Ana Sayfa Emperyalizm TÜRKİYE GÜNDEMİ ve LİBERAL SOL

TÜRKİYE GÜNDEMİ ve LİBERAL SOL

1621

Mehmet ULUSOY
TEORİ DERGİSİ – OCAK 2009
“Sol”un Türkiye’nin devrimci tarihinden kopuşu:
TÜRKİYE GÜNDEMİ ve LİBERAL SOL

I. SAFLAŞMA

Emperyalizm güdümlü sol ve yurtsever-devrimci sol saflaşması
Yurtseverlere karşı, ABD’den planlanıp son iki yıldır uygulamaya konan Ergenekon
tertibi, Türkiye’nin siyasal gündemini büyük ölçüde belirlediği gibi, kendini sözde sol veya
sosyalist olarak tanımlayan kimi çevrelerin de ne kadar sol (ya da turuncu sol) olduklarını
ortaya çıkaran bir ayraç, bir turnusol kâğıdı oldu.

Öyle bir ayraç ki; Türkiye’nin, en saygın ve tanınmış aydınları, askerleri düzmece
belgeler, hukuk dışı suçlama ve yöntemlerle “teröristlik” ve “darbecilikle suçlanarak gözaltına
alınıp tutuklanırken, bunu, “oh olsun”, “onlar tepişsin bizler seyredelim” diyerek, o,
dillerinden hiç düşürmedikleri “insan hakları” ve “demokrasi” duyarlılıklarını (!) bir kenara
atarak sadece seyrettiler. Türk Devrimi tarihinin bütün karşıdevrimci geleneğinin mirasçısı
olan AKP ve Fethullahçı tertipçilerin yanında saf tutan bir “sol” ile bütün Türkiye tarihinin;
Jöntürk geleneğinin, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi’nin, 1960 hamlesi ve 68
Hareketinin ilerici, devrimci birikimi karşı karşıya geldi. Başka bir deyişle, emperyalizm
güdümlü sol ile yurtsever-devrimci sol arasındaki bugünkü saflaşma, bütün güncel temel
siyasi olaylarda emperyalizmin programı ve gündemine göre siyaset yapanlarla, Türkiye’nin
sorunları ve gündemine göre siyaset yapanlar arasındadır, Sorosçu ”turuncu devrim”
cephesinin “bileşenleri’ haline gelen bu çevre, ulusal bağımsızlık, AB, Kıbrıs, Kürt
bölücülüğü ve kukla devlet, İkiz Yasalar ve üniter devlet, özelleştirme vb bütün temel
sorunlarda Türkiye gündeminin ve Türkiye tarihinin dışında kalmıştır ve emperyalizmin
gündeminin görevlileri, uygulayıcıları olmuşlardır.

Bunlardan bazılarının, ilk başlarda tertipçilerin, AKP’nin ve yandaş basınının yanında
yer alıp daha sonra yurtsever kamuoyunun tertibe karşı büyük tepkisiyle sinip utanarak AKP
destekçiliğinden vazgeçerek “eşit mesafeli” vaziyet alması, yaşanan sürece damgasını vuran
eğilimlerine ve ilerici kamuoyunun yargısına baktığımızda artık bir anlam taşımamaktadır.
Bunu yaparlarken, bütün “solculuklarının, “sosyalistliklerinin biricik ölçütü haline getirdikleri
“insan hakları”, “demokrasi” ve “özgürlük” söylemleriyle ise, aynı çevrenin en son açtığı
“Ermenilerden özür diliyorum” konulu ABD-AB ve Gül destekli imza kampanyasında olduğu
gibi, emperyalist planın tam bir aleti olduklarım ortaya koydular. Diğer yandan, anlamı ve
içeriği en başta emperyalizme karşı olmakla belirlenen bütün gerçek insan hakları ve
demokratik mücadeleler karşısında ise, tam bir çifte standartlılık ve sahte demokratlık
sergilediler.

