Sosyal Demokrasinin dünyadaki yeri

Sosyal Demokrasinin dünyadaki yeri

I

KONUŞMA

Doğu PERİNÇEK
TEORİ DERGİSİ – Haziran 2007

Sosyaldemokrasinin dünyadaki yeri

Sosyaldemokrasi, hepimizin bildiği gibi, 19. yüzyılda Avrupa’da emekçi hareketi içinde ortaya çıktı; Almanya’da 1891 Erfurt Kongresi’yle Marksist bir çizgiye girdi. Ancak Sosyaldemokrasi, 1900’lerin başında dönüşüme uğradı; başkalaştı. Avrupa’daki emperyalist-kapitalist sistemin sol ayağı haline geldi. İşte bugün en tipik temsilcisi İngiliz Başbakanı Blair’dir. Sosyaldemokrasi, Avrupa hâkim sınıflarının bir koludur ve sistemin ihtiyacına göre ülkelerinde iktidar koltuklarına oturtuluyorlar. Şu anda Avrupa ülkelerinin hangisinde iktidardalar, hangisinde değiller, çok da ilgimizi çekmiyor; bir şey fark etmiyor.

Ama daha önemlisi, Sosyaldemokrasi Türkiye için bir çözüm müdür? Sosyal demokrasi 1900’lerin başında dönüşüme uğrarken, yalnız ülke içi saflaşmada değil, dünya çapındaki

cepheleşmede de bir yere oturdu. Bizim büyük devrimcimiz Atatürk’ün temel aldığı mazlum ve zalim milletler kamplaşmasında sosyaldemokrasi istikrarlı olarak düşman kampta cephe tuttu. Bilindiği gibi Lenin, Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünyanın emperyalist devletler ve mazlum milletler olmak üzere iki kampa ayrıldığını tahlil etmişti. Sosyaldemokrasi, insanlığa karşı emperyalizmin iki ayağından biri oldu. Bir ayak tutucular ve liberaller; diğer ayak da Sosyaldemokrasiydi. Dünyadaki Sosyaldemokrasi bu konumuna uygun olarak, bizim Milli Kurtuluş Savaşımıza karşı kendi emperyalistlerini destekledi. Avrupa Sosyaldemokratları, Sovyet devrimcilerini, Kemalist Devrim’i destekledikleri için suçladılar. Sosyaldemokratların suçlaması şöyle idi; “Bolşevikler yarıfeodal devrimci Kemal Paşa ile ittifak yaparak, emperyalist Bonapartçılar olduklarını ortaya koymuşlardır ve artık kendilerine proleter hükümet demeye hakları yoktur.”1

Türkiye sürecinde de aynı gerçeği görebiliyoruz. 1908 Devriminden, II. Meşrutiyet’ten sonra, biliyorsunuz Türkiye’de bazı Sosyaldemokrat partiler kuruldu. Fakat bunlar, toplum hayatında çok etkili olmadı. Kurtuluş Savaşı yıllarında, Sosyaldemokrasiyi temsil eden İştirakçi Hilmi’nin partisi vardı. İstanbul’da İngilizlerden para alıyordu ve İngiliz’in yanındaydı. Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşı verirken ve devrim yaparken, İstanbul’daki Sosyaldemokrat parti, İngiliz akınlarıyla besleniyordu ve Kurtuluş Savaşı’na küfrediyordu.

Dünya çapındaki saflaşmada Sosyal demokrat partilerin 20. yüzyıl boyunca aldıkları tavır böyledir. Bugün ezen-ezilen saflaşması, Kuzey-Güney kavramlarıyla da ifade edilmektedir. Yani dünya iki kutba ayrılmıştır. Bir tarafta. Kuzey’in zenginleri ABD, AB, Japonya ve diğerleri var; öbür tarafta ise Mazlumlar Dünyası dediğimiz, Güney’in yoksulları.

Küreselleşme programı, bilindiği gibi bu saflaşmada Kuzey’in programıdır. Yani Kuzey’in zenginleri, “Biz dünyayı yuvarlatıyoruz, küreselleştiriyoruz. Tek kutuplu, bizim efendiliğimizde, bir dünya kuruyoruz…” diyorlar. Sosyaldemokrasi dün olduğu gibi bugün de emperyalizmin safındadır; küreselleşme programının hizmetindedir. Dünyada mazlum ülkelerin yanında olan tek bir

Sosyaldemokrat parti bilmiyoruz.

Altı Ok ve Sosyaldemokrasi

CHP’nin tarihsel kökleri açısından bakalım: Kemalist Devrim’in önderliği bağımsızlıkçı ve halkçı bir programa sahipti, dünya saflaşmasındaki yerini açık olarak belli etmişti; mazlum milletlerin devrimci hareketiydi. O program, 1. ve 2. Meşrutiyetlerin tecrübeleri içinde geliştirilmişti; Mithat Paşa’lardan, Namık Kemal’lerden, Talat Paşalardan, 1908’de dağa çıkan devrimcilerden geliyordu. Daha 1876
Meşrutiyeti öncesinde padişaha yapılan ihbarları hatırlayalım: “Padişahım bu Mithat Paşa’ya dikkat ediniz, Cumhuriyet getirmek istiyor.” Türkiye’nin 19. yüzyılın ikinci yarısında Genç Osmanlı’larla başlayan milli demokratik devriminin programı, 1930’larda Atatürk tarafından hepimizin bildiği gibi Altı Ok diye özetlendi: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik.

Sosyaldemokrasiyi, biz Türkiye’nin devrimci dönemlerinde göremiyoruz. Bakınız çok ilginçtir; Kurtuluş Savaşı’nda İngilizlerle işbirliği yapan bir Sosyaldemokrasi var. İstiklal Savaşı zaferiyle birlikte Sosyaldemokrasinin bir karabatak gibi suyun altına girdiğini görüyoruz. Kemalist Devrim, Sovyetler Birliği ile dostluğu ve bölgemizdeki mazlum milletlerle dayanışmayı bir politika olarak belirlemişti ve uyguluyordu. Karşı cephede olan Sosyaldemokrasi için, Türkiye’nin o devrim döneminde yaşama alanı yoktu.

1960’larda Sosyaldemokrasinin zuhuru ve reddi miras

Türkiye’de, Sosyaldemokrasi 1960’larda zuhur etti. Cumhuriyet Halk Partisi içinde o zaman bir “Mülkiye Cuntası” vardı. Sayın Turan Güneş’in liderliğinde; Deniz Baykal, Besim Üstünel, Ahmet Naki Yücekök ve diğerleri… Bu Mülkiye Cuntası’nın ürettiği teoriler bir süre sonra Ecevit tarafından da benimsedi ve Cumhuriyet Halk Partisi, “‘Ortanın Solu” derken, Sosyaldemokraside karar kıldı. Ecevit’in liderliğinde daha İnönü genel başkan iken. Sosyaldemokrasi kitapları yazıldı; dernekleri kuruldu.

Ecevit’in 1960’ların sonu ve 70’lerin başındaki kitaplarını ve kitapçıklarını yeniden incelediğimiz zaman, Sosyaldemokrasinin bugün geldiği yeri anlamak açısından çarpıcı ipuçları var. Türkiye’de Sosyaldemokrasi Kemalist Devrim mirasını reddederek ortaya çıktı.

