IŞIKGÜN AKFIRAT YAZDI: TÜRKİYE’DE ‘ADALET’E RENGİNİ VEREN BAĞIMSIZLIKTIR

IŞIKGÜN AKFIRAT YAZDI: TÜRKİYE’DE ‘ADALET’E RENGİNİ VEREN BAĞIMSIZLIKTIR

Işıkgün Akfırat, Öncü Gençlik GYK Üyesi

SIĞ SULARDA BOĞULAN SİYASET

Türkiye’de siyaset öyle sığ sulara vurulmuş ki gündüz gözüyle elinde fener dolaşan Diyojen gibi kocaman pankartlara (afiş değil) elimizde büyüteçle bakıyoruz, acaba küçük harflerle yazılmış bizim göremediğimiz bir şeyler var mı diye. Ama bulamıyoruz.

 

Herhalde markalara akılda kalıcı slogan bulmakta uzman PR danışmanları, müşterileri olan siyasileri de tongaya düşürmüş durumda. “Böyle yapalım, çarpıcı olsun” sözünü işiten ikna olup beri geliyor, düşünme-tartışma süreci bıçakla kesiliyor ve hemen icraate geçiliyor. “Bir şey yapmalı, hey!” türküsü fonda çalarken tek pankartlı bir yürüyüş eyleniyor. Heyecanla soranlar oluyor: Nereye? Yahu, ne önemi var nereye olduğunun? Slogan tamam, eylem de var, Türk bayrağı yok ama, önemli olan niyet; nerede hareket, orada bereket…

 

Turuncuya çalan zemin üzerinde “adalet” yazan pankarta büyüteç tutuyoruz: Acaba ufak harflerle “Enis Berberoğlu’na” mı yazılmış, yoksa “tüm tutuklu siyasilere” mi? Adettendir, bir yere de “tutuklu gazeteciler” ifadesi iliştirilmesi gerekir. Hayır efendim, ne gerek var? Gayet açık değil mi: Sadece ve sadece adalet istiyoruz. Adaleti alana kadar da dağ, taş, bayır; polis, barikat, gaz demeden yürüyeceğiz. Hepimiz ne istediğimizi anlamışçasına uygun adım marş ilerliyoruz. Ama yürüdükçe yorulan ayaklar yürüme komutunu veren beyne istemsizce soruyor: Ne zaman duracağız? İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğini anlayamayıp 15 yıl boyunca görevine devam etmiş bir Japon askeri olduğu anlatılır. Mazallah biz de kendimizi Edirne’yi geçip Atlantik kıyılarına doğru yürürken bulmayalım?

 

Siyasetin temel bir kaidesi vardır: Hedefsiz eylem olmaz. Çünkü boşa düşersiniz, rakibiniz fırsattan istifade ensenize bir şaplak vurur. Fanatikleriniz sizi teselli eder. Harcadığınız emek ve zaman zayi olur. Ve yollar yürümekle aşınmaz ama, düştüğünüz zaman itibarınız aşınır.

 

Bu kaideyi tamamlayan bir zorunlu ilke vardır: Eyleme geçeceğiniz koşulları da tartmanız gerekir. Pusulanın bir doğrultu göstermesi, diyelim Batı’ya işaret etmesi, yeterli olmaz. Pusula, karşınıza çıkacak engebeleri, dereleri, dikenleri, yırtıcıları size söylemez. Hedefsiz eylemde olduğu gibi boşluğa yuvarlanıp aleme maskara olabilirsiniz.

 

Türkiye’de hakim siyaset, uzun süredir sığ sloganlara saplanmış bir kayıkçı kavgası halini aldı. Bırakın ülkenin dertlerine esaslı çözümler getirmeyi, siyasi mantığın hükümlerine riayet edeni mumla arıyoruz. Siyaset, o kayığın oturduğu sığ sularda boğulmakta. Soylu kavramlar, ortak ideallerimiz de bundan nasibini almakta.

 

BIÇAK KİMİN KEMİĞİNE DAYANDI?

 

Kuşkusuz “adalet” kavramının hepimiz için güçlü çağrışımları var ve Türkiye’de köklü bir adalet sorunu da var. Ancak ötesine berisine bir şey koymadan, tek başına bir kavram için yürüdüğünüz zaman, bir süre sonra Umudumuz Şaban filminin meşhur sahnesinde olduğu gibi “ben buraya neden çıktım, niçin çıktım, bunu izaha gerek yoktur” noktasına sürüklenmeniz kaçınılmaz olur. Siyasette kervan yolda düzülmez. Kervanın başına Allah muhafaza kötü şeyler gelebilir. Yorulup yollarda kalabilir. Bir başka kervana kapılıp hiç ummadığınız bir gezintiye de çıkabilir. Bu ihtimalleri ve varacağınız yeri hesaplar, sonra yola çıkarsınız.

 

Büyüteç tuttuğumuz pankarttan siyaseten somut bir şey çıkartamadığımıza göre yürüyenlerin dediklerine ve yürüyüşün yapıldığı atmosfere bakmamız gerekir. Başta Kemal Kılıçdaroğlu, söylenenlere bakıyoruz. Her cümlede en az bir kez geçen mükerrer “adalet” sözcüğü dışında çarpıcı bir ifade kullanıyor Genel Başkan: “bıçak kemiğe dayandı”.  Yani adaletsizliklere bu zamana kadar dişimizi sıkarak direndik, ama bundan sonra tahammülümüz kalmadı. Bardağı taşıran son damla da Berberoğlu’nun tutuklanması.

 

Enis Berberoğlu’nun tutuklanması gerçekten de kabul edilemez. Hukuksuzdur, FETÖ’yle mücadelenin sulandırılmasına hizmet etmektedir ve en çok da içeride kara kara bu işin içinden nasıl çıkacağını düşünen FETÖ’cüleri sevindirmektedir. Fakat bu bardağı taşıran son damla olduğuna göre, daha önce bardağı ağzına kadar dolduran damlaların olması gerekir. Sözgelimi Enis Berberoğlu yarın bir üst mahkeme tarafından serbest bırakılsa, bardak doluluğundan bir şey kaybetmeyecektir. Nitekim CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger, yürüyüşün Berberoğlu bırakılsa bile süreceğini, tutuklu HDP’liler için de yürüdüklerini söyledi.

 

Bıçağın, kimin kemiğine dayandığı sorusu tam bu noktada anlam kazanıyor. Kılıçdaroğlu’na kulak veriyoruz. “Hapishaneler tıka basa dolu”: FETÖ soruşturmalarında tutuklu bulunan kişiler kastediliyor. Bu toptan mağdurlaştırma, içeride sehven veya kasten bulunan masumları kurtarmıyor, suçlularla eşitliyor. “Milletvekilleri cezaevinde”: PKK’nın siyasi uzantısı olan HDP milletvekillerine selam yollanıyor. “Gazeteciler tutuklu”, ama en çok da Nazlı Ilıcaklar tutuklu! Şüphesiz haksız yere içeride tutulan veya koğuşturmaya uğrayan gazeteciler var. Fakat Kılıçdaroğlu’nun sürekli gündeme getirdiği isimler çarpıcıdır. Bardağı, onlara yapılan operasyonlar doldurmuştur. Bıçak gerçekte, FETÖ’nün ve PKK’nın kemiğine dayanmıştır. “Esas mağdurlar” onlardır. “Adalet” pankartının arkasına sığınanlar, Türk adaletinin amansız düşmanları için adalet talep ediyorlar. Burada çok büyük bir hesap hatası vardır.

 

GÖKLERDEN GELEN BİR KARAR

 

Ergenekon sürecinde de partisinin milletvekilleri tutuklu bulunan ve hiç böyle atraksiyonlara girişmeyen Kemal Kılıçdaroğlu, ne oldu da birden bu tür bir “radikal” çıkış yapmaya karar verdi diye merak ediyoruz. Bunu gazeteciler de soruyorlar ve Kılıçdaroğlu bu çıkışın bundan sonra bir siyaset tarzı olacağının sinyalini veriyor. Ancak bugünün bir de dünü var. CHP Genel Başkanı’nın bir anda gerilmiş bir yaydan fırlamış gibi öne atılması, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasından önce gerçekleşti. Kılıçdaroğlu referandumdan iki ay sonra, esrarlı bir sebepten ötürü, birden bire bir meşruiyet tartışması başlattı.

 

Anayasa komisyonunda tartışılırken başlamayan, meclis genel kurulunda oylama sırasında başlamayan, referandum gecesi başlamayan meşruiyet tartışması, evet, tam iki ay sonra başlatıldı. Hem de üst perdeden küfür eder gibi: Bu anayasa da, buna dayalı hükümet de, bunun yapacağı işler de gayrımeşrudur. “Allah topunuzun belasını versin” bir duygusal boşalma ifadesi olabilir, ama herhalde bir parti genel başkanının yaptığı çıkışın açıklaması olamaz. CHP yönetiminin bu zamanlamaya hiçbir izahat getirmemesine bakılırsa, göklerden gelen bir karar söz konusu. Hikmetinden sual olunmaz.

 

TURUNCU KAĞIDA YAZILAN REÇETE
CHP’nin önünde uzun zamandır turuncu kağıda yazılmış bir iktidar reçetesi duruyordu. Turuncu reçetelerin dünyadaki menşei bilindiği gibi Atlantik ötesidir. ABD ne zaman bir ülkede dizginleri kaybeder ve hükümette bir dirençle karşılaşırsa, muhalefet güçlerinin eline bu reçeteyi tutuşturur. Türkiye’de yaşadığımız süreci açıklayan olay da budur.

 

Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı olarak iktidara getirilen Tayyip Erdoğan, ABD’nin bölgede önüne koyduğu bölünme ajandasını hayata geçiremedi. Türkiye’nin bir tarafta ulusal sermaye ve ordu dinamiği, diğer tarafta Haziran-Temmuz Ayaklanması gibi toplumsal muhalefet eylemleri buna izin vermedi. Wikileaks raporlarında “hizadan çıkabileceği” kaydedilen Erdoğan, yerini bu planları uygulamaya muktedir, “taze ve uyumlu” bir hükümete bırakmaya zorlandığında gerçekten de hizdan çıktı. Sonunda iktidara beraber geldiği koalisyonun ABD’ye göbeğinden bağlı iki unsuruna, yani FETÖ ve PKK’ya karşı amansız bir mücadele başlattı. Amerikan Koridoru’nu yardı. Çin ve Rusya ile yakınlaştı.

 

Eğer Büyük Ortadoğu Projesi hala hayata geçirilmek isteniyorsa, bu gidişat engellenmeliydi. Alternatif hükümet seçeneği ise, FETÖ’nün tutkal vazifesi gördüğü yeni bir iktidar koalisyonuyla mümkündü. Bunun altyapısı, ana muhalefet partisi CHP’ye yapılan Deniz Baykal komplosuyla hazırlandı. Ulusalcıların partiden tasfiyesiyle süreç devam etti. Cemaatleri sivil toplum kuruluşu olarak gören anlayış, Dersim söylemleri, Rojava ve PYD savunuları Parti’nin olağan siyasetleri haline getirildi.

 

Amerikancı iktidar bloğunun dağılacağı anlaşılınca turuncu reçete gündeme girdi: “FETÖ’yü ve PKK’yı koluna al, Tayyip Erdoğan’ı devir, iktidar ol.” AKP hükümeti daha fazla sıkıştıkça, bu reçete CHP yönetiminin gözüne daha gerçekçi görünmeye başladı.

 

KÖRLER ÜLKESİNİN TEK GÖZLÜ İKTİDARI

 

Türkiye’de nasıl olsa “isterse ABD devirsin, yeter ki Tayyip Erdoğan gitsin” derecesinde kör bir Tayyip Erdoğan düşmanlığı vardı. Esas düşman ne Atatürk’ün dediği gibi emperyalizm, ne yıllardır savaştığımız PKK, ne de devletin iliğini kemiren FETÖ’ydü. Esas düşman, iktidarda kalmanın mecburiyetleri nedeniyle ABD’nin çizdiği sınırların dışına çıkan ve enstrümanlarıyla kıran kırana mücadele eden Tayyip Erdoğan’dı. Atlantik’te oluşturulan hesap, işte bu körlüğün üzerine bina edilmişti. CHP yönetimi, her dönemeçte buna kat çıktı.

 

Kılıçdaroğlu döndü dolaştı sonunda baklayı ağzından çıkardı: “Tayyip Erdoğan uluslararası mahkemelerce yargılanacaktır”. Türk hükümetinin kanunsuz eylemleri vardır. Bu hesapların millet tarafından görüleceği günler de gelecektir. Fakat bu kanunsuzluğu yargılamak için başvuru mercii hiçbir zaman milletten başka bir yer, örneğin bir başka devletin otoritesi, hele hele emperyalist kararlarıyla nam salmış bir uluslararası mahkeme değildir, olamaz.

 

Halkoylaması sonucunda şaibe yaratan kanunsuzluklar vardır. Bu kanunsuzlukların sonuçları da millete dayanan bir hükümet seçeneğiyle er ya da geç giderilecektir. Fakat bu devletin temeli olan anayasa gayrımeşrudur demek, ancak ve ancak başka bir meşruiyet iddianız varsa anlam kazanır.

 

Anadolu’nun kalbinde orduya ve halka dayalı bir milli hükümet kurarsanız, işbirlikçi İstanbul hükümetine “gayrımeşru” diyebilirsiniz. Eğer 27 Mayıs’ta olduğu gibi anayasayı fiilen lağvedip ülkenin bütün dengelerini alt üst ederseniz, o zaman “sizi Tanrılar bile kurtaramaz” ve ordu millet el ele verir, işbirlikçi hükümetinizi devirir.

 

Kılıçdaroğlu’nun neye ve kime dayanarak “gayrımeşru” çıkışı yaptığını sormak zorundayız. 15 Temmuz’da “bu hükümet gayrımeşru” diye darbe girişiminde bulunan FETÖ’ye mi? Ülkeyi terörle sınayan, devlet otoritesini reddeden ve bölmeye çalışan PKK-PYD’lilere mi? Bölünmesini ve etnik çatışmayı körküklemesini sessiz sedasız seyrettiği Barzani’ye mi? Yoksa Saddam Hüseyinleri, Kaddafileri yargılayan uluslararası mahkemelere, onları cebren ve hileyle deviren Amerikancı koalisyon güçlerine mi? Bu sorular, cevabını beklemektedir.

 

ATLANTİK’TEKİ HESAP TÜRKİYE’DEKİ ÇARŞI

 

Türkiye’de Amerikan otoritelerine başvurarak iktidara gelme günleri geride kalmıştır. Atlantik sistemi, bölgede ve dünyada hızla kan kaybetmektedir. Suriye’de yenilmektedir. Rusya’da duvara toslamış, Çin karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştır. İktidara kendi eliyle getirdiği hükümetlere bile diş geçirememektedir. Krizi atlatamayan ekonomileri karşısında Asya’nın önlenemez yükselişi, gelişmiş ülkeleri kara kara düşündürmektedir. Batı ve Atlantik sevdası, insanı yalnızca ülkesinin değil, dünyanın gerçeklerine de kör etmektedir.

 

Türkiye’nin çarşıları, bu Atlantik hesabına tamamen yabancıdır. Millet, devletten güvenlik, yatırım ve kamu hizmeti beklemektedir. FETÖ’cülerin kemirdiği bir devlet bunu yapamaz. PKK’nın meydanlarında bombalar patlattığı bir ülkede bunun ortamı sağlanamaz. Dolayısıyla milletin birinci talebi, terörle mücadelenin başarıya ulaştırılmasıdır. İkinci talebi de, yeniden tesis edilen güven ortamında çarşıların şenlenmesi, ekonomik darboğazın aşılmasıdır.

 

AKP hükümeti, bu iki yakıcı talebi karşılamakta da bocalamaktadır. Suriye hükümetiyle anlaşmadığı için ülkenin bütünlüğünü tehlikeli adımlarla korumaktadır. FETÖ’nün siyasi ayağına uzanmadığı için, örgütün çökertilmesini geciktirmektedir. Borçlanma ekonomisinden vazgeçmediği için kıdem tazminatına el uzatmakta, memleketin kaynaklarını çarçur etmektedir. Tüm bu nedenlerden ötürü, AKP’yi devirmeye muktedir tek alternatif, “üreten ve birleşen Türkiye” şiarını benimsemiş bir milli hükümet seçeneğinden geçmektedir.

 

ADALETİN TEMELİ: BAĞIMSIZLIK

 

Türkiye’nin pek çok sorunu vardır, fakat hepsi ama hepsi bu iki meselenin çözümünde düğümlenmektedir. Uzaktan kumandayla yönetilen ve bütün mayasını gavura ekmek yetiştirmeye harcayan bir ülkede ne demokrasi olur ne de adalet. “Emperyal bir meleğin fısıltısıyla” harekete geçenler, Türkiye ekonomisini çökmekte olan bir sistemle daha fazla bütünleştirmek isteyenler, adaleti de turuncu zemin üzerinde savunmak zorunda kalıyorlar.

 

Oysa bu topraklarda adaletin de köklü ve devrimci bir tarihi vardır. 1908 Hürriyet Devrimi’nin fedaileri Fransız Devrimi’nden esinlendikleri “hürriyet, müsavat, uhuvvet” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) sloganına Yıldız Burcu’nda oturan baykuşun kamu düzeninde yarattığı kargaşalığa karşı milletin isyanını yansıtan “adalet” sözcüğünü eklediler. Bayraklarında kırmızı zemin üzerinde beyaz hilal ve yıldız vardı.

 

Memleketi emperyalistlere teslim eden işbirlikçi hükümete isyan bayrağı açan Mustafa Kemal, her şeyden önce ve her adımında hukuka dayandı. Fakat kendi, milli hukukuna! Gavurdan medet ummadı. Mandacıların bir başka otoriteyle tesis edilecek adil düzen tavsiyelerini şiddetle mahkum etti. İstiklali tam bir vatanda demokrasi, adalet, insan hakları olur dedi ve naçiz vücudunu bağımsız vatanın ve Cumhuriyet’in yaratılmasına hasretti.

 

Türkiye’de adaletin rengi, işte bu yüzden turuncu değil, kırmızı beyazdır. Milleti terörden, ekonomik bunalımdan, hukuksuzluktan ve kötü yönetimden kurtaracak olan, yine milletin azim ve iradesidir. ABD otoritelerinin elinize tutuşturduğu turuncu reçeteler ve sizin onlara verdiğiniz iktidar dilekçeleri, bu saatten sonra, yok hükmündedir.

 

Türkiye’de tüm siyasetler bağımsızlık zemininde bir seçeneğe dönüşür. Tüm yürüyüşler ancak Türk bayraklarıyla iktidara varır. Bu nedenle çağrımız nettir: Atlantik’in turuncu iktidarına değil, Atatürk’ün milli hükümetine yürüyelim. Zafer oradadır.

oncugenclik.org.tr, 19.6.2017

Paylaş: