Türk Jakobeni Talat Paşa ve Örgütçülüğü

Hikmet ÇİÇEK
TEORİ DERGİSİ – Mart 2006

Türk Jakobeni Talat Paşa ve Örgütçülüğü

Sen candan birleştiren bir ruhsun…

Vicdanını sende görür cemiyet; Necat teknesidir.

Sen Nuh ‘sun, Sen olmasan öksüz kalır bu millet.

Ziya Gökalp

İttihat ve Terakki, devrimci tarihimizin en etkili, en önemli örgütlerinden birisidir. 1908, Türkiye’nin milli demokratik devrim tarihinde önemli bir halkadır. Milli Mücadele, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin örgütsel ve fikri temelleri üzerine inşa edilmiştir. Başta Mustafa Kemal olmak üzere genç Cumhuriyetin kadroları da İttihatçı gelenekten gelmişlerdir. Kemalizm, İttihatçılığın devamıdır, ancak aynı zamanda onun devrimci anlamda ileri bir aşamasıdır.

Cumhuriyetle giden yolun taşları, Meşrutiyet’le döşenmiştir. İşçi Partisi kökünü; daha sonra TKP adını alan, Şefik Hüsnü’nün liderliğinde örgütlü mücadeleye başlayan Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası’na dayandırmakladır ve bu fırkanın kurulduğu 22 Eylül 1919’u kuruluş tarihi olarak benimsemiştir. Ama İşçi Partisi’nin tarihi aynı zamanda Jön Türklere, Namık Kemallere ve İttihatçılara dayanır. İttihat ve Terakki bizim devrimci geçmişimiz, Talat Bey (Paşa) de bizim devrimci önderimizdir.

Talat Paşa, Lenin’lerin ve bütün dünya devrimcilerinin övgüyle söz ettikleri 1908 Jön Türk Devrimi’nin önde gelen lideridir. Demokratik devrimlerin gerçekleşmesi ve gelişmesine dünya ölçeğinde katkıda bulunmuştur.

Yine Talat Paşa, Birinci Dünya Savaşı”nda, emperyalizme karşı vatan savunması yapan tek ülkenin başındaki devlet adamıydı.

Türk jakobenleri

İttihat ve Terakki örgütü Talat Bey’in eseridir. Fakat aynı zamanda İttihat ve Terakki’de Talat Bey’i yaratmıştır. Talat Bey’in, diğer üyelerden bir farkı ve üstünlüğü var mıdır? Hüseyin Cahil Yalçın şunları söylüyor:

“Fakat kabiliyeti, hizmeti, feragati, iman ve fedakârlığı onu yavaş yavaş yükseltti, İttihat ve Terakki’nin ruhu, mihveri, belkemiği ve bir nevi şefi haline getirdi. Sonraları Talat, Enver, Cemal üçlüsü ağızda geziniyordu.

Enver’in de, Cemal’in de büyük nüfuzları ve hükümetin icraatında büyük tesirleri oldu. Fakat İttihat ve Terakki cemiyetinin ve fırkasının mekanizmasında en ziyade Talat’ın nüfuzu hissedilmiş ve mekanizma sonuna kadar Talat’a sadık kalmıştır.”

Fransız Devrimi’nin ünlü sloganı, Osmanlı- Türk aydınının dilinde “Hürriyet, Musavvat, Uhuvvet”tir. Meşrutiyetin ilanı, bu nedenle Marseilles marşı ile kutlanır. Prof. Tarık Zafer Tunaya, İttihatçıları haklı olarak “Türk Jakobenleri” olarak nitelendirir.

İttihatçılar. Türk Jakobenleriydiler ve “‘en yüce fedakârlıklarla, en hayal kırıcı aşırılıkları” yan yana yürüten bir ihtilalci kuşaktılar. “Ben isyankâr doğdum” diyen Talat Bey. “Jakoben”liği severek kabul eder, eylem ve sözleriyle de bunu kanıtlar. Talat Bey kendisini “inkılâpçı” olarak tanımlardı.

1908 Devrimi’nden sonra Edirne mebusu olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na katılan Talat Paşa, cemiyet’in en önemli lideri olarak örgüte tamamen hâkim oldu. En önemli özelliği “bir örgüt ustası” olmasıdır. İttihat ve Terakki’nin özellikle sivil kesimdeki örgütlenmesi onun eseridir.

Kolektif liderlik

İttihat ve Terakki’nin yönelimi “kolektif liderliğe” dayanır. Tarık Zafer Tunaya, “İttihat ve Terakki, bir şef partisi olmamıştır. Yönetimi kolojyal diyebileceğimiz biçimde olmuştur” der.

Merkez-i Umumi ya da bugünün deyişiyle “Merkez Komitesi” her zaman için, kişi isimlerini ikinci plana atabilmiş ve en üstün organ durumunda kalmıştır. Cemiyet’in beyni, “Merkez-i Umumi”dir. Yaklaşık 40 kişiden oluşan Merkez-i Umumi, devrimin ve İttihat ve Terakki’nin yüksek otoritesini temsil eder. Merkez-i Umumi’nin 40 üyesinden 15- 20’si en önemli şahsiyetlerden oluşur ve cemiyet yönetiminde “değişmeyen, sürekli bir çekirdek kadro” vardır.

Talat Bey, Sapancalı Hakkı Bey, Hüsrev Sami (Gerede), Dr. Bahattin Şakir, Dr. Nazım. Yakup Cemil, Mustafa Necip, Eyüp Sabri, Nail, Topçu İhsan, Atıf Bey, İzmitli Mümtaz, Süleyman Askeri Bey gibi isimler bu “çekirdek kadro” içindedirler. Ahmet Rıza Bey, 1909’dan itibaren merkez yöneticileri grubundan çıkarılmıştır. Ziya Gökalp Bey ise, ideolog olarak 1911 ‘den itibaren bu “çekirdek” içine alınmıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, bütün devrimci örgütlerde olduğu gibi hücre biçiminde örgütleniyordu. Cemiyete genç, münevver, idealist ve ölümü göze almış kişiler üye olarak alınır. Çoğunluğu “mektepli subaylar”dır. Çeşitli kaynaklarda İttihatçıların yemin töreninin (tahlif), Fransız Büyük Devrimi’ndeki Jakobenlerden örnek alındığı belirtilir.

Vatanına ve örgütüne adanmış bir hayat

Edirne, Rumeli’nin son durağı ve imparatorluğun ikinci başkentidir. 1908 Devrimi’nin en önemli önderi olan Talat Bey’in çocukluğu ve gençliği burada geçti. Edirne Askeri Rüştiyesini bitirdi. Diplomasim alacağı gün isyankâr Talat bir öğretmenini dövdü! Bu nedenle diplomasını geç aldığı için askeri idadiye giremedi. Eğitimi burada noktalandı.

Artık mesleği, Edirne Posta ve Telgraf İdaresinde kâtipliktir. Maaşı kırk kuruştur. Çevresinde çalışkan, dürüst ve güvenilir kişiliğiyle tanınır. Posta İdaresi’nde çalışırken Alyans İsrail Mektebi’nde Türkçe öğretmen vekilliği yapmaya da başlar. Fransızca öğrenir. Fransız İhtilali hakkında ilk köklü bilgilerini, devrimin eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı düşüncelerini ilk kez bu okulda öğrenir.

Aynı dönemde siyasetle ilgilenmeye başladı. Jöntürk yayınlarını, o zamanki deyişle “evrak-ı muzırra”yı okumaya başlar.

1895 yılında bir ihbar üzerine yakalanır, Edirne hapishanesinin karanlık ve rutubetli hücreleriyle tanışır. Talat Bey, ülke sorunlarını çözebilmek için siyasi iktidarın ele geçirilmesi gerektiği ve bunun için de güçlü bir örgüte ihtiyaç olduğu fikrine hapishanede iken ulaşır. İki yıl sonra affa uğrar, Selanik’e sürgüne gönderilir.

İttihat ve Terakki’nin beyni, kalbi Selanik’tir. İmparatorluğun en ileri kenti, en canlı limanıdır. “Muzır evrak” tüm ülkeye buradan dağıtılır.

Selanik’in ünlü Yonyo gazinosunun müdavimleri ise genç İttihatçı subaylar ve aydınlardır. Yonyo’nun müdavimleri arasında Kolağası Mustafa Kemal, Enver Bey, Talat Bey, İktisat hocası Cavit Bey, Mustafa Necip, İsmail

Canbolat, Yenibahçeli Şükrü gibi isimler vardır.

Talat, siyasal faaliyetlerini Selanik’te de sürdürdü. Gizli bir “cemiyet” kurulması fikrini ortaya atan Talat Bey oldu. Hemen benimsendi. Vilayet-i Selasiye Posta Telgraf Başkâtibi Talat Bey. Askeri Rüştiye Müdürü Bursalı Tahir Bey, Selanik’te Müşirlik Yaveri Kazım Nami (Duru) Bey, Askeri Rüştiye Fransızca Öğretmeni Naki Bey, Mithat Şükrü Bey, sonradan İzmir Valisi olan Rahmi Bey, Ömer Naci Bey, İsmail Canbolat Bey ve Edip Servet Bey

Temmuz 1906’da örgütün temellerini attılar.

Cemiyet”in adını da Talat önerdi: Osmanlı Hürriyet Cemiyeti. Örgüt adına üç kişiden oluşan bir komite kuruldu. Komite’nin adı Heyet-i Aliye idi ve sonradan bu heyete Merkezi Umumi adı verilecektir. Heyet şu isimlerden oluşuyordu: Talat Bey, İsmail Canbolat ve Rahmi. Örgütün doğal önderi Talat Bey’di.

1907 yılında Dr. Nazım, Paris’ten gizlice yurda döner. Paris merkezi (Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti) ile Selanik şubesinin (Osmanlı Hürriyet Cemiyeti) birleşmesi Dr. Nazım’ın katkılarıyla gerçekleşir. Selanik şubesi, bütün şubelerin ana merkezi haline gelir. Cemiyet, bu süreç içinde bir “ihtilal komitesi”ne dönüşür. Üyelerinin büyük çoğunluğu Makedonya’da görev yapan, eşkıya takiplerinde pişen genç subaylardır. Cemiyet, devrim için gereken silahlı gücünü böyle oluşturdu.

Doktor Nazım’ın önerisiyle cemiyet adını, Paris’te faaliyette bulunan İttihat ve Terakki cemiyetinin adına uyularak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirdi. Heyet-i Aliye de önce Heyet-i Merkeziye daha sonra da Merkez-i Umumi adını aldı. Erkan-ı harp binbaşısı Enver Bey, Ohrili Eyüp Sabri (Akgöl), Üsküplü Necip Draga cemiyetin ilk üyeleri arasında yer aldı. Suriye’den gizlice gelen Mustafa Kemal de yakın arkadaşı Ömer Naci aracılığıyla örgüte dâhil oldu. Örgüt Selanik’in sınırlarını aşarak dalga dalga Balkanlar’dan Anadolu’ya doğru büyüdü.

Bir Jön Türk geleneği: Dağa çıkmak

Kolağası Resneli Niyazi Bey’in, İttihat ve Terakki’nin Manastır örgütünden izin alarak 3 Temmuz 1908 günü maiyetindeki 200 kadar gönüllü er ve bir o kadar siville dağa çıktığını; Niyazi Bey’in Resne Milli Taburu ile 20 Temmuz’da dağa çıkan Eyüp Sabri Bey komutasındaki Ohri Milli Taburu, 22–23 Temmuz gecesi Manastır’da birleştiğini; Manastır’ı

Selanik’in izleyerek Erkânıharp Binbaşısı Enver Bey’in de dağa çıktığını biliyoruz. “Dağa çıkmak” bir Jön Türk geleneğidir.

Sultan Abdülhamit, 23 Temmuz’da. Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe girdiğini çaresiz ilan eder. Karar, 24 Temmuz günlü İstanbul gazetelerinde renksiz, coşkusuz sıradan bir resmi ilan gibi yayımlanır. Oysa Meşrutiyetin ilanı, 23 ve 24 Temmuz günlerinde Manastır ve Selanik’te pare pare top atışlar ıyla ve Marseilles marşı ile kullanır.

Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde, İttihat ve Terakki’nin halk arasındaki adı “Cemiyet-i Mukaddese” yani “Kutsal Cemiyet’tir. Selanik ise,”Kâbe-i Hürriyet” olarak anılır.

Daima örgütünün başında

İttihat ve Terakki’nin iktidara geldiği zaman bile gizliliğini koruması dikkat çekicidir. Meşrutiyet ilan edilince bazı üyeleri açıklanır, ancak cemiyeti kimlerin yönettiği bir sır olarak kalır ve Cemiyet’in genel merkezi Selanik olmaya devam eder. Cemiyet’in gizli kalması gerektiğini savunan

Talat Bey’dir. Talat Bey, örgütün denetiminin elden çıkmasını istemez. 1912’de İstanbul’da yapılan kongreye kadar bu gizlilik korunur. Aynı yıl daha iyi ve yakından denetlenebilmesi için örgüt merkezinin İstanbul’a taşınması da Talat Bey’in isteği ile olur.

Talat Bey, örgütü ile o kadar iç içedir ki en zor anlarda bile örgütünü terketmeyi, yurt dışına kaçmayı düşünmez. 31 Mart gerici ayaklanması sırasında, 1912’de İngilizci Sadrazam Kamil Paşa yöneliminde tüm ülkede bir İttihatçı avı başladığında da, Avrupa’ya kaçmaktan söz edenlere,

“saklanmaya evet, ama yurtdışına kaçmaya hayır” yanıtını verecek ve zor günlerde örgütünün başında kalacaktır.

Talat Bey’in politika yaşamında iki bakanlığı üzerine alması da bir rastlantı değildir: Dâhiliye ve Posta Telgraf Nezaretleri. Her iki bakanlık da hem örgütlenme hem de haberleşme ağının denetim altında tutulabilmesi için önemli mevkilerdir.

Babıâli Baskını

1912 Osmanlı için bir felaket yılıdır. Kamil Paşa hükümeti acz içindedir. Osmanlı ordusu, Balkan devletlerine her cephede yenilmiştir.

Ordu, Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kalır. Osmanlının başkenti

İstanbul, bir savaşın dehşetini tarihinde ilk kez bu kadar yakından yaşamaktadır. Düşman Çatalca’dadır ve top sesleri ”Dersaadet”ten duyulmaktadır. Rumeli’de kurulan bir imparatorluk Rumeli’de dağılmaktadır. Yüzyıllar boyunca Osmanlı ‘memaliki’ sayılan koca Rumeli bir kaç haftada elden çıkmıştır.

Devrimden beş yıl sonra devrimin partisi yasadışı ilan edilmiş, İttihatçı kulüpler kapatılmıştı. Bunun nedeni, İttihat ve Terakki’nin iktidarı bir türlü bütünüyle ele alamayışıdır. İttihat ve Terakki, birçok seçimde Meclis çoğunluğunu ele geçirmesine rağmen, iktidar olamamış, hükümetleri “uzaktan kumanda” ile yönetmeye çalışmıştır. Prof. Dr. Sina Akşin, 1908–1913 arasını İttihat ve Terakki’nin “denetleme iktidarı yılları” olarak adlandırır. “Tam iktidar”, Babıâli baskınından sonra gelecektir.

Babıâli Baskını diye bilinen hükümet darbesi, planlanışı ve uygulanışı açısından akim zor kabul edebileceği ölçüde cüretkâr bir girişimdir. Bunda iki kişinin payı büyüktür: Örgütlenme yönünden Talat Bey ve olayı akıl almaz cesareti ile sürükleyen Enver Bey.

İttihat ve Terakki’nin “tam iktidar” dönemi bu baskınla başlar. Ancak İttihat ve Terakki yönetimi, daha yeni çıktığı Balkan Savaşı’nın yaralarını saracak zaman bile bulamadan Cihan Harbi kapıya gelmiş dayanmıştır. Dünya kaçınılmaz bir paylaşım savaşına doğru gitmektedir ve Osmanlı imparatorluğu da bu savaşta tarafsız kalmayacağını fark etmiştir. Çünkü paylaşımın konusu kendisidir.

Devrimci bir karar: Tehcir

İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi, seferberliğin ilan edilmesinden sonra Teşkilat-ı Mahsusa üyelerini çeşitli bölgelerde görevlendirir. Özel Örgüt’ün kurucularından Dr. Bahattin Şakîr de bunlardan biridir. Dâhiliye Nazırı Talat Paşa tarafından Erzurum’a yollanır. Dr. Bahattin Şakir, İstanbul’a dönüşünde Doğu bölgesi ve Ermenilerin tutumu konusunda Merkez-i Umumi’ye ayrıntılı bir rapor verir ve tehcir kararının alınmasını önerir.

Tehcir Kanunu’nun çıkış amacı, savaş halindeki Türk ordusunun cephe gerisini korumak, isyan ve ayaklanmaları önlemektir. Bu nedenle yasanın adı da “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında geçici kanun”dur. Kanun, 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilir.

Talat Paşa’nın ve İttihatçıların içimizdeki “Türk lobisi” tarafından ağır biçimde suçlandıkları Tehcir, ihtimal dâhilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. Tehcir, fiilen ortaya çıkan isyan ve düşman ordusuyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan devrimci bir karardır.

İttihatçıların son kongresi

1 Kasım 1918″de İstanbul’da Merkez-i Umumi binasında, son kongre yapılır. Cihan Harbi bitmek üzeredir. Yalnızca İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin değil Osmanlı İmparatorluğu’nun da sonu yaklaşmaktadır. Kongreye bir yenilgi, hüzün ve şaşkınlık havası hâkimdir. Talat Paşa konuşmasını şöyle bitirir: ”Vaziyetin aldığı şekil üzerine İttihat ve Terakki’nin hükümeti, iktidar mevkiini terkettiğî gibi, Cemiyet liderleri de istifa ediyorlar.

Cemiyet’in bundan böyle ittihat edeceği hatt-ı hareket hakkında karar vermek kongrenin hakkıdır.”

Aynı gece Talat Paşa ve diğer İttihatçı liderler vatanlarını terketmek zorunda kalacaklar, ülke dışına çıktıkları haberi kongrenin üçüncü gününde duyulacaktır. Partinin kendini fesh ettiği ilan edilir. İttihatçılar artık yeni kurulan “Teceddüt Fırkası”na katılacaklar, ancak bu fırkanın ömrü de uzun sürmeyecektir.

İttihatçılar Divan-ı Örfi önünde

Damat Ferit Paşa, sadrazamlığının üçüncü gününde, 8 Mart 1335 (1919) tarihli kararname ile Nemrut Mustafa Paşa başkanlığında Divan-ı Harb-i Örfi’nin kurulmasını sağladı. Tutuklanan İttihatçılar 27 Nisan 1919 gününden itibaren yargılanmaya başlandılar. İttihatçılar, emperyalist savaşa karşı vatanlarını savundukları için “suçluydular.” Savcının iddianamesinde İttihatçılar, Tarık Zafer Tunaya’nın deyişiyle “Âdemle Havva öyküsünden başlanarak” suçlanırlar.

Enver, Talat ve Cemal Paşa ile Dr. Nazım. Bedri, Aziz, Cemal Azmi ve Dr. Bahattin Şakir hakkında gıyabi tutuklama kararı verildi. Bu kişiler Alman hükümetinden resmen istendi. Alman hükümeti, bu kararın “siyasi bir mahiyeti” olduğu gerekçesiyle istenilenleri iade etmedi.

Vatandan ayrılış

1 Kasım’ı 2 Kasım’a (1918) bağlayan gece bir motor Enver Paşa’yı Kuruçeşme’deki yalısından alır ve bir Alman torpidosuna götürür. Motor, Bebek koyundan Bahattin Şakir ve Talat Paşa’yı, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’yı da bir başka yerden alır. Beyrut Valisi Azmi Bey, eski Polis Müdürü Bedri Bey, Doktor Nazım Bey ve Cemal Azmi Bey de Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan diğer kişilerdi.

Talat Paşa’nın cebinde de 500 lira vardır. Yurt dışına çıkmaya en güç ikna edilen O’dur. Dr. Bahattin Şakir, Talat Paşa’yı ikna etmek için Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretini hatırlatır. Bu bir “kaçış” değil, “hicret”tir.

İttihatçı liderler, yurtdışında yeni serüvenlere atılırken, Anadolu’da Mustafa Kemal’in, İttihatçıların biraz da küçümsemek için kullandıkları ifadeyle “bizim Sarı’nın” ya da “Selanikli Mustafa”nın önderliğinde Milli Mücadele başlamaktadır.

Mustafa Kemal’le yazışmalar

Talat Paşa, Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Almanya’ya yerleşti. Berlin’de Charlotenburg’da, Hardenberg Strasse’de bir evde kalıyor ve tüm yaşamında olduğu gibi sade bir hayat sürüyordu. Çevresinde Almanya’da bulunan İttihatçılardan oluşan bir grup bulunuyordu. Doktor Bahattin Şakir Bey ve Doktor Nazım Bey ile sık sık buluşuyor, ülke sorunlarından uzak kalmıyordu. Talat Paşa’nın bu dönemde Mustafa Kemal ile yazıştığı, ondan gelecek izinle Anadolu’ya geçmeyi düşündüğü biliniyor.

İttihatçı önderler arasında olaylara ve kişilere en objektif yaklaşan Talat Paşa’dır. Mustafa Kemal’e Berlin’den iki mektup göndermiş ve Anadolu hareketine yurt dışında destek olabileceğini bildirmiştir. Mustafa Kemal’in de Talat Paşa’dan gayri resmi olarak yararlanmak istediği anlaşılıyor. Mustafa Kemal, Talat Paşa’ya hiçbir zaman “Anadolu’ya gelme” dememiştir. Bu tutum önemlidir. Çünkü Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve amcası Halil Paşa’nın Anadolu’ya geçme teşebbüslerini engellediğini biliyoruz. Mustafa Kemal’in Talat Paşa’ya yazdığı mektupta “geleceğiniz zamanı bildiririm” demesi dikkat çekmektedir.

Talat Paşa, Enver Paşa’nın tersine Milli Mücadele kadrosu ile rekabet taraflısı değildir. Mustafa Kemal de mektuplarında ve Ankara Hükümeti’nin Roma ‘”Mümessili” Cami Bey’le yolladığı mesajında, İttihatçıların liderinden yararlanmak istediğini ifade etmektedir.

İttihatçı liderlerin yurt dışından Mustafa Kemal’e yazdıkları mektuplarda, Talat Paşa’nın saygılı ve temkinli tavrı dikkat çekmektedir. Talat Paşa’nın mektupları, Enver Paşa’nın tepeden bakan muhteris tavrına hiç benzememektedir.

Talat Paşa’nın, Cavit Bey’e 1919 yılında Berlin’den yazdığı bir mektupta. “Ben ümidimi artık kâmilen güneşin doğduğu taraflara bağladım. Bütün varlığımla o dairede çalışacağım. Ve cidden pek büyük ümitler besliyorum” demesi, Talat Paşa’nın dünya devriminin merkezinin artık Doğu’da olduğunu görmesi olarak yorumlanabilir. Ancak Talat Paşa’nın beklenmeyen ölümü, onun Milli Mücadeleye yapacağı katkılara fırsat vermemiştir.

Talat Paşa’nın ölümü

Cihan Harbi’nden sonra İngiliz emperyalizminin talimatıyla gerçekleştirilen ve Ermenilerin tetikçi olarak kullanıldığı suikastların ilk kurbanı Talat Paşa’dır. Talat Paşa, 15 Mart 1921 ‘de Berlin’de öldürüldü. Katil, Türk tarafının tanıklarının dinlenmesine bile gerek görülmeden beraat ettirildi. Talat Paşa’nın öldürülmesini Ankara nasıl karşıladı ve nasıl yorumladı? Buna ilişkin resmi bir belge yok. Ama Ankara hükümetinin resmi organı sayılan Hâkimiyet-i Milliye’nin haberi verişinden ve yorumundan bunu çıkarabiliyoruz.

20 Mart 1921 tarihli gazetenin yorumu şöyle:

“…Bu cinayetin sebebini her şeyden evvel, İngiliz suikastlarında aramak zaruridir. İngilizlerin, askerle ve politikayla başa çıkamadıkları Türkiye’ye bugün mikyası geniş bir suikast tertibatı ihzar ettikleri anlaşılıyor… Bu menfur cinayet İngiliz hıyanetinin beşeriyetin yüzünü kızartacak ne çirkin bir raddeye ilerlediğini bir kere daha gösterir. İngilizler, menfur politikalarıyla gasıb-ı harplerine şimdi bir de Türk ricalini saklıca arkadan vurmak şeneatını ilave etliler… Vefatı cidden şayan-ı eseftir. Cenab-ı Hak rahmeti aliyesine mazhar eylesin.”

Görüldüğü gibi Ankara, katilin Ermeni oluşuna karşın hedef olarak İngiliz emperyalizmini göstermiştir. Bu tespit doğrudur. İttihat ve Terakki’nin liderlerine karşı İtalya’da, Rusya’da ve Almanya’da işlenen cinayetlerde Ermeni militanlar bir maşa olarak kullanılmıştır. Kullanan İngiliz emperyalizmidir.

Talat Paşa’nın cenazesi 25 Şubat 1943’te yurda getirilerek askeri törenle İstanbul’da Hürriyet-i Ebediye tepesine gömüldü. Tören kıtasının önünde Reisicumhur İsmet İnönü’nün çelengi vardır. Paşa’nın cenazesinin
yurda getirilmesinde çaba harcayanların başında da Celal Bayar bulunmaktadır. Hüseyin Cahit Yalçın o günü şöyle anlatır:

“Sirkeci Garı’nda… Sabah yeni oluyor. Sirkeci garında ekspres katarının gelmesi bekleniyor. Alaca karanlık içinde küçük gruplar halinde ufak bir kalabalık var. Islak ve serin bir sabah. Rıhtımda askeri kıtalar istirahat vaziyetinde. Talat Paşa’nın tabutunu taşıyan vagonu lokomotif iterek başka bir hat üzerinden kapı yanlarına kadar gelirdi. Kapı açıldı.

Önce Berlin sefaretinin çelengi indirildi. Sonra Türk bayrağı ile örtülü ağır sanduka. Yavaş yavaş indi, şapkalar çıktı. Ve mızıka ağır bir matem havası ile yalnız bu sessiz ve müteessir kalabalığın hüzün ve elemini değil, bütün bir memleketin teessür ve acısını terennüm etti. Sanduka selam durmuş kıtaların önünden yavaş yavaş ilerledi ve bekleyen arabaya girdi, işte 23 senelik bir gurbetten sonra Talat vatana böyle döndü… ”

“Bugün Talat Hürriyeti Ebediye Tepesi’nde vatan topraklarına defnedilecek. Orada kendisi gibi temiz kanlarını yüksek kalplerini bu vatan uğrunda feda etmiş arkadaşlarını bulacaktır. Artık onun mesut ve ebedi bir hayata kavuştuğuna emin olabiliriz. Talat yeis ve ümitsizlik içinde bıraktığı vatanını şimdi dirilmiş, kuvvetlenmiş, şeref ve itibarını tekrar kazanmış bir halde buluyor. Sağlığında o bu ideal uğrunda didinmiş, mücadelelere atılmıştı. Gayeyi elde eden Cumhuriyet Türkiye’si, Talat’ı layık olduğu hürmet ve muhabbetle kucağına alarak göğsüne basıyor ve hayatında tadamadığı zevki ve saadeti ona mematında (ölümünden sonra) temin ediyor.”

Şehit ailelerine Cumhuriyet yönetimi sahip çıktı

Ermeni teröristleri tarafından şehit edilen İttihatçılar ve Nemrut Mustafa Divanı tarafından tehcir nedeniyle idama mahkûm edilenlerin yakınlarına Cumhuriyet yönetimi 1926 yılında bir yasayla elini uzattı.

Bu kanun 27 Haziran İ926 tarih ve 405 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Başlığı “Ermeni Suikast Komiteleri Tarafından Şehit Edilen veya Bu Uğurda Suver-i Muhtelife ile Düçar-ı Gadrolan Ricalin Ailelerine Verilecek Emlak ve Arazi Hakkında Kanun” olan 882 numaralı kanundu.

Bu yasayla şehitlerimize sahip çıkıldı, yakınlarına maaş bağlandı ve ev verildi. Talat Paşa’nın dul eşi Hayriye Hanım da bu yasadan yararlandı. Kendisine İstanbul’da bir ev verildi ve maaş bağlandı.

Paylaş: