KUVAYI MİLLİYECİLİĞİMİZ, ALTI OK PROGRAMI ve DR. HİKMET KIVILCIMLI

KUVAYI MİLLİYECİLİĞİMİZ, ALTI OK PROGRAMI ve DR. HİKMET KIVILCIMLI

Turhan İÇLİ
TEORİ DERGİSİ ARALIK 1998 – SAYI: 107

Marx ve Engels, devrim teorilerini, sanayi ve burjuva demokratik devrimini tamamlamış olan İngiltere, Fransa gibi ileri ülkelerin toplumsal analizinden çıkardılar. Bu ülkeler keskin sınıf mücadeleleri ve birbirini izleyen devrimci dönüşümlerle ekonomide, toplumsal yaşamda ve üstyapıda ortaçağın tüm ilişki, kurum ve ideolojilerini tasfiye ederek kapitalistleşme sürecinde bir hayli mesafe kat etmişlerdi. Toprakta feodal ilişkiler bütünüyle çözülmüş; iç pazar genişleyip bütünleşmiş; aydınlanma ve uluslaşma hareketi kök salıp yaygınlaşmıştı. Ekonomideki serbest rekabete karşılık siyasette liberalizm egemendi. Bu koşullar altında proletaryanın tek bir programı olabilirdi: Sosyalizm. Aşamalı devrim teorisine ulaşabilmek için nispeten geri bir ülkede devrimci görevlerle yüz yüze gelmeyi beklemek gerekiyordu.

Rusya böyle bir ülkeydi. Yarı emperyalist, yarı feodal idi. Rengârenk etnik ve ulusal topluluklardan meydana gelen halk, katı bir otokrasinin kıskacında; geniş köylü yığınları, köleliğin ve feodalizmin boyunduruğu altında inliyordu. Silik ve kişiliksiz bir burjuvaziye sahipti. Buna karşılık “Büyük Rus Demokratları”nın sağladığı canlı bir edebiyat ve düşünce yaşamı ve tarihin tanıdığı en devrimci görevlerle karşı karşıya bulunan genç ve devrimci bir proletaryası vardı.

Lenin, somut koşulların analiziyle başladı işe. Bu denli geri ve otokratik bir ülkede yakın amaç sosyalizm olamazdı. İşçi sınıfı tek başına zafer kazanamazdı. Teoride, programda ve stratejide önemli değişiklikler yapmak zorunluydu. Böylece teori, Avrupa merkezli olmaktan çıkarak dünyalılaştı ve geri bir ülkenin nesnel süreçlerine ve ihtiyaçlarına karşılık veren bir devrim teorisine dönüştü. Program, otokrasinin devrilmesini, toprakların müsadere edilmesini ve sekiz saatlik iş gününün uygulanmasını parolalaştıran asgari (minima) programdı. Stratejik iktidar formülüyse: İşçi ve köylülerin demokratik diktatörlüğüydü. Devrimin birinci aşaması başarıldıktan sonra kesintisiz olarak sosyalizmin inşasına geçilecekti.

1917 Şubat ve Ekim devrimleri Lenin’i bütünüyle haklı çıkardı ve iki aşamalı devrim teorisi, Marksist literatüre girmiş oldu.

Milyonlarca kilometrekare toprağı ve yüz milyonlara varan nüfusuyla Çin’in koşulları çok daha ağırdı. Yarı sömürge, yarı feodal bir ülkeydi Çin. Kentler ve bu kentlerde yoğunlaşan proletarya, uçsuz bucaksız köylü denizinin ortasında adacıklar gibiydi. İhtiyaçları ve talepleri bakımından ileri Avrupa şöyle dursun, despotik Rusya’dan bile geriydi Çin. Bu yüzden devrim teorisi, programı ve stratejisi de farklı olacaktı. Proletaryanın öncülüğünde geniş köylü yığınlarını temel alan uzun bir halk savaşından sonra, emperyalizmden kopulacak, ortaçağ ilişkilerine son verilecek; adım adım ve aşama aşama sosyalizme doğru ilerlenecekti. Öyle de oldu.
Bu örnekler nesnel tarihsel süreçlerin, iradi zorlamalarla aşılamayacağını hele hele teorik dar kalıpların içerisine sığmayacağını; geçilmesi zorunlu olan konakların üstünden atlanamayacağını açık bir biçimde kanıtladı. Her devrin, gerçekleşeceği toplumun gelişmişlik düzeyine uygun teori, program ve stratejilerini geliştirmek zorundaydı. Bu da o devrime somut, özgün ve ulusal bir karakter kazandırıyordu.

Yüzyılın başındaki soru şuydu: Evet, nesnel süreçleri ve tarihsel görevleri es geçmek olanaksızdır; fakat bu süreçler illaki burjuva iktidarında yaşanmak zorunda mıdır? Ya da tersinden: Burjuva demokratik görevler, işçi sınıfı iktidarında tamamlanamaz mı? Bu soruya iki temel yanıt geldi.

Birinci yanıt: “Sosyalizm ancak gelişmiş kapitalizm koşullarında mümkündür. Bu yüzden işçi partileri, kapitalizm yeterince olgunlaşıncaya dek iktidara talip olmamalı; misyonlarını bir sol muhalefet partisi olarak sürdürmelidirler. İşçilerin ve diğer emekçilerin ekonomik, demokratik haklarının ve yaşam standartlarının geliştirilmesi için mücadele etmelidirler.” Böyle düşünenler her yerde burjuvazinin bir sol seçeneği haline geldiler. Bunalım dönemlerinde, devrimci çıkışların önünü keserek burjuva düzeninin emniyet sibobu rolünü üstlendiler.

İkinci yanıt ise, devrimci Marksizmden geliyordu: Burjuva demokratik görevler emekçilerin iktidarı altında daha hızla ve güvenceli biçimde tamamlanabilir ve kesintisiz olarak sosyalizmin inşasına geçilebilirdi. Yeter ki programda, stratejide ve politikada gerekli değişiklikler yapılabilsindi. Tarih böyle düşünenleri haklı çıkardı.

Bir de “ülkenin koşulları ne olursa olsun, hedef proletarya iktidarı, program sosyalizmdir. Asgari ve azami program ayrımları, gereksiz ve saçmadır” diyen ara bir eğilim vardı. Bunlar hiçbir yerde hiçbir devrime önderlik yapamadılar. Solda etkisiz bir aydın muhalefeti olarak süregeldiler. Hatta zaman zaman egemen sınıf provokasyonlarına, soldan payandalık etmekten kendilerini kurtaramadılar.

Bu perspektiflerin ışığında yüzyılımızın başında Türkiye ne durumdaydı?

Osmanlı tıpkı Çin gibi, yarı feodal, yarı sömürge bir ülkeydi. Halkın yüzde 80’i köylerde, yüzde 20’si kentlerde yaşamaktaydı. Ortaçağ, ekonomisiyle, kurumlarıyla, ideolojisiyle bir kâbus gibi çökmüştü imparatorluğun üzerine. Çürüyen derebeyi ekonomisi, kapitülasyon ve borçlanmalarla emperyalizme bağımlı hale gelmiş; böylece ulusal bir burjuvazinin gelişme olanakları da ortadan kalkmıştı. Bu yüzden modern bir işçi sınıfının güçlenip serpilmesi de mümkün olamamıştı. Yani tarihsel modern sınıflar, böyle bir devrimi başarabilecek nicelik ve nitelikten yoksundular.

Ama bu böyledir diye tarihin önü tıkanamazdı. Çünkü tarih, her koşul altında kendine bir yatak bulan, önüne dikilen bentleri uzun yıllar süren birikimlerle zorlayıp aşan bir büyük nehir gibidir. Diğer yandan insanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında görülür ki, sorunun ortaya çıkış koşulları, onun çözümünü olanaklı kılan öğeleri de içinde barındırır (Marx). Bu bağlamda çürüyen bir düzeni yıkmaya çağrılı sınıf ya da sınıflar, belirli bir momentte bu görevi başarabilecek ölçüde örgütlü ve devrimci değilseler, tarih, bu misyonu üstlenecek yeni dinamikleri devreye sokmaktan geri durmaz.
Kokuşmaya başlayan Osmanlı cesedini, tarihin önünden kaldırmaya burjuvazinin gücü yetmeyince, bu misyonu onun adına “Jön Türkler” üstlendiler. Oynadıkları bu çok özel rol nedeniyle, tarihe bu adla tescil edildiler. Genç, aydın subayların önünü çektiği 1876–1908 hareketleri, demokratik devrimimizin yolunu açtı. Aydınlanma ve modernleşme süreci başladı. Bu uyanış içerisinde kendi kaderine sahip çıkmaya başlayan halk, savaştan sonra kendisine dayatılan Sevr oldubittisine ve emperyalist işgale karşı direnişe geçti. Her yerde kendiliğinden silahlı gruplar ortaya çıktı. Yurdu savunmak amacıyla pek çok ilde ve ilçede, öncülüğünü genç, asker ve sivil aydınların yaptığı “Müdafayı Hukuk Cemiyetleri” kuruldu. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı fitili ateşledi. Kuvayı Milliye hareketi böyle doğdu.

Gelinen aşamada tarih, Türk toplumunun önüne burjuva demokratik görevleri koymuştu. Bu görevler tamamlanmadan sosyalizmin yolu açılamazdı. Ne ki, cılız Türk burjuvazisinin, bu görevlerin üstesinden gelmeye ne gücü ne takati vardı. Bu görevi devralıp ülkeyi güven içerisinde toplumsal kurtuluşa götürecek güçlü bir işçi sınıfı da mevcut değildi. Devrimci Kemalist önder kadronun bilinçli ve cesur eylem çizgisi sayesinde 20–25 yıl ilerlemesini sürdüren demokratik devrim süreci, 1940’larda duralayarak, 1950’lerden itibaren “küçük Amerika yaratma” iddialı karşıdevrim saldırılarıyla geriletilmeye başlandı.

Gerek TKP gerekse Üçüncü Enternasyonal Önderliği, ulusal kurtuluş mücadelesine ve Kemalist Devrim’e tam destek vermişlerdi. Fakat 1925 yılından itibaren TKP, yapılan devrimleri desteklemekle birlikte aynı zamanda kendisini de ezen Kemalist iktidara karşı, çoğu yeraltında geçen yoğun bir mücadele sürdürdü. 1950’lerden sonra başlayan karşıdevrim süreci, Kemalist Devrim’in de tasfiyesi anlamına geldiğinden, sosyalizm ile Kemalizm arasında yeniden adı konulmamış bir ittifakın koşullarını yarattı. Sosyalistlere, Kemalizmin devrimci mirasını daha bir kararlılıkla savunma görevini yükledi.

Bu yeni durumu kavrayan ilk sosyalist önder Dr. Hikmet Kıvılcımlı oldu. Şefik Hüsnü ve arkadaşları, 1951 TKP operasyonu nedeniyle içerdeydiler. 1954 yılında TKP’nin son kılıç artıkları ve yüzlerce işçiyle birlikte Vatan Partisi’ni kuran Kıvılcımlı, ilk kez İkinci Kuvayı Milliye seferberliğini ilan etti. Vatan Partisi programı, yarım kalmış demokratik devrim görevlerini işçi sınıfı öncülüğünde tamamlamayı amaçlıyordu; Birinci Kuvayı Milliye ile programatik ve sıcak bağlar kuruyordu. Birinci Kuvayı Milliye emperyalizmden kopuşla bağımsızlığın elde edilmesini sağlamış, ortaçağın kurum ve ideolojilerine ağır darbeler indirmişti. Fakat toprak ve ulusal sorunu çözememiş, toplumsal ve ekonomik kurtuluşa yol açamamıştı. İkinci Kuvayı Milliye ise, toplumsal ve iktisadi kurtuluşu sağlayacaktı.

Vatan Partisi programı, işçi sınıfımız öncülüğünde tepeden tırnağa örgütlü halkın bütünüyle aşağıdan gelme ve bütünüyle özgür girişim ve denetiminde “UCUZ DEVLET, ŞUURLU TİCARET, TOPRAK REFORMU VE AĞIR SANAYİ” öngörmekteydi.

Ucuz Devlet: Pahalı, kırtasiyeci ve askercil olmayan; yetkilerinin çoğunu halk teşekküllerine devretmiş bulunan halkın hizmetkârı devlet demekti.

Şuurlu Ticaret: Kooperatifler ve Kamu İktisadi Teşekkülleri aracılığıyla yürütülen, aracı ve tefeciye, emperyalist sömürüye fırsat vermeyen ticaret demekti.

Toprak Reformu: Yoksul köylü birlikleri eliyle gerçekleştirilen Toprak Devrimi demektir.

Ve nihayet,
Ağır Sanayi: Emperyalizme bağımlı montaj sanayi yerine, ulusal bağımsızlığın altyapısını oluşturan, teknik yaratıcılığı geliştiren ve teknolojinin son sözünü getiren işçi sınıfının denetimindeki sanayi demekti. Sonuçta bütün bunların hepsi birden sosyalizmin ön koşullarını yaratan bağımsız, demokratik ve kalkınmış Türkiye demekti.

Vatan Partisi tarafından Dr. Hikmet Kıvılcımlı imzasıyla kamuoyuna 1950’lerin sonunda açıklanan Anayasa teklifinin ilk üç maddesi şöyleydi:

1. Türkiye Devleti; İş ve üretim cumhuriyetidir.

2. Türkiye Devleti; Cumhuriyetçi, Devletçi, Milliyetçi, Halkçı, Laik ve Devrimcidir.

3. Hâkimiyet, şartsız kayıtsız teşkilatlanan milletindir.

Kıvılcımlı antiemperyalist, antifeodal nitelikli olarak gördüğü milli demokratik devrimimizin programını, aynı karakterdeki Birinci Kuvayı Milliye mücadelesinin pratiğinden çıkarılmış olan Altı Ok ilkeleri üzerinden ve onları yeniden tanımlayarak oluşturuyordu. Vatan Partisi programının birinci kısmında “HÜRRİYETİN GEREKÇESİ” başlığı altında şöyle deniyordu:

Demokrasimizin bugünkü temeli, Kuvayı Milliyeciliğimizin son yadigârı olan anayasamızdır. Gelişigüzel değiştirilmekten ziyade, ilk ruhuna sadık kalınarak uygulanmasını bekleyen Anayasamıza göre;

Milliyetçiyiz: Mukadderatımıza tek yabancı karıştırmayacağız.

Devletçiyiz: Pahalı devletin yerine, vatandaşa iş bulmayı birinci vazife bilen ucuz devleti getireceğiz.

İnkılâpçıyız: Her türlü maddi istismarı kaldıracağız.

Laikiz: Her türlü manevi istismarı kaldıracağız.

Halkçıyız: Osmanlı artığı bezirgân ve hacıağa oligarşisinin önderliği yerine, çalışan çoğunluğumuzun önderliğini tutacağız.

Cumhuriyetçiyiz: Halk tarafından, halk için idare, adalet ve kültür sistemleri kuracağız.

Görüldüğü gibi Vatan Partisi programı, Altı Ok ilkelerine daha devrimci, daha tutarlı ve daha güçlü anlamlar yüklemektedir. Birinci Kuvayi Milliye ile, İkinci Kuvayı Milliye arasında kurduğu bu programatik köprüyü daha da tahkim etmektedir. Böylece sosyalistlerin, Kemalizmin en tutarlı savunucuları ve en güvenilir mirasçıları olduğunu göstermektedir.

Milliyetçilik, emperyalizme karşı bağımsızlıkçı bir tutumun popüler tarzda yapılmış bir tanımını vermektedir. Bugün İşçi Partisi’nin bu kavramı “Türkiyecilik ya da bağımsızlıkçılık” olarak yorumlaması da böyle bir mantalitenin ürünüdür.
Devletçilik ilkesi, Marksist devlet anlayışının halk diliyle yapılmış bir tanımıdır. İşçi Partisi bugün çılgın özelleştirme furyası karşısında bu kavramın kamu ekonomisi yanına vurgu yapmaktadır.

Devrimcilik ilkesine antiemperyalist bir içerik kazandırılmıştır. İşçi Partisi de bu kavrama aynı vurguyu yapmaktadır.

Laiklik, dinin, halkı aldatma ve köleleştirme aracı olarak kuşanılmasına karşı bir panzehir olarak yorumlanmıştır.

Halkçılık ilkesi ise, Cumhuriyetçilik ilkesinin, emekçi cumhuriyetine, gerçek demokrasiye referans verecek bir biçimde tanımlanmıştır.

Bildiğim kadarıyla Vatan Partisi Programı demokratik devrim hedefini, Altı Ok ilkeleri üzerinden tanımlayan, popülarize eden ve onun Birinci Kuvayı Milliye ile bağını kuran ilk programdır. Sonuncusu ise, İşçi Partisi’nin Sol Güçbirliği ve Ulusal Güçler Meclisleri için kamuoyuna açıkladığı program. Böylece 1954 Vatan Partisi ile, 1998 yılı işçi Partisi arasında 44 yıl sonra organik ve programatik sağlam bir köprü kurulmuş olmaktadır.

Paylaş: