SOSYALİSTLER KEMALİST DEVRİMİ NASIL DEĞERLENDİRMELİ?

SOSYALİSTLER KEMALİST DEVRİMİ NASIL DEĞERLENDİRMELİ?

Adviye MERAL Siyasetbilim uzmanı TEORİ DERGİSİ Kasım 2009 – SAYI: 238

SOSYALİSTLER KEMALİST DEVRİM’İ NASIL DEĞERLENDİRMELİ?

— C. Göksu’nun doğruları, S. Torlak’ın yanlışları —

Geçtiğimiz Ağustos ayı içinde, www.latinbilgi.net adlı internet sitesinde, arka arkaya yayımlanan iki yazıyla, Kemalist Devrim konusunda bir tartışma başladı. Adı geçen sitede önce 19 Ağustos 2009’da, sitenin sürekli yazarlarından Cüneyt Göksu’nun, “Latin Amerika’nın devrimci hareketi ve Türkiye’ye yansıması” başlıklı yazısı yayımlandı. Bu yazı, Göksu’nun Teori dergisinin Temmuz/2009 tarihli sayısında (sayı:235) yayımlanan “Bolivar’dan Chavez’e, Marti’den Fidel’e ve Atatürk’e” başlıklı yazısı ile içerik olarak aynıydı. Latinbilgi sitesinde 20 Ağustos 2009 günü de, yine sitenin sürekli yazarlarından Soner Torlak’ın, Göksu’nun adı geçen yazısını eleştiren “Cüneyt Göksu’ya cevabımdır” başlıklı yazısı yayımlandı. Bu yazılarla Latinbilgi sayfalarında, Türkiye sosyalistleri için büyük ihtiyaç olduğuna inandığım bir tartışma başlamış oldu. Bu yazı da, başlayan bu tartışmaya bir katkı ve onu ilerletmek amacıyla yazıldı ve yazılır yazılmaz da (Eylül ayı başında), yayımlanması isteği ile hem www.latinbilgi.net’e, hem de akraba sitesi olan www.sendika.org’a gönderildi. Yazıyı göndereli yaklaşık iki ay gibi bir zaman geçti, fakat ne Latinbilgi ne de Sendika.org, ne yazıyı yayımladılar, ne de bir yanıt verdiler. Böylece, tartışma başladığı noktada bitme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Tartışmayı, kaldığı yerden ve Teori sayfalarından yürütmek dileği ve umudu ile yazıyı derginize gönderiyorum.

19–20 Ağustos 2009 günlerinde yayımlanan iki yazıyla, latinbilgi.net’in sayfalarında yararlı bir tartışma başladı. Yazılardan 19 Ağustos 2009 tarihli olan ilki, Latinbilgi’nin sürekli yazarlarından Cüneyt Göksu’ya aitti. İlkinden hemen bir gün sonra, yine Latinbilgi’nin sürekli yazarlarından olan Soner Torlak’ın yazdığı ikinci yazı yayımlandı. “Cüneyt Göksu’ya cevabımdır” başlıklı bu yazı, Göksu’nun yazısındaki sol’un bir kesimine dönük eleştirilere yanıt veriyordu.1

Göksu ve Torlak’ın görüşlerine ilişkin değerlendirmelerimize geçmeden önce hemen şunu belirtelim: Sayın Göksu’nun “Latin Amerika’nın devrimci hareketi ve Türkiye’ye yansıması” başlıklı yazısı ile başlayan bu tartışma, eğer düzeyli bir şekilde sürdürülebilirse, Türkiye sosyalist sol’u için son derecede yararlı olacaktır. Bunu daha yazının başında belirtmemizin nedeni, tartışılan konunun ve bu konu üzerinde yürütülecek tartışmanın, sosyalist sol bakımından büyük önem taşımasıdır. Tartışmanın sosyalist sol bakımından taşıdığı anlamın ve yararının açıklamasını yazının sonuna bırakıp asıl konuya, Göksu ve Torlak’ın tartışma konusu olan görüşlerine dönelim.

1 Bkz: Cüneyt Göksu, “Latin Amerika’nın devrimci hareketi ve Türkiye’ye yansıması”, www.latinbilgi.net, 19 Ağustos 2009; Soner Torlak, “Cüneyt Göksu’ya cevabımdır”, www.latinbilgi.net, 20 Ağustos 2009.2

Göksu’nun eleştirileri

Göksu ile Torlak arasındaki görüş farkı, Kemalist Devrim’in değerlendirilmesi konusundadır. Göksu, yukarıda andığım yazısında, önce, sosyalistlerin önderlik ettiği ve nihai olarak sosyalizmi hedefleyen Latin Amerika devrimlerinin, kendi geçmişlerindeki ulusal- demokratik karakterli burjuva devrimci hareketlere nasıl baktıklarını, bunların önderlerini nasıl değerlendirdiklerini özetliyor; sonra da, bu değerlendirmelerden hareketle, Türkiye sol’unun bir kesiminin, Kemalist Devrim’e karşı “sosyalizm” adına olan olumsuz tutumunu eleştiriyordu. Göksu bu konuda örnek olarak özellikle başarılı ve kıtadaki bütün devrimlerin öncüsü olan iki devrimi, Küba ve Venezüella devrimlerini seçmişti. Kemalist Devrim’e ilişkin değerlendirmelerini, onların tarihsel perspektifine dayandırmıştı. Başarılı devrim örneklerinin tarihe bakış açısı, Göksu’nun tezlerini güçlendiren bir etkendi.

Göksu yazısında, F. Castro önderliğindeki Küba sosyalistlerinin J. Marti’yi, Venezüella’da Chavez ve arkadaşlarının S. Bolivar’ı sahiplenip yücelttiklerini anlattıktan sonra şöyle devam ediyor: “Öncelikle Küba dâhil kıtadaki bütün sol hareketlerin (…) ismi bile genellikle ulusal kahramanlardan veya özellikle Kızılderili motiflerinden alınmadır. Meksika’da Zapata, Nikaragua’da Sandino, Küba’da Jose Marti, Peru’dan Uruguay’a kadar bir dizi ülkede Kızılderili isyancısı Tupac Amaru ve son olarak Simon Bolivar… Hemen hemen her ülkede sol hareketler Marksist-Leninist ideolojiyi savunurken bile kendini ulusal bir liderle özdeşleştirir.

“1812’de Bolivar’a, 1895’te Marti’ye, 1923’te Atatürk’e, 1959’da Fidel’e ve 1998’de Chavez’e bakıldığında, yaptıklarıyla, ürettikleri düşünceleriyle, savaşlarıyla Bolivar ve Marti, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Atatürk’le özdeştir. Tartışmasız dönüşümün, tam bağımsızlığın, ilericiliğin ve aydınlanmanın bütün izleri, bu liderlerin yarattığı ve yazdıkları tarihlerin hepsinde görülür. Hepsi ülkelerinin unutulmaz ilerici önderleridir.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün hayatı, devrimleri ve ideallerine baktığımızda, yukarıdaki bütün devrimci liderlerle bir sürü ortak payda buluruz. Kemalizm’in, 1920’ler Türkiye’sini yeni yüzyıla taşıyan temelleri attığına kuşku yok. “Kemalist ulusçuluk”, ulusların eşitliğini ve özgürlüğünü savunur. Ulus kavramına ne “ırk” ne de “din” öğelerini sokmuştur; ulusu, “ortak geçmiş, ortak dil ve ortak kültür”e dayalı bir olgu olarak tanımlamıştır. Bu “ortak” öğeler yukarıda bahsedilen L. Amerika devrimleri ile de örtüşür. Bolivar da, Chavez de, Marti de, Fidel de devrimlerinde bu ortak geçmiş, dil ve kültürü ısrarla kullanmış, öne çıkartmış ve yüceltmişlerdir.

“Yukarıdaki açıklamalar ışığında bakıldığında, Türkiye’de kendisini devrimci olarak gören bireylerin Kemalizm’e karşı olması düşünülemez. Kemalist devrimin yapı taşlarıyla, Latin Amerika devrimlerinin yapı taşları ve uygulamalarındaki ortaklıkların çokluğuna rağmen, sahip çıkanların sayılarındaki ters orantı düşündürücüdür. Gerçek solcunun ayakları kendi topraklarına basar, gerçek solcu ülkesinin bağımsızlığını, aydınlığını kazandırmış fikri kimse karşısında savunmasız bırakmaz.
“Küba Devrimi’ni, Chavez’i anlayıp, sahiplenmek, yüceltmek, ama Kemalizm’i tam olarak anlamadan, ‘modernleşme’ veya ‘yeni sol’ adına ona karşı çıkılması, en hafif deyimle haksızlıktır.
“Chavez de, Fidel de tarihlerinden gelen liderleri yücelterek, onların yaptıklarını devralıp, büyüterek devrimlerini taçlandırmışlarsa, Kemalizm’in de bunu çoktan hak ettiğine şüphe yoktur.
“Kendi toprağına ayağını basmayan sol, Chavez’i, Fidel’i anlayamıyor. Ulusallığını yitirip Batılılaşan sol, Kemalist Devrim’e cephe alıyor” (Adı geçen yazı).

Alıntıyı biraz uzun tuttuğumuzun farkındayız. Fakat okuyucunun Göksu’nun fikirlerini doğru ve tam olarak kavraması bakımından bunun gerekli ve yararlı olduğunu düşündük.
Görüldüğü gibi Göksu, Küba sosyalistlerinin J. Marti’ye, Venezüella sosyalist hareketinin S. Bolivar’a ilişkin tavrından hareketle, Türkiye’deki ulusallık karşıtı sol’un M. Kemal’e ve Kemalist Devrim’e karşı olumsuz tutumunu eleştiriyor.

Sol’un, 1990 sonrasında Batı’dan estirilen “Küreselleşmeci enternasyonalizm” ve “insan haklarıcı sosyalizm” rüzgârına kapılan kesimi, ezilen dünyanın Bolivar, Marti, Atatürk, Nehru, Ho Şi Minh, Lumumba, Nasır örneklerindeki antiemperyalist ve gerçekten demokratik (antifeodal) ulusalcılığını, solculuk adına mahkûm etmeye başladı. Göksu bu tutumu, haklı ve yerinde bir saptamayla, “solculuğu Batılılaştırma” eylemi olarak niteliyor.

150 yıllık tarihinde sosyalizme yapılan iki büyük “Batılılaştırma” operasyonu

Peki, Göksu’nun sözünü ettiği “solculuğun Batılılaştırılması” nedir, ya da ne anlama gelmektedir? Neyi ifade etmektedir? Önce bu sorunun yanıtını verelim. Sonra da bu yanıtta Göksu’nun tezinin nereye oturduğuna bakalım.

Solculuk, burada kastedilen anlamıyla sosyalizm, daha da açık olarak bilimsel sosyalizm, 150 yıllık tarihinde, kapitalizme eklemlenme anlamında iki büyük “Batılılaştırılma” operasyonuna uğradı. Her ikisi de emperyalist kapitalizm döneminde gerçekleşen bu operasyonun, aynı zamanda emperyalist kapitalizmin iki büyük atağında olması bir rastlantı değildir.

Birinci büyük operasyonu, İkinci Enternasyonal’in, daha doğrusu İkinci Enternasyonal çatısı altında toplanmış olan Avrupa sosyalist partilerinin, devrim yapmaktan vazgeçip, “kapitalizmin evrim yoluyla sosyalizme varması/vardırılması”nı savunmaları, ünlü adıyla “Sosyal-Demokratlaşmaları” oluşturmuştur. Bilindiği gibi Sosyal-Demokrasi, sosyalizm tarihindeki burjuvaziye doğru en güçlü sapmayı oluşturan ideolojik-siyasi akım olmuştur. Avrupa partilerinin aşağı yukarı topluca, firesiz olarak, Sosyal-Demokratlaşmaları da, kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükselmesinin başlangıcına, emperyalist kapitalizmin ilk ya da “gençlik” atağına denk gelmiştir.

1980’lerin sonuna yaklaşırken Sovyetler Birliği’nin havlu atması ve 1990’da dağılması, kapitalizmin dünya çapındaki ikinci büyük atağını tetikledi. Bu atağın işareti olarak Batı kapitalizmi 1990’ların başında “Tarihin sonu”nu, yani ebedi zaferini ilan etti ve dünyaya tek başına, hiçbir engel ve sınır tanımadan egemen olmanın programı olan “Küreselleşme”yi ikinci kez uygulamaya koydu. 1800’lerin sonu ve 1900’lerin hemen başında uygulamaya konan ilk “Küreselleşme” programını, 1917 Ekim’i ile açılan ikinci “Devrimler Çağı” durdurmuştu.1917 Ekim ve 1919–23 Türk Devrimi ile açılan ikinci “Devrimler Çağı”, zikzaklı biçimde ilerleyerek de olsa, 1970 ortalarına kadar kesintisiz olarak sürdü.
Emperyalist kapitalizmin 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başındaki programı olan – ikinci– “Küreselleşme”, hedefine ulaşmak için, ezilen dünyada karşısına engel olarak çıkan her türlü kurumu, yapıyı, siyaseti, ideolojiyi düşman ve yok edilecek hedef olarak seçti. Bu ülkelerin bağımsız devletler olarak örgütlenmiş olmaları, o devlet ne kadar bağımlı olursa olsun, bağımsızlığını –şeklen bile– sürdürdüğü sürece, Küreselleşme’nin tam zaferinin önünde –nesnel– bir engel oluşturuyordu. Bu nedenle, bu ülkelerde, nesnel olarak (kendiliğinden) veya öznel olarak (bile isteye) devlet bağımsızlığını güçlendiren veya güçlendirmeye hizmet eden her türlü kurum, yapı, ideoloji ve siyaset, Küreselleşme’nin hedefi oldu. Ezilen ülkelerdeki, devlet bağımsızlığına hizmet eden ulusalcılık ya da milliyetçilik de, işte bu nedenle, top ateşine tutuldu ve tutuluyor.

Bu noktada ince, ama çok önemli bir ayrıntıya dikkat etmek gerekiyor. Ezilen ülkelerde, Türkiye çok tipik örnektir, iki tür milliyetçilik ortaya çıkmakta ve yaşanmaktadır. Birinci türü, devlet bağımsızlığını güçlendirme veya en azından var olduğu kadarını koruma eğiliminde ve bu yüzden Küreselleşme ile çatışma halinde olan milliyetçilik oluşturmaktadır. İkinci türü ise, programının merkezine kendisi gibi ezilen konumda olan milletlerle rekabeti, onlara üstünlük taslamayı ve hatta düşmanlığı koymuş olan küçük millet milliyetçiliği; etnik milliyetçilik; “mikro milliyetçilik”; milleti ve milletleşmeyi etnik kökene dayandıran milliyetçilik oluşturmaktadır. Ezilen dünya ülkelerinin büyük bir çoğunluğunda, uluslaşma süreci tamamlanmadığı, yani ortaçağa ait kurumlar olan etnik ve dini topluluklar modern bir ulus potasında harmanlanmamış olduğu için, etnik milliyetçilik, cemaatçilik vb için hala güçlü bir temel var olmaya devam etmektedir.

Emperyalist küreselleşme, birinci tür milliyetçilikle çatışma halinde iken, ikinci türü korumakta, beslemekte ve kışkırtmaktadır. Çünkü ikinci tür milliyetçilik, Küreselleşme’nin, ezilen dünyadaki büyük ve orta çaptaki devletleri parçalama amacına hizmet etmektedir. Çünkü, ezilen dünya devletleri ne kadar büyük olursa, başlarında tarihin en uşak, en işbirlikçi hükümetleri bile olsa, bağımsızlık ve emperyalizme direnme eğilimlerini besleyen potansiyelleri de o kadar büyük olmaktadır. Bu nedenle, Küreselleşme programı ister istemez, adeta emperyalist bir refleks olarak, ezilen dünyanın büyük ve orta büyüklükteki devletlerini parçalamayı hedeflemektedir. Yugoslavya’da, Irak’ta, eski Sovyetler Birliği coğrafyasında uygulanan bölüp parçalama operasyonları, doğrudan doğruya bu hedefe ulaşmanın işlemleri olarak kışkırtılmış ve gerçekleştirilmiştir.

Geçerken şunu da belirtelim ve bu konuda eksik bir şey kalmasın. Ezilen dünyadaki Küreselleşme ile çatışma halinde olan milliyetçilik de, kendi içinde homojen değildir. Milliyetçiliğin bu türü, en sağındaki, kendi devlet bağımsızlığı ve onun da yarı bağımlılık biçimleri ile yetineninden, en solundaki, dünya çapında bir antiemperyalizm, emekçi enternasyonalizmi ve halkçılık çizgisine sahip olanına kadar geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. “Milliyetçilik” sözcüğü Türkiye’de Soğuk Savaş yıllarında, ABD’nin antikomünizm aleti olarak çok kirletilmişti. Bu nedenle yelpazenin solu bugün kendi milliyetçiliğini, geçmişin kirletilmiş milliyetçiliğinden ayırmak üzere, ulusalcılık olarak adlandırmaktadır. Ama, bilimsel olarak düşünüldüğünde, her iki sözcük de aynı kavramı ifade etmektedir.
Küreselleşme’nin ideologları bu emperyalist programı dünyaya, “enternasyonalizm” olarak yutturmaya çalıştılar. Dünyadaki uluslar ve halklar arasında gerçekleşecek önüne geçilemez kaynaşma olarak propaganda ettiler. Emperyalist dünya sermayesinin enternasyonalizmini, emekçi enternasyonalizmi ve ulusların, halkların eşitlik-özgürlük temelindeki gönüllü kaynaşması olarak sundular. Bu programa engel oluşturan ulusalcılığı ya da milliyetçiliği de, yelpazenin en solundaki kanadı başta olmak üzere, enternasyonalizme karşıt, dünya halklarının kardeşliğine ve gönüllü kaynaşmasına karşıt, dünya ulusları arasında düşmanlık körükleyen siyasi akım olarak ilan ettiler. Toplumların, kapitalizm şartlarındaki en üst, en gelişmiş siyasi yapılaşması olan ulus/millet yapısının, etnik, dini, mezhepsel “kimlik”lerle, tarikat ve cemaat “kimlik”leri ile un ufak edilmesini, “milli eşitlik”, “insan hakları”, “kültürlerin korunması”, “dini inançlara saygı”, “demokrasi” olarak benimsetmeye çalıştılar.

Bu yoğun ideolojik propaganda bombardımanının yarattığı kavram kargaşası sisi, maalesef, sol’daki kimi ideolojik zaaflarla birleşerek, Cüneyt Göksu’nun deyişiyle, “sol’un Batılılaşmasına” yol açtı. Ve sol’a ikinci büyük Batılılaştırma operasyonu bu kanaldan uygulandı. Açıklayalım.

İkinci “Batılılaştırma” operasyonu

12 Eylül baskı ve yenilgisinin yarattığı psikoloji 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birleşince, sol’da büyük bir ideolojik kayma ortaya çıktı. Kapitalizmin merkezlerinde değil de görece geri bir “köylü ülkesinde” (SB’de) devrimi gerçekleştirmenin ve iktidar olmanın “kirlerine”, “lekelerine” bulaşmamış sosyalizm arayışları moda oldu. İktidar olmanın “kiri” “pası” ile lekelenmemiş, “tertemiz” sosyalizm arayışlarının varacağı yer, kaçınılmaz olarak bir yandan 19. yüzyıl Marksizm’ine dönüş, diğer yandan da Troçkizm olacaktı ve nitekim de öyle oldu.
19. yüzyıl Marksizm’inde takılıp kalmanın emperyalizm çağında vardığı yer ise, 20. yüzyılın başında Menşevizm, Menşevik liberalizm (Rusya’da) ve İkinci Enternasyonal sosyal- demokrasisi (Avrupa’da) olmuştu. O sosyal demokrasi de, daha 1. Dünya Savaşı sırasında emperyalist burjuvaziye iltihak ederek, “sosyal-emperyalist” sıfatını hak eden bir karakter kazanmıştı.
Troçkizm ise, köylülüğü işçi sınıfının yedeğine almak yerine burjuvaziye terk etme; işçi sınıfını müttefiksiz ve dolayısıyla iktidarsız bırakma; dünya ölçeğinde, köylü milletleri emperyalizme terk edip Avrupa dışında devrim yapılacak bir yer bulamama; ezilen dünya ülkelerinin ulusal-demokratik devrimlerine burun kıvırma biçimlerindeki ezeli hastalıkları ile, Menşevik liberalizmle tersten buluşan bir sosyalizm sapmasıydı.

Sosyal-demokratik ve Troçkist liberalizm, 1990’larda neoliberalizmle buluşarak ezilen dünya ulusalcılığına karşı Küreselleşmenin safında yer aldı. “Kambersiz düğün olmaz” örneği, bu kadar iktidar karşıtlığı Anarşizmsiz olmayacağı için, sonunda bütün bu liberalizm (neoliberal)-Troçkizm kırması ideolojiye Anarşizm sosu da eklendi. Ve sol’da, ortak paydaları ezilen dünya ulusalcılığına karşı olmak olan sosyal-demokratik liberalizm, Troçkizm ve Anarşizm kırması melez bir Batıcı sol türedi. Bu sol bugün maalesef, jakoben devrimciliğe karşı liberal evrimciliğin; emperyalizmin ezdiği ve geri bıraktığı ülkelerin, köylülük, ulusallık gibi “kirler”e bulaşmış “lekeli”, “pis” devrimlerine karşı, Batı kapitalizminden doğacak “tertemiz”, “lekesiz”, “saf proleter” devrim ve sosyalizm hayalinin, yani olmayacak şeyin; devrimci otoriteryenliğe ve devrimci devlete karşı, Anarşizm’in her türlü otorite ve devlet düşmanlığını devrimcilik sanma maskaralığının yanında yer almaktadır.

Toplam olarak veya sonuçların sonucuna bakıldığında ortaya çıkan tablo şudur: Sol’da, ezilen dünyanın ulusal-demokratik devrimlerine Batı’nın ya da Küreselleşme’nin penceresinden bakan, bu anlamda Batılılaşmış olan yeni bir akım ortaya çıkmıştır. Küreselleşme ile birlikte sosyalist sol’a dünya çapında, tarihindeki ikinci büyük “Batılılaştırma” operasyonu uygulanmış ve operasyon küçümsenmeyecek bir başarı kazanmıştır. Bu operasyonun en başarılı olduğu ülkelerden biri de, maalesef Türkiye’dir.
Bugün Türkiye’de, geniş bir “Batılılaştırılmış sol” yelpazesi ile karşı karşıyayız. Yelpaze, Soros’un renkli “devrim”lerini alkışlayanlardan, AB fonları ile yapılan “insan hakları”cı sosyalistliğe; NGO solculuğundan, kapitalizmin “şımarık çocukları” olarak yeni troçkizm ve anarşizm solculuğuna; “cemaatlere, tarikatlara ve etnik bölünmelere (yani ortaçağ’a) ve üçüncü dünyanın devletsizleştirilmesine özgürlük” solculuğundan, “AB müfettişleri denetiminde demokratikleşme” solculuğuna; üçüncü dünya devrimlerine burun kıvırma, onları tu kaka etme solculuğundan, onları düşman görme solculuğuna kadar uzanan geniş bir cepheden oluşmaktadır.

Bunların hepsi de Türkiye’nin tarihindeki devrimci hareketleri, ulusalcı oldukları, “otoriteryan” ya da “jakoben” oldukları, “Avrupa’nın evrensel demokrasi standartlarına uymadıkları”, yani emperyalist Batı demokrasisinin liberalizmini uygulamadıkları için, “ulusal içe kapanmacılık”la, “dar/şoven milliyetçilik”le, “enternasyonalizme” ve uluslar arasındaki doğal kaynaşmaya karşı olmakla suçlamaktadırlar.

Yelpazenin en “sol”unu oluşturan Troçkizm ve Anarşizm sol’u ise, üçüncü dünyanın “kirli”, “köylü”, “milliyetçi”, “proleter temizliğinden yoksun” ve devletli, otoriteli devrimlerinden iğrenmektedir. Kemalist Devrim’de, Nasır’ın Baas, Lumumba’nın Kara Afrika ve Bolivar’ın Latin Amerika milliyetçiliklerinde desteklenmeye değer bir şey bulamazken, Avrupa’nın kokuşmuş Sosyal-Demokrasisinden asla umut kesmemektedir. Çin, Küba, Vietnam ve Demokratik Kore Cumhuriyeti sosyalizmlerinde ise, “köylülüğün”, “ulusalcılığın”, “Stalinci sosyalizm”in dehşetini görmektedir. Bugün de Latin Amerika’daki ulusal devrimlere bin bir kulp takmakta, onlara, o erişilmez kibirliliği içinde uzaktan akıl satıp ulusallıktan uzak durmayı öğütlemektedir.

Göksu’nun doğruları

Bu kadar geniş açıklamadan sonra hemen belirtelim ki, Göksu’nun yazısındaki “sol’un Batılılaşması” saptaması, bir gerçekliktir, bir olgudur. Hem de, sol’un tarihindeki ikinci büyük Batılılaşma dalgasını saptama gerçekçiliğidir. Bu, Göksu’nun birinci doğrusunu, stratejik düzlemdeki doğrusunu oluşturmaktadır.

Göksu’nun ikinci doğrusu, birincisinin bir parçasıdır. Onun hem nedenlerinden, hem de sonuçlarından birini oluşturan bir parçasıdır. Bu, Türkiye’deki Batılılaşan sol’un, Kemalist Devrim başta olmak üzere, ulusal demokratik hareketlere soğuk bakması, hatta onları karşı devrimci konumlara yerleştirmesi gerçeğidir. Sol’un Batılılaştıkça antiemperyalizmden uzaklaşması, üçüncü dünya ülkelerindeki antiemperyalist ulusallığın devrimci karakterine gözlerini kapatması gerçeğidir.

Lenin’in, dünya devrimine ilişkin tezlerini sunduğu Üçüncü Enternasyonal’in ilk toplantısındaki o tarihi sorusunu ve ünlü yanıtını bir kere daha anmanın zamanıdır: “Kim ilerici? Programında ve tüzüğünde ‘sosyalist’ olduğu yazılı olan ama Afganistan’da, Hindistan’da sömürge savaşları yürüten iktidardaki İngiliz İşçi Partisi mi, yoksa ülkesinin sömürgeleştirilmesine karşı savaşan Afgan kralı mı? Hiç tartışma yok ki, dünya çapındaki saflaşmada, bütün feodal niteliğine rağmen Afgan kralı ilerici, Büyük Britanya emperyalizminin temsilciliğine soyunmuş sözde sosyalist İngiliz İşçi Partisi gerici safta yer almaktadır”.

Cüneyt Göksu’nun Latin Amerika devrimleri ve Kemalist Devrim konusundaki görüşlerinin Lenin’in 1920’lerde belirlediği ilericilik-gericilik ölçütlerine birebir uyduğunu söylemeliyiz. Zaten Lenin, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı da bu nedenle, onda ilerici, devrimci bir karakter gördüğü için desteklemiştir.

Lenin’in 1920’lerde saptadığı dünya gerçeği değişmemiştir. Hala, emperyalizm ve devrimler çağında yaşıyoruz. Çağa karakterini veren devrimlerin çok önemli bir parçasını da, sosyalist devrimler yanında ve onun en yakın müttefiki olarak, ulusal demokratik devrimler oluşturmaktadır. Gerçi bu devrimler artık çoğunlukla emekçi sınıflar önderliğinde gerçekleşmekte, emekçi sınıflar önderliğinde olursa zafere ulaşmaktadır. Ama bunun yanında, emperyalist Küreselleşme programına karşı, ezilen dünyadaki devletlerin bağımsızlık eğilimi de bir direnme potansiyeli taşımaktadır. Küçük de olsa, bir proleter eğilim taşımasa da, bir devrimcinin veya devrimci akımın bu potansiyeli görmezlikten gelmesi, hele hele de onu mahkûm etmesi, devrimcilik adına bağışlanmaz bir hata olur.Buraya kadar açıkladığımız nedenlerle, biz bu tartışmada doğru tarafı Cüneyt Göksu’nun temsil ettiği görüşündeyiz.

Torlak’ın yanıtı ve yanılgıları

Torlak, Göksu’ya verdiği cevapta, önce yönteme ilişkin bir anlayış ortaya koyuyor: “Devrimcilerin tarihe bakış açılarının bir şeyleri ya da birilerini sahiplenmek/sahiplenmemek üzerinden şekillenmesini de anlamlı bulmadığımı söylemeliyim.”

Torlak gerçi önce böyle bir anlayış ortaya koyuyor (kuşkusuz ki, bizce yanlış olarak), fakat yazısının hemen devamında bu anlayışı bir kenara atarak (ve bizce doğru olarak), Kemalist Devrim’e ve tarihsel bir kişilik olarak Atatürk’e karşı, hem de doğrudan doğruya “sahiplenip/sahiplenmeme” temelinde, tavrını ortaya koyuyor. Bu tavır, beklendiği gibi ve C. Göksu’nun eleştirdiği “bir kısım sol”un alâmetifarikası olarak, olumsuz bir tavır. Yani, M. Kemal’i ve önderlik ettiği tarihsel eylemi -hadi reddeden demeyelim, ama- “sahiplenmeyen” bir tavır: “[Siz] Altı Ok’u ve Kemalizm’i devrimci bulmakta özgürsünüz, ancak ben bulmuyorum, daha doğrusu devrimci tanımlarımız uymuyor. Mustafa Kemal’i bir burjuva devrimcisi olarak bir yerlere koyabiliyorum, ancak solculara Mustafa Kemal’i ve hatta Kemalizm’in programını sahiplenme zorunluluğu getirmenin de hatalı bir tavır olduğuna inanıyorum.”
Sayın Soner Torlak, Venezüella’da Chavez’in önderliğinde gelişen Bolivarcı sosyalist hareketi sahipleniyor, savunuyor. Gerçi Sayın Torlak onu da yeterince devrimci ya da sosyalist bulmuyor, ama bugün dünyadaki her türden neosol’un “amcası” olan (yoksa “piri” mi demek gerekiyor) J. Petras’ın izinden giderek, önce “boyun devrilsin” diyor, sonra da “lûtfedip” destekliyor.

Konunun J. Petras ve beğenmeme boyutlarını bir kenara bırakırsak, Sayın Torlak ve onun gibi düşünenler, sonuçta, tıpkı Göksu’nun söylediği gibi, Venezüella’nın M. Kemalci devrimcilerini (yani Bolivarcı Chavez’lerini) -“ideal bulmasalar” da (“ideal bulmama” sözü Torlak’a ait)- destekliyorlar. Dolayısıyla, onların kendi M. Kemalleri olan Bolivar’ı sahiplenme tutumlarının da içinde olduğu temel siyasetlerini de desteklemiş oluyorlar. Onları, dünya karşı devrimine karşı savunuyorlar, sahipleniyorlar. Fakat Türkiye’ye gelince iş değişiyor. Bolivar’lardan, Marti’lerden çok daha büyük devrimci işler başarmış, çok daha köklü değişiklikler gerçekleştirmiş, 600 yıllık bir feodal imparatorluğu devirmiş Mustafa Kemal’i ve eylemini, Türkiye devrimciliğinin ve Türkiye’nin devrimci tarihinin bir parçası olarak kabul etmiyor ve savunmuyorlar. Tam bu noktada Torlak, “Hayır, ben M. Kemal’in burjuva devrimcisi olduğunu kabul ediyorum (‘Mustafa Kemal’i bir burjuva devrimcisi olarak bir yerlere koyabiliyorum’ demişti ya Torlak), ama bir sosyalist olarak bir burjuva devrimcisini niye sahiplenip savunayım?” diyebilir. Galiba sorun da burada. Ama bu görüşü tartışmaya daha var. En sonunda dönüp dolaşıp buraya, “Sosyalistler burjuva devrimlerini ve devrimcilerini destekler ve sahiplenir mi, nereye kadar?” sorusunun yanıtına geleceğiz. Şimdi Torlak’ın Göksu’ya itirazlarının akışından ayrılmayalım.
Torlak, F. Castro’nun, gerek devrimciliği ve sosyalistliği hakkında, gerekse J. Marti’yi bayraklaştırması hakkında ise, bir şey söylemiyor. Dolayısıyla, Sayın Torlak’ın, Castro’nun devrimciliğinin ve Küba sosyalizminin “ideal” olup olmadığı hakkındaki düşüncelerini öğrenemiyoruz. Gerçi Torlak’ın Castro’yu ve Küba’yı dünyanın çakallarına karşı desteklediğinden kuşkumuz yok. Ama, Castro ve arkadaşlarının J. Marti’ye, yani Küba’nın –bırakalım Mustafa Kemal’i– ancak Jön Türk’ü olarak nitelenebilecek devrimcisine ilişkin yaklaşımlarını nasıl değerlendirdiğini öğrenmeye hakkımız var.
Sayın Torlak’ın, Chavez’leri ve onlar üzerinden Bolivar’ları, Castro’ları ve onlar üzerinden J. Marti’leri sahiplenip de M. Kemal’i sahiplenmemesinin gerekçesi ya da nedenleri de ilginç. Torlak bu konuda şunları söylüyor: “Latin Amerika’daki ‘vatan’, ‘bağımsızlık’, ‘ulusal’ gibi kavramlarla Türkiye’deki ‘vatan’, ‘bağımsızlık’, ‘ulusal’ kavramlarının referans noktaları oldukça farklı biçimlerde kurgulanmıştır ve dolayısıyla bu tür yüzeysel bir özdeşleştirme, iki bölgeyi karşılaştırmak üzere gerçekleştirilecek analizlerde ciddi hatalara neden olabilir ve nitekim olmaktadır da”(Torlak’ın, “Cüneyt Göksu’ya cevabımdır” başlıklı yazısından).

Gerçekten ilginç. Torlak gibi Chavez’lerin devrimciliğini “ideal” bulmayan bir “ideal devrimci”ye, “vatan”, “ulus”, “ulusal”, “bağımsızlık” gibi tarihsel olarak burjuva devrimlerinin ürünü ve burjuvaziye ait olan evrensel kavramların, Latin Amerika’da başka, Türkiye’de başka “kurgulandığını” iddia etmek yakışmıyor. Bu kavramlar kapitalizmin şafağında “kurgulandılar” ve o kurgulanma ile kazandıkları anlamlar, bütün kıtalarda bugün de aynıdır. O günden bugüne değişen sadece, kapitalizmin merkez ülkelerinde, emperyalist ülkelerde, gerici bir rol oynarken, emperyalizmin ezdiği ve sömürdüğü ülkelerde ilerici bir potansiyel taşıyabilmesi gerçeğidir.

Kemalist Devrim gerici mi?

Kemalist Devrim, Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük değişiklik ve alt üst oluşu oluşturmaktadır. Sol ve solculuk adına ona mesafeli ve soğuk durarak “devrim” demekten kaçınanların da inkâr edemeyeceği gerçek şudur: 1919’da bir Milli Kurtuluş Savaşı olarak başlayıp 1930’lara kadar aralıksız süren siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel değişiklikler sonunda feodal bir imparatorluktan, eksiğiyle fazlasıyla, Türkiye Cumhuriyeti denen modern bir devlete geçilmiştir. Bu devletin üzerinde yükseldiği bir burjuva demokratik sistemin inşasına girişilmiştir. Ve bütün bunlar, özellikle üst yapıda olmak üzere, eski sistemden köklü kopuşlarla gerçekleştirilmiştir.1918’den, 1919-23’le açılan döneme geçişin özeti budur.

1919-23’le başlayan dönem, 600 yıllık, hatta Selçuklu ile birlikte düşünürsek, Anadolu coğrafyasında yaşanan 800 yıllık tarihi süreçteki en büyük sıçramadır. Köklü kopuşlarla gerçekleşen bir sıçramadır. Bu sıçrama ve kopuşun, türündeki öncü (Fransız ve Avrupa Devrimleri) veya çağdaşı olan (Ekim Devrimi, Çin Devrimi) sıçrama ve kopuşlarla karşılaştırıldığında eksiklikleri olduğu söylenebilir. Bu eksikliklerin tarihsel nedenleri de kolayca belirlenebilir. Ama, eksiklikler ve nedenleri ne olursa olsun, değişmeyen gerçek, Türkiye toplumunun 1919-23’te başlayan ve adına “Kemalist Devrim” denen bir hareketle, 800 yıllık geçmişinden köklü bir kopuşu gerçekleştiren bir sürece girdiğidir.

Sayın Cüneyt Göksu’nun Kemalist Devrim hakkında söylediklerinin özeti de budur. Nitekim, Türkiye’deki ve dünyadaki bütün ciddi ve bilimsel nitelikli Kemalizm araştırmalarının vardığı sonuç da budur. Lenin’den başlayıp, Stalin, Mao, Dimitrov, Ho Şi Minh ve Castro’ya kadar uzanan dünya devrimcilerinin onu Türkiye’nin devrimci atılımı ve dünya devriminin bir parçası olarak görmelerinin nedeni budur.2
Türkiye sol’unda bugüne kadar maalesef, Doğu Perinçek dışında, özgün, kapsamlı ve bilimsel derinliğe sahip bir Kemalizm ve Kemalist Devrim incelemesi yapan olmamıştır.3 Kemalizm’in ve Kemalist Devrim’in en uzlaşmaz karşıtlarının bile bu konudaki tezlerini dayandırdıkları bütün bilgiler, rahmetli Doğan Avcıoğlu’nun “Gardrop Atatürkçüleri”, “Göbekçiler” diye adlandırdığı ve en tipik örneği Kenan Evren ve 12 Eylül Atatürkçüleri olan sahte Atatürkçülerin imal ettiği Atatürkçülük bilgileridir. Bu sonuncuların esas marifetinin, din, laiklik ve Kürtlerle ilgili olanlar başta olmak üzere, Atatürk’ün temel görüşlerini kilit altına almak, küllemek ve budamak olduğunu bugün artık bilmeyen kalmamıştır. 70 yıldır, İslamcısından liberaline, sosyalist geçineninden sosyal-demokratına kadar Kemalizm karşıtları, akıl almadık suçlamalarla mahkûm ettikleri muhataplarının gerçek düşüncelerine ulaşmak ve onu o düşünceler üzerinden değerlendirmek için en küçük bir çaba harcamamışlardır. Hepsi de, Atatürk adına ortalıkta dolaştırılan bir takım tevatürlere, özdeyiş kırıntılarına, devrimci özü boşaltılmış sözlere sarılmışlardır. Avcıoğlu’nun “Gardrop Atatürkçüleri”, neoliberallerin “Kemalist elit” dediği heykel ve tören Atatürkçüleri ile sözde onların en sıkı eleştirmen ve muhalifleri olan Batıcı neoliberal ideologların Atatürk’ü aynıdır. Her ikisi de Batıcı olan bu sözde muhaliflerin Atatürk’ü, birçoğu sonradan eklenmiş ve peygamber hadisi haline getirilmiş 15–20 özdeyiş ile bir takım tevatürlerin ve içi boşaltılmış sözlerin sahibi, tutucu, halktan korkan, ülkeyi keyfine göre ve tek başına yöneten astığı astık kestiği kestik bir müstebitten ibarettir.2

Bu konuda geniş bilgi için bkz: Lenin, Stalin, Mao’nun Türkiye Yazıları, Derleyen ve çeviren: Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları, İstanbul, İkinci Baskı, Şubat 1991. Bu kitapta, Lenin, Stalin, Mao, Dimitrov ve Ho Şi Minh’in Kemalist Devrim hakkındaki değerlendirmeleri vardır. Küba ve Castro’nun değerlendirmeleri ise, bugün, günlük burjuva basınının sayfalarına kadar taşmış bulunmaktadır.
3 Doğu Perinçek’in özgün araştırmaları için bkz: 1) Kemalist Devrim–1: Teorik Çerçeve (ilk basımı 1974); 2) Kemalist Devrim–2: Din ve Allah (ilk basım 1991); 3) Kemalist Devrim–3: Altı Ok (ilk basım 1998); 4) Kemalist Devrim–4: Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası (ilk basım 1999); 5) Kemalist Devrim–5: Kemalizm’in Felsefesi ve Düşünsel Kaynakları (ilk basım 2004); 6) Kemalist Devrim–6: Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atatürk Dönemi Program ve Tüzükleri (ilk basım 2008). Bu kitapların hepsi de Kaynak Yayınları baskılıdır.

Sayın Torlak için bu konudaki en yeni iki değerlendirmeyi; tarihçiliğine, bilimsel nesnelliğine ve devrimciliğine güvenilir Feroz Ahmed ve Fidel Castro’nun değerlendirmelerini, aktaracağız.
Önce Feroz Ahmed’ten: “Cumhuriyet Osmanlı’dan tam bir kopuştur. (…) Kemalist hareket tüm reformları ile ataerkil düzene saldırdı. Kadınları topluma kattı. Modernizasyon değil moderniteyi amaçladı. Bu iki kelime Türkçe’de pek belirgin değildir. Modernizasyon kolay, Batı’dan alt yapıyı teknik imkânları alıyorsun. Suudi Arabistan mesela… Ama modernite zor.

Modernite için kadını, bilimi toplumda öne çıkarıyor olmak gerekiyor. İşte Kemalistler bunu hedefliyordu. Oysa İttihatçılar modernizasyondan yanaydı. (…) Mesela zorla baş açma da yoktu. Atatürk kadınlara ‘tanrı size güzellik vermiş, neden kapatıyorsunuz?’ diyordu, ama seçimi onlara bırakıyordu. Zorlamayı erkeklerde yaptı. Onlara şapkayı mecburi kıldı. Çünkü toplum dini gruplara bölünmüştü. Ataerkil sistem kendini bu şekilde gösteriyordu. Bugünkü Lübnan gibi. Kim Maronit, kim Şii, kim Dürzî başındakinden anlaşılıyor. (…) Bence o zamanki milliyetçilik vatanseverlik olarak tanımlanabilir. Mustafa Kemal bu topraklarda yaşayan Çerkez, Kürt, Arap herkes Türk diyordu.”4
Castro’nun uzun değerlendirmeleri için ise, kaynağı gösterecek, değerlendirmelerinden sadece iki cümleyi aktarmakla yetineceğiz. Kendisi ile söyleşi yapan Türk gazetecisinin, “Siz Türkiye’deki devrimci gençler tarafından çok seviliyorsunuz, sizi örnek alıyorlar” sözlerine Castro şu cevabı veriyor: “Devrimci Kemal Atatürk bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır. Türk gençleri, devrimci Kemal Atatürk varken neden kendilerine önder olarak beni veya başkalarını alıyorlar?”5
Bize öyle geliyor ki, Latin Amerika’nın Mustafa Kemalleri’nin, J. Marti’lerin, Simon Bolivar’ların Castro ve Chavez tarafından yüceltilmesine itiraz etmeyen Sayın Soner Torlak, Türkiye’nin Mustafa Kemal’i, daha doğrusu Kemalist Devrim’i konusunda, cereyana göğüs gerememektedir. Kendisinin, bu konudaki tavrını belirlerken, neoliberal ve Batıcı solculuğun hurafelerinin etkisinde kaldığı kanaatindeyiz. Latin Amerika’daki hemen hepsi ulusal demokratik devrim hedefli devrimci hareketleri Türkiye devrimcilerine tanıtmak gibi devrimci bir görev yapan, bu şekilde hem onlara uluslararası destek sağlayan, hem de kendisi destekleyen Sayın Torlak, bu tavrı ve hizmetleri ile, ezilen dünya devrimlerine bakışta kendini Batıcı sol’dan zaten ayırmış olmaktadır. Aynı devrimci ve bilimsel tutumu Kemalist Devrim konusunda da sürdürdüğü takdirde, onlarla birlik olması için ise hiçbir neden yoktur. Kendisine, eğer haddimizi aşmak kabul edilmezse, arkadaşça bir çağrıda bulunuyor ve çağrımızı da ünlü Kırgız’ın ünlü romanının adından esinlenerek ifade ediyoruz: “Kopar zincirlerini Batıcı sol’dan Sayın Torlak!”

Sosyalistler burjuva devrimlerini ve devrimcilerini sahiplenmez mi?

Evet, geldik –deyim yerindeyse– zurnanın zırt dediği yere. Sayın Torlak, yukarıda da alıntıladık, yazısında, M. Kemal’i bir devrimci olarak sahiplenip sahiplenmeme konusunda şöyle diyor: “Mustafa Kemal’i bir burjuva devrimcisi olarak bir yerlere koyabiliyorum, ancak solculara Mustafa Kemal’i ve hatta Kemalizm’in programını sahiplenme zorunluluğu getirmenin de hatalı bir tavır olduğuna inanıyorum”.
4 “Prof. Dr. Feroz Ahmed: ‘Ergenekon ve İttihatçılar arasında bağlantı yok’”, Akşam gazetesi, 31 Ağustos 2009, Nagehan Alçı ile röportaj.
5 Dursun Özden, “Fidel Castro’nun Atatürk Tutkusu-Castro ile Havana’da Söyleşi”, Kuşatılmış Yazılar kitabı içinde, Edebiyat Koop Yayını, İstanbul, Ocak 2009, s.28.
http://genclikcephesi.blogspot.com
11

Bu noktada iki temel soru var: Birincisi, sosyalistler insanlık tarihindeki doğrudan ve sadece emekçilerce gerçekleştirilen devrimci hareketleri mi desteklerler? Örneğin, burjuvazinin önderliğinde gerçekleşen burjuva devrimlerini sahiplenmezler mi? Soruyu bir adım daha ilerletelim: İşçi sınıfı ve işçi sınıfı devrimleri tarih sahnesine çıkmışken, örneğin Türkiye gibi, burjuva devriminin önü dünyanın en büyük burjuva ülkeleri tarafından kesilmiş olan bir ülkede, burjuvazinin milli kesimi önderliğinde veya işçi sınıfının da içinde olduğu bir halk sınıfları bloğu önderliğinde gerçekleşecek, sosyalistlerin de destekleyip sahipleneceği bir burjuva demokratik devrim mümkün olamaz mı? Soruda daha da ilerleyelim: Böyle bir ülkede, emperyalizme ve içerdeki en önemli müttefikleri komprador burjuvazi ile feodal kalıntılara karşı burjuva karakterli bir milli devrim gerçekleşse, işçi sınıfı ile onun sosyalist öncüsü, bu burjuva devrim karşısında tarafsızlığını mı ilan etmelidir?

Sanırım amacımız anlaşıldı. Bu soruların ilkesel ve tarihsel olarak doğru devrimci yanıtı için Lenin’e, tarihin bu en büyük işçi sınıfı devrimcisine başvursak, Sayın Torlak ne der acaba? Batılılar pek hoş karşılamaz ve sevmezler, ama ezilen dünya ve ezilen dünyanın Atatürk, Nehru, Nasır, Lumumba, Nkrumah, Ho Şi Minh, Norodom Sihanuk, Mandela gibi ulusal önderleri, Lenin’i severler ve onun tanıklığına güvenirler. Sayın Göksu’nun dediği gibi,“Batılılar için despot, diktatör vb olan bu ezilen dünya devrimcileri bizim için kahraman” olduğuna göre, onları savunmak için Lenin’e başvurabiliriz.
Lenin’in, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında devrimciliğin ölçütüne ilişkin Komintern’in ilk kongresinde söylediklerini yukarıda aktarmıştık. Şimdi de sorunu bir başka cepheden ele aldığı bir başka değerlendirmesine bakalım.

Lenin, “ulus”, “ulusallık”, “ulusların kendi kaderlerini tayin” kavramlarının çok tartışıldığı 1914’te, hem de “ezilen” bir ülke olarak değil, “ezen-emperyalist” bir ülke olarak nitelediği Çarlık Rusyası’nın egemen ulusu “Büyük-Ruslar”ın ulusal özellikleri üzerine yazdığı makalede şunları söylüyor:“Ulusal gurur duygusu bize, biz bilinçli Büyük-Rus proleterlerine yabancı bir duygu mudur? Elbette ki değildir! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz. Biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Çarın kasapları, feodal soylular ve aç gözlü kapitalistler elinde güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bize çok acı veriyor. Kendi içinden Radişçev’i, Dekambristleri ve 1870’lerin devrimcilerini çıkarmış olan Büyük-Ruslar olarak bu zulüm ve aşağılamalara karşı göstermiş olduğumuz direnişten ötürü gurur duyuyoruz.”6

Lenin’in, Büyük-Rus ulusundan işçilerin ve emekçilerin ulusal gurur kaynağı olarak ilan ettiği A. N. Radişçev, 18. yüzyıl Aydınlanmacı Rus burjuva aydınlarının önde gelenlerindendir. Yaşamı, dini yobazlık ve bağnazlık ile serflik (toprak köleliği) sistemine karşı mücadele ile geçmiştir. Bizdeki dengi, Tevfik Fikret’tir.

Dekambristler (Aralıkçılar) ise, 26 Aralık 1825’de, devlet ve toplum düzeninde reform isteği ile tutucu Çar 1. Nikola’ya karşı ayaklanarak, -deyim yerindeyse, bir saray darbesi ile- onu tahttan indirip, yerine, toprakta serflik düzenine son veren, Çarların yetkilerini anayasal bir monarşizmle sınırlayan bir düzen getirmek isteyen soylular ve generallerden oluşan küçük bir topluluktu. Rus devrim ve siyasi tarihinde, ayaklandıkları ayın (Aralık) adıyla anılan Dekambristler, Çar Büyük Petro’nun hayranı, Avrupa’daki burjuva devrimlerinden etkilenmiş, Rus toplumunun gelişmesinin ve özgürleşmesinin önünü tıkayan serflik düzeninden ve Kilise taassubundan nefret eden burjuvalaşmış soylulardan oluşuyordu. Büyük şair A. Puşkin de, Dekambristler’in en büyük destekçilerindendi.

6 V. İ. Lenin, “Büyük-Rus Ulusal Gururu Üzerine”, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı kitabı içinde, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, Ankara, Altıncı Baskı, Nisan 1979, s.125–129.
http://genclikcephesi.blogspot.com
12

Lenin’in sözünü ettiği “1870’lerin devrimcileri” ise, Dekambristler’in etkilediği, düşünceleri ile Narodnikler’den başlayıp Lenin’lere kadar uzanan üç kuşak Rus devrimcilerini etkileyen A. Herzen, N. Çernişevski, N. Dobrolyubov, V. Belinski gibi devrimci-demokrat aydınlardı.

Lenin, Rus devrim tarihine böyle bakıyor ve o tarihin içindeki en küçük ilerici hareketi bile sahipleniyordu. Onları, kendisinin de içinde yer aldığı devrimciler kuşağının ve savundukları devrim aşamasının öncülleri olarak görüyordu. Dünya tarihinde, insanlığın gelişim tarihinde bir çağ açan 1917 Devrimi işte böyle bir anlayışla yürütüldüğü için başarıya ulaşabildi. Lenin ve arkadaşları, Rus toplumunu, dünya edebiyatı ve kültürünün dev adları olan Rus aydınlarını, Gorki’leri, Mayakovski’leri, S. Einsenstein’ları, o büyük müzik kompozitörlerini, Rus devrim tarihindeki bu kıvılcımlara burun kıvırarak devrime kazanamazdı.

Lenin’den bir hatırlatma daha: 1912’de aralarında geçen bir tartışmada Troçki Lenin’i jakobenlikle suçlar. Lenin’e, kendince aşağılamak amacıyla ve Fransız Devrimi’nin önderlerinden, Jakobenlerin lideri Maximilien Robespierre’in adından hareketle, “Maximilien Lenin” diye hitap eder. Troçki o sırada Lenin’e karşı, Menşeviklerle “Ağustos Bloku”nu örgütlemeye çalışmaktadır. Lenin Troçki’nin bu “suçlamasından” gocunmak bir yana, büyük bir onur duyar. Robespierre’e benzetilmeyi, kendisi ve Bolşevikler için bir devrimcilik göstergesi olarak kabul eder. Fransız Devrimi’nin bu en devrimci önderine, bu büyük burjuva devrimcisine benzetilmekten şeref duyduğunu belirtir.

Stalin, Mao, Dimitrov, Ho Şi Minh’de milli burjuva devrimlerine bakış

Bulgaristan Devrimi’nin önderi, 20. yüzyılın büyük sosyalistlerinden G. Dimitrov’un Bulgaristan tarihindeki milli kahramanlara, milli burjuva devrimci hareketlere ve milli değerlere bakışı açısını gösteren örnekler de Lenin’inki gibidir.7

Vietnam Devrimi’nin ve Amerikan emperyalizmini tarihinin en büyük yenilgisine uğratmış Vietnam Halk Savaşı’nın önderi Ho Şi Minh’in Hindiçini halklarının tarihine bakış açısını yansıtan örnekler de Dimitrov ve Lenin’inkinden farklı değildir.8
Bu konuda Mao’yu anmayı bilinçli olarak Dimitrov ve Ho Şi Minh’ten sonraya bıraktık. Bilindiği gibi, Türkiye’de, Stalin sonrasında Sovyetler Birliği parti ve devlet yönetimine egemen olmuş ve sonunda SB’nin dağıtılmasını hazırlamış kadronun etkisiyle, Mao’ya soğuk bakan küçümsenmeyecek bir “solcu” çevre vardır. Mao’da ve Çin Devrimi’nde
7 Bu konuda bkz: G. Dimitrov, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Kaynak Yayınları, İstanbul, 3. Baskı, Ocak 1995.
8 Bu konuda bkz: Reinhold Neumann-Hoditz, Ho Şi Minh: Bir Ulusal Kurtuluşçunun Portresi, Çev: Nesrin Oral, Belge Yayınları, İstanbul, 1. Basım, 1992.
http://genclikcephesi.blogspot.com
13
Büyük köylü izleri saptayan Troçkizm de bu konuda, Kruşçev’den başlayıp Brejnev’den geçerek Gorbaçov’da son biçimini almış “Sovyetik revizyonizm”den farklı bir tutumda değildir. Mao ve Çin Devrimi konusunda Sosyaldemokratik, Sovyetik ve Troçkist önyargıların etkisinde olan solcuları ürkütmemek için Mao’yu Dimitrov ve Ho Şi Minh’ten sonraya aldık. İşin aslında Mao, sosyalizmin, insanlığın tarihindeki devrimci hareketler ve önderler ile ilişkisi konusunda Dimitrov ve Ho Şi Minh’ten çok daha derin ve olgun görüşlere sahiptir. Burada Mao’nun sadece Sun Yat Sen ve önderlik ettiği 1911 Çin Burjuva Devrimi konusundaki değerlendirme ve tutumuna göndermede bulunmakla yetineceğiz.9
Sun Yat Sen ve 1911 Çin Burjuva Demokratik Devrimi’nden söz etmişken bir daha Lenin’in değerlendirmelerini anmadan edemeyeceğiz. Lenin’in, 1908–1912 yılları arasında yazdığı ve Türkçede Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri adıyla yayımlanmış kitabında yer alan makalelerinin büyük çoğunluğu, Jön Türkler ve 1908 Jön Türk Devrimi ile Sun Yat Sen ve 1911 Çin Devrimi üzerinedir.10 Lenin’in, bu makalelerinde Jön Türkler, Sun Yat Sen, 1908 Türk Devrimi ve 1911 Çin Devrimi –ki bunların hepsi de burjuvadır, burjuva karakterlidir– hakkında yaptığı değerlendirmelerin doğruluğu, tarihsel olarak kanıtlanmıştır. Bugün dünyadaki az çok bilimsel nitelik taşıyan bütün uygarlık ve devrimler tarihi kitaplarında, Jön Türk Devirim olsun 1911 Çin Devrimi olsun, insanlık tarihindeki büyük devrimler içinde sayılmaktadır.

Bu konuda son olarak, her renkten Batıcı solun tüylerini diken diken etme pahasına, bir de Stalin’in görüşlerine başvuralım. Stalin’in Kemalist Devrim hakkındaki görüşlerini, hem yukarıda andığımız Doğu Perinçek derlemesinde, hem de Türkçede Milli Demokratik Devrim adıyla yayımlanan kitaptaki makalelerinde bulmak mümkündür.11 Fakat biz burada asıl, Stalin’in, SBKP’nin 1952’deki 19. Kongresinde yaptığı kapanış konuşmasından bir parça aktaracağız. Bilindiği gibi bu kongre Stalin’in katıldığı son parti kongresi olmuştur. Kongrenin kapanış konuşmasında Stalin, SBKP Kongre delegeleri ile birlikte, bu kongreye katılan diğer ülkeler partilerinin temsilcilerine de seslenmiş, onlara adeta bir veda konuşması yapmıştır. Stalin bu konuşmasında, -kendi ifadesiyle- “SBKP 19. Kongresini onurlandıran bütün kardeş partilerin ve grupların temsilcilerine” şöyle seslenmiştir: “Eskiden burjuvazi ulusun başı sayılırdı, ulusun haklarını ve bağımsızlığını savunurdu, bunları ‘her şeyin üstünde’ sayardı. Bugün artık ‘ulusal ilkeler’den iz kalmamıştır. Bugün burjuvazi, ulusun haklarını ve bağımsızlığını Dolarla trampa etmektedir. Ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik bayrağı geminin bordasından denize atılmıştır. Eğer siz, komünist ve demokratik partiler temsilcileri, yurtsever olmak istiyorsanız, ulusun yönetici gücü olmak istiyorsanız, bu bayrağı başınızın üstünde yükseltmek ve onu ilerilere taşımak, hiç kuşku yok ki size düşer. O bayrağı sizden başkası yükseltemez”.12

Stalin’in sözleri, “Kahrolsun bağımsızlık”, “Kahrolsun ulusal egemenlik” diyen Ahmet Altanların peşine takılmış Küreselleşmenin “enternasyonalistleri”ne bir şey ifade etmez. Hatta onların, “İşte bakın ulusal bağımsızlığa, ulusal egemenliğe kim sahip çıkıyor?” diye zil takıp oynamalarına da sebep olabilir. Çünkü onların gözünde Stalin, “Çar’lardan beter despot”, “tarihin en gaddar diktatörü” vb’dir. Ulusal değerler, ulusal bağımsızlık, ulusal bayrak gibi konularda sosyalistlerin tutumuna ilişkin olarak Stalin’e başvururken kuşkusuz sözümüz onlara değildir. Sözümüz, hem Marks, Engels, Lenin’in temsil ettiği sosyalizm çizgisinden olduğunu söyleyip, hem de ulusal gurur, ulusal kahramanlar, ulusal bağımsızlık vb denince ürken ve “Küreselleşme enternasyonalistleri”nin peşine takılan solcularadır. Stalin, Mao, Dimitrov ve Ho Şi Minh, Marks-Engels-Lenin çizgisindeki sosyalistlerdir.

9 Bkz: Mao Zedung, “Yeni Demokrasi Üzerine”, Seçme Eserler, Cilt 2 içinde. Ayrıca, Mao’nun 1911 Çin Burjuva Demokratik Devrimi ve Sun Yat Sen üzerine olan diğer makaleleri için bkz: Seçme Eserler 1–2–3, Kaynak Yayınları, İstanbul, 4. Baskı Ekim 2000–3. Baskı Nisan 1992- 3. Baskı Ekim 1992.
10 V. İ. Lenin, Doğuda Ulusal Kurtuluşu Hareketleri, Çev: Tektaş Ağaoğlu, Yöntem Yayınları, İstanbul, 2. Baskı, 1975.
11 J. Stalin, Milli Demokratik Devrim, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2. Baskı, Mayıs 1992. Bu kitap içindeki, “Sun Yat Sen Üniversitesi Öğrencileri İle Konuşma” ve “Çin Devriminin Sorunları Üzerine” başlıklı makaleler.
12 J. Stalin, Son Yazılar, Sol Yayınları, Ankara, 3. Baskı, Aralık 19977, s. 187–191.
http://genclikcephesi.blogspot.com
14

İnsanlık tarihindeki bütün büyük devrimler, kendilerinden önce gerçekleşen küçüklü büyüklü devrimlerden beslenip güç alarak başarıya ulaşır ve onları ileriye doğru taşırlar. Her toplumun tarihindeki devrimler, devrimci çıkışlar, o toplumun belleğinin derinlerinde izler bırakır. Hiçbir devrim o izlere basmadan daha ileriye doğru sıçrayamaz. Daha doğrusu, bir adım, bir aşama daha ileriye sıçramak için toplumdan güç alamaz.

Batılı emperyalistler ve onların liberal-neoliberal tarihçileri ne derse desin… İçerideki emperyalistlerle işbirliğine girmiş Osmanlı-ortaçağ artıkları ile devrimciliğini yitirip karşıdevrimci olmuş büyük burjuvazi, bunların ideologları ve siyasi temsilcileri ne derse desin… Öznel veya nesnel olarak Batı’nın yörüngesinde dönenen dönek, neoliberal veya kozmopolitist, nihilist, anarşizan Türk aydınları ne derse desin… Evet, hepsinin de ortak özelliği devrim düşmanlığı olan bu cephenin elemanları ne derse desin, Türkiye’nin Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Kemalist Devrim, Türk toplumunun belleğinde derin izler bırakmıştır. 1930’lardan bu yana Türkiye’de ilericilik, devrimcilik, sosyalizm adına ne varsa onları savunan aydınlar kuşağı, en az on kuşak ilerici ve devrimci aydın, Kemalist Devrim’in büyük Aydınlanma hareketinden beslenmiştir. Nazım Hikmet, o büyük destanını, Kuvayı Milliye Destanı’nı, Atatürk’e, Kemalistler’e yağcılık olsun filan diye yazmadı. İnanarak, milyonların katıldığı bir büyük toplumsal eylemin anlamını o engin devrimci bilinci ve dehalara özgü sanatçı sezgisi ile kavrayarak yazdı. Lenin’in ve o yılların dünya devrimcileri örgütü Komintern’in Kemalist Devrim konusundaki değerlendirmelerinden öğrenerek yazdı. Sayın Soner Torlak ve onun gibi düşünen arkadaşlara, Şeyh Bedrettin Destanı’nın sonundaki “Zeyl”i, sosyalistlerin tarihteki ilerici hareketlere bakış açılarının çok öğretici bir açıklaması olarak bir daha okumalarını öneririz.13

Yukarıda sözünü ettiğimiz iki sorudan ikincisi, Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Türkiye burjuva devriminin, genel olarak tarihin tekerleğini ileriye doğru çevirmek, özel olarak da Türkiye’nin emekçi devrimini yakınlaştırmak bakımından ilerici bir rol oynayıp oynamadığıdır. Bu sorunun cevabını, yukarıda, Lenin’den Castro’ya ve Feroz Ahmed’e kadar devrimcilerin ve bilim insanlarının görüşleriyle vermiştik. Burada sadece şunu ekleyelim: Kemalist Devrim, gerek hedefleri ve çapı, gerek programı, gerekse etkileri ve sonuçları bakımından, Lenin’in her zaman büyük bir saygı ile andığı Dekambristler’in devrimci eyleminden de, Engels’in övdüğü Alman köylü ayaklanması T. Münzer hareketinden de çok daha devrimcidir.

Köylü solculuğumuz ve Kemalist Devrim

Bizim köylü solculuğumuzda öteden beri süregelen bir sığlık vardır. Yeri gelmişken buna da değinmeden geçemeyeceğiz. Türkiye’nin sosyalistleri, yıllardır ve kuşkusuz doğru bir tutumla, Osmanlı’nın ağır baskı ve sömürüsüne başkaldırı olan köylü hareketlerinin en ileri örneklerinden Baba İlyas ve Baba İshak isyanlarını, Pir Sultan’ın Sünni bağnazlığına meydan okumasını, sahiplenirler ve yüceltirler. Fakat bilmezler ki, Şeyh Bedrettin’in kendi çağını aşan Nazım Hikmet, (“Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı” ve “Şeyh Bedrettin Destanı’na Zeyl”, Şiirleri 3 kitabı içinde, Adam Yayınları, İstanbul,13. Baskı, Nisan 2000.)hedeflere sahip hareketini bir yana bırakırsak, bütün bu köylü isyanlarının ve halk önderlerinin hedef ve programları, Pir Sultan başta olmak üzere, nihayet biraz daha yumuşak, biraz daha adil ve kendi mezhebinden bir feodalin başa geçmesinden öteye geçen bir hedefe sahip değildir. Kuşkusuz bu tarihsel-nesnel sınırlılık, bu hareketlerin baskı ve zulme karşı isyan olmalarından kaynaklanan ilerici özelliklerini ortadan kaldırmaz. Ama sonuçta azami hedefleri bile, en özlü anlatımını Pir Sultan’ın dizelerinde bulan bir noktadan ileri değildi ve olamazdı: İstanbul şehrinde ol sahip Sultan/Tacı devlet ile salınmalıdır. İşte bu kadar! Büyük kavga adamı, dava adamı Pir Sultan’ın nihai hedefi, başkent “İstanbul şehrinde devlet tacı”nın temsil ettiği makama (padişahlık makamına) “ol sahip Sultan”ın, yani Şah İsmail’in oturmasıdır.

Pir Sultan’ın, feodalizmin bütün haşmeti ile hüküm sürdüğü çağda bundan ötesine geçememesi, son derecede doğal, tarihin içinden bakıldığında son derecede anlaşılır bir tutumdur. Fakat doğal olmayan, tarihsel ya da bilimsel olmayan tutum, Pir Sultan’dan dört yüz yıl sonra bir modern burjuva devrimine önderlik ederek, feodal imparatorluk bakiyesi bir topluma çağ atlatmış Mustafa Kemal’i, hem de onunkinden daha ileri ve bilimsel olan bir devrimci ideolojiyle bakıldığında, Pir Sultan’dan çok daha aşağıda bir yere oturtma naifliğidir. Naiflik hafif kaçtı diyen olursa, oturtabilme “becerisidir” diyelim.

Bu tartışmanın anlamı ve önemi

Yazının başında, Mustafa Kemal ve Kemalist Devrim konusundaki bu tartışmanın, eğer düzeyli ve bilimsel bir temelde yürütülürse, Türkiye sosyalistleri bakımından son derecede anlamlı, öğretici ve ilerletici bir tartışma olacağını söylemiştik. Tartışmaya küçük bir katkı amacıyla kaleme alınmış olan bu yazının sonuna gelirken, bu fikrimizi de açıklamak isteriz.

Kemalist Devrim, Türkiye’nin tarihindeki en büyük değişikliklerden biridir. Türkiye toplumunun (Jön Türk Devrimi ile birlikte düşünürsek) son yüz yılına damgasını vurmuştur. Böylesine büyük bir tarihsel olay konusunda gerçeklere dayanan, düzgün, bilimsel bir tutum almak, sosyalist bir aydın ve hareket için son derecede önemlidir. Bu, konunun birinci ve temel yanıdır.

İkinci yanı ise, bugün emperyalizmin Küreselleşme, BOP vb adlı yeni saldırısına Türkiye hala Kemalist Devrim mevzilerinde direnmekte olduğudur. Mücadele, iki taraf için de, Batı emperyalizmi için de, Türkiye halkı için de, hala Kemalist Devrim üzerinden verilmektedir. Batı, onun son kazanım ve kalıntılarını da yıkmak istemektedir. İdeolojik ve siyasi bakımdan onu mahkûm etmek, toplumun belleğindeki derin olumlu imajını silmek için elinden geleni yapmaktadır. Bunun için en İslamcı, şeriatçı ve tarikatçı Osmanlı artığından en modern (alafranga) görünümlü işbirlikçisine, sosyalizm döneğinden hala sol kılıkta dolaşabilen Truva atlarına, yeni mandacı aydınlardan etnik bölücülük güçlerine kadar uzanan geniş bir cepheye yayılmış entelijansiye ordusunu seferber etmektedir. Maalesef, saflığı, deneyimsizliği nedeniyle ve keskin ve lekesiz devrimcilik uğruna, çok sayıda devrimci de, devrimci niyetleriyle çelişen bir tutumla, bu değirmene su taşıyabilmektedir. Bu tartışmayı, bu tartışmada doğru bir yerde durmayı önemli ve anlamlı kılan ikinci etken de budur.

Bu nedenlerle, bugün, Türkiye sol’undaki Kemalist Devrim’e karşı alınacak tutumla ilgili saflaşma, stratejik bir saflaşmadır. Doğrudan doğruya devrimin kaderini belirleyecek bir saflaşmadır. Zaten emperyalizm cephesi de olayı böyle gördüğü için, bütün yığınağını bu saflaşmaya göre yapmaktadır.
Bu tartışmanın ve bu konu etrafındaki saflaşmanın bir diğer boyutu da, onun tarihsel kökenidir. Türkiye devrimci hareketinin tarihindeki kökleridir. Bu tartışma ve saflaşmanın kökleri, ayrıntısı ve öyküsü kesinlikle bir başka yazının konusudur, 1960’lardaki Milli Demokratik Devrim (MDD)-Sosyalist Devrim (SD) tartışmasındadır. Türkiye’nin önündeki devrimci adımın hangisi olduğu konusunda başlayan o tartışma ve sonucunda ortaya çıkan saflaşma, aynı zamanda, Kemalist Devrim’in aşılıp aşılmadığı ya da tamamlanıp tamamlanmadığı sorunu idi. Devrimde ittifaklar-müttefikler sorunu idi. Türkiye’nin Sosyalist Devrim aşamasında olduğunu savunan görüş aynı zamanda, Kemalist Devrim’de ilerici, devrimci bir potansiyel de görmüyordu. Bu tartışma aslında, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra açılan süreçte ortaya çıkan gerçekler zemininde, tarihsel olarak bir sonuca da bağlandı. Tarih, Sosyalist Devrim diyen görüşü haksız çıkardı. MDD stratejisini doğruladı. SD stratejisini savunanlar, aynı zamanda, “Sosyalizmden geriye dönüş olmaz” görüşünü de savunuyorlardı. Devrimin müttefikleri sorununda ise, Kemalist Devrim’i atlamanın, onda devrimci bir potansiyel görmemenin boşluğunu SB ile doldurmaya kalkışıyorlardı.

Az önce de belirttiğimiz gibi, bu konunun öyküsü ve değerlendirmesi, bu yazının sınırlarını aşan bir iştir. Bu tartışma sağlıklı bir şekilde ilerlerse, ister istemez konunun bu boyutu da tartışma gündemine gelecektir. Şimdilik bu kadarına işaret etmekle ve tartışmanın sağlıklı ve düzeyli olarak devamını dilemekle yetinelim.

Son söz

Normal bir teorik dergi sayfası ile ölçersek, 8 sayfalık Sayın Cüneyt Göksu’nunki, 4 sayfalık da Sayın Soner Torlak’ınki olmak üzere toplam 12 sayfalık bir tartışmaya 18 sayfalık “katkı”… Bu yazı bu tartışmada daha baştan, “söz hakkı”, “süre kullanma” vb bakımından böyle bir dengesizlik ve “haksızlık” yaratmakla “malûl” olarak ortaya çıktı. Bu konuda Sayın Göksu ve Torlak’ın devrimci hoşgörü ve anlayışına sığınmak dışında bir şey gelmiyor bu aşamada elimizden. Amaç aracı haklı kılarsa eğer, bu tartışmada bütün amaç ve dileğimizin, karşılıklı yanlışlarımızı gidererek doğruda birleşmek olduğunu, altını çizerek belirtiriz.

Her iki tartışmacıya da en içten iyilik dileklerimizi ve devrimci arkadaşlık duyguları ile dolu selamlarımızı sunarız. Bu tartışma için sayfalarını bize de açarsa, Latinbilgi’ye de teşekkür ederiz. Başarı dileklerimle…

Paylaş: