Talat Paşa ve İttihat ve Terakki

Talat Paşa ve İttihat ve Terakki

Prof. Dr. Sina AKŞİN

TEORİ DERGİSİ – Mart 2006
AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi E. Öğretim Üyesi

Talat Paşa ve İttihat ve Terakki

Osmanlı tarihinin dönemeçleri

Önce Meşrutiyet Devrimi’nin önemi üzerinde durmak istiyorum. Zamanında “Hürriyetin ilanı’ diye adlandırılan bu olay, Osmanlı tarihinin ilk devrimi sayılabilir. Osmanlının ikinci devrimi, kendisini yok edecek olan Atatürk Devrimi olacaktı. Osmanlı tarihinin nice önemli dönüm noktaları vardır. Örneğin, İstanbul’un fethi ve başkent oluşu, beylikten imparatorluğa geçiş anlamına gelen önemli bir dönüm noktasıdır. Rumeli’ye geçiş de öyledir. 1683 İkinci Viyana Kuşatması, ya da o savaşı noktalayan Karlofça Antlaşması da, yenilgilerin başlangıcı olarak çok önemlidir. 1908’deki Sened-i İttifak belki devrim sayılabilecek bir dönüşüm olacaktı. Çünkü ilk kez Padişahlığın dışında bir toplumsal güç (âyan-toprak ağları sınıfı) resmen iktidara ortak oluyordu. Ama önce Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümü ve sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 1840’da nihaî yenilgisi ile bu kapı kapanmış oluyordu. Mısır Valisine karşı elde edilen sonuçta İngiltere’nin etkin rolü oldu.

Tabii Tanzimat önemli bir dönüm noktasıdır, ama devrim sayılamaz. Padişah kendi kendini sınırlamış, hukuk devletine doğru bir adım atılmış oluyordu. Ama bu sınırlamanın yaptırımı olabilecek bir iç güç yoktu. Yaptırım olarak dış güçler vardı. Çünkü Mısır sorununda Büyük Devletlerin II. Mahmut tarafından devreye sokulması, 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması, 1839 Nizip askerî İflasıyla birlikte Osmanlı Devleti bu devletlerin ortak yarı-sömürgesi durumuna düşmüş bulunuyordu. Demek ki Tanzimat devrim değil, Padişahın getirdiği bir düzeltmedir (ıslahattır).

I. Me şrutiyetle gelince… Bu hareketin ideolojisi Namı k Kemal ve arkadaşları tarafından oluşturulmuş bulunuyordu. Ama tabanı henüz yoktu. Paris’de 1867’de kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin topu topu 8 üyesi vardı. Osmanlı’nın, bir yandan malî iflas (1875 Tanzil-i Faiz Kararı), bir yandan Hersek ve Bulgaristan bunalımı, bir yandan tahtta çıldırmış bir padişah, son derecede sıkışık bir durumunda, Kanun-u Esasî bir çıkış yolu olur umuduyla ilan edilmişti. Abdülhamit Sadrıâzam Mithat Paşayı azledip sürgüne gönderdiğinde hiç bir tepki gelmemişti. Oysa Abdülhamit korkuyla, Mithat Paşa umutla böyle bir tepki gelebileceğini düşünüyorlardı. 93 Harbinin (1877–1878 Osmanlı- Rus Savaşı) yıkım; ardından Kanun-u Esasî’yi rafa kaldırmak zor olmamıştı. Hürriyet kahramanı Namık Kemal Padişah dalkavukluğu yapmak durumuna düşürülmüş, büyük olasılıkla bunun kahrından ölmüştü.

Ama 11. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 yılında Namık Kemal’in vatan ve hürriyet ideolojisinin bir tabanı artık oluşmuştu. Taban, Padişaha zorla bunu kabul ettirmişti. Onun için burada söz konusu olan Islahat değil, devrimdi diyebiliriz.

