Ana Sayfa Teoman Alili Akademisi Sueda Babacan yazdı: ❝Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Ekonomisi❞

Sueda Babacan yazdı: ❝Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Ekonomisi❞

460

Dünden bugüne Türk ekonomisine baktığımızda, zaman zaman tartışma konusu olan sorulara ışık tutan cevaplar görebiliriz. Türkiye içerisinde bulunduğu krizi ne zaman yaşamaya başladı, krizin esas nedenlerini nerede aramak gerekir, yaşanılan sallantıların ayak sesleri nereden geliyor gibi birtakım tartışmalara konu olan sorular son dönemde sıklaşmaya başladı. Bu soruların cevabını bulabilmek, nedenlerini anlayabilmek için Osmanlı Devleti’nin ekonomisini incelikli bir şekilde ele almak, yanlış politikalardan ders çıkaran Türkiye Cumhuriyeti’nin iktisadi tarihini göz önünde bulundurmak gerekir. Bugün yaşanılan ekonomik sorunların geçmişte yaşanılan sorunlar ile birçok benzerlik barındırdığı aşikâr. Bugüne kadar sürdürülen yanlış ekonomi politikaları içerisinde olduğumuz kriz sürecinin elbette temelini oluşturmuştur. Krizlere çözüm bulabilmek, üretimi odak haline getiren bir iktisadi düzen kurabilmek için dünü iyi tahlil etmek gerekmektedir.

15-16. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan rönesans, reform ve coğrafi keşifler ortamına Osmanlı bir türlü ayak uyduramamıştı. Coğrafi keşiflerden sonra yeni ticaret yollarının keşfedilmesi Osmanlı için ekonomik açıdan ilk gerilemeydi. Yeni keşfedilen yerlerde bol miktarda bulunan altın ve gümüş gibi değerli madenler, türleri yeni bulunan yeni yiyecekler ve hammaddeler büyük miktarlarda Avrupa’ya getirildi. Bunun sonucunda Avrupa’da yeni bir ticaretle uğraşan Burjuva sınıfı gelişti. Bu gelişme tüm ticari işlemlerini değerli madenlerle yapan Osmanlı için parasının değer kaybetmesiyle sonuçlandı. Gelişen bilim ve teknolojilere kendi topraklarında sahip olamamıştı. Değişime toplumsal yapının egemenleri direnmiş ve direnmeye sonraki yüzyıllarda da devam etmişti.

17.yüzyıl içerisinde süregelen savaşlar da yine Osmanlı maliyesinde ciddi sıkıntılar yaratmıştır. 17. yüzyıl öncesinde savaşların Osmanlı’ya mali anlamda fayda sağladığını söylemek mümkün. Bunun sebebi bu süreçlerde Osmanlı’nın temel gelir kaynaklarının başında savaş gelirleri gelmesiydi. Kazanılan savaşlar sonucu elde edilen ganimet ve üzerinde tarım yapılacak yeni topraklar ekonomiye ciddi bir temel kaynak oluşturuyordu. Kazanılan bu topraklar ayrıca topraksız ve ekonomiyi çok fazla katkısı olmayan konar-göçer nüfusun iskânında da kullanılmaktaydı, bu anlamda sadece ekonomik yarar değil her anlamda olumluluklar barındırıyordu. Tabi savaşlarla biçimlenmiş eski Osmanlı düzeninin artık savaşlardan olumsuz etkilenmesi, devlet yapısının topyekûn zarar görmesine neden olmuştur.

Yine ticaretle uğraşan zengin burjuva sınıfı keşiflerle ulaştığı ucuz ve bol hammaddeyle artık giderek artan miktarlarda yeni ürünler üretebiliyordu. Ayrıca ürettiği malları da hem dünyanın diğer yerlerine hem de keşfettiği yerlerde kendine yarattığı sömürgelerde satıyor, zenginleşme süreci bu şekilde devam ediyordu. 18-19. yüzyıllarda gerçekleşecek olan Sanayi Devrimi’ne giden koşullar böyle oluşmuştu.

Böylelikle sanayileşme sürecine giren ülkelerle birlikte sanayi toplumları da oluştu. Araç-gereçlerden ziyade daha çok el emeğinin ön planda olduğu, ilkel yöntemlerin yoğunluklu olarak kullanıldığı tarım toplumları, kısa sürede üretimi arttıran sanayi toplumları karşısında güç kaybetmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu, yeraltı ve yerüstü kaynakları bol olan bir tarım toplumuydu ve sanayileşen devletlerle birlikte ticaret yarışında geride kaldı.

Coğrafi keşifler sonrasında ticaret yollarının ve dolayısıyla da üretim şekillerinin değişmesi Osmanlı İmparatorluğu için ekonomik yönden büyük gelir kayıplarına neden oldu. Osmanlılar doğu-batı arasında uzanan İpek ve Baharat Yollarına egemen olmalarına karşın, mal taşımacılığının artık çok büyük ölçüde deniz yoluyla yapılmasından dolayı, büyük vergi kayıplarına ve zarara uğradılar. Eski kervan yolları boyunca yaşayan halkın ve esnaf sınıfının işsiz kalması ve fakirleşmesiyle ülkede ekonomik sıkıntılar belirdi. Değişik dönemlerde Celali İsyanları adı verilen halk ayaklanmaları ortaya çıktı. Osmanlı ticaret gelirlerinin azalması ve Avrupa’da altının çoğalmasıyla ülke içinde para değer kaybetti ve devalüasyonlar yapıldı. Bu durum halkı daha da fakirleştirdi.

Yeni Pazar arayışı içinde olan Avrupalı devletler ise Osmanlı hükümetinden aldıkları ayrıcalık ile iç pazarlara hızlıca yerleştiler. Avrupa sanayi ürünlerinin iç pazarı istila etmesiyle birlikte yabancı malların ucuz ve sağlam ürünlerine karşı rekabet edemeyen yerli küçük esnaf tezgahını kapattı.

Osmanlı’da ekonomik yapı

19. yüzyıl Osmanlı ekonomisi bürokratik kurallarla düzenlenen ve denetlenen bir yapıdaydı. İmparatorluğun tek ekonomik fazlası tarımdı. Ekonomik fazla, resmi olarak devlete ait olan toprakları kullanım hakkına sahip, az çok kendine yeten, geçimlik tarım yapan köylüler tarafından yaratılıyordu. Bu fazlaya, tımar sahipleri hiyerarşisinde toplanan vergiler aracılığıyla el konuyor ve bu fazla toplam vergi gelirlerinin önemli bir bölümünü (yüzde 50-60) oluşturarak İstanbul’daki merkezi bürokrasiye aktarılıyordu. Ekonomi ve mal akımı pazar mekanizması yerine loncalar, ticaret ruhsatları, sabit fiyatlar vb. aracılığıyla bir devlet politikası biçiminde düzenleniyordu. [1]

Osmanlı’nın temel ekonomik yapısı üç başlık altında incelenebilir.

Devlet hazinesi (Hazine-i Amire), tımar alanları ve padişahın özel hazinesi (ceb-i hümayun) ekonomik yapının temel esaslarını teşkil eder. Bu esaslarda herhangi bir dalgalanmanın oluşmaması ciddi önem arz ederdi, bu sebepten kaynaklı olarak dönemsel düzenlemeler de görülmektedir. Merkezi devlet hazinesi olan Hazine-i Amire’ye ülke içinde oluşan ve tahsili gereken tüm gelirler girmez, yalnız havass-ı hümâyun adı verilen yerlerden tahsil olunan gelirler ulaşırdı. Bu gelirler ise Kapıkulu Ocakları’nın giderleri için kullanılırdı. Gelirlerin geri kalanı ise genellikle sarayın gider kalemleri için harcanırdı.

Tımar; tarımla ilgilenen reayanın yetiştirdiği sipahilerin geçim kaynakları olan dirliklerine verilen isim olup, devletin ücret veya maaş tahsis etmeksizin yetiştirdiği askerlere tahsis ettiği ve reayanın tabi olduğu sistemdir. Tarıma dayalı toplumların en önemli sorunlarından birinin tarımsal üretimin üreticilerden alınarak bu gelirle bir ordunun nasıl iaşe edileceğidir. Klasik dönemde para kullanımının az olması, vergi olarak elde edilen gelirin toplanmasındaki güçlükler, tarım ürünlerinin nakde dönüştürülerek askerlere maaş olarak dağıtımında imkânların kısıtlı olması gibi nedenlerle tarım üretiminin askerî harcamalara aktarılmasında toplumlar farklı çözümler üretmişlerdir. Tımar sistemi, Osmanlı Devleti’nin bu soruna yönelik ürettiği çözüm niteliğindedir. Tımar sistemine tabi olan alanlar geliri en fazla 20 bin akçe olan topraklardır. Bu topraklar bir berat ile üretimin ve ticari faaliyetlerin devamını sağlamak ve sipahi yetiştirmek ve tımar olarak ayrılan bölgedeki vergi gelirlerini toplamak amacıyla ayrılmaktadır. Yani tımar sistemi yalnızca asker yetiştiren değil aynı zamanda üretimin devamını ve tarımsal faaliyetler neticesinde oluşan gelir artığının devlet hazinesine aktarımını sağlayan bir ekonomik yönetim birimidir.

Sistemin üçüncü ayağını ise padişahların özel hazinesi oluşturmaktaydı. Bu hazine padişahın gücünün dayanağıydı. İmparatorluktaki bazı önemli gelir kaynakları doğrudan bu hazineye aktarılıyordu.

Ekonomik yapıda bozulmalar

Savaşlar daha uzun sürmeye başlayınca bu sistem mevcut sistemde tıkanıklıklar meydana gelmeye başladı. Burada ticaret yollarının değişmesi, batıda ticaret burjuvazisinin doğuşu, Amerika’nın keşfi ve yeni tarım alanları, bilimsel gelişmenin yön değiştirmiş olması ayrıca nüfus artışı gibi somut etmenler de meydana gelince ekonomik yapıda ciddi bozulmalar meydana geldi. Savaşların finansmanında nakit ihtiyacının ciddi anlamda yükselmesi de bütün bu sürecin sonucu olarak doğdu. Burada önemli noktalardan biri, mali bunalımların sebebinin ekonominin güçsüzlüğünden ziyade merkezi devletin güçsüzlüğünden kaynaklanıyor olmasıydı.

Bunun yanında merkezi otoritenin zayıflaması rüşvet ve kayırmaları da oldukça arttırarak devlet gelirlerinin ve imkânlarının şahsi menfaatler için kullanılmasına olanak tanıyordu. Örneğin en önemli vergi olan aşarın toplanması valiye ihale olunabiliyordu. Bu konu da her zaman suiistimale açıktı. Bölgesel idarenin iyi çalışması için vali makamında adil kişilerin bulunması şarttı. Ancak valiler çoğunlukla rüşvete göz yummaktaydı. Böyle bir düzen ve memurların yolsuzluktan ötürü tatbikata uğramamalarını sağlayan kanuni himaye sonucu yolsuzluk imparatorluk çapında yayıldı. Bu durum kamu çıkarlarının korunmasını oldukça güçleştirmekte ve derinleşen ekonomik bunalımı daha da artırmaktaydı. [2]

Ekonomik yapıda meydana gelen bozulmaların kaynağı bundan sonra büyük ölçüde iç ve dış savaşlardır. Birçok girişime rağmen ortaya çıkan bunalım ancak köklü bir devrimle yeni bir devlet ve inşa edilecek yeni ekonomik sistem ile çözüme kavuşturulacaktır.

Birinci Dünya Savaşı Ekonomisi

Savaşa girmeden hemen önce Osmanlı devletinin ekonomisine bakarsak; 1855’den bu yana birikmiş Osmanlı dış borçları ve önemli gelir kalemlerinin Duyun-ü Umumiye (Borçlar) İdaresince toplanması nedeniyle maliye iflas etmişti. Duyun-ü Umumiye’nin yabancıların kontrolünde olduğunu, yabancı şirketlerin pazara hâkim olduğunu, kapitülasyonların devlete ciddi bir yük teşkil ettiğini görürüz. Osmanlı’nın bu ağır şartlar altında savaşa girmesi, onu savaş anında çeşitli ekonomik zorluklarla karşılaşmasına sebep oldu. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle birlikte öncelikli olarak dış borçların ödenmesi durduruldu. Sonrasında ise kapitülasyonları kaldıracağını duyuruldu. Yine savaş, İstanbul ve İzmir’in dış ticaret yollarını kapattı.

Para ve kredi savaş ekonomisinin büyük bir bölümünü oluşturuyordu. Savaş gelirleri ise vergiler ve borçlanmalardan oluşmaktaydı. Osmanlı devleti kağıt para basarak savaşı finanse etmeye çalışmaktaydı. Nitekim öyle yaptı ve enflasyon ile karşı karşıya kaldı. Yılda % 400’e varan fiyat artışıyla Osmanlı toplumunun gelir dağılımında ciddi bir alt üst olma durumu yaşandı.

Avrupa ülkeleri savaş finansmanından borçlanmaya önem vermişti. Savaş giderlerinin hemen hemen %95’i borçlanmalarla sağlandı. Vergi gelirleri savaş gelirlerinin çok sınırlı kısmını oluşturuyordu. Örneğin Avrupa’da savaş gelirleri savaş giderleri içinde en yüksek paya sahip olan İngiltere’de bu oran %17 dolayındaydı. [5]

Birtakım zorunluluk ekonomik yapıda aslında olumlu bir süresin başlamasına da vesile oldu. Mesela gıda maddeleri Anadolu’dan sağlanmaya başlandı. Anadolu büyük şehirlerin ihtiyacını karşılamak adına üretim yapmak zorunda kaldı. Bu olgu, ulusal bir ülke ekonomisinin şekillenmesinin önünü açmış oldu.

Savaş yıllarında ulusal ekonomiyi güçlendirecek kararlar da alındı. Gümrük resimleri Almanya’nın karşı çıkmasına rağmen önce %15’e daha sonra ise %30’a çıkarıldı. İthal edilen malı, ölçü birimi ve adedi üzerinden hesaplamaya olanak veren spesifik gümrük tarifelerine geçildi. Kapitülasyonlar tek yönlü olarak kaldırıldı. Bütün bu kararlar, önceki yıllarda Batı ülkeleriyle imzalanmış dış ticaret politikalarını ipotek altında tutan ticaret anlaşmaları aşılarak alındı.

Savaşların mali kaynağını ülke içinden yaratmak için yapılan zorlamalar ülke ekonomisinin merkezileşmesine hizmet etti. Sonuç olarak savaş yıllarının büyük çaptaki yıkımına rağmen yukarıda belirtilen etkenler, ülkemizde ulusal bir kapitalizmin gelişmesinin önünü açtı. Anadolu ekonomisi 1922 yılına gelindiğinde eskisine oranla daha fazla bütünleşmiş ve gene eskisine göre ulusal bir karakter kazanmıştı.

Bu anlamda savaş sırasında uygulanan ekonomi politikası kendi hukukunu oluşturmuş oldu. Savaşın zorlu sorunlarını göğüslemek, bu hukukun temelini oluşturuyordu. Kamu yararı için gereğinde özel mülkiyete “elkoymak” bu hukukun karakteriydi. Öncelikli görev, insan hayatını sürdürmekti, halkın iaşesini sağlamaktı. Bu amaçla çiftçilere tarım üretimi için mükellefiyetler yüklendi. Halkın geçimi, sağlığı ve savaşın ihtiyaçları için, bankacılıkta, kambiyo rejiminde ve dış ticarette devletçilik uygulandı.

I. Dünya savaşındaki birçok uygulama, Kurtuluş savaşına da örnek teşkil etmiştir. Kurtuluş Savaşı’ndaki Tekalif-i Milliye’nin temellerini, I. Dünya Savaşı’ndaki Tekalif-i Harbiye ile oluşturmuştur.

Cumhuriyet’in devraldığı miras

Cumhuriyetin devraldığı ekonomik yapıya baktığımızda, nüfusun beşte dördü doğrudan veya dolaylı olarak tarım ile uğraşmaktaydı. Tarımda üretim el emeği yoğunluklu daha ilkel yöntemler ile ilerlemekteydi. Köylüler, çoğunlukla, yetiştirdiklerini kendileri tüketiyordu. Tarımsal ürünlerin pazarlara ulaşmasını sağlayacak ulaşım kanalları olmadığından tarım ürünlerinin diğer ürünlerle değişimi sınırlıydı. Bu sebeple şehirler gıda gereksinimlerini ancak civar bölgelerden karşılıyorlardı.

Ekonomide iç ve dış ticaretin hemen hemen tamamı azınlıkların elindeydi. Batılı ülkelerin bir taraftan elde ettikleri kapitülasyonlar, diğer taraftan empoze ettikleri serbest ticaret Anadolu’da sanayiin kurulmasını engellemiştir ve mevcut olanları da geriletmiştir. Türk halkının sınai ürün gereksinimleri ithal yoluyla karşılanıyordu. Bu ithalat ise fındık kuru üzüm, incir, tütün gibi sınırlı sayıda tarım ürünü ve halı gibi birkaç el sanatı ürününün dış satımı ile karşılanıyordu.

Ayrıca devralınan dış borç tutarı 216.2 milyon dolardı. Bu Cumhuriyet kurulurken GSYH’nın yaklaşık yüzde 40’ına yaklaşan bir dış borç yükünü ifade etmektedir.

Cumhuriyet’in Ekonomi politiği

Kurtuluş Savaşının önderlerimiz, askeri zafer kazanıldıktan sonra, çalışmalarının merkezine hızlıca ekonomiyi aldılar. Mustafa Kemal, daha Lozan Antlaşması imzalanmadan önce düzenlenen İzmir İktisat Kongresi’nde ekonomik sorunların yakıcılığını ortaya koyarak dikkatleri buraya çekmekteydi.

“Bir milletin doğrudan doğruya yaşantısı ile ilgili olan, o milletin ekonomik durumudur. Tarihin ve tecrübenin süzgecinden arta kalan bu hakikat, bizim milli yaşantımızda ve milli tarihimizde, tamamen kendisini göstermiştir. Gerçekten de Türk tarihi incelenecek olursa, gerileme ve yıkılma nedenlerinin, ekonomik problemlerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. Kılıç kullanan kol yorulur; fakat saban kullanan kol, her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün daha çok toprağa sahip olur.” [6]

“Efendiler; Yüce Kurulunuzla bugün başlamış olan Türkiye İktisat Kongresi çok önemlidir. Çok tarihidir. Nasıl ki Erzurum Kongresi, felaket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarma konusunda, Misak- ı Milli’nin ve Anayasanın ilk temel taşlarını sağlamada neden olmuş, etken olmuş, öncü olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, milli tarihimizde en önemli ve en yüksek hatırayı yaratmış ise; kongreniz de, milletin ye memleketin yaşantısını sağlayarak, gerçek kurtuluşuna yardımcı olacak kanunun temel taşlarını ve esaslarını ortaya koymak suretiyle tarihte çok büyük bir ad ve çok kıymetli bir yer almış olacaktır.”[7]

1923’te bir iktisadî kopuştan ziyade daha çok bir siyasi kopuşun varlık gösterdiğini söylemek mümkün. İktisaden 1908-1922 döneminin millî iktisat görüşü süregeliyordu ve ılımlı bir korumacılık ve sanayileşmeci yaklaşım ön plandaydı. 1925 yılında yarı-feodal tarım vergisi aşar kaldırılıyor, ama bu vergi gelirinin bütçeye oranı %22 olduğu için birtakım dolaylı vergilerin devreye sokulduğunu görüyoruz. 1923-1939 döneminde ulusal gelirin %46’sı tarımdan, %11’i sanayiden geliyor. Milli gelir %8.6 büyüyor. Bu dönem geniş köylü kitleleri için iyi bir çağ olurken, memurların gerçek gelirlerinde ilerleme yaşanmakta; kısaca milli gelirde sağlanan artışın sosyal sınıf ve katmanlara dağıldığı belirtilebilir.

1923-1939 yıllarında dünya ekonomisi bunalımdayken, Türkiye Cumhuriyeti dışa kapanarak, devlet eliyle bir ulusal sanayileşme denemesi içine girmiştir. 1934-1938 yıllarına ait Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı da ciddi bir örnektir. Büyük bunalımın etkisiyle tarım ürünlerinin fiyatı düşünce, çiftçi nüfusun yaşam koşulları bozuldu. 1932 yılında devletçilik uygulamaları gündeme sokuldu. Bu atılım aşırı bulunduğu için maalesef iktisat vekilimiz Mustafa Şeref Özkan istifa etti(rildi). Celal Bayar iktisat vekili olup, politikalarda törpülenmeler olduysa da devlet hem yatırımcı hem de denetimci olarak, iktisadî yaşamın mekanizmasına ciddi ölçüde egemen olmuştu. Sanayi kesimi, cumhuriyetin daha sonraki hiçbir döneminde bu dönemde olduğu kadar (yıllık ortalama yüzde 10.3) büyüyemeyecektir. Dünyada düşmeler yaşanırken, Türkiye milli geliri bu dönemde yılda ortalama yüzde 7.9 büyümüştür. Cumhuriyet iktisat tarihinin en parlak sayfası olarak değerlendirilebilir.

Devletin kararlılığı, halkın disiplini ve çabaları ile İstiklal Savaşı’nı başarıya ulaştıran program böyle uygulandı. Buradaki başarılar bugün açısından tarihi dersler barındırmaktadır.

Kaynakça

1) Emine Kıray, Osmanlı’da Ekonomik Yapı ve Dış Borçlar, 4. baskı, İletişim yayınları, İstanbul: 2010, s.14-15.

2) Donald Blaisdell, Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa Mali Denetimi, Doğu – Batı Yayınları, İstanbul: 1979, s.17-18-19.

3) Yavuz Cezar, Osmanlı Maliyesinde Bunalım ve Değişim Dönemi (XVIII.yydan Tanzimat’a Mali Tarih), Alan Yayıncılık, 1986

4) Mustafa Cüneyt Uzun, Osmanlı Ekonomisinin Temel Unsurlarının Ekonomik Yaklaşımlar Çerçevesinde Değerlendirilmesi

5) Zafer Toprak, İttihat Terakki ve Cihan Harbi-Savaş Ekonomisi ve Türkiye’de Devletçilik, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2016,s.138

6) Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, ss. 105

Sueda Babacan
Türkiye’nin İktisadi Düzeni ve Üretim Devrimi
Çalışma Grubu Üyesi Sueda Babacan