Ecevit’in, 1970 yılı Temmuz ayında yazdığı Atatürk ve Devrimcilik başlıklı kitapta Kemalist Devrim hakkında yaptığı değerlendirmeyi birkaç maddede toplayabiliriz.

1. Atatürk devrimleri altyapı devrimi değildir, yüzeyseldir. “Atatürk Devrimleri altyapı devrimleri değildir; Üstyapı değişiklikleridir. Bu değişiklikler yüzeysel gelişme ve biçimsel çağdaşlaşma getirmiştir” (s. 41, 43).

2. Türk halkı Atatürk devrimlerinden yana değildi; devrimlere ilgisizdi ve ilgisiz olmakta haklıydı. “Türk halkı Cumhuriyet döneminde yapılan devrimlere karşı değildi; ama devrimlerden yana da değildi. O devrimlere ilgisizdi ve ilgisiz olmakta da kendi açısından haklı idi” (s. 74). “Bu devrimler, köylüyü halkı doğrudan ilgilendirmiyordu, etkilemiyordu. (…) Bu devrimler genellikle halkın üzerinden geçiyordu ve daha çok, yaşayışı ve davranışlarıyla halkın gücüne giden kimseleri yararlandırır görünüyordu” (s. 86 vd).

3. Devrimlerin yaşamına bir şey getirmediğini gören halk, 1946 ruhunu yarattı. “O zamana kadar yapılan devrimlerden kendi yaşamına bir şey gelmediğini gören halk ‘1946 ruhu’ denen şeyi yarattı”

(s. 87).

4. Atatürk devrimi demokratik değildir; Atatürk devrimi ile demokrasi arasında bir seçim yapmak gerekirse, demokrasi seçilmelidir. “Atatürk dönemindeki tek parti yönetimini gerçek demokrasi sayanlar, halkçı devrimlerin, altyapı, devrimlerinin ancak böyle bir yönetimde, öyle bir ‘demokrasimde yapılabileceğini ileri sürenler, yazanlar var. (…) Günün birinde Atatürk devrimleriyle demokrasi arasında bir seçme yapmak zorunda kalınırsa, demokrasiden vazgeçmek pahasına Atatürk devrimlerini seçecek aydınlarımız var” (s. 47, 51).
Ecevit’in bu görüşleri, “Solun çocukluk hastalıkları” kapsamında sayılacak ilkel yargılardır. Kemalist Devrim’in, bu tür eleştirileri 1960’lı yılların Sosyalist solunda da vardı. Atatürk
Devrimi’ni soldan eleştirir gibi görünerek yola çıkanlar, Ecevit’in tezlerinde de görüldüğü gibi, en sonunda hep Tayyip Erdoğan’ların sahte demokrasisine varmışlardır.2

Ecevit, 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında, Atatürk Devrimi ile karşıdevrimci 1946 ruhu arasında, açıkça 1946 ruhuyla gelen sahte demokrasiyi yeğlemektedir.

Aslında bu görüşlerin patenti, toprağı bol olsun. Turan Güneş hocamıza ve onun yetiştirdiği Deniz Baykal’a aitti. Ben de o zaman üniversitede, Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğretim kadrosu içindeydim ve bu tartışmalara katıldım. Turan Güneş ve Deniz Baykal, Türk tarihinin 1946 sonrası saflaşmasında, kendilerini Atatürk Devrimi’ne karşı Demokrat Parti çizgisine yerleştirmişlerdir. Ecevit’in savunduğu görüşler, noktası virgülüne onlara aitti. Deniz Baykal’ın Altı Ok hakkında “Babaannemin resmi gibi orada duruyor” değerlendirmesi yapmasının kökleri 1960’lardadır. Siyasal Bilgiler’de ve Hukuk Fakültesi’nde öğretim kadrosunda olan herkes bilir, Deniz Baykal, Kemalist Devrim’e karşı 1946 ruhunu savunmuştur.

Bu tarihsel saflaşmada Baykalların bulunduğu mevzi, tuttuğu cephe Sosyaldemokrasinin karakterini yansıtır. Abdülhamit’ten, 31 Mart’taki gerici isyanı kışkırtan İngilizci liberal Ahrar Partisi’ne ve oradan Demokrat Parti’ye uzanan ve daha sonra Turgut Özal’ların, Tansu Çiller ve en son Tayyip Erdoğan’ların temsil ettiği sahte “demokrasi”ye varan çizgi, Sosyaldemokrasiyi de çekim alanı içine almıştır. A. Taner Kışlalı, Deniz Baykal’dan sık sık o bilinen alıntıları yapardı; Deniz Baykal 1990’lı yıllarda da kendisini Turgut Özal’a, Menderes’lere bağlıyordu.3 Bu reddi miras olayı, işte 1960’ların sonlarında zuhur etti.

Cumhuriyet Halk Partisi, o tarihten başlayarak, Kemalist Devrim geleneğini terketmiş, 1946 hareketine bağlanmıştır. Demokrasi ve değişim gibi kavramlar, bu bağlanmanın anahtar kavramlarıdır. Kemalist devrimci kökler, “demokrasi değildir’ ve “halk tutmamıştır” gibi karşıdevrimci gerekçelerle reddedilmiştir. Çok doğal, çünkü Sosyaldemokrasi, 1900’lerin başında, kendisini açıkça dünyanın zengin milletleri safında belirlemişti ve Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı o zengin milletlere, yani emperyalizme karşı yaptı. Sosyaldemokrasiyî benimseyenlerin Atatürk Devrimi mirasını reddetmeleri, demokrasi karşıtı saymaları gerekiyordu. Çünkü artık demokrasinin tarifini emperyalizm yapıyordu ve
Sosyaldemokrasi de o emperyalist tarifi benimsemişti.

Bugün sosyaldemokrat partilerde bocalayan insanlarımız, bu reddi miras olayını iyi anlamak ve bilince çıkarmak durumundadırlar. Hem Atatürkçülük, hem Sosyaldemokrasi olmaz. Olmayacağını, Sosyaldemokrasinin Türkiye’deki fikir babaları, Turan Güneş ve Baykal’lar daha 1970 yılında göstermiş ve Atatürk Devrimi’ne karşı 1946 ruhunun getirdiği “demokrasi” bayrağının altında yer almışlardır. Saflar bellidir: Sosyaldemokrasi, Kemalist Devrim’in bağımsızlığını, halkçılığını, devletçiliğini, laikliğini, özellikle devrimciliğini reddederek ortaya çıkmış; ABD emperyalizminin tanımladığı sahte demokrasiyi benimsemiştir.

(Ecevit’i en sonunda Vahdettin’e “Hain değil” demeye götüren görüşlerin kökleri, 1970’lerin hemen öncesinde oluşturulan sosyaldemokrat teoridedir).

Kemalist Devrim ile Sosyaldemokrasi arasındaki karşıtlık

Sosyaldemokrasi, Kemalist Devrim’i tasfiye ederek ve ondan vazgeçerek Türk siyasal hayatına oturdu. Sosyaldemokrasinin bulunduğu konuma, Kemalist Devrim’le karşılaştırarak bakalım.

— Kemalist Devrim, Ezilen Dünya’nın devrimidir; emperyalizme karşıdır. Sosyaldemokrasi,

Batı emperyalizminden yanadır ve Ezilen Dünya’ya karşıdır. ABD’den sonra ikinci büyük emperyalist devlet olan Avrupa Birliği projesini bir Kemalist savunabilir mi? AB’ye aday üye olduğumuz zaman, “Kemalizmin sonu” saptaması yapılmadı mı? AB projesi, Kemalist Devrim’le kurduğumuz milli devletin
tasfiyesinden başka nedir ki? AB üyeliğini, yani Atatürk’ün kurduğu milli devletin adım adım ortadan kaldırılmasını, Sosyaldemokrasinin bütün partileri, Deniz Baykal’ın CHP’sinden DSP’ye kadar hepsi benimsemişlerdir. İşte 1970’deki reddi mirasın, yani Sosyaldemokrasinin sonuçlarıdır gelinen bu yer. Sosyaldemokrasi, dünyanın bugünkü kutuplaşmasında, karşı kutupla, zenginler kulübü dediğimiz “Kuzey” denen cephede kendini belirlemiştir. Bu cephede Atatürk’ün devrimciliğini tasfiye etmek dışında bir çözüm yoktur. Sayın Karayalçın’ın konuşması da, ıslahatçı-reformcu konuşmadır ve kendisini Tanzimat geleneğine bağlamıştır. Halkçılığı reddetmiştir. Mülkiyet sistemi ve bölüşüm sistemindeki bütün devrimci çözümleri, planlamayı, vb reddetmiştir. 1930’larda dünyanın planlama yapan ikinci ülkesiyiz biz. Bunlar, Sosyaldemokrasi çerçevesi içinde savunulamaz elbette.

— Kemalist Devrim, halkçıdır ve buna bağlı olarak devlet girişimi ile özel girişimin milletin genel çıkarları temelinde uyumlu işlev gördüğü bir karma ekonomiyi uygulamıştır. Kemalist Devrim’de kamu yararı ile özel çıkar arasında bir denge oluşturulur. Ancak o dengede bireysel kâr esasına değil, kamu yararına öncelik tanındığı hep vurgulanır. Bireyin değil, milletin çıkarına öncelik verilmiştir. Sosyaldemokrasi ise, Kemalist Halkçılığı ve Devletçiliği reddetmiştir. Holdingleri koruyan ve kollayan Sosyaldemokrasi, bugün bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de Neoliberal programı savunmaktadır. Bakınız bu gerçek, sabahki konuşmalarda da ortaya çıktı. Özelleştirme, işçi kıyımı, IMF reçeteleri vb, Sosyaldemokrasi adına açıkça savunulmaktadır ve daha önemlisi Sosyaldemokratlar bu neoliberal programı uygulamışlardır. 1990 sonrasını hatırlayalım; 1991 DYP-SHP Koalisyonu, 1995 Baykal’ın CHP’sinin Çiller’le koalisyonu, arkasından Ecevit’in Mesut Yılmaz’ın ANAP’ıyla ve en sonunda Devlet Bahçeli’nin MHP’sini de kucaklayan koalisyonları…

Düne kadar sistem Sol Güçbirliği’ne izin vermiyordu

Sosyaldemokrat partiler, 1991–2002 yılları arasında ülkemizi emperyalizmin güdümündeki partilerle birlikte yönetmişlerdir. Ancak Neoliberal partiler ile bir program anlaşmazlığı çıkmadan yönetimi paylaşan o Sosyaldemokrat partiler, bizim 1992’den bu yana ısrarla yaptığımız önerileri reddederek, kendi aralarında ittifak yapmayı bir türlü kabul etmemişlerdir.

Biz İşçi Partisi olarak, 1995 seçimlerinde, 1999 seçimlerinde ve en son 2002 seçiminde Sol Güçbirliği yapalım dedik. Hepsinin zabıtları vardır, örneğin 1995 öncesinde dört kez Sayın Ecevit ile dört kez de Sayın Baykal ile görüştüm ve bir türlü onları, ittifak yaparak hep birlikte seçime girmeye ikna edemedim. ANAP ve DYP ile koalisyon planından kurtaramadım onları. Peki, siz aynı CHP kökeninden geliyorsunuz, Sosyaldemokratsınız veya Demokratik Solsunuz, tek başına iktidar beklentiniz yok, niye beraber olmuyorsunuz? Bunun için ABD’nin iznini ve AB yöneticilerinin onayını mı bekliyorsunuz?

Sistemin merkezleri Sol Güçbirliği’ne izin vermemiştir. Bakın çok açık söylüyorum: (Celal Doğan’a dönerek) Celal kardeşim, bunlar bireysel kavgalar değil. Bu yaşandı. Arkamızdan Amerikan Elçisi veya adamları, hepsini ziyaret etmiştir ve sosyaldemokratlar veya sol partiler arasında, bir seçim ittifakını kesinlikle yasaklamıştır.

Burada çok oy almaktan söz ediyorsunuz. 95 seçiminde de, 99 seçiminde de oyları toplayın. Bu iki parti, iktidar olurdu. Onlara iktidar formülü götürülmüştür. Hatta, Ecevit’e dedim ki; “Sizi Başbakan yapma formülü getiriyoruz. Daha ne istiyorsunuz?” Fakat sistem, bunlara izin

vermemiştir. Sosyaldemokrat partiler, son tahlilde sistemin merkezlerinden yönetilmektedirler.

Kemalist Devrim’in Laiklik ilkesi de aşınmıştır. Yavaş yavaş cemaatlere özgürlük, Fethullah Hoca’dan ödül almalar, vb gelmiştir. Sayın Hikmet Çetin de, Fethullah Hoca’dan ödül almıştır. Sayın Ecevit de, Fethullah Hoca’dan ödül almıştır. Sosyaldemokrasinin liderleri, Fethullah Hoca’dan ödül almıştır (alkışlar).

İki akım, iki program, iki strateji

Türkiye’de tarihten gelen iki kuvvet var. Hâlâ o çarpışma devam ediyor. Biz 150 yıldır, Namık Kemal’lerden bu yana, Millî Demokratik Devrim çağındayız. Namık Kemal’lerin önlerine koyduğu program, olgunlaşa olgunlaşa, tarihsel tecrübelerle, bugünlere gelmiştir. Bir taraf, Tanzimat’tan Tayyip Erdoğan’lara uzanan akınıdır; ters akım demek daha doğru. Bizim taraf, Namık Kemal’den, Mustafa Kemal’den, 1960 Devrimi’nden bugüne gelen akımdır. Sol, eğer tarihsel bir göreve sahipse, bu iki akım arasında taraf olacaktır. İki savaşan kuvvet arasında “melez”lik olmaz. Ortada durulmayacak bir noktaya gelinmiştir.

Bugün iflas edecek teorileri söyleyeyim: Melez Teori; oradan buradan alayım, bunu şuna katayım… Bu içerilerin, programların iflas ettiği tarihsel zemine Türkiye büyük bir hızla ilerlemektedir. Türkiye, Avrupa kapısına bağlanmıştır. Avrupa kapısına bağlanmasında ne yazık ki Sosyaldemokrat partilerimiz başrolde görev yapmıştır. Baykallar ve Karayalçınlar Türkiye’yi Gümrük Birliği’ne soktukları için, Türkiye’nin sanayisi çökmüş, tarımı çökmüş, bu millet kendi tarlasına tütün dikemez, pamuk ve pancar ekemez, çayırlarında hayvan otlatamaz hale getirilmiştir. Sosyaldemokrasinin DYP, ANAP ve MHP’lerle birlikte uyguladığı o programlarla halkımız yoksullaşmış, ülkemiz borç batağına saplanmıştır. Dikkatinizi çekiyorum: Türkiye’miz herkesi mülksüzleştiren, yoksullaştıran bir programla ve sistemle karşı karşıyadır.