II. Me şrutiyet ve İ ttiha t ve Terakki Partisi

Hürriyeti ilan ettiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yüzlerce, binlerce üyesi vardı. İttihat ve Terakki (İT) 1889’da kurulan devrimci bir örgüttü. II. Mahmut döneminde açılan Tıbbiye (1827), Harbiye (1834), Abdülmecit döneminde açılan Mülkiye (1859) gibi çağcıl (modern) yüksek okulların öğrenci ve mezunları kurmuştu onu. Padişahlar, mekteplilerin mutlakıyetleri için tehlikeli olduklarının farkındaydılar. Ama devleti ayakta tutabilmek için bu okulların onsuz olmaz olduklarını da duyumsuyorlardı. Mekteplilerin sayısını az tutarak, onları alaylılarla (mektepli olmayanlarla) dengeleyerek durumu idare etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki zaman içinde sayıları artmış ve devrim yapabilecek birikime ulaşmışlardı.

Mekteplilerle birlikte İttihatçılar çoğalmışlardı, ancak % 95’i okuryazar olmayan, geleneksel ağalık ve şeyhlik düzeni içinde yaşayan Anadolu ve Rumeli Müslümanları kitlesi içinde “devede kulak” durumunda olduklarının farkındaydılar. Onun için Hürriyetin ilanından sonra bile seçkin, özverili, çok disiplinli, devrimci, yurtsever bir örgüt olmaya özen gösteriyorlardı. Meşrutiyetin ilk yıllarında Kongrelerini gizli yapmak, hatta 1908 Kongresi ‘nde seçilen Merkez-i Umumî üyelerini gizli tutmak yoluna gittiler. Ayrıca. İlk dört yılda karşıtlarına gözdağı vermek için yılda bir
(1908, 1909/1910, 1911) onlardan birini öldürme yoluna gitmişlerdi.

İttihatçıların hemen hepsi gençlerden oluşuyordu. Geleneksel bir toplumda önderlik yaşlılardan beklendiği için, ayrıca İT’nin siyasal deneyimi olmadığı için 1913’e değin İT iktidardaydı, ama bu tam iktidar değildi, ‘”denetleme iktidarı” idi. Yani sadrazam

ve nazırların çoğu İT’li olmayan yaşlı başlı, devlet adamı konumunda paşalardın oluyordu. İT bunlara ne yapacaklarını (“yap”), ne yapmayacaklarını (‘”yapma”) söylüyordu. Bu, bir çeşit ‘uzaktan kumandalı’ iktidardı. Bu uygulamanın bir benzerini 1997 yılında başlayan ve Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığına değin süren, “28 Şubat süreci” adını almış olan askeri müdahale döneminde yaşadık. İT’nin denetleme iktidarı süresince İT karşıtları onun tam iktidar olmak istemesini ayıp bir şey gibi sunmak istediler ve kamuoyunu da bu yönde etkilediler.

Denetleme iktidarı bir ölçüde 1908 seçim sonuçlarının bir sonucuydu. Hürriyet ilan edildiğinde İT Rumeli’de iyi örgütlenmiş durumdaydı. Oysa İstanbul, Anadolu, Arap ülkelerinde örgütü yoktu ya da zayıftı. Muhalefet olan Ahrar Fırkası da aynı biçimde örgütlenme fırsatı bulamamıştı. Bu yüzden Mebussan Meclisinde 281 toplam sandalyenin dağılımı şöyle olmu ştu: İT 54, Ahrar 60, bağımsız 147. Ahrar ile İT baş başa gibiydi, hatta Ahrar biraz öndeydi. İT dilediklerini yaptırabilmek için sürekli bağımsızları etkilemek durumundaydı. İT’nin İşlediği “yıllık'” cinayetlerinin bir amacı da belki buydu.

Nitekim İT 1913’te Sait Halim Paşa’n ın sadrazamlığıyla ve tek parti yönetimiyle iktidar olunca yıldırı (terör) yöntemlerinden vazgeçti.

Yukarıda denildiği üzere, İT’nin karşısındaki en büyük engel, Türkleri (Müslümanların) ağalık-şeyhlik düzeninde (feodal bir düzende) yaşıyor olmalarıydı. Saray, padişahlık olarak “süper ağa”, halifelik olarak ‘süper şeyh’ konumundaydı ve bu düzenin doğal önderliğini yapıyordu. Türklerin %95’inin okuryazar olmaması düzenin gereği ve sonucuydu. Zaten İT’nin amacı da toplumu dönüştürmek, Türkleri, Müslümanları çağcıl, kapitalist bir düzene taşımaktı. Demek ki ağalık ve şeyhlik İT’nin hasmıydı. 31 Mart olayından sonra tahta Sultan Reşat gibi yumuşak ve edilgin bir padişahın gelmesi, İT için olağanüstü bir talihti. Ama öbür Saray mensupları karşıt tavırlarını sürdürmü şlerdir. Meşrutiyet, yani seçilmiş Meclisli-hükümdarlık düşüncesine hiçbir Osmanlı padişahının aklı ve gönlü yatmamıştır. Sultan Reşat’ın uyumluluğu bir kabulden çok, kişiliği gereği, bir tahammülü gösteriyordu. Tabii ağalık ve şeyhlik düzeninin her kademesi de, her fırsatta İT’nin karşısına dikilmiştir.

Ağalık ve şeyhliğin büyük müttefiki emperyalizm idi. Onun için de emperyalizm İT’ni amansız düşmanı oldu. Çünkü “hasta adam” ilan edilmiş olan Osmanlı Devleti’ni canlandırmak isliyordu İT. Ve bunu istemekle kalmıyor, bunu gerçekleştirecek yolları biliyor, gerekli beceri ve gücü gösteriyordu. Ama öyle olacak olursa emperyalizmin Osmanlı’da sömürüsünü sürdürme arzusu, sırası gelince Osmanlı’yı parçalama ve yok etme arzusu güme giderdi.

İttihat ve Terakki ve Batı emperyalizmi

Rumeli ve Anadolu söz konusu oldukça emperyalizmin özel başka bir amacı daha vardı. Onların, yerli Hıristiyanlarca da benimsenen bakışına göre, Türkler bu topraklara sonradan gelmişlerdi. Osmanlı egemenliği sona erince, bu coğrafyayı yurt

edinmiş Türkler de, kaç yüzyıl oturmuş olurlarsa olsunlar, çekip gitmeliydiler. Yani, etnik temizliğe uğratılmalıydılar. Buralar Hıristiyan topraklarıydı ve yalnız Hıristiyanlar oturmalıydılar. Türklerin sahip olduğu yurt edinme, birlikte yaşama anlayışı onlarda yoklu. Rumeli için böyle bir megali idea’ları olduğu belli olmuştu. Sevr antlaşması Anadolu için de böyle olduğunu ortaya koymuştu. Ama o antlaşmanın hükümleri daha belli olmadan.

Erzurum Kongresi Beyannamesi “Her türlü işgal ve müdahale Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine matuf (yönelik) sayı lacaktır” (md.3) diyerek durumun farkında olduğunu göstermişti. “Her türlü işgal ve müdahale” demek, sevimli, yararlı, zararsız sayılacak
hiçbir “işgal ve müdahale” olamaz demekti.

Batı emperyalizmi deyince Avrupa’nın büyük devletleri, ABD anlaşılmalıdır. Fakat tabii ki değişik zamanlarda bu ülkelerin kendilerine özgü siyasetleri olmuştur. Örneğin, ötekiler gibi Osmanlı ülkesinden parçalar koparmak heveslisi olmayan Almanya, bütün Osmanlı ülkesini elde etmek, yani onu uydusu, olanaklıysa sömürgesi haline getirmek istiyordu. Bu isteğinin belirtisi, bütün İmparatorluğu kateden Berlin-Bağdat demir yolu tasarısıydı. İT’ye gösterdiği yakınlıktı. Fakat 93 Harbi sonundaki Berlin Kongresinde, I. Balkan Savaşı sonunda Londra Konferansı’ndaki tutumuyla göstermiş olduğu gibi. Almanya için Osmanlı bütünlüğü siyaseti taktik bir ara siyasetti. Fakat sonul (nihai) olarak o da Batı’nın megali idea’sını paylaşıyordu. Eski Hıristiyan topraklarında yalnızca Hıristiyanlar kalmalıydı. Nitekim Almanya ile ittifakı kurmuş ve yürütmüş olan, Almanya’ya sığınan Talat Paşa’nın katili Tehlerian (Taylerian) yakalandı, fakat mahkeme onu berat ettirdi.

Rusya ve İngiltere İT düşmanlığını etkin bir hiçimde yürüttüler. 31 Mart ayaklanmasını düzenleyen Prens Sabahattin her zaman İngilizlerin yakın desteğinden yararlanıyordu. İngilizler Hareket Ordusunun İstanbul’a gitmesini önlemek için uğraşmışlar,

tutuklanan Sabahattin İngiliz Büyükelçisi’nin müdahalesi ile serbest bırakılmıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle başlayan darbe girişimi de, anlaşılan, Sabahattin’in işiydi. Paşa’nın katilleri suikasttan sonra bir İngiliz evine sığındılar. Öte yandan, Balkan Sava şı’nı örgütleyen, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ı Osmanlı’ya karşı bir araya getiren Ruslarla İngilizler olmuştu.

İtalya Trablusgarp’a saldırmadan hemen önce verdiği ültimatom notasında açıkça İT’yi hedef almıştı. Oysa devletlerarası ilişkilerde bu ülkenin iç siyasetine kabul edilemez bir müdahaleydi. Balkan Savaşı sırasında İT Babıâli Baskınıyla yeniden İktidar olduğunda, Londra’daki büyük devletler temsilcileri bırakışmayı bozmak için gerekçe yapmışlardı. Fransız basını ve kamuoyu da genellikle İT’ye yönelik nefret kampanyasına katılmaktan geri kalmadı.

İttihat ve Terakki ve Talat Paşa

Şimdi de Talat’ın İT içindeki yerini biraz inceleyelim. İT’nin mekteplilerin örgütü olduğunu gördük. Üyeleri seçkin insanlardan oluşuyordu. Eşitlik ve özgürlüğe, yani demokrasiye o denli susamışlar, Osmanlı istibdadı ndan o denli bıkmışlardı ki, mutlakıyetin en ufak gölgesinin örgütlerine vurmaması için uzun zaman İT’de bir başkanlık mevkii olmadı, 1913 nizamnamesi ile bir Reis-i Umumilik kurulmuştur, fakat bu mevkiye Sait Halim Paşa’nın getirilmesinden de anlıyoruz ki, bu daha çok temsili bir görev olarak düşünülmüştü.

Bütün güç Merkez-i Umumi’deydi. Merkez-i Umumi hemen her yıl yapılmış olan İT kongresince seçilirdi. Üye adedi 3–12 arasında değişmiştir. Demek ki, İT’de toplu önderlik (kolektif önderlik) söz konusuydu. “Tek adam” yoktu. Genellikle çok sayıda olmamakla birlikte, Merkez-i Umumi’nin subay üyeleri de olmuştur, Çünkü İT’nin bir özelliği de buydu. Örgütün subay (görevli subay) üyeleri vardı. Denebilir ki İT de bir askeri, bir de sivil kanat vardı , yani sivil-askeri bir örgüttü. İT’de ileri derecede bir parti-içi demokrasi görüyoruz. Bunu olanaklı, hatta zorunlu kılan şey, İT üyelerini seçkin niteliğiydi. Rasgele insanlar mekteplilerin devrimci örgütüne giremezdi. Sonuç ileri derecede bir örgüt- içi demokrasi oluyordu. Buna bakarak diyebiliriz ki bugünkü Türkiye’mizde parti-içi demokrasi isteyenler, önce partilerde rasgele, “naylon” üye sorununa bir çare bulmak zorundadırlar.

İT’deki toplu önderlik uygulamasına karşın, yine de kimi üyelerin yetenekleri ya da çabaları sonucu sivrilmeleri kaçınılmazdı. İşte sivil kanat içinde sivrilen kişi Talat’tı.

Askeri kanalla sivrilen kişi de Enver’di. Fakat ikisi karşılaştırıldığında Talat’ın ağır bastığı görülüyor. Enver’in arkasında ordu olmasına karşın. Üstelik Enver’in bir de Almanları

vardı. Ama İT gibi bir yurtseverler örgütünde Alman desteğinin artı mı, eksi puan mı getireceği tartışmaya açık bir konudur.

Talat’ın askeri rüştiyeden sonra bir öğretmeni dövdüğü için örgün bir eğitim göremediği düşünülürse, bir mektepliler örgütünde bu denli yükselebilmesi şaşırtıcıdır. Gerçi o, kendini yetiştirmek için bazı çabalar harcamaktan geri kalmadı. Edirne’de Fransızca

dersleri aldığını, Selanik’te Hukuk mektebine yazıldığını (bitiremedi) görüyoruz. Fakat bunlardan önce Edirne de Yahudilerin Fransızca eğitim yapan Alyans İsraelite Üniverselle okulunda Türkçe öğretmenliği görevine getirilmiş olması, bir miktar “mürekkep
yalamışlığın” göstergesi sayılabilir. Ne de olsa müstantik (sorgu yargıcı) oğlu idi.

Yine şaşırtıcı olan Talat’ın az konuşması, konuştuğu zamanda dikkati çeken bir belagatinden söz edilmemesiydi. Oysa genellikle bir önderin iyi konuşması, insanları konuşmasıyla etkileme gücüne sahip olması beklenir.

Talat’ın bu eksiklerine karşın önder olarak sivrilmesi kimi özelliklerinin önemini vurgulamaktadır. Bunlar, zekâsı, idealizmi, devrimciliği, çalışkanlığı, örgütçülüğüdür.

Aubrey Herbert bir İngiliz yarbayıydı. Türkçe biliyordu ve Türkiye’ye birçok vesilelerle gelmiş, Talat ve Damat Ferit gibi Osmanlı siyaset adamları ile ilişkiler
kurmuştu. Demek ki, bir Türkiye uzmanıydı. Daha sonra muhafazakâr partiden Avam Kamarası

üyesi seçildi. Mütarekede orada Osmanlıyı gözeten, hükümeti eleştiren kimi çıkışları oldu. Damat Ferit ile mektuplaşıyordu. Anılarını Ben Kendim adıyla yayımladı.

Onun anlattığına göre mütarekenin başında Talat kendisine bir mektup yazarak tehcir sırasındaki Ermeni ölümlerinden sorumlu olmadığını kanıtlayacak durumda olduğunu, Herbert’in seçeceği yansız bir ülkede kendisine açıklamalarda bulunmaya hazır olduğunu bildirmiş. Herbert bu konuda birisine danışmış, fakat bunun düşmanla haberleşme sayılabileceği yönünde yapılan yorum karşısında buluşmaya yan çizmiş.

1921 yılının Şubat ayında Herbert, Scotland Yard’ın, yani Londra Emniyet Müdürlüğü’nün başı olan Sir Basil Thomson tarafından çağırılmış. Burası önemli suçlarla uğraşan, İngiliz polisinin beyni olan bir merkezdir. Thomson Talat’la görüşmek üzere “derhal” Almanya’ya gitmesini istemiş. Herbert, L. George ve hükümetinin iyi niyetine güvenmediği için (kendisi muhalif partiye mensuptu) yazılı talep istemiş. Bu isteği yerine getirilmiş. Bunun üzerine Herbert 26 ve 27 Şubat günlerini Talat’la Almanya’da geçirmi ş, uzun uzadıya görüşmüşler. Bu sırada Türkiye ile ilgili neler oluyordu? 10 Ocakta I. İnönü zaferi kazanılmış, bunun üzerine 25 Ocakla İtilaf devletleri Türk ve Yunan temsilcilerini Londra’da bir konferansa çağırmış. 21 Şubat’ta Konferans çalışmalarına başlanmıştı. 15 Mart’ta ise Talat Berlin’de bir Ermeni militanı olan Tehlerian tarafından öldürülecekti.

Birçok iddialara göre cinayet bir Ermeni tarafından işlenmiş olmakla birlikte. İngilizlerce düzenlenmişti. Bilindiği gibi, az sonra kısa aralıklarla Sait Halim Paşa, Bahattin Şakir ve Azmi Beyler, Cemal Pa şa ve yaverleri de Ermenilerce öldürüleceklerdi. Bu cinayetlerin Ermeni olmayanlarca tahrik ve / ya da düzenlendiği varsayımını destekleyen en önemli kanıt, 1927’den 1975’e değin örgütlü bir Ermeni suikastının olmamasıdır. Ermenilerin Tehcir acısı hep vardı, ama nedense yalnızca yirmili yıllar ve 1975– 83 arasında bunun için suikastlara başvurdular (1973’deki Los Angeles suikastı, görünüşe göre kişisel bir eylemdi). İkinci kampanyada Türkiye, anlaşılan, Kı brıs Barış Harekâtını yaptı diye cezalandırılıyordu. 1983’te Asala Orly Hava Limanında. Ertesi yıl, PKK’nın silahlı eylemleri başladı. Yirmili yıllarda ise galiba Milli Mücadeleyi yapıyoruz
diye cezalandırılıyorduk. Talat’ın I. İnönü zaferinin ardından öldürülmesi anlamlı olabilir. Bu varsayıma göre. Türk ordusu İnönü’de yenilgiye uğrasaydı Talat belki de
öldürülmeyecekti.

Bu çerçeve içerisinde düşünmeyi sürdürürsek, Herbert alelacele Talat’ın düşüncelerini öğrenmek için neden görevlendirildi? Yine varsayım olarak şu akla geliyor:

Öldürülmeden önce Talat’ın Misak-ı Milli’den, Doğu Trakya ve İzmir’den vazgeçmek gibi ciddi ödünler vermeye hazır olup olmadığı öğ renilmek istenmiştir. Böyle bir tutum gösterseydi Talat, yine belki canı bağışlanır ve Mustafa Kemal’e almaşık bir önder olarak yedekte tutulmak istenebilirdi. Oysa o, Trakya konusu açıldığında. Herbert’in sunduğu bir uzlaşma olasılığını kesinlikle reddetmişti. Herbert ona İzmir konusunda bir uzlaşmadan söz ettiğinde, yine kesin bir biçimde reddetmiş ve Türkiye’nin bağımsızlığının tanınmasını istemişti. Ve “Ankara’daki Mustafa Kemal’in benimle anlaşmazlığı yoktur” demişti (s. 55–56). Talat’ın idam hükmünü onun bu tümcesi kesinleştirmiş olabilir. O zaman Talat’ın görüşmeler boyunca Türk-İngiliz dostluğunun kurulması için sık sık yinelediği dilek, Ermeni tehciriyle ilgili savunması beyhudeydi, havada kalıyordu.

Yine ‘İngiliz parmağı’ varsayımını sürdürürsek, bu cinayetlerle daha geniş düzlemde ne elde edilmek istenmiş olabilir? Cinayetler Britanya egemenliğinden hoşnutsuz olan sömürge insanlarına, İngiltere’ye karşı çıkmanın ne kötü sonuçlar verdiğini göstermeye yarayabilirdi. Yani, bir çeşit ‘psikolojik savaş’ taktiği olabilir. Bir de, ezilmek ya da sömürgeleştirilmek istenen bir toplumu önderlerinden yoksun bırakmak taktiği belki söz konusu olabilir
(Irak’ta aydınların öldürülmesinin bu amaca yönelik olduğu iddiası var).

Acaba Herbert, Talat’ın öldürüleceğini biliyor muydu bu son görüşmede? Bilinmez. Ancak görüşme talebinin örneğin Dışişleri Bakanlığı’ndan değil de Scotland

Yard’dan gelmiş olması, Herbert’in Talat’ın “uğursuz görünüşünden”, gözlerinin “‘vahşi bir hayvanın” gözleri gibi ışıldadığından söz etmesi (s. 47), ö ldürülmekten korkup korkmadığını sorması (1912’de sormuş ona bunu, s. 52), onu “Onun kuşağından çok az insana karşı bu kadar kin ve nefret duyulmuştur” diye değerlendirmesi (s. 57) ilginç sayılabilecek noktalarıdır.

Bu arada Tevfik Çavdar’ın Talat’ın öldürülmesiyle ilgili olarak, “Yoksa emperyalizm kendi çıkarları açısından ondan daha uyumlusunu mu bulmuştu?” diye sorması, İkinci Cumhuriyetçilerin “babası” Kemal Tahir’den esinlenmiş gibi görünen bir ima mıdır? Böyle bir ima varsı haksızdır, çünkü bu sıralarda İngilizler Mustafa Kemal’in de
öldürülmesi planını yürürlüğe sokmuşlardı. İngiliz düşmanı ve Hindistan Hilafet Komitesi temsilcisi rolünü oynayan Mustafa Sagir, 28 Kasım 1920 günü İnebolu’ya geldi,

parlak bir törenle karşılandı. Ankara’ya 8 Aralıkta geldi. İngiliz casusu olduğu ortaya çıktı ve yargılanarak idam edildi (24 Mayıs 1921). Anlaşılan Sagir, Mustafa Kemal’e suikast olanakları nı da araştırmıştı. Çavdar’a güre Talat suikastı nın İngiltere ya da başka bir emperyalist devletçe yaptırıldığı açıktı. Mustafa Kemal’e yönelik yarım düzineyi aşan suikast girişimlerinin arkasında İngiltere ya da başka bir emperyalist devletin bulunmadığı kesin olarak söylenebilir mi? Atatürk boşuna mı, onca yabancının ziyaretlerine karşın, ülke dışına bir tek adım atmadı?
Sonuç olarak, İttihat Terakki ile Talat Paşa, sonunda yenik düşmüş olsalar da ilk Osmanlı devrimini gerçekleştirerek Osmanlı tarihinin başköşesine yerleşmişlerdir. Ayrıca, Atatürk Devriminin de düşünsel ve top lumsal alt yapısını oluşturmuşlardır. Bu da genel Türk Tarihinde çok önemle bir rol oynamış olduklarını gösterir. İT resmen kapandıktan sonra birkaç eski İttihatçının “Atatürk’e suikast düzenlemek” gibi bir devrim ve yurt ihaneti çizgisine

girmiş olmaları İT”yi lekeleyemez. Bilindiği üzere. Mütareke salonlarının birinde İngiliz İstihbaratının ajanlarından Rahip Fru (Frew) Atatürk’e İT’nin lanetlenmesi gerektiğini
söyledikte, o, bunu reddetmiş, onların yurtsever insanlar olduklarını belirtmiştir.

Paylaş: