Sosyalist-Kemalist Birliği, Türkiye Sosyalistlerinin Genel Çizgisidir

Sosyalist-Kemalist Birliği, Türkiye Sosyalistlerinin Genel Çizgisidir

Atakan HATİPOĞLU TEORİ DERGİSİ – Mayıs 2000

Sosyalist-Kemalist Birliği, Türkiye Sosyalistlerinin Genel Çizgisidir

Ülkemizin içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal koşulların Kemalist-Sosyalist birliğini hem güncel hem de gerçekçi kıldığı görülmektedir. Sözkonusu birlik bir İktidar formülünün parçasıdır, Küreselleşme saldırısı ve Sevr tehditlerinin hızlandığı bugünkü koşullarda Kemalist Sosyalist birliğinin aciliyeti artmıştır.

Bu yazıda, Cumhuriyet’in ilanından 1960’a kadar olan dönemde sosyalistlerin Kemalizm karşısındaki tutumları ele alınacaktır. Böylece Kemalist-Sosyalist birliği formülünün soyut bir formül değil, sosyalist hareketin tarihsel mirasından süzülen geleneksel bir strateji olduğu vurgulanmaya çalışılacaktır.

Türkiye’de ilk bilimsel sosyalist parti, kuruluş tarihi 22 Eylül 1919 olan ve Şefik Hüsnü önderliğinde kurulan Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF)’dır. TİÇSF bünyesinde sosyalistler, bütün güçleriyle Anadolu’da başlayan Kurtuluş Savaşı’nı desteklemişlerdir. İstanbul’dan Anadolu’ya insan ve cephane sevkıyatı yanısıra İstanbul halkını milli mücadele safında örgütleme faaliyetlerini yürütmüşlerdir. Böylece Şefik Hüsnü önderliğindeki TİÇSF, “milli güçlerin bir cephe halinde hareket etmesi gerektiği düşüncesiyle Kemalistler ile sosyalistlerin güç birliğinin kurulmasını sağlamıştır” (Mihri Belli, 1971, s. 57.)

Cumhuriyet’in ilanından sonra Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden Kemalistlerin ideolojik tutumlarının yavaş yavaş belirginleşmeye başladığı görülmektedir. Böylece sosyalistler de Kemalizme ilişkin tutumlarında ideolojik bir netleşmenin görüntülerini vermeye başlamışlardır.

1960 öncesi sosyalistlerin Kemalizm değerlendirmelerinde başlıca iki dönemi birbirinden ayırmak mümkün görünmektedir. 1923–1925 dönemi, sosyalistlerin göreli olarak daha açık siyasi çalışma yaptıkları bir dönemdir. 1925 sonrası dönemde sosyalistler gizlilik koşullarında faaliyet yürütmek zorunda kalmış ve Kemalistlerin iki yıllık pratiğinden de hareketle daha net bir muhalefet tutumu geliştirmeye başlamışlardır.

Türkiye Komünist Partisi’nin Kemalizme bakışı

TKP’nin Kemalizme bakışında başlıca iki dönemi birbirinden ayırmak mümkündür. İlk dönem, TKP’nin göreli olarak daha rahat siyasi çalışma yaptığı dönemdir. Bu nedenle Kemalizme yönelik umut ve beklentilerin daha yüksek olduğu gözlenmektedir.

1925’te başlayan ikinci dönem TKP’ye damgasını vuran gizli çalışma dönemidir. Bundan sonra TKP sürekli hükümetlerin baskılarıyla karşılaşacaktır. Her konuda olduğu gibi Kemalizme bakış konusunda da netleşme sürecinin başlaması 1925’ten sonradır.

1923–1925 dönemi

Cumhuriyetin ilan edilmesi, Türkiye sosyalist hareketinin Kemalizme bakışında doğrudan bir dönüm noktası değildir, fakat zamanla derinleşecek olan bir siyasi eleştirinin başlangıç noktasını oluşturur.
Sosyalistler, TİÇSF’nin kapatılması üzerine illegal koşullarda ve TKP adıyla faaliyet yürütmüşlerdir. TKP, Cumhuriyet sonrası sosyalist hareketinin örgütü. Şefik Hüsnü ise bu hareketin önderi olmuştur. Partinin görüşleri, yasal yayın organı durumundaki Aydınlık dergisi aracılığıyla kamuoyuna açıklanmıştır.

TKP’nin Kurtuluş Savaşı sonrasında Kemalist önderliğe yönelik tavrı ve eleştirileri Aydınlık dergisinden izlenebilmektedir. Örneğin, Şefik Hüsnü 1923 Mayısı’nda yayınlanan Aydınlık’ın 15. sayısındaki TKP’nin Kemalizmle ittifak politikasını ve gerekçesini şöyle açıklamıştır:

“Zaten bu ülkede bundan sonra üç türlü siyasal akım düşünülebilir: l) Bugünkü devrimi yapan ve yaşatmaya uğraşanların temsil ettiği siyasal akım; 2) Derebeylik kalıntısı olan geleneklere ve Osmanlı Hanedanı’na bağlı olanları çevresinde toplayan karşı devrimci akım; 3) Fakir işçi ve köylü kitleleri ve orta halli sınıflar lehine devrimimizi derinleştirmek, geliştirmek ve onu kolektif mülkiyete dayalı bir toplumsal devrimle sonuçlandırmak amacını güden sosyalist akım”, (Şefik Hüsnü, 1997, 125)

Şefik Hüsnü aynı makalesinde karşı devrim güçlerinin tehdit edici bir hal aldığı zamanlarda birinci ve üçüncü siyasetlerin el ele hareket edeceklerini belirtmektedir.

TKP, feodal Osmanlı sistemine karşı Kemalist önderliğin yaptığı Cumhuriyet Devrimi’nin kendisi açısından stratejik bir kazanım sağladığını tespit etmiştir. Fakat, bunun yanı sıra Kemalist önderliği eleştirmek ve yön göstermek suretiyle dışarıdan etkilemeye de çalıştığı görülmektedir.

Cumhuriyetin ilanı sonrasında yapılan uygulamalar TKP tarafından eleştiri konusu yapılmış, fakat Kemalizm yıkılması gereken düşman kampına konmamıştır. Türkiye sosyalistlerinin o dönemdeki genel görüş ve değerlendirmeleri açısından Şefik Hüsnü’nün görüşleri TKP’yi bağlayıcı nitelik taşımaktadır. TKP’nin Cumhuriyet sonrası uygulamam ilk eleştirisi yürütme gücünün Meclis’ten alınarak bir bakanlar kuruluna verilmesi olmuştur. Şefik Hüsnü (1997 s. 158) bu uygulamayı “ulusun egemenliğiyle alay etmek” olarak eleştirmiştir! TKP’nin sahip olduğu halk egemenliği anlayışına göre, Meclis Başkanı’ndan ayrı bir devlet başkanının varlığı ulusal egemenliği zedelemektedir.

TKP’nin Kemalizme ve Cumhuriyet Devrimi önderliğine bakışında 1924 yılı bir dönüm noktası oluşturmaktadır. 1924’te toplanan Komünist Enternasyonal Dünya Kongresi’ne kadar TKP’nin Kemalizme bakışı eleştirel olmakla birlikte hayli umutlu ve dostça görünmektedir. Şefik Hüsnü, Aydınlık’taki yazılarında sık sık Kemalist önderliğin çağdışı feodal yönetim kurumlarını tasfiye ettiğini vurgulamıştır. Fakat, Kemalistlerin “küçük burjuva sınıf karakterinden dolayı devrimi sonuna kadar götüremeyeceğini, gerici güçler karşısında ikircikli tutumlar alacağını” da belirtmiştir. Şefik Hüsnü’ye (1997, s.185) göre “ülkemizde henüz siyaset üzerinde etkili olacak güçte bir işçi ve devrimci parti olmadığı için” Kemalistlerin tereddütlü tutumları sürüyordu. Dolayısıyla, TKP’nin bütün enerjisi Kemalistleri “Cumhuriyet Devrimi’ni derinleştirmek yolunda cesaretlendirmek” olmalıydı.

Kemalizme bakışında TKP’yi umutlu havasından vazgeçmeye zorlayan gelişmelerden biri İzmir İktisat Kongresi’dir. Bu kongrede alman kararlar karşısında Şefik Hüsnü’nün umutları büyük ölçüde kırılmıştır. Kurtuluş Savaşı yıllarında “siyasi inançları ve sınıfsal özellikleri henüz şekillenmemiş olan önderleri” dışardan etkileyebileceğini düşünen Şefik Hüsnü, (1997, s. 189) İzmir İktisat Kongresi’nde devrimin kolektif ekonomiyi inşa yönünde gelişmeyeceğini görmüştür. Fakat, yine de her şeyin bitmediğini düşünerek ve “burjuva devriminin henüz sona ermediğini unutmamak gerekir” demiştir.

Kemalizme geniş bir kredi açılması, burjuva demokratik devriminin kolektif ekonomiyi inşa yönünde gelişebileceği umutlarının varlığı, TKP içinde farklı bir eğilime yol açmıştır. Önderliğini Şevket Süreyya (Aydemir) ve Vedat Nedim Tör’ün yaptığı “sağ kanat”, ülkede “sosyalizmin uygulanması için gereken toplumsal zeminin var olmadığını, bu yüzden ülkenin kalkındırılması görevinin Kemalistlere ait olduğunu savunuyorlardı” (Sadi, 1994, s.46) Bu eğiliminin savunduğu fikirler, TKP’nin bütün işlevini Kemalizmin desteklenmesine indirgemiş ve hatta mantığının doğal sonuçlarına ulaşarak TKP’nin “on yıl sonraki kadro ideolojisine ne kadar yakın olduğunu onaya koyması bakımından” dikkat çekici bulunmuştur (Tuncay, 1991, s. 184).

TKP’nin Kemalizme bakışındaki olumlu beklentiler Komünist Enternasyonal Beşinci Dünya Kongresi’nde son bulmuştur. Kongre’de TKP önderliği çok sert bir şekilde eleştirilmiştir. Örneğin Munuilski (1979, s. l20) TKP’yi, taktik açıdan vahim hatalar işlemekle ve “proleteryanın burjuvaziyle sınıf işbirliğinden yana çıkmakla” eleştirmiştir. Buna karşılık Faruk adlı TKP delegesi, yaptığı konuşmada, Kemalizme verdikleri desteğin kaynağı olarak “daha çok milliyetçilerin bir devlet ekonomisi örgütlenmesine aldanmayı” göstermiştir.

Komünist Enternasyonal’in TKP’ye yönelik ilgisi 1924 Dünya Kongresi’nden sonra yoğunlaşmıştır. Böylece Kemalizm değerlendirmelerinde Batı ülkeleriyle Türkiye’nin kurduğu ilişkilere yönelik hassasiyetin arttığı görülür. TKP’nin örgütsel bağımsızlığını tartışma konusu yapma tutumu ve Kemalizme yönelik iyi niyetli beklentiler ortadan kaldırılmıştır. Buna bağlı olarak Şefik Hüsnü’nün değerlendirmelerinde de Kemalizme daha yoğun ve sert eleştirilerin başladığı görülmektedir. Artık daha çok Kemalizmin olumsuz uygulamalarının teşhiri ve bu sistemin çözümsüzlüğü vurgulanmaya başlanmıştır. Şefik Hüsnü Ağustos 1924 tarihli Aydınlık’ta şöyle yazmaktadır:

Son zamanlarda işçi sınıfının karşılaştığı haşin muameler1 ve içine düşürüldüğü feci durum, Cumhuriyet yönetimimizin “defter-i amalini” karıştırmamıza sebep oldu. Ne yazık ki olumlu bir eylem bulmak konusundaki çabalarımız boşa gitti. Halkçılıktan doğma hiçbir işleyişe rastlayamadık (Şefik Hüsnü. 1997, s. 215).
Kemalistlerin kendilerini tanımladıkları ilkelerden biri olan Halkçılık, TKP’ye göre Kemalistlerin eleştirilmesinde hassas noktadır. TKP, “Kemalizmin tüm halkın çıkarlarını savunmaktan uzaklaştığı” iddiasıyla muhalefetini sertleştirme yoluna giriyor görünmektedir.

1925–1951 dönemi

1 Şefik Hüsnü buradaki ifadesiyle hükümetin işçi sendikalarına kuruluş izni vermemesine ve iş yasası çıkarmayışını kastetmektedir. TKP’nin tarihinde 1925–1926 yılları özel bir önem taşımaktadır. Çünkü, Parti içindeki kanatların artık uzlaşamaz noktaya geldikleri ve Komintern tarafında “sapma” olarak nitelendirildikleri bir duruma varılmıştır. Öte yandan 1925’te Şeyh Sat İsyanı dolayısıyla çıkarılan Takriri Sükûn Kanunu TKP kadrolarının önemli bir bölümünün tutuklanmasına neden olmuştur. Böylece TKP ideolojik bir ayrışma için koşulların olgunlaştığı bir ortama ulaşmıştır. Nitekim 1925–1926 yıllarında Komünist Enternasyonal tüm dünya komünist partilerine kendi burjuvazilerine karşı politikalarını sertleştirmeyi önermiştir. Böylece TKP’de bir kısım kadroların Partiden ayrılması sözkonusu olmuş, önderliğini Şevket Süreyya’nın yaptığı ve Kemalizmin sınıf çatışmalarını ortadan kaldırabileceğini savunan ekip TKP’den görüş ayrılığı nedeniyle ayrılmıştır. Sonraki yıllarda Kadro dergisini çıkaranların içinde yer alacak olan Şevket Süreyya ve arkadaşları, “Kemalizme sol bir içerik kazandırmaya çalışacaklardır” (Zarakolu. 1990. s. 9).

Komintern Yürütme Komitesi’nin (KEYK) 1925–1926 yıllarını kapsayan Çalışma Raporu’nda TKP’nin durumu, “Yönetim grubu içindeki yoldaşlar arasında aynı derecede tehlikeli iki sapma dikkati çekiyordu” (Perinçek, 1976 s.9) şeklinde belirtilmektedir. Buna göre, Parti yönetiminin bir kısmı Kemalistlerle blok oluştururken, diğer kısmı Kemalistleri gerici burjuvazinin temsilcisi olarak görüp, onlara karşı amansız mücadeleden yanaydı.

Komintern’in her iki görüşü de sapma olarak nitelemesi, uluslararası komünist hareketin Kemalizmi değerlendirmesine ilişkin önemli ipuçları vermektedir. Çünkü, Komintern Yürütme Komitesi’nin aynı tarihli raporu TKP’yi, “en önemli mesele olan Kemalist hükümete karşı tutum konusunda bile açık tavır alamıyordu” (Manuilski. 1979, s. 157) diyerek eleştirmektedir. Bir başka deyişle, uluslararası komünist harekete göre Kemalizme karşı tutum TKP’nin en önemli meselesi olarak görülmüş, bu nedenle olgunlukla ve ciddiyetle ele alınması istenmiştir.

Bu noktada belirtilmesi gereken bir başka husus daha bulunmaktadır. Her ne kadar 1924 Dünya Kongresinde Manuilski TKP’yi “Kemalizmin sınıf işbirlikçisi” olarak eleştirdiyse de, KEYK 1925–1926 Çalışma Raporu bu eleştiriyle çelişmektedir. Çünkü, bu rapora göre Kemalizmle amansız mücadeleden yana olan kanat, TKP’ye yönelik baskılardan dolayı özellikle güçlenmiştir ve Parti’ye hâkim durumdadır. Yani, TKP’nin politikalarının ağırlıklı yönü Kemalizmle uzlaşma ve işbirliği değil, onu “gerici” olarak görmek ve amansızca mücadele etmek doğrultusundadır.

1925’te hükümet Şeyh Sait ayaklanmasını gerekçe göstererek Takrir-i Sükûn kanununu çıkarmıştır. Polis kovuşturmaları bir süre sonra TKP kadrolarına yönelmiştir. Hükümet Takrir-i Sükûn’dan yararlanarak kendisine yönelik sol muhalefeti de baskı altına almaya başlamıştır. Şefik Hüsnü 1925’deki polis kovuşturmasından yurtdışına çıkarak kurtulmuştur. TKP’nin bu dönmede yurt içindeki faaliyetlerinin önderliğini uzlaşmacı kanat yürütmüştür. Böylece güçlü durumdaki sol kanat ile sağcı önderlik arasındaki çatışma TKP’yi işlevsiz hale getirmiştir. Bu durum Şefik Hüsnü’nün 1926’da Viyana’da bir konferans toplamasını yeni bir parti programının bu konferansta kabul edilmesiyle çözülmüştür. 1926 programı adıyla bilinen bu program, Türkiye Sosyalist hareketinde yaşanan kuramsal olgunlaşmanın göstergelerinden ve önemli dönemeçlerinden biridir.

1926 programı, TKP’nin örgütsel birliği’nin dağıtıldığı 1951 yılına kadar geçerli kalmıştır; TKP’nin 25 yıllık pratiğine ve politikalarına damgasını vurmuştur. Ayrıca, 1926 programı Kemalizme bakış acısından bir netleşmeyi ifade etmektedir. Programın ikinci maddesi şöyledir (Perinçek, 1976):

Türkiye Komünist Partisi, iktidardaki Kemalist “Halk Partisi” ne karsı uzlaşmaz ve kararlı bir mücadele verir. Milli kurtuluş inkılâbının ilk dönemlerinde burjuva önderliğinin rehberi olarak ortaya çıkan bu parti, daha sonra inkılâp zaferlerini, emperyalizme bağımlı eski büyük iş burjuvazisinin ve azınlık milliyetler burjuvazisinin yerini alan yeni Türk iş burjuvazisinin hâkimiyeti ve zenginleşmesi için bir temel olarak kullanmaya başladı. Kemalist partiye karşı mücadelenin başlıca amacı, bu partinin halk düşmanı yüzünü, yabancı emperyalizmle uzlaşma yönünde gelişmesini ve burjuva diktatörlüğünün çıkarına olarak amele ve köylü kitlelerinin sınıf mücadelesini bastırma amacını güden, ancak sınıf çatışmalarının büyümesini önlemekten aciz kalan gerici girişimlerini açığa çıkarmaktır.

TKP’nin Kemalizme bakışı 1926’dan sonra tutarlılık kazanma yoluna girmiştir. Artık Kemalizmin toplumsal devrimi ekonomik kolektivite yönünde derinleştirmeyeceği ve burjuva bir karakter taşıdığı berrak bir şekilde tespit edilmektedir. TKP, Kemalizmle olan ilişkisinin ana yönünü mücadele etmek olarak tespit etmiştir. Fakat, aynı berraklık içinde vurgulanan bir diğer değerlendirme ise Kemalizmin feodal alt ve üst yapıya belirli darbeler indirdiği ve bu faaliyetlerinin desteklenmesi gerektiğidir. Şefik Hüsnü (1995. s. 35) bu durumu, Kemalizm “toplumu feodalizmin ve padişahlığın kalıntılarından temizleyerek, bizi proletarya devrimine yaklaştırmakta, emperyalizmi can evinden vurmaktadır” biçimde ifade etmiştir.

TKP 1926’dan sonra Kemalizmle yoğun bir siyasi mücadeleye girmiştir. Böylece, siyasi faaliyetlerinde ve yasadışı yollardan yaptığı çalışmalarda Kemalizme sert eleştiriler yöneltmeye başlamıştır. Bu durum, Kemalistler için kullanılan ifadelere de yansımıştır. Örneğin “devrimci Kemalist küçük burjuvazi” deyimi yerine doğrudan “Kemalist burjuvazi” deyimi yeğlenmiştir (Zarakolu, 1990, s.9). Hatta dağıtılan bildirilerde “Kemalist diktatörlük” ifadesine de yer verilmeye başlanmıştır.

Komünist Enternasyonal Belgelerine göre, Komünist Enternasyonal’in 1928’de toplanan 6. Dünya Kongresi’nde yaptıkları konuşmalarda Türk sosyalistleri, Kemalizmi ekonomik sömürü koşulları açısından tahlil etmişlerdir. Kemalistler, yabancı sermayeye olan ihtiyaçları yüzünden “emperyalizme boyun eğmekle” eleştirilmiştir. Bu kongrenin merkezi kararlarından biri, “Kemalist burjuvazi tamamen karşı-devrim saflarına geçmiştir” (Manuilski, I979, s.205) saptamasıdır. Bu saptama, TKP’nin Kemalizme karşı bundan sonra alacağı uzlaşmaz tutumun ve giderek sertleştireceği siyasetlerinin göstergesidir. Nitekim 1929 yılında Mustafa Kemal’in Eskişehir’de verdiği (Şefik Hüsnü, 1994, s.227 vd.) ve İkdam’da yayınlanan, komünistleri kötülediği bir demecine karşılık olarak TKP’nin yayınladığı bildiri oldukça sert bir üsluba sahiptir. Burada TKP, Mustafa Kemali işçi, köylü ve esnafların en büyük düşmanı olarak nitelemektedir. Buna bağlı olarak Parti, Kemalizmin burjuva yönünün halka teşhir edilmesini önüne en büyük görev olarak koymuştur.

Esas olarak, 1926 sonrası TKP’nin Kemalizm değerlendirmeleri netleşmeye başlamakla birlikte tepkiselliğini korumuştur. Siyasi rekabetin kızışmasına paralel olarak sertleşen söylemler bir kenara bırakılırsa, TKP önderliği, Kemalizm’i tahlil etmekte daha gerçekçi davranmaya başlamıştır. Örneğin, Şefik Hüsnü’nün 1930’da yazdığı yazı ve yaptığı konuşmalarda, Kemalistlerin kendi içlerinde farklı kanatlara bölünmüş oldukları, bir kanadının emperyalizmle uzlaşmaya istekliyken diğer kanadının daha ulusalcı tutumlar aldığı tespitleri görülmektedir. Nitekim Komünist Enternasyonal organlarında Türk delegelerinin 1930’larda yaptığı konuşmalar Kemalizm değerlendirmelerindeki farklılaşmayı göstermektedir. Fahri2 adlı bir TKP delegesinin 20 Nisan 1933’te yaptığı şu konuşma, siyasi

2 Fahri takma adıyla konuşan delege TKP önderlerinden Ali Cevdet’tir.

eleştirilerle kuramsal tahlillerin belirli farklılıklar taşıdığını göstermektedir (Manuilski, 1979, s.234–236):
Şayet komünistler Kemalistleri emperyalizmin satılmış ajanlarıyla aynı kefeye koyar ve aralarındaki çelişmeleri görmezlikten gelirlerse, kitleler onlara güvenmez… Kemalistleri, onlar tutarsız ya da yarım yamalak milliyetçiler oldukları için değil tutarsız antiemperyalistler oldukları için eleştiriyoruz.

Açıkça görülmektedir ki. TKP’nin bakışı, Kemalistlerin iç ve dış politikadaki genel tavırlarına göre belirlenmekte, ama iç politikadaki tavırları da özünde emperyalizme ilişkin tavırlarına bağlı olarak ele alınmaktadır. Öyleyse TKP’nin Kemalizme bakışında üç önemli faktörün öne çıktığım söylemek mümkündür:

1. Batı emperyalizmine karşı tavır,
2. Dinci akımlara karşı tavır,
3. SSCB’ye karşı tavır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan Mustafa Kemal’in ölümüne kadar Türkiye’nin içte dinci akımlara karşı mücadelesi, dışta da SSCB ile ittifak ve dostluk ilişkileri yürütmesi, Kemalizm değerlendirmelerinde TKP’yi olumlu bir noktada tutmuştur. Kemalizmi eleştirenlerin odaklandığı konular ise, TKP’ye yasal çalışma olanağının verilmemesi, işçi örgütlenmesinin sınırlılığı ve zaman zaman Batı emperyalizmiyle yakınlaşma eğilimlerinin ortaya çıkması olmuştur. Bütün bunlardan çıkan ve Türkiye sosyalist hareketinin sonraki yılları için de belirleyici olan saptama şudur: TKP, Kemalizmi, hiçbir zaman bir “faşist diktatörlük” olarak nitelememiştir. Fakat, Kemalizmin burjuva sınıf karakterine işaret etmiş ve onun sınıfsal bir burjuva diktatörlüğü olduğunu vurgulanmıştır. Buna bağlı olarak, Kemalizmin feodalizmle zaman içinde uzlaştığı, etnik sorunlarda olumsuz ve baskıcı tutum aldığı gibi eleştirilerle çok yönlü bir siyasi muhalefet yürütmüştür.

1930’lu yıllar boyunca TKP’nin Kemalizm eleştirilerinin odak noktasını, Kemalistlerin Batı emperyalizmiyle olan ilişkilerinde tutarsız ve tavizkâr tavırlar almaları oluşturmuştur. Diğer yandan ise ilginç bir şekilde, Kemalizmin prensipleri olarak nitelenen Altı Ok, TKP tarafından benimsenmektedir. TKP tarafından seçilerek Komintern’de bağlayıcı konuşmalar yapma hakkının kendisine tanındığı anlaşılan bir delegenin konuşması bu açıdan önemlidir. Komintern organlarında 24 Kasım 1938’de İ. Erdem adlı delegenin yaptığı konuşmada şöyle denmektedir:

… Bunlar3 Türkiye’nin ilerleme mücadelesinin yolunu gösteriyorlar. Türk Komünistleri, Halk Partisi’nin bu ilkelerini ve Cumhuriyet Anayasası’nın temellerini, onları daha da geliştirmek ve yükseltmek üzere kabul etmeye hazırdırlar (İ. Erdem, 1994, s.78–80).

Yukarıdaki sözleri Atatürk’ün ölümüne bağlı bir duygusallığa yormak gerçeğe uygun değildir. Esas olarak 1925–1946 yılları arasında TKP’nin Kemalizme bakışı içsel olduğu kadar dışsal faktörlerce de belirlenmiştir. Bir başka deyişle Türk-Sovyet ilişkilerinin sıcaklık derecesi TKP’nin Kemalizme karşı yürüttüğü muhalefetin sertlik derecesini belirleyen unsurlardan biri olmuştur. Bu durumun nedeni, Komintern’e bağlı partilerin, Komintern’in aldığı kararlara uymak zorunda oluşu ve Komintern’e yön veren partinin Sovyetler Birliği Komünist Partisi oluşudur. Dolayısıyla, 1933’ten sonra Türk-Sovyet ilişkilerinde yakınlaşmanın belirmesiyle TKP’nin, Kemalizme yönelik muhalefetini yumuşattığı
Altı ok kastediliyor.

Bu konuda benzer bir yorum yapan Attilâ İlhan’a (1998. s.53) göre Komintern, M. Kemal’e karşı ciddi bir muhalefet olmasını istemediğinden Şefik Hüsnü’yü Türkiye dışındaki görevlerde çalıştırmaktaydı. Bu tespit, TKP’nin 1925 sonrası siyasi etkisinin zayıflığını da açıklamaktadır. Gerçekten de, Türkiye sosyalistlerinin 1930’lardan 1946’ya kadar esas faaliyet olarak kültür-sanat dergileri çıkarmada yoğunlaştığı görülmektedir (Sayılgan, 1963, Anadol, 1990). Bu dönem TKP kadroları içinde Nazım Hikmet’in öne çıktığı ve şiirleriyle toplumda sosyalizme ilişkin sempati oluşturduğu bir dönemdir.

1939’dan sonra İkinci Dünya Savaşı ve yükselen faşizm ideolojisi karşısında Komintern, “Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe” siyasetini benimsemişti. TKP’nin siyasetleri de bu doğrultuda şekillenir. CHP’ye ve Saraçoğlu Hükümeti’nin Alman yanlısı tutumlarına karşı mücadele, TKP’nin yeni siyasal yönelimini oluşturmuştur. 1945 yılında TKP, “Faşizme ve Vurgunculuğa Karşı İleri Demokrat Cephesi Programı”nı kamuoyuna açıklar. Bizzat Şefik Hüsnü tarafından kaleme alman programın ikinci maddesinde “Atatürk İnkılâbı”na bağlı vatandaşlardan oluşan yeni bir kabinenin kurulması istenmiştir (Şefik Hüsnü, 1994, s.292).

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesini Türkiye’nin 1946’da çok partili siyasal sisteme geçişi takip etmiştir. Sınıf esasına dayalı parti kurmanın serbest bırakılması üzerine, önce emekli savcı Esat Adil önderliğinde Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) kurulmuştur. Yeraltındaki TKP, bir ay süreyle bu partinin çalışmalarını izledikten sonra kendini legalize etmiştir. Böylece Şefik Hüsnü önderliğinde Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi (TSEKP) kurulmuştur.

Her iki sosyalist parti de, yasal faaliyet gösterdikleri altı aylık süre içinde onlarca sendika kurmuş, bu sendikalarda onbinlerce işçiyi örgütlemiş ve beli başlı büyük şehirlerde şubeler açmışlardır.
Gerek TSP’nin gerekse TSEKP’nin altı aylık faaliyet dönemi içinde kapsamlı kurumsal çalışmalar ve tahliller yapmaları mümkün olmamıştır. Bu nedenle her iki partinin Kemalizm değerlendirmeleri, Türkiye sosyalistlerinin 19192dan 1946’ya uzanan faaliyet dönemlerinde oluşturdukları değerlendirme ve tahlillerden farklı değildir.

TSP ve TSEKP, kuruluşlarından altı ay sonra kapatılmışlardır. Bunun üzerine TKP yeniden yeraltı faaliyetine dönmüş ve 195l’e kadar bu şekilde faaliyet yürütmüştür.

1951 yılında Demokrat Parti hükümeti tarafından başlatılan büyük bir operasyon sonucunda TKP Merkez Komitesi’nin tamamına yakını ve önemli kadroları tutuklanmıştır. Bu operasyon TKP’nin örgütsel varlığını sona erdirmiştir.

Vatan Partisi’nin Kemalizme bakışı

TKP’nin 1951’de tutuklanmaktan kurtulan az sayıdaki kadrolarından biri Hikmet Kıvılcımlı idi. Kıvılcımlı, 1954 yılında yasal bir parti kurmak için yetkili makamlara başvurmuştur. Aynı yıl Vatan Partisi (VP) adını verdiği partisinin programını da yazan Kıvılcımlı, geleneksel TKP çizgisinin Kemalizme bakışı konusunda önemli bir aşamayı bu programda ortaya koymaktadır.

1950’1i yıllar Demokrat Parti’nin iktidar yıllarıdır. Bu dönem (1950–1960 dönemi), ülke içinde sosyo-ekonomik değişimlerin yaşandığı, dış politikada ise özellikle ABD ile ilişkilerin yoğunlaştığı bir dönemdir. Demokrat Parti’nin uyguladığı iç ve dış siyasete, Kıvılcımlı tarafından, “Kemalizmin uygulamalarına geri dönüş” olarak karşılık verilmiştir. Emperyalizmin Türkiye üzerindeki “etkinliğinin” arttığı saptaması üzerine, Kemalizmi eleştirmenin yerini Kemalizmi sahiplenme tutumunun aldığı görülmektedir.

1957 seçimlerinden kısa bir süre önce kapatılan Vatan Partisi’nin ve Hikmeti Kıvılcımlı’nın Kemalizme bakışını Parti programından izlemek mümkündür.

Programın beşinci sayfasında işsizlik ve hayat pahalılığı sorunlarını çözmek için “İkinci bir Kuvayımilliye seferberliği” gerektiği vurgulanmaktadır. Programda, Türk demokrasisinin temelinin “Kuvayımilliyeci geleneğimizin son yadigârı olan” 1924 Anayasası olduğuna dikkat çekilmektedir.

Vatan Partisi programının esas vurgusu “Batılılara karşı” kazanılan Birinci Kuvayımilliye hareketinin, şimdi de “Batılılar derecesine” yükselmek için iktisadi alanda tekrarlanması gerektiği yönündedir. Bu amaca ulaşmak için uygulanması gereken programın Altı Ok olduğu belirtilmektedir. Vatan Partisi programı, 20 ve 21. sayfalarında, “Milliyetçiyiz, Devletçiyiz, İnkılâpçıyız, Laikiz, Halkçıyız, Cumhuriyetçiyiz” diyerek Altı Ok ilkelerinin benimsendiği açıklanmaktadır.

Vatan Partisi, Sosyalist bir parti olarak Allı Ok ilkelerini programına almış ilk partidir. Bu yönüyle sosyalist harekette bir ilke imza atmıştır. Demokrat Parti’nin 1950’de iktidar olmasıyla sosyalistler Kemalist Devrim’in sosyo-politik mirasının tehlikeye girdiğini tespit etmişlerdir. Demokrat Parti, dayandığı toplumsal kuvvetler ve uygulamaya koyduğu program açısından sosyalist harekete yeni bir kavrayış kazandırmıştır. Böylece Vatan Partisi, Altı Ok ilkelerini savunma ve geliştirme perspektifini program düzeyinde kabul etmiştir.

Vatan Partisi 1957 yılında Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatılmıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye’nin ilk sosyalist jenerasyonu 1960’lara örgütsüz girmişlerdir.

1919–1957 değerlendirilmesi

Bu bölümde 1919–1957 dönemi bir bütün olarak ele alınacaktır. Çünkü Türkiye sosyalist hareketi 1919’dan 1957’ye kadar yasal ve yasadışı koşullarda örgütsel-siyasi sürekliliğini sürdürmüştür. Bu dönem boyunca sosyalist hareketin kuramsal ve programatik görüşlerini temsil eden belli başlı önderler Şefik Hüsnü (Değmer), Mustafa Suphi, Reşat Fuat (Baraner) ve Hikmet Kıvılcımlı olmuşlardır.

Türkiye sosyalist hareketinin Kemalizme bakışı, 1919-1957 dönemi boyunca, gerek partilerin resmi belgelerinden gerekse önderlerin yazı ve konuşmalarından izlenebilmektedir.

1919–1957 döneminde sosyalist hareketin Kemalizme bakışı şu açılardan ele alınabilir:

a) Öznel koşullar b) Nesnel koşullar c) İç koşullar
d) Dış koşullar

a) Öznel koşullar:
Özellikle 1920’li yıllar, bilimsel sosyalist kuramın Türkiye’ye yeni girmesi sonucu yeterince kavranamamış olması gibi öznel bir yetersizlik taşımaktadır. Öte yandan, gerek İstanbul’un işgal altında olması, gerekse yeni örgütlenen sosyalistlerin kadrolarının henüz sınırlı olması gibi nedenlerle TKP’nin yoğun bir siyasal çalışma pratiğine girememiş olduğu söylenebilir. Bu durum, sonraki yıllarda da pek fazla değişmemiştir, 1920’lerin koşulları içinde geniş kitlelere önderlik edemeyen ve özgül bir inşa etmekte yetersiz kalan TKP, bir anlamda henüz çocukluk çağını yaşamaktadır. Kemalizm değerlendirmelerindeki sağ ve sol sapmalar bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu zaaf, 1926 programında da görülebileceği gibi kısa sürede esas olarak düzeltilmiştir. Daha sonraları, Şefik Hüsnü’nün Komintern’de merkezi organlarda görev alması ve Hikmet Kıvılcımlı’nın Türkiye’nin toplumsal ve tarihsel analizini yapan kuramsal çalışmaları, TKP kadrolarının öznel koşulların başlangıçtaki olumsuzluğunu kısa sürede tersine çevirdiğini göstermekledir.

b) Nesnel koşullar:
Kurtuluş Savaşı’nın başladığı yıllarda sosyalistlerin örgütlendiği en önemli merkez olan İstanbul’un işgal altında olması belirleyici bir faktör olmuştur. Çünkü işgal koşulları altında TKP’nin de siyasi faaliyetleri önemli ölçüde sınırlanmıştır. Diğer yandan, M. Suphi’nin faaliyetlerinin yurtdışı merkezli oluşu da buna eklenmelidir. Böylece sosyalistler Kurtuluş Savaşı’na önderlik etme ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde belirleyici roller oynama fırsatı bulamamışlardır. Bu dönemde TKP’nin en önemli faaliyeti, İngilizlerin denetimi altındaki silah depolarına baskın yaparak ele geçirdikleri silahları Anadolu’daki Kuva-ı Milliyecilere göndermek olmuştur. (Belli, 1976).

İzmir ve İstanbul gibi işçi sınıfının görece güçlü olduğu az sayıdaki kentin işgal altında bulunması ve sosyalistlerin işçi sınıfı dışındaki sınıfları örgütleme görevini ikincil bir görev sayarak Anadolu’ya geçmekte kararsız davranmaları öznel ve nesnel koşulların birbirini beslediği bir olumsuzluk yaratmıştır.

Öyleki, 1917 Ekim Devriminden sonra Lenin de dâhil Bolşeviklerin, Almanya’dan başlayarak Batı’da patlak verecek bir devrim beklentisi içinde olmaları, o dönemde sosyalistlerin henüz Avrupa merkezli sosyalizm anlayışını tamamen terk etmediklerini göstermektedir. Materyalist bilgi teorisi açısından bakıldığında, emperyalizm çağına girildiği, devrimin maddesinin değiştiği, yani devrimin merkezinin Doğu’ya kaydığı söylenmesine rağmen, bu gerçekliğin dönemin sosyalistleri -ve elbette TKP- tarafından yeterince kavranmadığı görülmektedir.

Türkiye sosyalist hareketinin 1919–1957 yıllarını kapsayan ilk döneminde sınıfsal olarak aydın karakterinin ağır bastığı söylenebilir. Gerçekten de hareketin önder kadroları içinde Şefik Hüsnü, Reşat Fuat. Şevket Süreyya, Vedat Nedim ve Hikmet (Kıvılcımlı) gibi isimlerin ağır bastığı görülmektedir. Öte yandan işçi sınıfının gerek nicel gerekse nitel olarak oldukça zayıf olan toplumsal konumu bu yılların belirleyici özelliğidir. Türkiye nüfusunun tamamına yakını kırsal alanlarda oturmaktadır. Ulusal ölçekte yerleşim dağınıktır. Hem kentli hem de köylü nüfusta okuma-yazma oranı düşüktür. Diğer taraftan Kurtuluş Savaşı’nı başarıya ulaştırmış olan Kemalist önderliğin toplumsal itibarı çok yüksektir. Bu nesnel koşullar altında sosyalizm, bir aydın hareketi olarak gelişmiştir. İç koşulların etkisi sonucu yayılma olanakları bulamayınca aydın karakter pekişmiştir.

c) Dış Koşular:
TKP’nin Komintern’e bağlı oluşu, onun Kemalizme bakışında kuramsal bir olgunluk kazanmasına büyük bir katkı sağlamıştır. Lenin’in emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarını destekleme stratejisi ve Komintern’in Kemalist Devrim’i Dünya devriminin halkalarından biri olarak sayması TKP’nin Kemalizme bakışını belirlemiştir. Özelde Lenin, genelde ise Komintern TKP’nin Kemalizme bakışının hangi ölçütlere göre oluşması gerektiği konusunda dolaysız bir rehberlik yapmış gibi görünmektedir, Lenin’in belirlemiş olduğu “kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaştığı” tezi (Lenin 1989) bu açıdan önemli bir yere sahiptir. Sözkonusu tezi Komintern’in benimsemesi sonucu “antiemperyalist bir rol oynayan” her türlü savaşın Komintern tarafından desteklenmesi anlayışının hâkim olduğu söylenebilir. Öte yandan Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkiler TKP’nin hükümet ile olan ilişkilerinin sertlik derecesini belirleyen bir faktör olmuştur. Bütünsel olarak bakıldığında TKP’nin, Kemalizme bakışını SSCB-Türkiye ilişkilerine tahvil ettiği görülmektedir. Bu durum, Türkiye sosyalistlerinin toplumsal yapı tahlilleri ve Kemalizm konularında özgün kuramsal çalışmalar yapmalarını engelleyici bir rol oynamıştır.

TKP’nin 1919–1957 döneminde Kemalizme bakışını, Kemalistlere bakıştan ve Atatürk’e bakıştan ayırmak gerekmektedir. Çünkü son ikisi, siyasi konjonktüre göre değişen sertlikte de olsa siyasi rekabet ve muhalefetin muhatabıdırlar. Oysa genel prensiplerini Altı Ok’ta bulan Kemalizm, TKP tarafından Leninist doğrultuda değerlendirilmiş ve tutarlı bir şekilde Türkiye’nin ulusal demokratik devrimci atılımı olarak görülmüştür. 1938’deki konuşmada (İ. Erdem, 1994) ve Vatan Partisi Programı’nda görüldüğü üzere TKP, Kemalizmi sınıfsal önderliğinin karakteri ve yaslandığı sınıflar nedeniyle yarım kalmış bir burjuva demokratik devrim olarak nitelemektedir. Dolayısıyla TKP’ye göre, Kemalizmin hedeflerine ve sonrasındaki sosyalist sisteme ancak işçi sınıfının öncülüğünde ulaşılabilecektir.

Kaynakça
1. Zihni Anadol, Truva Atında İlk Akşam, Milliyet Yayınları, 1988.
2. H. Basri Gürses’in derlediği Şefik Hüsnü: Yaşamı Yazıları Yoldaşları, Sosyalist Yayınları, İstanbul 1971, s.54-60’ta Mihri Belli, “Büyük Proleter Devrimci Şefik Hüsnü Deymer” başlıklı makale; Süleyman Arslan’ın derlediği, M. Belli’nin yazılarından oluşan, TKP’nin Tarihsel Konumu. Emekçi Yayınları, İstanbul 1976.
3. İ. Erdem, “Türk Halkı Cumhuriyetin, Bağımsızlığın Bekçisidir”den aktaran Doğu Perinçek’in derlediği Kemalist Cumhuriyet, Kaynak Yayınları, İstanbul 1994, s.78-80’de İ. Erdem’in “Türk Halkı Cumhuriyetin, Bağımsızlığın Bekçisidir” başlıklı makale.
4. Doğu Perinçek’in derlediği Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi, İstanbul 1979, Aydınlık Yayınları, sayı 230-241’de Fahri’nin, “Siyasi Durum ve Komünist Partisi’nin Görevleri” başlıklı makale.
5. Attilâ İlhan, “Türk Sosyalizm Tarihi Üzerine” (söyleşi), Ulusal dergisi, sayı 5–6, s. 50–59.
6. Doğu Perinçek’in derlediği Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi, Aydınlık Yayınları, 1979, s. 120- 123’te, Manuilski, “Komintern’de Konuşma”sı.
7. Doğu Perinçek, Sahte TKP’nin Revizyonist Programının Eleştirisi, Aydınlık Yayınları, 1976.
8. Kerim Sadi (A. Cerrahoğlu), Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı, İletişim Yayınları, İstanbul 1994.
9. Aclan Sayılgan, İnkâr Fırtınası, Ülke Yayınları, 1962.
10. H. Basri Gürses’in derlediği Şefik Hüsnü: Yaşamı, Yazıları, Yoldaşları, Sosyalist Yayınları; Şefik Hüsnü, Yazı ve Konuşmalar, Kaynak Yayınları.
11. Şefik Hüsnü, Türkiye’de Sosyal Sınıflar, Kaynak Yayınları.
12. Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar cilt 1, cilt 2 (1908–1925), BDS Yayınları, İstanbul 1991. 13. Vatan Partisi Programı, Nurdoğan Matbaası, İstanbul.
14. Ragıp Zarakolu, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Belge Yayınları, 1990, s. 5–13.

Paylaş: