkz. Murat Koraltürk, “Halka Doğru ve Dizin”, Müteferrika, Sayı 25 (Yaz 2004-1), s. 161-179.

59 Gökalp’in HD’ye katkısı oldukça sınırlı kalmıştır. Bu dergide Gökalp’in birkaç manzumesinin yanında sadece, bir yazı dizisinin başlangıcı olan ama arkası gelmeyen iki kısa makalesi yer alır.
60 Aka Gündüz hariç, bu yazarların tümü ve daha birkaç kişi “sürekli yazar” olarak sunulmuştur. Bkz. “Halka Doğru’nun Daimi Yazıcıları”, HD, Yıl: 1 Sayı: 1 (11 Nisan 1329), s. 1. Bu tablodaki tek ve en önemli eksik, o sırada Yunanlara esir olduğu için yazarlar arasında yer alamayan Ömer Seyfettin’dir.

61 Halka Doğru, “Halkın Dedikleri”, HD, Yıl: 1 Sayı: 1 (11 Nisan 1329), s. 1–2.

62 Ispartalı Hakkı, “Anadolu’ya Dair”, Köyümden Geliyorum, Ş. A. Kansu (haz.), Ankara: TDK Yayınları, 1971, s. 13.

63 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, M. Kaplan (haz.), 2. Basım, İstanbul: MEB Yayınları, 1990, s. 46.
64 Akçuraoğlu,”Halka”, HD, Yıl: 1 Sayı: 22 (5 Eylül 1329), s. 169–172.
65 Akçura’nın iktisat konusuna büyük önem verdiğini biliyoruz. Nitekim Türk Yurdu’nda ekonomiye ayrı bir sütun açıp, uluslararası alanda ünlü bir sosyalist olan ekonomist Alexander Helphand’ı (Parvus Efendi) Türk
Yurdu’nda çalışmaya davet eden ve derginin “İktisat” sütununu ona emanet eden Akçura idi. Parvus, Türk Yurdu’nda 1912- 1914’te düzenli olarak, odak noktalarını emperyalizmin ve köylülüğün oluşturduğu ekonomi yazıları yazdı ve Türk devrimciler üzerinde çok etkili oldu.
66 Akçuraoğlu, “Halka–2”, HD, Yıl: 1, Sayı: 23 (12 Eylül 1329), s. 177–178.
67 Akçuraoğlu, “Halka–3”, HD, Yıl: 1, Sayı: 25 (26 Eylül 1329), s. 193–194.

68 Derginin savunduğu iktisat politikaları konusunda, yayınlanmamış şu çalışmaya bakılabilir Hüsnü Cemal Ocak, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Gelişiminde Halka Doğru Dergisinin Yeri, İstanbul, MÜ SBE (yayınlanmamış yüksek lisans tezi), 2002, s. 63 vd.
69 Akçuraoğlu, “Halka–4”, HD, Yıl: 1 Sayı: 27 (10 Teşrin-i evvel 1329), s. 209–21l.
70 Akçuraoğlu Yusuf, “Halka–5” HD, Yıl; 1 Sayı: 31 (7 Teşrin-i sani 1329), s. 237–238.

71 H- D., “Halka Doğru Gidenler”, HD, Yıl: 1 Sayı 24 (19 Eylül 1329), s. 185-186.