Ana Sayfa Yazılar KAYAHAN ÇETİN YAZDI: KILIÇDAROĞLU’NUN YENİ DEVLETÇİLİĞİ: ALTI OK’UN YIKIMI

KAYAHAN ÇETİN YAZDI: KILIÇDAROĞLU’NUN YENİ DEVLETÇİLİĞİ: ALTI OK’UN YIKIMI

366

Kayahan Çetin/Öncü Gençlik Ankara İl Yöneticisi ve ODTÜ Temel Örgüt Başkanı

Koronavirüs salgını sonrası dünyanın gideceği yönün yoğun şekilde tartışıldığı günlerden geçiyoruz. Bu tartışmalara rengini veren en önemli olgulardan bir tanesi ise liberal anlayış ve ideolojinin, kamuculuğun ve devlet-toplum işbirliğinin başarılı örnekleri karşısında uğradığı yenilgi oldu. Ekonomik, siyasi, askeri anlamda zaten kan kaybeden liberalizmin ideolojik manada da bileği büküldü diyebiliriz. İşte bileği bükülen liberalizm, şimdi bazı kavramları tarihsel içeriklerinden ve anlamlarından koparıp çarpıtarak, melez teoriler inşa ederek “yeni yüzler” altında toplum nezdinde geçerliliğini sürdürmeye çalışıyor.

CHP’NİN “YENİ DEVLETÇİLİK” ÇIKIŞI

        Bunun son örneğini Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı “Yeni Devletçilik: Güçlü Sosyal Devlet” başlıklı yazısında görüyoruz. Belli ki kamuculuk tartışmalarının dışında kalamayan CHP, yeni kurultaya giderken itibarı her geçen gün artan “devletçilik” kavramına sarılarak kendi liberal-sosyal demokrat ekonomi programına bir kılıf uydurmaya çalışmış. Elbette siyasi planda RAND Corporation raporları doğrultusunda HDP ile ortaklığını artık resmiyete dökme, “Türkiye’yi yeniden hizaya sokma” amacı için “demokratik muhalefeti birleştirme” gibi yoğun gündemlerin arasında CHP’den bir Altı Ok ve planlı-kamucu-karma ekonomi çıkışı beklemiyorduk fakat bu çıkışın da özünde Atlantik muhalefetini birleştiren bir içeriğe sahip olduğu görülüyor. Sayın Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisinin “Aramızda %99 benzerlik var” dediği yeni kurulan partilerden Ali Babacan’ın partisiyle, Kılıçdaroğlu’nun devletçilik çıkışı arasında güçlü bir kesişim kümesi var: Prof.Dr. Daron Acemoğlu. Babacan’ın sık sık bilgi verdiğini ve önerilerinden faydalandığını söylediği Acemoğlu’nun görüşleri CHP’nin “yeni devletçilik” çıkışının da temelini oluşturuyor. Hatta yer yer kopyala-yapıştıra varacak boyutlarda ve elbette Atatürk’ün devletçiliğini kalkan yaparak.

NEOLİBERALİZMİN YENİ YILDIZI

        Peki, ideolojik hakimiyetini koruma derdine düşen bütün liberal çevrelerin yıldızı durumundaki Daron Acemoğlu neyi savunuyor? Kendisinin görüşlerini yansıtan en önemli eseri olarak James Robinson’la birlikte yazdıkları Ulusların Düşüşü isimli eser görülüyor. Görüşlerinin esasını ise “kurumlar” üzerinden oluşturan Acemoğlu’na göre eğer siyasi otorite iktisadi kaynakları ve toplumu sıkı kontrol altında tutuyorsa “dışlayıcı kurumlar” güçleniyor ve ekonomi durgunlaşıyor. Eğer kaynaklar katılıma “açık” ve toplum “serbest” ise kapsayıcı kurumlar güçleniyor ve ekonomi de gelişiyor. Tabiki burada dışlayıcı kurumların kamu ağırlıklı, devletçi modelleri; “açık” ve “serbest” kavramlarının da Soros’un “açıklığı” ve küreselleşmenin “serbestliği” olduğu aşikar.

        Acemoğlu’nun güncel değerlendirmeleri de görüşleriyle elbette ki tutarlı. Koronavirüs sonrası dünyada “otoriterleşme eğilimini” ciddi bir tehlike olarak görüyor. (1) ABD’nin koronavirüs salgını karşısında geliştirdiği finans balonunu şişirdikçe şişirme ve tarihte görülmemiş boyutlarda parasal genişlemeyle büyük şirketleri kurtarma politikası ona göre “sağlık sistemindeki eksiklere rağmen ekonomi konusunda fena bir çizgi değil”. (2) Türkiye hakkındaki görüşlerine baktığımızda ise Acemoğlu’na göre Türkiye ekonomisinin en başarılı yılları sıcak para diktatörlüğünün en yoğun yaşandığı, özelleştirmenin yağma boyutlarında olduğu, IMF’nin Kemal Derviş-Babacan eliyle ekonomiye hükmettiği 2002-2006 yılları arası. (3) Bu yıllarda Acemoğlu’na göre “doğrudan yabancı yatırımların ülkeye güçlü bir şekilde akışı sağlanmış ve verimlilik artışı yaşanmıştı”. Babacan bu yıllarda ekonomiyi o kadar verimli yönetiyordu ki, Mehmetçiğin kanını ABD çıkarları için Irak’ta dökmesi halinde, Irak’a ilk bomba düşmeden hemen önce Türkiye’nin kasasına ABD’den 8.5 milyar dolar “trink” transfer gerçekleşeceğini söylemişti. (4) Acemoğlu’nun fikirlerinde emperyalizm, dolar saltanatı, üretimin yıkıma uğratılması gibi kavramların yeri yok elbette ama IMF programlarının öcüleştirdiği korumacılık, devletçilik, milli para, güçlü Merkez Bankası, ithal ikamesi gibi kavramlara hücum ve “dünya piyasalarıyla bütünleşme” saplantısı bolca mevcut. Aslında Batı cephesinde çok da değişen bir şey yok ama Acemoğlu bugün liberal dünyada hikmetinden sual olunmaz bir bilge konumunda ve liberalizmin bürüneceği yeni yüzler yaratmasında önemli bir kaynak.

       Gelelim CHP ile Acemoğlu’nu buluşturan noktaya: Daron Acemoğlu’na göre koronavirüs salgını sonrası dünyada üç tehdit ve bir çıkış yolu var. (5) Tehditlerden en önemlisi “daha az demokratik yönetim ve daha çok bürokrasi” olarak tanımladığı “Çinleşme”. Çinleşmenin yanında, mevcut yönetim tarzlarının yaşadığı tıkanmanın öngörülemez patlamalara yol açması ve  teknoloji şirketlerinin artan hakimiyetleri diğer tehditler olarak görülüyor. İlerideki tek yol olarak tanımlanan çözüm yolu ise “yeniden refah devleti”. CHP’nin yeni devletçilik çıkışına ruhunu veren işte bu kavram. Her düzeyden yöneticisiyle gelişen dünyaya “otoriter” damgasıyla cephe alan, Türkiye’yi yeniden Batı dünyası ve değerleriyle bütünleştirme derdindeki CHP’nin Acemoğlu’yla tarihin gördüğü en hızlı ve uzun süreli kalkınmayı başarmış ve günümüzde karma ekonomi modelinin başarısını temsil eden “Çinleşme” tehdidine karşı birleşmesi tabiki şaşırtıcı değil. “Yeniden refah devleti” kavramını Kılıçdaroğlu’nun yazısı üzerinden inceleyeceğiz.

DEVLETÇİLİĞİN SINIRLARI

      Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Daron Acemoğlu’nun koronavirüs sonrası devletlere önerdiği çözümlerle CHP’nin çıkışı arasında kusursuz bir uyum var. Yazıda yapılan devletçilik çıkışının sınırları çok net çizilmiş. Bu sınırlara sistemin kırmızı çizgileri de diyebiliriz. Makalenin başlarında “Nostaljik ve tabucu bir bakış açısına saplanmadan devletçilik ilkesinin yeniden tanımlanması halinde, günümüz sorunlarının çözümünde yol gösterici bir etkisi olacağı” söyleniyor. Bunu henüz makalenin başında 30’ların Kemalist devrimci pratiğinden farkı vurgulayan bir serbest piyasaya bağlılık andı olarak görebiliriz çünkü savunulan şey Kemalist devletçiliğin günümüz koşullarına uyarlanması değildir. Yazıda günümüz CHP’sinin programındaki kırpılmış, içeriği boşaltılmış, tahrip edilmiş devletçilik tanımına da yer veriliyor: “CHP’nin devletçiliği, devletin halka hizmet için yapılanmasını, katılımcı yönetimi, demokratik hukuk devletini öngörür. Bizim devletçilik anlayışımız; yurttaş, devlet için değil; devlet, yurttaş için, anlayışının yaşama geçirilmesidir. Devletin tüm ekonomik, sosyal ve siyasal hedeflerinin odağında insanın olmasıdır.” Yazının sonuç kısmında ise doğrudan bir devlet işletmeciliğinin gerekli olup olmadığıyla ilgili bir tartışma açılır ve 1970’lerden Ecevit’in Yön dergisine yazdığı bir eleştiriden alıntı yapılarak devlet işletmeciliğinin özel teşebbüsü köstekleyici özelliği gözler önüne serilir. (6)

       1970’lerden yapılan alıntı şaşırtıcı değildir. Çünkü Türkiye’de sosyal demokrasi düşüncesi 60’lı ve 70’li yıllarda atağa kalkmış ve CHP’de Turan Güneş, Deniz Baykal gibi isimlerin başını çektiği “Mülkiye Cuntası” grubunun önderliğinde Kemalizm’le bir hesaplaşma yaşanmıştır. (7) Kemalist Devrim bir üstyapı devrimidir, halkın özlemlerine cevap vermemiştir, halkın isteklerini yansıtmamaktadır, belli bir bürokratik katmanla sınırlı kalmıştır gibi fikirler öne sürülmüş, halktan kopuk Kemalist pratiğin karşısında “1946 ruhu” olarak tanımlanan bir anlayış oluşturularak Türkiye’nin Atlantik eksenine girdiği dönemler demokrasinin zirve yılları olarak görülmüştür. Bu açıdan sosyal demokrasi açısından tutarlı bir durum söz konusudur. Kılıçdaroğlu’nun da Mülkiye Cuntası benzeri bir “ODTÜ ekibini” Y-CHP projesini başlattığı ilk yıllarda kurduğu biliniyor. (8) Bu ekibin bir üyesi olan Aykan Erdemir’in Fetullahçı olduğunun açığa çıkması ve şu anda ABD’de kaçak durumunda olması da ayrı bir ders alınması gereken durum. Peki devletçilik programının bu sivri yönleri budanıp, devrimci özü alındıktan sonra geriye ne kalıyor?

YANILTMA VE YANILGI

       Acemoğlu’nun ve dolayısıyla CHP’nin buna cevabı net: Yeniden refah devleti. “Refah devleti” kavramı bilinçli yanıltmaya ve yanılgıya çok müsait bir kavram. Kılıçdaroğlu’nun yazısında Atatürk dönemine ait birçok örnek, sonunda Batı sosyal demokrasisinin refah devleti kavramına bağlanarak olağanüstü bir çarpıtmaya gidiliyor. Burada kısa bir tarihçeye başvurursak; Birinci Dünya Savaşı’nda Batı emperyalist burjuvazisinin savaşına olur vererek bilimsel sosyalist akımla yollarını ayıran sosyal demokrasi akımı emperyalizmin sol kanadı durumuna geldi. Refah devleti kavramı da esas olarak ezen-ezilen milletler saflaşmasında “ezen” konumunda bulunan ülkelerin hakim sınıflarının, kendi ülkelerinde sınıf çelişmelerini hafifletmek için çalışanlara sağladığı imkanlar olarak özetlenebilir. İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında, 1942 yılında İngiliz parlamenter William Beveridge’in raporu refah devletinin önemli bir bildirisi olarak kabul ediliyor. Raporda sosyal güvenlik sistemi, aile yardımları, çalışanlara yönelik sağlık hizmetinin devamlılığı gibi başlıklar mevcut. Hem Kılıçdaroğlu’nun yazısının hem Acemoğlu’nun teorisinin ana fikrini bu bildiri oluşturuyor. Yani milli demokratik devrimini tamamlama mücadelesi veren, Kemalist Devrim’le sağlık, eğitim, kalkınma vb. alanlarda mucizevi başarılar kazanmış bir ülkeye, emperyalizmin sol kanadının Batı ülkelerinde sosyal patlamaları önleyecek bir “emniyet sübabı” olarak hazırladığı teoriler sosyal demokrasi marifetiyle dikte ediliyor. “30’ların modası geçti” ezberini dilinden düşürmeyenler 40’ların, 50’lerin sosyal demokrat teorilerini aynen alıp benimsemekte bir beis görmüyorlar. Yeter ki devrimci çözüm keşfedilmesin.

REFAH DEVLETİNİN SERÜVENİ

        Refah devletinin sonraki serüvenini kısaca özetlersek; 80’lerin neoliberal dalgası refah devletine bile tahammül edemeyerek bu kavramı yıktı, devleti küçültme olağanüstü boyutlara vardı (Acemoğlu’na göre bu da tam anlamıyla gerçekleşmedi). 90’ların başında İngiltere’de Tony Blair ile başlayan ve refah devletine sahip çıkıyor gözüken “Yeni Sol” hareketi en son kendini Irak işgalinde ABD’nin müttefiki ve Margaret Thatcher’ın İngiltere’de kurduğu acımasız neoliberalizmin devamcısı olarak buldu. Bu da sosyal demokrasinin emperyalist niteliği açısından güncel bir derstir. Blair’in çıkışı Türkiye’de de yankı bulmuştu. CHP, 1995 seçimlerine “Dünya’da Yeni Sol Türkiye’de CHP” sloganıyla girdi. Blair’in geldiği noktaya benzer olarak Türkiye’deki sosyal demokrat partiler de Türkiye’nin borç batağına batışında, mafya ekonomisinin kurulmasında koalisyon ortağı ve ana muhalefet olarak rol aldılar. İş bugün Atlantik’in Türkiye’deki umudu olmaya kadar geldi. Bugün liberal çevrelerin “yeniden refah devleti” kavramına sığınmaları ve Refah Devleti 3.0 gibi teoriler geliştirmelerinin hikmetini ise çıkmaza giren neoliberalizm ve küreselleşmenin, kamuculuğun yükselişine karşı daha gerilere çekilerek yeni bir mevzi kurması olarak değerlendirebiliriz.

GÜNÜMÜZDEKİ KONUMLANMA

      Günümüzdeki ekonomik çözümlerin saflaşmasında Acemoğlu ve CHP kesin olarak “sadaka ekonomisi” safında yer buluyorlar. Acemoğlu, devletlerin salgın sonrası atması gereken adımları birkaç başlıkta topluyor: Sağlık sisteminin iyileştirilmesi, toplam talebi ayakta tutmak için destek ve işsizliğe karşı parasal destek (burada ABD’deki işsizlik sigortası uygulaması örnek gösteriliyor) ve tedarik zincirini ayakta tutmak için şirketlere destek. (9) Bu beş başlığın Kılıçdaroğlu’nun yazısındaki program bölümünde “hiçbir çocuğun yatağa aç girmemesi” gibi vurucu kavramlarla aynen tekrarlandığını görebiliriz. Acemoğlu, bu önerilerini “İnsanların cebine para koyduğunuz zaman bu hem onların açlığını engeller hem de talebi artırır.” şeklinde temellendiriyor ve ABD’nin salgına karşı geliştirdiği finans balonunu şişirme ve büyük oranda büyük şirketlere ve bir oranda da vatandaşa para dağıtma çözümünü neden mantıklı bulduğu ortaya çıkıyor. Böylelikle CHP’nin çözüm programı; üretim ve istihdam odaklı çözümün karşısında uzun vadede işsizliği arttıracak, eldeki kaynakları dağıtmaya, popülizme, tasarruf ve yatırımın karşısında sosyal yardımda, tazminatta, ücret ve aylıklarda sayısal artışlara odaklanan sadaka odaklı çizgiyi temsil ediyor.

     Bunun yanında yazıda, üretimin yıkıma uğramasından “suya sabuna dokunmayan” ve emperyalizmi, sıcak para diktasını gizleyen bir tavırla hedef küçültülerek “yandaş sermaye” sorumlu tutuluyor ve gelinen noktayla ilgili Acemoğlu’nun “kurumların yozlaşması” teorisiyle uyumlu “özgürlük, şeffaflık, denetlenebilirlik ortadan kalktı” gibi nedenler ileri sürülüyor.  Rantçılık, asıl yıkıcı sorun olan emperyalizme bağımlılığa perde yapılıyor. Üretim çözümü olarak da, dünya piyasalarıyla bütünleşme ve rekabet politikasının meyvesi olan ihracat saplantısının, geri-orta  teknolojiyi ve iç pazara üretimi yıkıma uğratan “katma değerli ürün üretip küresel rekabete katılmak” ezberi ileri sürülüyor. Ne sosyal yardım, ne ihracat, ne de katma değer elbette ki olumsuz kavramlar değil fakat “sosyal yardım” işsiz kitlelerin sadakaya muhtaç edilmesine, “ihracat” iç pazarın küresel rekabete kurban edilmesi ve üretimin baltalanmasına, “katma değer üretmek” geri ve orta teknolojiyle çalışan sanayinin tasfiyesine kalkan yapılınca yine bir çarpıtma durumuyla karşılaşıyoruz. Bu kavramların hayata geçmesi de esasen üretim ve istihdam odaklı bir çözüme, planlı-karma ekonomiye bağlıdır. CHP’nin “yeni devletçiliğinde” ise korumacılığa, planlamaya, kamu ekonomisinin önderliğine, güçlü Merkez Bankası’na, milli paraya, kontrollü kambiyoya, ithal ikamesine, dolar saltanatına karşı mücadeleye, üretim atağına, iflas eden işletmelerin kamulaştırılmasına rastlanmazken borçlanma ekonomisin gözde kavramlarına bol bol rastlıyoruz.

GEÇERLİ TEK ÇÖZÜM

    Türkiye’mizi borç batağından kurtarmanın biricik çözümü dünyada ve Türkiye’de geçerliliğini kanıtlamış planlı-devletçi-kamucu modeldir. Bu model devletin rolünün farklı seviyelerde hayata geçtiği Alman, Japon, Rus, Çin ve Türk kalkınmalarında geçerliliğini kanıtlamıştır. (10) Kemalist Devrim bu modelin Türkiye’deki zaferidir ve “30”ların geçmiş modası değil Türkiye’nin kurtuluş reçetesidir. İngiliz sosyal demokrasisi ile Daron Acemoğlu’nun teorilerini karıştırıp, Atatürk devletçiliği sosu döken çabalar ise liberalizmin yeni yüzleri olmaktan öteye gidemeyecektir.

Kaynakça:

1) https://medyascope.tv/2020/03/25/daron-acemoglu-yazdi-koronavirus-abddeki-otoriterlesme-egilimini-aciga-cikardi-yeni/

2) https://www.medyafaresi.com/haber/daron-acemoglu-turkiye-gibi-ulkelerde-olan-fakire-oluyor/942581

3) https://www2.karar.com/yazarlar/taha-akyol/temel-sorun-verimlilik-ihmal-edildi-10935#

4) https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/ilk-bombadan-once-8-5-milyar-dolar-geliyor-130376

5) https://medyascope.tv/2020/06/05/prof-daron-acemoglundan-koronavirus-sonrasi-icin-dort-farkli-senaryo-yeni-ve-daha-iyi-refah-devletleri-mumkun/

6) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kemal-kilicdaroglu-yazdi-yeni-devletcilik-guclu-sosyal-devlet-1752442

7) http://oncugenclik.org.tr/sosyaldemokrasinin-dunyadaki-yeri/

8) https://t24.com.tr/haber/ecevitin-mulkiyesi-ve-kilicdaroglunun-odtu-modeli,136495

9) https://www.haberturk.com/daron-acemoglu-ekonomik-krize-karsi-devletlerin-atmasi-gereken-5-adimi-anlatti-2636999

10) http://oncugenclik.org.tr/sosyaldemokrasinin-dunyadaki-yeri/