Burada iki strateji vardır: Ya Türkiye, yeniden Kemalist Devrim’in bağımsızlıkçı, halkçı, devletçi programına yönelecek veya Avrupa Birliği’ne gireceğiz.
En önce milli devleti olacak Türkiye’nin. 21. yüzyılda, Türklerin bir milli devleti olacak, ona
burada karar vereceğiz… (Sözleri alkışlarla kesiliyor).

Avrupa Birliği, benim devletim olmayacak, Brüksel’den yönetileceğim demektir; Brüksel büyük beylerinin, -hem dünyada bey konumunda, hem de bizimle olan ilişkilerinde bey konumunda-çıkarlarına göre yönetileceğim demektir.

Türkiye’nin Kemalist Devrim’le devam kararı vermesi lazım. Devletim olacak, kamu yararı güdecek, kamu çıkarlarıyla özel sektörü uyumlu kılan bir devletçilik olacak, bu kararın verilmesi gerekiyor.

Yoksa devletimiz de olmayacak.

Derinleşen krize Sosyaldemokrasinin cevabı var mı?

Bu zamana kadar Sosyaldemokrasi durumu idare etti. Neye benziyor? Bir ayağı kayıkta, bir ayağı iskelede. Kayık iskeleden ayrılmadığı için ayaklar ayrılmıyor. Fakat Türkiye bakın nereye girmektedir? 300 milyar dolar, toplam iç ve dış borç (bugün, 2007’de 430 milyar dolar); dış ticaret açığı arkaya doğru baktığınız zaman bir yılda 21 milyar dolar önünüze bakarsanız 30 milyar doları geçecek (2007’de 50 milyar doları geçti, 70-80 milyar dolara, koşuyor). Bu 30 milyara doğru koşan dış ticaret açığından, 300 milyar dolar borçtan, rekor düzeydeki bütçe açığından bu sistemde nereye varılır? Devalüasyonlar ve zamlar ve ağırlaştırılan vergiler… Dolar 3 milyon lira olur, onu da geçer. Bunlar matematiktir. Efendim, dışarıdan şu kadar para gelecektir… Onların da sınırına gelinmiştir… Gelse ne olacak, her gelen sıcak para, krizi biraz ötelemekte ama ağırlaştırmaktadır. Borç batağına daha fazla gömülüyoruz; gidişat budur.

Yalnız borç batağı mı, suç batağına da gömülüyoruz. Değerli dostlar. İstanbul’un bir ilçesinde yetkilerinin bana söylediğine göre, günde 300 gasp olayı cereyan etmektedir. Türkiye’de bugün, 15 milyonun üzerinde icra davası vardır. Bu ortamda kapitalizm olmaz, sistem mafyalaşmıştır. Kaynaklar bugün, rekabete göre, kâr esasına göre, verimliliğe göre dağılmıyor. Çakallar, haydutlar, mafya, kaynakların dağılımına egemen olmuştur. İsteyen, kimseye borcunu vermemektedir. Bankalar, bizzat
sahipleri tarafından soyulmakta ve içi boşaltıldıktan sonra devletin üzerine atılmaktadır.

Daha da önemlisi, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu dış tehditlerdir. ABD’nin Irak’ın kuzeyinden yönelttiği silahlı tehdide karşı, Sosyaldemokrasinin ABD’nin insafına başvurmak dışında hangi programı vardır? Baykalların CHP’si, bu tehdidi göğüsleyecek politikalara ve önderlik yeteneğine sahip midir?

Sosyaldemokrasi mafya ekonomisiyle ve mafyokrasiyle bütünleşti

Kapitalizm, rasyonelliğini ve mantığını kaybetmiştir. Bir mafya ekonomisi gelişmiştir.

Sistemde, demokrasi dediğimiz olay da mafyalaşmıştır. Burada en çok seçimden, oy almaktan ve demokrasiden söz edildi. Sosyaldemokrasi bir saplantı içinde, buna demokrasi humması diyelim.

Oysa bugün ne Amerika’da demokrasi vardır, ne Türkiye’de demokrasi vardır. 1946 ruhunun getirdiği demokrasi değildir: demokrasinin yıkımıdır. Amerika’da Başkanı, 15 mafya reisi toplanır ve seçer. Ondan sonra toplumun eline balonlar verilir, kırmızı balonlar, mavi balonlar, koşuşurlar, bağrışırlar, en sonunda mafyanın seçtiği başkanı seçecek tiyatro kumpanyasında milyonlarca insan rol alır ve sandıktan mafyanın başkanı çıkar. Bunun demokrasi ile hiçbir ilgisi yoktur.

Türkiye’ye gelelim; Yaşadık bunu, hâlâ yaşıyoruz… Amerika, 1998 yılında “4 yıl içinde, iktidara yenilikçiler gelecek” dedi, uçtu uçtu yaptı ve Tayip Erdoğan’ı iktidar koltuğuna oturttu. Bunun neresi demokrasidir? Ve biz bu kapana kısıldığımız zaman, oylar oraya gidiyor Burada sık sık duyduğumuz, ”Aman oy almak için halkın dediğine bakalım” sözleri, Ecevit’in 1970 yazılarında olduğu gibi, “Kemalist Devrim’den vazgeçelim, çünkü halk Kemalist Devrimi tutmadı” anlamında kullanılıyor.

Değerli arkadaşlar, her sistem, kendi halkını yaratır. Padişahlık sistemi, Padişahın kullarını yaratır. Mafya sistemi; o mafya sisteminin, güdülen toplumunu yaratır… Kurtuluş Savaşı’nı hatırlayın; Aznavurlar, Çapanoğulları… 23 tane iç isyan… Düzce, Bolu, Hendek, Biga, Konya, Yozgat, vb isyanları, Ankara’nın etrafı kuşatılmış. İstiklal Savaşı yapan Mustafa Kemal’in üzerine zavallı insanlar, İngiliz altınlarıyla örgütlenmiş ve sürülmüş.

Onun için, bu halk hayranlığını bırakalım. Türkiye bir devrime gidiyor. Şu tabloda, 300 milyar dolar iç ve dış borç varken, Türkiye’nin önüne, bugün kanla ödeme ve toprakla Ödeme faturası çıkarılmaktadır. Türkiye’ye haciz gelmektedir. Kıbrıs’taki gelişmeler. Kuzey Irak’taki gelişmeler…

Başbakan sıfatını taşıyan ve benim hiçbir zaman başbakan olarak kabul etmediğim Tayip Erdoğan, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” diyor. Türkiye içerden, iktidar mevzilerinden hançerleniyor, bölünüyor. Türkiye, devletini, cumhuriyetini kaybetmektedir. Cumhuriyet yıkılmıştır. Sizin, tarikatlar mensubu olan bir hükümetiniz var. Başbakanınız İskender Paşa Dergâhından (Alkışlar), başbakan yardımcınız, bilmem ne tarikatından. Diğerlerini de tek tek açıkladık.

Cumhuriyet Devrimi, 1925’de tekke ve zaviyeleri ortadan kaldırmıştı. O Tekke ve zaviyeler tekrar gelmiş tepemize oturmuştur. Tevhidi Tedrisat Kanunu kalmış mıdır? Bir süre sonra dinsel eğitimin birliği olacak. Cumhuriyetin yarattığı, devrimci-laik eğitim sistemi tasfiye edilmektedir. Yaşadığımız olay budur… Cumhuriyet, bugün devlet katında son kalan birkaç kalede direnmektedir; işte ordunun bazı kurumları, efendim bazı üniversiteler vb. Cumhuriyetimiz esas olarak yıkılmıştır ve Cumhuriyeti yıkan bu hükümet gayri meşrudur.

Devletsiz kalmamak için devrim zorunluluğu

Şimdi bunları niçin anlatıyorum?

Türkiye, burada konuşulduğu gibi bir İstikrar dönemine gitmiyor. Bütün çıkan Sosyaldemokrat liderler,
önümüzde sanki istikrar var, sandıklar kuruluyor, seçmenler yine koşuyorlar oraya, oy veriyorlar, böyle düşünüyorlar. Bunları, bırakın bir tarafa. Bunlar büyük yanlışlardır. Türkiye büyük çalkantılara doğru gitmektedir. Ne yazık ki kuşatılmıştır. Kıbrıs’ından, Kuzey Irak’ından, bölünmek istenmektedir ve içerden, hem de iktidar mevzilerinden kuşatılmıştır.

Türk milleti, devletsiz halklar konumuna itilmektedir. Türk devleti kalmış mıdır? Yasama organı var mıdır? Hangi kanunu TBMM yapmaktadır? TBMM kendini feshetmekte, intihar etmektedir. Meclis, tiyatro salonuna döndürülmektedir. Uluslararası antlaşmaları kanunların üzerine koymak başka ne anlama gelir? Ne yazık ki, Türk devletinin egemenliğini ortadan kaldıran bu anayasa değişikliklerine
CHP de oy vermektedir.

Bütün bunlardan ne çıkar?

Buradan, devrim çıkar. Türkiye, devletsiz kalmamak için, devrim yapma zorunluluğuyla yeniden karşılaştı. Bizim Kemalist Devrimimiz ne zaman oldu? Devletimiz ortadan kalkıyordu… Hititlerden beri en büyük devletlerin merkezi olan Anadolu’da, bir devlet olmayacakmış, prenslikler olacakmış, emirlikler olacakmış. Şimdi tekrar önümüze konan program budur… Şaka değildir bunlar ve Türkiye, bu koşullarda devrim yapmak zorundadır.

Çözüm programı

Bu mafyasıyla, bu hortumcusuyla, bu dolar vurguncusuyla, bu devleti koruyamazsınız. Bakın
Kıbrıs’ta da, hırsızla, uğursuzla Kıbrıs’ı koruyamadınız. Türkiye’yi de hırsızla, uğursuzla koruyamazsınız.

Sol, önümüzdeki bu istikrarsızlığı görecek, bunun çözümüne kilitlenecek… Çözüm programı tarihten gelmektedir. Türkiye, Amerika’ya Avrupa’ya “Ben devletimi yok ettirmem” diyecek. Hortumcunun malına el konacak. Paranın giriş-çıkışı kontrol altına alınacak. İç borçlar 10 yıl takside bağlanacak. İç piyasa şenlendirilecek. Tarım tekrar desteklenecek. Özelleştirmeye son verilecek, özelleştirmeyi durduran yargı kararları uygulanacak. Kamu hizmeti yeniden devletin görevi olacak. Devlet hortumcuların değil, halkın olacak. O zaman, Türkiye üretir. Ürettikleriyle ile aynı zamanda dış ticaret yapabilir ve bu programı gerçekleştirmek için, Türkiye dünya dengelerini kullanacaktır. Önce bölge ülkeleri, İran, Suriye ve Arap ülkeleriyle işbirliği yapacak; sonra Rusya’sıydı, Çin’iydi, Türk Cumhuriyetleriydi, diğer Asya ülkeleriydi, bu dengeleri değerlendirecek.

Küreselleşmenin sonuna gelinmiştir. İşte Irak. Bakın, sayın Sosyaldemokratlar, hiç Irak’tan söz etmiyorsunuz. Ben Irak’la bitireceğim sözlerimi. Irak, küreselleşme denen programın bir kayaya dayandığını göstermiştir. Kahramanca bir savaş verilmektedir ve zaferi kazanmak üzeredir. Amerika kaybetmiştir Irak’ta. Küreselleşme Programı, Irak’ta iflas etti. Hem de bizim komşumuz, balkonumuzun altındaki kardeş bir millet, bizim akrabalarımız, Amerika’yı yenmektedir. Onun için planlarınızı ABD’ye göre yapmayınız.

Proje proje deniyor, Neoliberal projelere övgüler düzülüyor burada. Menderes’in neresi proje? Turgut Özal’ın neresi proje? Bunlar, dünyada yapılmış projelerin içinde roller almış olan ”aktörler”dir, rağbette olan deyimle söyleyecek olursak. Hem de üçüncü dördüncü dereceden “aktörler”.

Biz, Atatürk’ten kalan projeye sarılalım ve bu dönemde sol olarak, beynimiz berrak olursa, birleşme zemini vardır, Atatürk’ümüzün bize bıraktığı program ve pratik temelinde birleşelim.

Hepinize sevgiler ve saygılar sunuyorum. (Perinçek, yoğun alkış altında yerine dönüyor.)
II

SORULARA CEVAPLAR

Küreselleşme nedir ne değildir

Değerli aydınlar, soruların bazıları küreselleşmeye ilişkin. Önce kavramı berraklaştırmak durumundayız. Küreselleşmenin bir sözlük anlamı var ve herkes bu sözlük anlamına gönderme yaparak, ben de küreselleşme taraftarıyım diyor. Yani insanlar arasında, ülkeler arasında, toplumlar arasında çitler yıkılıyor, bağlar kuruluyor, 10 bin kilometre ötesiyle bilgisayar iletişimi kuruyorsunuz vs vs. Sabahleyin, Sayın Profesör Doktor Meryem Koray da, bu anlamda küreselleşme taraftarı olduğunu söyledi. Küreselleşme bu değil. Küreselleşmenin sözlük anlamı dışında, bugün özel bir siyasal anlamı var. Amerika yükledi bu anlamı. Nedir?

1. Ekonomi programı: Dünya ekonomisinde bütünleşme olacak. Sınırlar, gümrükler, duvarlar kalkacak, sözüm ona tek bir rekabet sistemi olacak. Bu mümkün değil.

2. Siyasal program: Ulusal piyasalar kalktığı için, ulusal devletler yok olacak. Ulusal devlet neyin üzerinde duruyor? Ulusal ekonomi, ulusal piyasa… Siz piyasayı kaldırdınız mı, devletin ülke unsuru ekonomik anlamda kalmaz. Amerika olacak, Avrupa olacak; Japonya olacak. İşte, ona direnen Çin, Rusya gibi bazı büyük devletler kalır, ama Yugoslavların, Iraklıların, Türklerin, Arapların, Afganların, Pakistanlıların, vb ulusal devletleri olmayacak.

3. Kültürel-ideolojik program: Metropollerde kozmopolit bir kültür, anasının ipini satmış dünya merkezlerine bağlanmış bir kültür olacak. Çevrede de tarikatlar, cemaatler olacak.

Küreselleşme bu demek. Bunları kabul ediyorsanız “Küreselleşmeye evet” diyeceksiniz. Bu nedir? Amerika’nın “Dünya imparatorluğu Projesi”dir “Yeni Dünya Düzeni”dir. Türkiye’de kimlerin yönetimine denk düşmekledir? Özal’ların, Çiller’lerin ve bugün Tayip Erdoğan’ların ve elbette onların koalisyon ortaklarının. Küreselleşmeci oldunuz mu, bunun en tutarlı partisi

AKP’dir ve küreselleşmeciyseniz Kıbrıs’ı da verin, Güneydoğu’yu da parçalayın ki, tutarlı olun. Başka türlü bir küreselleşmecilik olmaz. İşte bu nedenle ve en önemlisi küreselleşme programının başarıya ulaşma olasılığı yoktur.

ABD gemisine binmek

“Amerika başarıya gidiyor, hadi biz de bu gemiye binelim” diyenler fena halde yanılıyorlar. Bizzat Brzezinski gibi Amerikalı uzmanların da kabul ettiği gibi, 2015-2020 yıllarında

ABD’nin dünya ekonomisindeki payı yüzde 15’lere düşüyor. Çin, onu geçiyor, hatta dinamizmi bugün çoktan geçmiştir. Avrupa, Japonya gibi, büyük ekonomiler, o sıra dünya ekonomisinden aşağı yakan aynı payı alacaklar. Yani Amerika’nın hâkim olduğu dünya arkada kalıyor.

Amerika, bugün yılda 500 milyar dolar dış ticaret açığı veriyor (2007’de 1 trilyon dolara ulaştı). 500 milyar dolar civarında da yıllık bütçe açığı var (2007’de 1 trilyon dolara vardı). Ekonomisi batmış. Doların dünyaya silah gücüyle pompalanması sayesinde yoğun bakımda nefes alan bir ekonomi. Dünya ticaretinin dörtte biri, uyuşturucu ticareti. Bunun için, buradan Amerika hâkimiyeti, tek kutuplu bir dünya hâkimiyeti falan çıkmaz. Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni programı, Irak’ta gelmiş bir kayaya dayanmıştır. Öbür kayada, Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Rusya da ABD planına karşı koymaya başlamıştır. Amerika’ya simdi Irak’ta şerefli bir geri çekiliş hazırlanmaktadır.

ABD’nin gemisine binenler, ancak ABD’nin bozgununu paylaşırlar.
Avrupa Gümrük Birliği ve tarıma destekler

Sayın Karayalçın. Avrupa Gümrük Birliği antlaşmasında tarıma desteklerin kalkacağına dair bir hüküm olmadığını söyledi. Uyum Yasaları’nda ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye dayattığı Milli Program’da, tarıma destek akçalarının kalkacağı, öncelikli ve ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Yalnız IMF’nin, Amerika’nın, Avrupa’nın bize dayattığı program, toplasanız 5 maddedir. Gümrükleriniz kalkacak, para dolaşımı serbest olacak, tarıma destek akçaları kalkacak, özelleştirme yapılacak, devletiniz küçülecek. Ben bu programa beş kaldır veya beş yoksullaştırma programı diyorum: Gümrükler, paranın giriş çıkışma kontrol, tarıma destekler, kamu iktisadi kuruluşları ve kamu hizmeti kaldırılacak. Bunları kaldırdıkları için yoksullaşıyoruz.

Avrupa Gümrük Birliği’ne gelince, Türkiye, ODTÜ’lü dört profesörün ve aynı zamanda

Ankara Ticaret Odası’nın yaptığı araştırmalara göre, 1996’dan 2002 sonuna kadar 6 yılda 63,5 milyar dolar zarara uğramıştır.

“İhracatımız artı” diyorlar. Evet, inceledik, şöyle: İhracatta Gümrük Birliği öncesinde bir artış eğrisi vardı. 1996’dan sonra o eğri kırılmaya başlamıştır, artış hızı düşmüştür. Türkiye’nin ithalatında ise olağanüstü bir patlama olmuştur ve Türkiye’nin dış ticaret açıkları, Avrupa Birliği süreciyle birlikte azmanlaşmaya başlamıştır. Halit Narin’i dinleyelim, etendim, ATO Başkanı’nı dinleyelim, sanayicilerimizi dinleyelim. Hepsi ne demektedir? “Biz siyaset uğruna Avrupa Birliği’ni, Gümrük Birliği’ni destekledik. Şimdi yandık, yandım Allah diyoruz.”

1930’ların modası geçti mi?

Burada “1930’ların modası geçti” dendi. Hayır, geçmedi. Biz, bugün 1930’ların arkasına düştük. Bugün Türkiye, Kemalist Devrim döneminin ilerisinde değildir, gerisindedir. Her bakımdan gerisindedir. İnsan ilişkilerimiz, mahallemiz, çocuklarımız, hepsi…

Bugün tinercilerin kol gezdiği bir ülke olduk. Babamın Yargıtay’daki fotoğrafların bakıyorum, bugünkü Yargıtay’daki insanlardan çok daha parlak yüzlü, aydınlık insanlar. Her alanda bu karşılaştırmayı yapabiliriz.

1930’larda Türkiye’nin bir umudu vardı. Dünyada en hızlı gelişen üç ekonomiden biriydi. Göreceli bakmak lazım. Almanya’dan kaçan, Hitler’den kaçan profesör, Amerika’ya gitmiyor, bizim Türkiye’mize geliyordu. Çünkü devrimin ülkesiydik. O zaman bir hedefi vardı toplumun… O günü bugünün dünyasındaki yerimizle karşılaştırdığımız zaman, nasıl baş aşağı gittiğimizi görürüz.

1930’ların programı bugün geçerlidir. İnsanlık, yeniden kolektif ve kamusal projelerin eşiğine gelmiştir. Dünyanın damı deliniyor: Ozon tabakası deliniyor… Hangi holding kapayacak, bana söyler misiniz? General Motors mu kapayacak dünyanın damını? Siz, dünya ölçeğinde kamusal ve kolektif projeler yapmazsanız, ne denizleriniz kalır, ne Türkiye? Bakın işte, şu İzmir Körfezi’ne. Bir İzmir Körfezi, 1940’1ardan bu yana gelişiyor dediğiniz rakamlara feda edilir mi? Denizlerimiz gidiyor, ırmaklarımız gidiyor, ormanlarımız gidiyor, altındaki yurdumuz gidiyor. Onun için, burada, kamusal ekonomi, kolektif mülkiyet dışında bir çözüm yoktur. Göreceksiniz 20–30 yıl içinde insanlık yeniden kolektivizme ve devletçiliğe yönelecektir.

Tek kalkınma modeli

İşsizlik-yoksullukla ilgili sorular da var: Değerli arkadaşlar, dünyada bir tek kalkınma modeli vardır; 1871’de başlayan Alman ve İtalyan kalkınması, Japon kalkınması, Rus kalkınması, bugünkü Çin kalkınması, Atatürk dönemindeki Türk kalkınması vs. Hepsi, gümrüklerini dikerek, kendi sanayi ve
tarımım koruyarak ve destekleyerek, devlete belli bir düzenleyici rol vererek, plan yaparak olmuştur. Hepsi, meşhur ekonomistlerin devletçilik falan diye 19. yüzyılda koyduğu esaslar dairesindedir.

İşsizliği, yoksulluğu kaldırmak… Peki, bugün nasıl kalkacak? Kendi tarlana tütün diktirmiyor, pancarını bile ektirmiyor, toprakların boş kalıyor, üretim yapamıyorsun ve bunu kanla ödeyeceksin. Nasıl kalkınacak Türkiye? Üretim yapması yasaklanan bir Türkiye, soruyorum nasıl kalkınacak? Üretim olmadan işsizliğin, yoksulluğun ortadan kalkması mümkün mü?

Bakın hiç kimsenin aklı almıyor; 300 milyar dolar (2007’de 430 milyar dolar) borç nasıl ödenir diyorlar.

Bu program devam ederse, Türkiye’ye haciz konacak! Aynı tefeci gibi, nasıl köylüye verir, verir, en sonunda gider toprağını veya evini kapatır. Karşı plan budur. Türkiye hacze doğru gitmektedir. Böyle bir programdan kalkınma falan çıkmaz. Yoksulluk ve işsizlik büyür. Turgut Özal, Çiller ve Tayip Erdoğan gibilere, tarih bilinci ve birikimi olmayan benzerlerine, bu programların uygulanmasında figüran rolleri verilir.

Sosyaldemokrasi Kemalizmin yıkımıdır

Kemalizm ve sosyaldemokrasi, bunlar karşıttır. Kemalizm, bir mazlum milletin kendi özgün sürecinde ürettiği çözümdür. Arkada kalan Fransız Devrimi’nden sonra, demokratik devrim yapmak isteyen bir milletin çözümüdür bu. Kapitalizm emperyalizm çağına gelmiş, dolayısıyla mazlum milletler demokratik devrimlerini, yalnız kendi padişahına karşı değil, dünya emperyalizmine karşı yapmak zorunda. İşte bu tarihsel dönemde, Kemalist devrim, Fransız Devrimi’yle Sovyet Devrimi’nin çok güzel bir sentezini yapıyor.

Sosyaldemokrasi ise emperyalizme bağımlıdır; kökü dışarıdadır. Sosyaldemokrasi, kendi devrim sürecimizden çıkmamış, o devrimi bastırmak isteyen emperyalist güçler bize dayatmış. Sosyaldemokrasi, sosyalist köklerinden koparılmıştır. Bu akım, gelişmiş kapitalist ülkelerde, emperyalizm çağında kendi işçisine, bazı sosyal haklar vererek onları yatıştırmak için üretilmiş, ona dönüştürülmüştür. Bunu Türkiye’ye dayatanlar, ülkemizi o emperyalist sistemdeki iş bölümünün içine çekiyorlar. Onun için, Sosyaldemokrasi ise Kemalist Devrim karşıt konumdadırlar ve bu konuda berraklaşmak, bugün Sosyaldemokrat akımın içinde yer alan halkçı ve yurtseverlerin temel meselesidir.

Bilimsel Sosyalizm ve Kemalizm

Diyor ki, bir arkadaşımız, “Sen Bilimsel Sosyalistsin. Bu Kemalizm nasıl oluyor?” Ben Bilimsel Sosyalistim. Ben, niçin Kemalist Devrimi savunuyorum? Çünkü bir Bilimsel

Sosyalistin, 1920’lerde Türkiye’de yapacağı şey, üç aşağı-beş yukarı Atatürk’ün uyguladığı programdır. Lenin olsa, yapacağı iş yine budur. Mao zaten Çin’de aynı işi yapmıştır. Çünkü bir toplum, ancak önündeki sorunları çözer. O sorunların üzerinden atlayıp, 30–40 yıl ötesinin sorunlarını çözemez.

Atatürk de bunu yapmıştır. Kemalizm, Türkiye’nin milli demokratik devrimciliğidir ve çağımızda Ezilen Dünya ülkeleri, millî demokratik devrimlerini sosyalizmden esinlenen programlarla yapmak zorundadırlar. Çünkü emperyalizm çağında, demokratik devrim, yabancı kapitalizmi hedef almak zorundadır. Atatürk, Sun Yatsen, Lumumba, Bin Bella, Chavez gibi Ezilen Dünya devrimcilerine bakınız, şu veya bu ölçüde sosyalisttirler. Atatürk de, 1904 yılında, not defterine şöyle yazmış: “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı…”

1920 Halkçılık Programı’na ve 20 Ocak 1921 tarihli Anayasamıza bakalım; Atatürk der ki; “Bu bir Şuralar Anayasası’dır. Ruslar buna Sovyet der.” Yani Türkiye, 1921 yılında, Kurtuluş Savaşı’nın ateşi içinde bir Sovyet Anayasası yapmıştır. Halkçılık Programı da, o zamanki
Bolşeviklerin programıyla aynı içeriktedir. Emperyalizme ve kapitalizme cepheden tavır alan bir programdır. Türkiye, bu programla bir Kurtuluş Savaşı yapmıştır. Demek ki, sosyalizmin teorik ve pratik birikiminden esinlenen, Kemalist Devrimci program, bizim gerçeğimize uyuyor.

Atatürk bize, hiçbir zaman “Bir yere gelin ve oraya kazık çakın” demedi. Diyelim, Atatürk’ün Halkçılık Programı’nı, ya da Altı Ok’u uyguladık, Türkiye Kemalist Devrim’i tamamladı.

Ondan sonra tarih duracak mı? Atatürk çağdaş uygarlığın önünde olma amacını belirtiyor ve nihai amaca ilişkin tarifler yapıyor. Renklerin, sınıfların, ırkların kalmadığı bir uyum dünyasını amaçlıyor. “Yurtta barış, cihanda barış” diyor. Bunlar aslında, Tevfik Rüştü Aras’ın da belirttiği gibi, sınıfsız toplum tarifleridir. Atatürk, 1928 yılında Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na, hemen omuzunun arkasına Sovyet devrimcisi Aralof’u koydurmuştur. Bakın bunlar unutturulan olgulardır.

Dünya dönüyor

Son soruyu Sayın Karayalçın’a da sormuştunuz, bana da soruyorsunuz; en sonunda oyların

belirlediğini söylüyorsunuz…

Şimdi değerli arkadaşlar, soruyu soran arkadaşımıza söylüyorum; benim de oy almak için Özal veya Çiller veya Tayip Erdoğan gibi olmamı mı istiyorsunuz?

Son 50–60 yılımıza, hatta 20–30 yılımıza bakalım, kimler, nasıl oy aldı? Menderes oy almıştı,

Tansu Çiller oy aldı. Özal oy aldı. Tayip Erdoğan oy aldı. Peki, Mümtaz Hoca, Doğu Perinçek, bunlar da oy almak için, onlar gibi mi olsun? (Salondan alkışlar yükseliyor…)

Yine bütün konuşmacılara yöneltilen sözlü sorular arasındaki mevki makam meselesine de değinelim. Benim felsefemde olan bir insan, yok mevkiymiş, yok makammış, yok genel başkanlıkmış, bunları hayatın amacı olarak belirlemez… Doğu Perinçek olarak, benim bir anlamım varsa bu dünyada, zaten vardır; genel başkanlık veya herhangi bir makam buna yeni bir anlam katmaz, Ben genel başkanlığı bir görev olarak yaparım. Başkası da görev olarak yapar. Ama, sorulduğu için kendi adıma söyleyeyim: Ben Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sadık Perinçek’in oğluydum. Siciline, “Genel Kurmay Başkanı olacak yetenektedir” diye yazılan emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu’nun da yeğeniydim. Geleceği parlak görülen, genç bir bilim adamıydım. 1960’larda, Mümtaz Hocam da bilir, birçok kurumda birlikte çalıştık, önünde bütün kapıların açık olduğu, Sosyaldemokrat veya diğer partilerde, sizin oy alan partiler dediğiniz partilerde, başarı olarak tanımlanan yerlere pekala ulaşabilecek bir konumdaydım. Ama ben, kendi hayat felsefem ve ahlâk ölçülerim açısından bu tür hedefler peşinde koşmayı anlamlı bulmadım.

Hangi yolu, neyi seçtim? Galile gibi dünya dönüyor diyorum… Oylamalara, seçim sonuçlarına bakarsanız, şimdilerde dünya dönmüyor. Sandıklar 50–60 yıldır çıkan mesaja bakarsanız, dünya öküzün boynuzunda duruyor, doğru… Ama bir gün dünya dönecek göreceksiniz.

Oy almak için ne yapmamız gerekiyor? Bize burada önerildiği gibi, 1946 ruhunu mu savunalım? “Halk tutmadı” yargılarıyla Kemalist Devrim’e bir tekme de biz mi vuralım? “Dünya öküzün boynuzunda duruyor” mu diyelim, bu kurnazlığa mı başvuralım?

Bize bu yolu önerenler, tarihin 40–50 yıl olduğunu sanıyor. Yani. 1950’lerden 2000’lere kadar. 50 yıl nedir? Tarihte bir an gibidir o 50 yıl, göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

Türkiye tarihine bakınız, bizim övünerek saydığımız büyük atılımların hangisi oyla gerçekleşti? Kurtuluş Savaşı mı, Atatürk Devrimi mi, daha önce 1876 Birinci Meşrutiyet mi,

1908 Hürriyet Devrimi mi? Hangisi? Bir de, 1946 ruhu diye tanımlanan, CIA demokrasisinde oyla yapılanlara bakalım. Bizi Küçük Amerika haline getiren, mahveden sürece…
Yine dünyaya bakalım, çağ açan olaylara, insanlığın büyük atılımlarına, 1640 İngiliz Devrimi’ne, Cromwel’e. 1700″lerin Amerikan Devrimi’ne, Washington’a. Büyük Fransız Devrimi’ne, Robespierre’lere. Amerika iç savaşının devrimcisi Abraham Lincoln’lere. Sovyet Devrimi’ne, Çin Devrimi’ne, Lenin’lere, Mao’lara…

Bir de devrimci rolleri benimseyen, toplumun devrimci çözümleri gündeme geldiği zaman tarih sahnesine çıkacak örgütler var, insanlar var. Bunlar tarihin pususunda yatan kuvvetlerdir, örgütlerdir. O sahnede o roller vardır ve saati gelince, bütün haşmet ve güzellikleriyle belirirler.

Kendi bağlamında “Eşref saati” dedi, Sayın Karayalçın… Ben de size şunu söyleyeyim;

Türkiye’nin “Eşref saati” geliyor. Türkiye, ya sömürge olacaktır veya bir devrim yapacaktır. İşte size eşref saati. Türkiye, o devrimi yapacağı zaman, bizim kendimizi adadığımız o büyük davanın insanları, o örgütler, biz olsak da olmasak da öne fırlayacaktır.

Bunu dünyanın döndüğü gibi biliyorum. İşte benim mutluluk kaynağım budur. Çok teşekkür ediyorum. (Alkışlar… Alkışlar…)

1 A.R., “Yunan-Türk Savaşı”. Kommunismus, c. 13, 15 Haziran 1921, Komintern Belgelerinde Türkiye– 1 Kurtuluş Savaşı ve Lozan içinde, derleyen Doğu Perinçek, yeniden düzenlenmiş 2. hasım. Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 1993, s. 23.

2 Ecevit’in 1970’lerin başında kitabına kaydettiği Kemalist Devrim mirasını reddeden görüşlerinin CHP organları içinde nasıl ortaya çıktığını Kurtul Altuğ, Gözcü gazetesindeki kösesinde 2 Eylül 2004 günlü “Redd-i miras” başlıklı makalesinde söyle anlatıyor: “CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, 1965’ten sonra bir gün, toplanan ve İsmet Paşa’nın başkanlık ettiği bir CHP Meclisinde konuşurken: ‘Muştala Kemal bir üstyapı devrimcisidir’ dediğinde CHP içinde bulunan 27 Mayıs Devrimi’nin iki önemli siması ve o sıralar milletvekili olan Orhan Kabibay ve Orhan Erkanlı oturdukları yerden: ‘ – Ne demektir bu; yoksa Atatürk’ü de mi inkar edeceksin’ dediklerinde, İsmet Paşa’nın gözleri önünde Ecevit: ‘Elbette gerekirse, onuda yaparız’ dedi.”

3 Kışlalı, Baykal ve ekibinin Allı Ok ve Kemalizm’den kopuşların: cesurca açıklama ortamı buldukları 1990’ların ikinci yarısındaki o neoliberal rüzgâr günlerinde, bu kopuşun ve benimsenen Sosyaldemokrat yeni liberal çizginin adeta “suçüstü tutanağını” tutuyordu: “CHP’nin Sayın Genel Başkanı’nın kafasındaki ‘Yeni CHP’ belli oldu: CHP liberal bir parti olacak… Özelleştirmeyi de, küreselleştirmeyi de en iyi o yapacak… Sosyal devlet anlayışını da en iyi o raflayacak… Menderes’in, Özal’ın çizgisini 21. yüzyıla o taşıyacak… “”Ilımlı sağ’daki boşluğu doldurmaya aday bir CHP…

Türkiye’nin Tony Blair’i olmak isteyen bir Baykal…” (A. T. Kışlalı, “Baykal Nereye Koşuyor?”, Cumhuriyet gazetesi, 29 Mayıs 1998); “CHP’nin Blair hayranı bir lideri var.(…) İnce hesapları da çok seven bir genel başkan. (…) ‘Atatürk’ten Menderes’e, Demirci’den Özal’a’ herkese sahip çıkınca, iktidar yolunun açılacağını hesaplayan bir genel başkan. (…) Laikliğe Ödünsüz sahip çıkmak iyi… İyi de, oda tek başına yetmiyor. RP iktidardan uzaklaşınca Baykal CHP’sinin de silahları azaldı. (…) Hem Kemalist, hem Blairci… Azıcık solcu, azıcık sağcı… Ama ne ‘Kemalistim’ diyebiliyor, ne de Kemalist değilim… Bir ‘yeni sol’ tutturmuş gidiyor. Ve Sayın Baykal’ın söylediklerine bakılırsa, bu ‘yeni sol’ azıcık sağa kaymayı gerektiriyormuş… Yani, Baykal’ın ‘yeni sol’u aslında ‘yeni sağ’…”‘ (A. T. Kışlalı, “DSP, CHP ve Ötesi”. Cumhuriyet, 10 Aralık 1997.)

Paylaş: