Ana Sayfa Türk Devrimi JÖN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ’NDEN KEMALİST ULUSÇULUK’A

JÖN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ’NDEN KEMALİST ULUSÇULUK’A

1147

JÖN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ’NDEN KEMALİST ULUSÇULUK’A

Orhan KOLOĞLU

TEORİ DERGİSİ – TEMMUZ 2001

Osmanlı İmparatorluğu’nda milliyetçilik akımlarının doğuşu

Osmanlı toplumu milliyetçilik akımlarıyla 19. yüzyılın ilk çeyreğinde karşı karşıya geldi ve yüzyılın ikinci yarısında da kendi içinde gelişmelerine tanık oldu. Bu dönem, Osmanlı yönetiminin bir zamanlar başarılı olan sisteminin, hızla artan ihtiyaçtan artık kısmi düzeltmelerle karşılamak gücünün kalmadığını kabul ettiği ve önündeki tek başarılı örnek olan Avrupa modelini tam benimsemeye yöneldiği dönemdir.

Avrupalılar kendi 19. yüzyıllarını “Nasyonalizm Çağı” diye adlandırmayı adet edinmişlerdir. Bunun sebebi, insanların kişiliklerinin belirlenmesindeki sadakat ve bağlılık kökeninde önemli bir değişikliğin gerçekleşmiş olmasındandı. 18. yüzyılın sonuna kadar bu köken din ağırlıklıydı. Amerikan, özellikle Fransız Devrimi’nden sonraysa Batı dünyasında sadakatin “nation” (ulus) devlete yöneltilmesi yaygınlaşır. Temelde din bağının dışlanması varsa da, değişimin uzun bir evrim süreci geçirdiğini, her toplumun temel yapısına göre farklılıklar gösterdiğini, tek bir formüle bağlı olmadığım kabul gerekir. Nitekim dinle birlikte yürütülenlerin (Panslavizm, Panhellenizim gibi) yanı sıra, “nation” kavramı yerine çoğu kez “race=ırk” deyimini kullananlara da bu dönemde rastlanır. Nitekim 20. yüzyılda Nazilerle doruğa erişen ırkçılık akımı, 19. yüzyılda İngiliz, Fransız ve Alman düşünürlerin katkısıyla gelişmiştir.

Beş düzineden fazla dini ve etnik cemaati yapısında bulunduran Osmanlı Devleti’ni bu akımların etkileyişi doğal olarak farklı oldu. Din ayrımı esasına göre örgütlenmiş olan devlet, ilk kez eşit haklara sahip bir milletler sistemini “Osmanlı Milleti” kavramı içine yerleştirirken kaçınılmaz olarak din unsurunu esas aldı. “Milleti Hâkime” olarak Müslüman kesimi önde göstermek zorundaydı, zira her alandaki batılılaşmaya halk kitlelerinden tepkiler gelmesi kaçınılmazdı. Dolayısıyla Tanzimat’la birlikte hilafete bağlılık temasının kullanılmasında bir artma hissedilir. Bunun karşısında Osmanlı’nın gayri-müslim kesimlerinde milliyetçilik -Yunanlılarda, Bulgarlarda, Sırplarda, Romenlerde, Ermenilerde olduğu gibi- dinle karışık bir gelişme gösterir.

Müslüman “Milleti Hakime”nin içinde ilk çatlama, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın ilk kez modern/resmi eğitimde Türkçe’ye Arapça’dan fazla yer vermesine tepkiyle başlar. Hıristiyan Suriyeli Araplarda, Avrupa okullarının etkisiyle beliren nasyonalist akım, dil konusunda Müslüman Araplarla işbirliğine girmekle büyük ivme kazanır. Sonunda 20. yüzyılın başında “Arapça bilmeyen Müslüman sayılmaz” anlayışının kökleşmesiyle tam bir milliyetçilik akımı haline dönüşür. 1916’da Şerif Hüseyin ayaklanırken bu teze dayanır ve Türkleri “dinsiz milliyetçi” olmakla suçlar. İslam dünyası içindeki dayanışmayı dışlayarak Hıristiyan ırkdaşlarıyla sentez arayan ikinci kesim de Arnavutlardır. 1870’lerden itibaren bu alanda fikir üretirler.

Türk milliyetçiliğinin doğuşunda Jön Türkler

Jön Türklerin milliyetçiliği böyle bir ortamda gelişir. Onlardan önce gelen Tanzimatçı ve Yeni Osmanlı kuşaklarında ilk düşünce Devletin bütünlüğünü korumaktı. Dolayısıyla ayrımcılık niteliği taşıyacak fikirlerden çok “Osmanlı Milleti” fikrini pekiştirmek ön plandaydı. Namık Kemal’in hem İslamcı, hem Osmanlıcı, hem Batıcı, hem de Türkçü fikirler ortaya atması bu zorunluluğun sonucudur. 1869’dan itibaren beliren bu fikirler, Abdülhamit’in frenlemesiyle ülke içinde sınırlı yaygınlık kazanmışlardır. Buna karşılık 1877–78 Rus harbi yenilgisinin, bütün İslami kapsayan bir Milleti Hâkime kavramının geçersizliğini ortaya çıkarması, çözüm arayışlarında ister istemez Türkçülüğü seçenekler araşma sokan bir anlayışa zemin hazırladı. 19. yüzyılın son çeyreğinde Rusya Türkleri ve Müslümanları arasında başlayan milliyetçilik arayışı ve dayanışma gereksinmesi de bu eğilime destek verdi. Hatta Jön Türkleri yönlendirmeye başladı. Dolayısıyla akımın gelişmesi ülke dışındaki düşünür ve yayınlara kalmıştır. Bir bakıma Türkçüler için bir tür manifesto niteliği taşınan Yusuf Akçura’nın “Üç Tarzı Siyaset” isimli makalesi Mısır’da basılabilmiştir. Buna karşılık ilk “Türk gazetesi” başlığını taşıyan İkdam’ın dilde Türkçülük kampanyası sürdürmesi Abdülhamit rejiminin koruması altında olmuştur.

Rejime karşı dikilen Jön Türkler, temasta bulundukları Türk olmayan cemaatlerdeki ayrılıkçılık eğilimlerinin yoğunluğu sebebiyle milliyetçi düşüncelerini açığa vurmaktan kaçınmış ve sürekli olarak Osmanlı bütünlüğünü ön planda tutan mesajlara önem vermişlerdir. 1906’dan sonra Balkanlarda eyleme geçen İttihatçılar da Türkçülük düşüncesine daha önem vermekle birlikte, kamuoyu önünde “İttihadı Anasır”ı (Osmanlı’yı oluşturan unsurların-milletlerin birliği) tezini yoğun şekilde kullanmaktan geri kalamamışlardır. İkinci Meşrutiyetin 1908’deki ilanı aylarında bunun pek çok örneği verilmiş, ancak hemen arkasından ayrılıkçı eylemler ve Osmanlı meclislerinde ve özgürlüğünü kazanan basında ayrılıkçı tartışmaların hızla artması, Türkçü akımların da daha sistemli olarak ele alınmasına yolu hazırlamıştır.

Türk milliyetçiliğinin geçirdiği aşamalar

Bosna-Hersek’in, Girit’in, Libya’nın, Balkanların kaybı, Genç Kalemler dergisi, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve nihayet Türk Ocakları’nın faaliyetini hızlandırmış ve özellikle Ziya Gökalp’in önderliğinde Türk Milliyetçiliği’nin ilkeleri ayrıntılı şekilde belirlenmiştir. Kabul etmek gerekir ki, bu belirlemede de hem Avrupalı düşünürlerin etkisi, hem de Osmanlı toplumunun durumunun damgasını hissetmek olasıdır. Gökalp’in öncelikle Durkheim’ın görüşlerini büyük çapta benimsediğini biliyoruz. Diğer yandan Osmanlı toplumunun batılılaşmak kararlılığı gibi, bütünlüğünü kaybetmeme özlemi de etkileyicidir.

Gökalp’e göre “Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelen bir zümredir.” Türk milliyetçiliğinin Türk harsı (kültürü) ile Batı sentezinden oluşacağını ileri sürer. Kültür, kendimizin ürünü olacak; teknik ve ilimden oluşacak medeniyet ise Batı’dan alınacaktır. Bu arada Rusya’dan gelen aydınların etkisiyle Turancılık’ın etkisine de girer. Burada dincilik kadar ırkçı bir anlayış da belirse de bunun özellikle Gökalp’de Avrupadakiler derecesinde aşırı olmadığını kaydetmek gerekir, çünkü ‘Türküm” diyen herkesin sorgusuz kabulünden yanadır ve sadece bunu dışlayanın reddi yanlısıdır. Ayrıca 1. Dünya Savaşı sırasında İttihatçı hükümetçe atılan laikliğe yönelik adımları da onaylamaktadır. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eseri genel hatlarıyla tezlerini yansıtır.

Gökalp’i, İttihatçıların Pantürkçü ve Panislamcı politikalarının dışında düşünmek mümkün değildir. Savaş sırasındaki yayınlarıyla her iki eylemi de büyük oranda desteklemiştir. Her ikisinin de fiyasko ile sonuçlanması ve Osmanlı bütünlüğünün devam ettirilmesi tasarlanırken ülkenin başkentine kadar işgal altına girmesi yepyeni bir anlayışın oluşturulmasını gerekli kılmıştır. 1923’te yayımladığı Türkçülüğün Esasları isimli kitabında Gökalp kaçınılmaz hususu şöyle açıklamıştır:

“Bu milletin yakın zamana kadar kendisine ait mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona, sen yalnız Osmanlısın, sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme, milli bir ad istediğin anda Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına sebep olursun demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusuyla vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka bir zümreye mensup değilim demeye mecbur edilmiştir. (…) Yüzlerce milletten meydana gelmiş sun’i toplulukların devamına artık imkân kalmamıştır. Bundan sonra her millet ayrı bir devlet olarak uyumlu, samimi ve tabii bir topluluk hayatı yaşayacaktır. Avrupa’nın batısında başlayan bu hareket mutlaka doğusunda da başlayacaktır. Dünya Savaşı’nda Rusya, Avusturya İmparatorluklarının ve Osmanlı Devleti’nin yıkılması da gösterdi ki, bu sosyal kıyamet pek yakınmış. Acaba Türkler, kendilerinin de Türk adlı bir millet olduklarını anlayarak çıkmış olsalardı, şaşkınlıktan ne yapacaklardı? ‘Türk’ kelimesidir ki, bu karışıklığın içinden doğru yolu görmemize sebep oldu.”

Türkçülük-Türk Milliyetçiliği akımının bu yaşanan büyük bunalım sonucu asıl büyük ivmesini aldığı konusunda Atatürk de Gökalp ile hem fikirdir ve şöyle açıklar:

“Bizim milletimiz, milliyetini anlamazlıktan gelmenin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı Devleti içerisindeki çeşitli kavimler kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış.”

Aralarındaki fark, Atatürk’ün daha başından itibaren millet ve milliyetçilik kavramlarım dinden arındırmış olarak düşünmesidir. Ancak iki sebepten bunu hemen açıklaması mümkün olamamıştır.

1. “Nation” ve “nationalesme”in karşılığı olarak millet ve milliyetçilik kullanılıyordu. Bu ikisinin Avrupa’da dinden arındırılmış bir anlamda kullanılmasına karşılık bizdeki millet ve milliyetçilik dine dayalı bir niteliğe sahipti. Ancak “ulus” deyimi kabul edilince, yani 1930’larda laik içerikli bir kavram gündeme getirilebilmiştir.

2. Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen beş yıllık sürede yaşanan siyasal olaylar, toplumun gündemine bir kavram tartışmasını getirmeye uygun değildi. Kurtuluş Savaşı için kitlelerden beslenen destek büyük önem taşıdığı bir dönemde hem Saray ve Babıâli’nin, hem de işgalcilerin Kemalist akıma yönelttikleri en yaygın suçlama Bolşeviklik, yani dinsizlik olmuştur.

Kemalist milliyetçiliğin temel unsurları

Dolayısıyla “ulus” ve “ulusçuluk” kavranılan dilimize yerleşinceye kadar Atatürk’ün millet ve milliyetçiliği kullanması sebebiyle Kemalizm’deki anlayışı yanlış değerlendirenler görülebiliyor. Özellikle 12 Eylül Atatürkçülüğü etkisiyle son zamanlarda bu yönde bir tercih artmıştır. TBMM’nin duvarına daha başlangıçta asılan “Hâkimiyet milletindir” levhası, ya da Altıok içinde yer alan “Milliyetçilik” ilkesi birer kolay gerekçe olarak kullanılıyorlar. Oysa Atatürk’ün daha 1921 Anayasasında din (ve de hilafet) unsuruna atıfta bulunmaktan kaçındığı biliniyor. Gökalp millet’i “dilce, dince ve güzellik duygusu bakımından ortak olanların topluluğu” sayarken CHP’nin 1931 programında tanımlama şöyledir: “Millet, birbirine dil, kültür, ideal birliği ile bağlanmış vatandaşların meydana getirdiği siyasi ve içtimai bir varlıktır.” Bu tanımlamada salt bir grup oluşturmak değil, bir arada ve vatandaş olarak yaşama mantığının ağır bastığı fark edilir. Anadolu’da çeşitli ırk ve dinden insanların varlığı unutulmadığı gibi, en az 150 yıldır Balkanlar, Kırım, Kafkasya, Girit ve Arap bölgelerinden göçe zorlanıp Misakı Milli sınırları içine sıkışmaya zorlanmış kitleler de bir dindaşlık ya da ırkdaşlık kalıbına sıkıştırmaya kalkışılmıştır.

Milliyetçiliğin bize de Turancılıkla yansıyan yayılmacı şekli 1918’de tamamen tasfiye edilmiş görünüyordu, ama hâlâ devleti yaşatma umudunu devam ettirenlerin bu uğurda savaş galiplerine tam teslimiyetle Osmanlı “milleti”ni sürdürme çabasının, pek çok örneği görüldüğü gibi, yabancı güdümünde kalkınma (Manda yönetimi) arayışı da çok gündeme gelmişti. Kemalist ulusçuluk bağımlılıktan en ufak ödün verme yanlısı değildi. Bunu sadece kendisi için değil, bütün diğer uluslar için de kabul ediyor ve bütün komşu ulusçulukların da birbirine saygılı olması ilkesini benimsiyordu. Bu sebepledir ki, dış Türkleri yönetimi altında bulundukları devletlere karşı retçi olmaya teşvik etmiyor, aksine kültürlerini koruyarak uyumlu olmayı öneriyordu.

Kültürü ön planda tutan, çağdaşlaşarak evrensel kültürle bütünleşmeyi hedefleyen bu yaklaşım, kökenlerinden kopma anlamını taşımıyordu. Aksine, Türklüğün Orta Asya’da bulunan kökenlerine doğru yönelmede en ciddi bilimsel adımlar Atatürk’ün kurduğu bilim kurumları tarafından atılmıştır. Bunun yanı sıra, kültürümüzde damgası bulunan Anadolu topraklarındaki ilk toplumlar ve uygarlıklar üzerinde de araştırmaları hayli ilerletilmiştir. O zaman ileri sürülen ve örneğin Hititlerin atalarımız olduğu yolundaki tezlerin gerçeklerle ilişkisi hayli tartışılmış ise de, bunun bütün insanlığı benimseme ve dar çerçeveli milliyetçilikleri red açısından önemli adımlar oldukları yadsınamaz.

Bu evrensel anlayış sayesindedir ki anayasamızda “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” kaydı ile yetinilmektedir.

Ulusçulukta belirleyici olan Misak-ı Milli sınırları dışına taşmamaktır. Nitekim 1930’larda Atatürk’ün Halkevleri’ni kurdurup Türk Ocakları’nı kapattırmasında milliyetçiliğin yayılmacı anlayışından kopma arzusunu buluyoruz. Turancılık tutkusunu her şeye rağmen sürdürenlerin ve bazı yabancı çevrelerin Atatürk’ü “Bozkurt” olarak nitelemeleri, bu eski kökleri arayışın yanlış anlaşılması sonucudur. Nitekim Halkevleri’nin felsefesinde ulusçuluk anlayışı tam egemen olmuştur. Bunun güçlü bir Turancı eğilimi tasfiye ettiği, ikinci Dünya Savaşı sırasında, Almanlarla işbirliği halinde Sovyetler’e dolayısıyla bütün Müttefiklere karşı savaşa girilmesi için çaba sarfeden etkili bir akımın belirmesinden anlaşılır. Bu akım kazansaydı Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’in kurucuları arasında olmak yerine, Almanya ile birlikte neleri kaybetmiş olacağını hesaplamak, modern dünyada bir yer sahibi olmak için Kemalist ulusçuluk anlayışının ne denli önemli olduğunu kanıtlar. Eğer bu ileri hümanist anlayış komşularımızda da benimsenmiş olsaydı, en azından son on yıldır Balkanlarda tanık olduğumuz soykırımları yaşamazdık.