Dünya çapındaki son 20 yıllık neoliberal dalganın Türkiye solundaki uzantısı olan,
“liberal sol” diye tanımlayabileceğimiz, bazılarının kendilerini daha çok “demokratik
sosyalist”, “yeni sol” (neosol) olarak tanımlanmayı arzu ettiği, ABD merkezli, “küreselleşme”
damgalı bu kesimin, Ergenekon davasıyla geldiği nokta, nasıl bir traji-komik konuma
sürüklendiklerini görmek açısından önemlidir. Ergenekon davasında tertipçi Amerikancı
güçlerin yanında yer almaları, çoktandır şekillenmekte olan antiulusal (gayrimilli)
emperyalizm solu ya da liberal sol ile antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı devrimci sol
arasındaki saflaşmayı iyice netleştirdi. Nitekim, yurtsever ulusalcı sola yönelik suçlama ve
eleştirilerin niteliği ve kullanılan kavramlar da bunu açıkça gösteriyor. Artık onlara göre
antiemperyalist, ulusalcı vatansever aydınlar neofaşisttir! Bu kesimin önderlik ettiği,
bazılarına göre askeri bir darbeye kitle desteği sağlayan (!) yaklaşık 5 milyon insanın katıldığı
Tandoğan (Ankara), Çağlayan (İstanbul), Gündoğdu (İzmir) mitingleri böyle bir faşist, “Batı
düşmanı milliyetçi” eylemdi! “Ergenekon davasıyla solu bulandıran faşistlerin ayıklandığını
söyleyen Ufuk Uras’a göre bu olay “hayırlı bir gelişmeydi,(1) Genel olarak Ergenekon
tutuklamaları karşısında tepkileri “Oh oldu” şeklindedir. Bilgi Üniversitesi öğretim Üyesi
Ferhat Kentel’e göre ise “İlhan Selçuklar faşisttir”; Ergenekon davasıyla “faşizm soldan
ayıklanmıştır.” Ne ilginçtir ki, aynı tanımlamalar ve suçlamalar çok daha önceden.
2003’lerden beri, tertibin asıl planlayıcısı CIA yöneticileri tarafından, “yabancı düşmanı”,
“Batı düşmanı” “nasyonal sosyalistler” olarak yapılmıştı ve AKP iktidarına bunların
bastırılması görevi verilmişti.

Kendini sözde sol ya da sosyalist olarak tanımlayanların yüz seksen derece birbirine
karşıt konumlara düştüğü; sözle pratik arasındaki ilişkinin böylesine koptuğu, kavranılan
anlamsızlaştığı böylesi bir dönemde öncelikle yapılması gereken şey, kuşkusuz, temel
kavramları gerçeklikle, yaşanan sürecin dinamikleriyle uyumlu bir biçimde yeniden
tanımlamaktır. Değilse halk sola, devrimcilere nasıl güvenecek? Son 30 yıldır solla halkın
arasında yaşanan sorunun esası bu değil mi?

Evet, sol nedir? Yine son 40 yıldır binlerce örneğini yaşadığımız gibi, öyle, isteyen
istediği gibi kendine solcu diyebilir mi, ya da giydiği solcu şapkasını istediği zaman çıkarıp
istediği zaman giyebilir mi? Yâ da içeriğini, anlamını ve tanımını istediği zaman değiştirebilir
mi? O zaman nerede kalır bilimsellik, nesnellik!.. Örneğin, Özal ve Tayyiplerin çok
kullandığı “değişim”, “yenileşme” gibi kavramlar; toplumların refahının artması, insanların
eşitlik ve özgürlüğünde gerçek anlamda ilerleme ve bütün bunların sağlanmasında tayin edici
olan bilim ve teknolojide gelişmeyi sağlama anlamında nesnel bir ilerlemeyi mi temsil
ediyorlar? Yoksa gerçekte, insanlığın aleyhine bir avuç emperyalist ve işbirlikçisinin,
hortumcunun, vurguncunun kârına kâr kattığı mafya ve tarikat sisteminin yağma
operasyonlarını gizleyen modernleşme süsü verilmiş yalanlarını mı gösteriyor?

II. SOL’UN TANIMI:
DEĞİŞEN DEVRİMCİ STRATEJİLERE GÖRE DEĞİŞEN İÇERİK

19. yüzyılda solculuk
Çok iyi bilindiği gibi, bu kavramın içeriğini 1789 Büyük Fransız Devrimi’ndeki
cumhuriyetçilerle kralcılar arasındaki saflaşma belirledi. Feodalizmin tasfiyesini savunan
Cumhuriyetçiler ve onların en devrimci kanadı olan Jakobenler, parlamentonun sol tarafında
oturduğu için solcu (soldaki) diye tanımlandı. Kralcı, çürüyen çöken feodal sistemin
taraftarları ise, parlamento kürsüsünün sağında oturdukları için, sağcı olarak adlandırıldılar.

Yine bilindiği gibi, 1789’dan 1896’ya kadar süren ve çağdaş toplumların yaşadığı bütün
toplumsal mücadelelerin nüvesini taşıyan bu yoğun sınıf mücadeleleri ve altüst oluş
döneminde çok genel ifadeyle solda yer alan devrimcilerin programı, üç maddelik bir sloganla
veciz olarak ifade edildi; “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!”. Bu töplumsal-insani ideallerin
gerçekleşmesi için ya da uygulama zemini olarak gerekli toplumsal çerçeve veya devlet
biçimi ise ulusal devletti.

Demek ki, eğer solcu olmayı, genel olarak insanlığın gelişmesinde, toplumsal
mücadelelerde, örgütlenme ve partileşmelerde ileriyi temsil etmenin çerçevesi olarak
alıyorsak, çağdaş toplumların ve kavramların oluştuğu Batı’da nasıl bir içeriğe büründüğüne
bakmalıyız. Fransız Devrimi’nin ana hatlarını belirlediği gibi, 19. yüzyıl boyunca 1870’lere
kadar solculuğun anlamı: 1) Ortaçağ kurumlarını temizleyip burjuva demokratik devrimi
tamamlamak, 2) Çağdaş bütün değerlerin ancak onun içinde gelişebileceği ulusu yaratmak ve
bağımsız ulusal devleti kurmak, 3) Bu temelde emekçilerin ve bireylerin özgürce gelişeceği
insanlığın eşitlik ve özgürlük yönünde gelişmesine hizmet eden toplumsal demokratik
kurumları, hukuki yapıyı oluşturmaktı. 19 yüzyılda-bir aydın veya bir yurttaşın ben solcuyum,
devrimciyim diyebilmesi için, bu hedefler doğrultusunda fikri ve pratik mücadele veriyor
veya bu mücadeleyi destekliyor olması gerekirdi.

Demek ki, solculuk basit bir ad. koyma, bir etiket, bir rozet takma olayı değildir.
Büyük Fransız Devrimi sürecini ve arkasından gelen diğer Avrupa ülkeleri demokratik
devrimlerini düşünürsek, temelinde bütün bir çağa damgasını vuran devrimci bir strateji var;
ekonomik, siyasi, kültürel bir program ve mücadeleler var. Özetle solculuk, büyük, kapsamlı
bir stratejinin genel adı olmuştur.

Emperyalizm çağında solculuk

Kapitalizmin 1850’lerde başlayıp 1870’lerde hâkim karakteri haline gelen tekelleşme
döneminde burjuvazi devrimci niteliğini terk edip, gelişmekte olan proletarya karşısında
gericileşti. Kapitalizm, emperyalizm çağına girdi. Emperyalizm çağında, Batı’da, kapitalizmin
gelişip olgunlaştığı merkezlerde solculuk artık emperyalist kapitalist sisteme ve bu sistemin
sınıfsal temsilcisi burjuvaziye karşı mücadelenin çerçevesi oldu. Burjuva demokratik
devrimlerin toplumları ilerletip insanlığı özgürleştirdiği 19. yüzyılda burjuvazi solcuyken,
artık emperyalizm çağında gericileşen emperyalist burjuvaziye karşı mücadele sol’un,
solculuğun temel belirleyeni oldu.

20. yüzyılın başında da bugün de gelişmiş kapitalist, emperyalist Batı ülkelerinde
devrimin stratejisi ve programı esasta değişmemiştir, dolayısıyla solculuğun tanımı da
değişmemiştir. Nedir bu? Kapitalizme, yani emperyalist sisteme karşı olmak, onun alternatifi
daha ileri bir toplumu, yani sosyalizmi savunmak vb vb. En önemlisi, bizdeki sözde
“solcu”larla tartışacağımız kritik nokta, dünyadaki bütün gericiliklerin arkasındaki güç, sistem
olarak kapitalist-emperyalist devlet, kendi devleti, Batılı solcu için yıkılacak ilk hedeftir.
Peki, henüz kapitalizme geçmemiş, emperyalizme bağımlı hale gelmiş ve ortaçağ
kurumlarının varlığını sürdürdüğü bizim gibi Ezilen Dünya ülkelerinde solculuğun, ilericiliğin
anlamı ve tanımı nedir? En genel anlamda, emperyalizmin sömürü ve baskısı altında olan,
özellikle günümüzde sömürgeleştirilme ve parçalanma tehdidi altında olan ve Batı’nın 19.
yüzyılda gerçekleştirdiği uluslaşma ve demokratik devrimini tamamlayamamış bütün Ezilen
Dünya’da solculuğun, ilericiliğin temel ölçütü, demek ki, en başta emperyalizme karşı ulusal
bağımsızlığı savunmaktır. Hatta tek başına emperyalizme karşı tavır bile sol olmak için
yeterli. Yani, diğer bütün konularda devrimci tavır alınıyor, ama emperyalizme karşı tavır
alınmıyorsa -ki yazımızda tartıştığımız esasen budur- solcu olunamaz. Bütün
değerlendirmelerimizin, saflaşmalarla yaptığımız tanımlamaların özü, ruhu buradadır.
Demek ki, bir Ezilen Dünya ülkesi olan, emperyalizmin parçalama ve sömürgeleştirme
tehdidi altındaki Türkiye ‘de solculuğun temel ölçütü, kuşkusuz en başta emperyalizme -ve
işbirlikçilerine- karşı olmak, ulusal bağımsızlığı savunmaktır. Bu öyle bir ölçüttür ki, Kurtuluş
Savaşı’ndan günümüze, diğer konularda kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın, bütün ilericilerin,
devrimcilerin ya da sosyalistlerin, yani bütün solcuların iliklerine sinmiş, genlerine yerleşmiş
bir klavuzdur, amentüdür. Yine hala varlığını sürdürmekte olan ortaçağ kurumlarına, ağalık
sistemine, tarikatlara, “îslamın şartı” gerekçesi altında, kadını, türban ve çarşafın arkasına
hapsederek köleleştiren ortaçağ kültürüne karşı mücadele ikinci koşuldur. Üçüncü olarak da,
bu stratejik programın gerçekleştirilmesinde öncü ve temel bir güç olarak belirleyici bir rol
oynayan işçi ve emekçi sınıfların, yani genel olarak emeğin eşitlik özgürlük taleplerini,
kadının özgürlüğünü, bütün bunların vazgeçilmez koşulu olan bilimi ve laikliği
(aydınlanmayı) vb savunmak bu ölçütleri tamamlayan zorunlu bileşenlerdir.

Sosyalist ve sol aynı şey midir? Görüleceği gibi, sosyalizm, kapitalist özel mülkiyeti
tasfiye etmeyi ve işçi sınıfının iktidarını hedefleyen daha ileri bir programdır; ancak bu,
ortaçağ kalıntılarının tamamen temizlendiği gelişmiş kapitalist ülkelerde geçerlidir. O nedenle
oralarda doğrudan, aşamasız sosyalizme geçme, yani sosyalist devrim anlamında solculuk
aşağı yukarı aynı içeriktedir, örtüşmektedir. Bizim gibi Ezilen Dünya ülkeleri ise ulusal ve
demokratik devrimini tamamlama sürecindedir. Sınıfsal ve siyasi açıdan nesnel olarak
Türkiye’nin yüzde doksan beşlerini oluşturan bütün devrimci dinamiklerini kucaklayan
önümüzdeki devrimci aşamanın adı Milli Demokratik Devrimdir (MDD). Daha doğrusu,
1876’da başlayıp 1908 Jöntürk Devrimi’le devam edip, 1920 Kemalist Devrimle zirveye çıksa
ve 1960’larda son atılımını yapsa da tamamlanmayan ve temel karakteri değişmeyen MDD,
yaklaşık 150 yıldır sürmektedir; Önümüzdeki stratejik görev onu tamamlamaktır. Dolayısıyla,
sosyalistlerin de içinde olduğu bu devrimci programı savunan, destekleyen herkes ilericidir,
solcudur.

III. TÜRKİYE’NİN DEVRİMCİ GÜNDEMİ VE EMPERYALİZMİN
GERİCİ GÜNDEMİ

Soldaki kopmalar ve saflaşmalar

Liberal sol ve neosol, bu ilkelerden ve değerlerden nerede ve nasıl koptu? Türkiye’nin
devrimci gündeminin, devrimci stratejik hattının dışına nasıl çıktı; hatta karşı kutbuna nasıl
geçti?

Birincisi, emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık stratejik hedefi terkedildi. Zaman
zaman, sol etiketi hatırlanarak, antiemperyalist laflar edilse de, gerçekte, pratik ve teorilerinin
bütününe, kritik olay ve dönemeçlerdeki siyasetlerine baktığımızda bu söylemler ancak
görüntüyü kurtarmaya hizmet ediyor. Çünkü, emperyalizme karşı mücadele basit yüzeysel bir
protesto, eleştiri, suçlama söyleminden çok ötededir; ekonomik, siyasi, askeri, ideolojikkültürel
her alanda sistemden köklü bir kopuşu hedefleyen ve bütün diğer mücadelelerin
merkezinde yer alan stratejik bir hedeftir.

İkincisi, ortaçağ kurumlarına, tarikatçılığı, ağalığa karşı mücadele terkedildi. Aksine
“türbana özgürlük”, inançlara, tarikatlara, etnik yapılara özgürlük adı altında şeriatçılıkla ve
ortaçağ kurumlarıyla işbirliği yapıldı. Diğer yandan, Doğu’da yoksul köylülüğün ağalığa ve
şeyhliğe karşı mücadelesi değil, Kürt bölücülüğü ve emperyalizmin Türkiye’yi bölme planları
desteklendi.

Liberal solun, Türk devrimi geleneğinden koparak nasıl tarihin ve Türkiye’nin
bugünkü devrimci gündeminden de koptuğunun ve tarihin dışına düştüğünün en önemli
göstergesi Atatürk’ü ya da Kemalizm’i sol olarak görmemesidir. Oysa, Ekim Devrimi ve
Kemalist Devrim, 20. yüzyılın tarihini belirleyen en önemli öncü devrimlerdi. Kemalist
Devrimi, Batı’lı şablonla, yarım kalmış bir burjuva demokratik devrim olarak görsek bile -ki
bu tespiti yapanlar onu sol olarak görmüyor- yine toplumu ilerleten, üretici güçleri
özgürleştiren rolü nedeniyle, tarihsel olarak, sol, ilerici bir eylemdir. Bugün çok daha net
görüldüğü gibi, Kemalizm’e karşı tavır, devrimciliğin, ilericiliğin hiç kuşkusuz sosyalistliğin,
temel bir ölçütüdür. Kemalist Devrim’e karşı tavırla ve bütün diğer noktalardaki tavırlarıyla
tarihin dışına düştükleri gibi, Bilimsel Sosyalizm’in özü olan tarihsel materyalizmi de
reddetmiş oluyorlar.

Üçüncüsü, Fransız Devrimi ve Batı Aydınlanması ve modernleşmesiyle temelleri
atılan yaklaşık iki yüz yıllık sınıf mücadeleleri içinde içerikleri belirlenen demokrasi,
özgürlük gibi çağdaş değerlerin sınıfsal ve devrimci içerikleri terkedildi. Onların yerine, ABD
emperyalizminin sol aydınları bağlamada ideolojik devşirme araçları olarak kullanılan ve
Ezilen Dünya ülkelerini parçalamanın bir aracı haline getirilen, sahte “insan hakları”,
“özgürlük”, “etnik özgürlük” ve “demokrasi” kavramları, siyasetlerinin en temel değerleri
haline geldi. Toplumları ilerleten dinamik, yani ilericiliğin ölçütü olarak, sınıf eksenindeki
ilerici-gerici saflaşması ve sınıf mücadelesi yerine, neoliberal ideologlarca kotarılan etnik,
dinsel ve cemaatsal özgürlükler kondu. Gerek Türkiye tarihi ve Türkiye devrimi açısından,
gerekse diğer ülkeler devrimleri ve ilerici hamleleri açısından çok önemli olan bu neoliberal
ve postmodernist ideolojik operasyonla, Aydınlanmacılığın (çağdaş değerlerin) temel
ilkelerini oluşturan akılcılık, bilimin evrenselliği, determinizm, ilerleme ilkesi, bunların
zorunlu ürünü otorite, hiyerarşi, disiplin de reddedildi. Bu ideolojik-felsefi gericilik,
neoliberal ve neosol çevrelerin dayandığı ve beslendiği teorik-ideolojik, kültürel temel oldu.
Amerikancı küreselleşmeciliğin felsefi-kültürel ifadesi ve neoliberalizmin uzantısı
postmodernizmden beslenen bu ideolojik yığınak, onların, Türkiye’nin yaşadığı, varlık-yokluk
niteliğindeki, emperyalist tehditlere karşı ulusal bağımsızlık ve antiemperyalist mücadele
konusunda neden duyarsız, ilgisiz, hatta karşı tarafa hizmet eden, ama özü itibariyle gerici
nitelikteki “demokrasi” taleplerinde ise olağanüstü duyarlı olduklarını yeterince
açıklamaktadır. Bu gerçeklik, onların, kaçınılmaz olarak emperyalizm saflarına
sürüklenmelerini büyük ölçüde belirlemektedir.

Arada kalıp bocalayanlar

Türkiye tarihinin devrimci damarından beslenen ve onu sürdüren ulusalcı yurtsever
solla bu gelenekten kopmuş ve tarihin dışına düşmüş ulusalcılık karşıtı emperyalizm solu
dışında, kararsız, üçüncü bir eğilim ya da duruştan da sözetmek mümkün. Merdan Yanardağ,
Siyah Beyaz yayınlarından çıkan Ergenekon ve Sosyalistler kitabında, hem üçüncü bir çizgi
olarak kendi duruşunu ortaya koyuyor, hem de sözünü ettiğimiz neoliberal-neosol çevrelerin
liderlerinin veya sözcülerinin tarih dışı “sol” duruşunu yansıtıyor. Yukarıdaki ölçütler ışığında
liberal sol veya neosolun, sol olmayan konumunu kitabı inceleyerek görmek mümkün.

Sol’un tanımı bağlamında, Merdan Yanardağın konumu, burada değinmemiz gereken
önemli bir gerçeği çok iyi yansıtması açısından ilginç ve öğretici. Ergenekon ve Sosyalistler
kitabının hazırlayıcısı Merdan Yanardağ, kendisi kitapta yer alan fikirleriyle yurtsever,
ulusalcı ve antiemperyalist cephede yer alırken ve sosyalistliğinin tanımını da haklı ve doğru
olarak böyle yaparken, “Sosyalistler” başlığını attığı kitapta, savunduğu fikirdeki bir sosyalist
tanımına uyan parti ve şahsiyetlerin görüşlerine nedense hiç yer vermemiş.
Demek ki tek sosyalist kendisi; kahraman Yanardağ, tek başına sosyalizmi temsil
ediyor! Ya da diğerleri sosyalist; Yanardağ’ın fikirleri ise, onlara bir çeşit renk katan
“şizofrenik”, “travmatik” takıntılar, hezeyanlar! Örneğin kitapta yer alan fikirleri açısından
neredeyse yüzde yüz aynı fikirde olduğu İşçi Partisi’nden ya da ulusal bağımsızlıkçı bir
sosyalist şahsiyetten bir tek yazı yok nedense. İşçi Partisi’nin Ergenekon davasının sanık
öznesi olması özrü küçültmez artırır. Sonuç olarak, Yanardağ’ın pek anlaşılamayan niyeti ne
olursa olsun, kitap nesnel olarak okuyucuya şunu vermiş oluyor: Türkiye sosyalizmini
Ertuğrul Kürkçü, Ömer Laçiner, Levent Tüzel, Mahir Sayın, Sungur Savran gibi emperyalizm
solu temsil ediyor. Ulusal bağımsızlıkçı sosyalizmin tek temsilcisi ise, Merdan Yanardağ’dır,
o da siyasi olarak tokmağını liberal solcuların vurduğu davulun sadece taşıyıcısı olan bir
küsürattır.

Nasıl açıklamak gerekir bu altı kaval üstü şişhane garabet duruşu ya da tutarsızlığı?
Burada, Merdan Yanardağ’ın temsilciliğini yaptığı, Soğuk Savaş sonrası, 1990’ladan sonra
soldaki bölünmenin ve yeni saflaşmanın özünü bir türlü kavrayamayan, kavramak istemeyen,
arada kalmış bir solcu, sosyalist tipi sözkonusu. Eski tür solcu kalıplar ve alışkanlıklarla, bu
kalıp ve alışkanlıklarla açıklanamayan ve çelişen yeni olgular arasındaki karşıtlığı bir türlü
çözüp aşamayan, kolaycı medyatik bu birbirine karşıt fikirleri birbirine yapıştırarak eklektik,
ucube sonuçlar çıkaran kolaycı, hazırcı bir solcu tipi. Yanardağ’ın bu kitapta yaptığı iş ve
kendine (belki de farkında olmadan) verdiği misyon da bu. Eski solcu kalıplar, ölçütler (ve
düşmanlıklar, dostluklar) devam ediyor. Pratikte, yani siyasette (örneğin bu kitabı
yayımlamak bir siyasettir) hala neosolcu, ama dünyanın, Türkiye’nin somut analizinde,
çözümlerde, yani günün temel programı ve görevlerinde, sözde ulusalcısın!.. Bilimsel
sosyalist bakışa açısından pratik belirleyici olduğuna göre ulusalcıların yanında yer almak
gerekirken, ulusalcı olmayanların yanında yer almıyor! Ne diyelim, açıklamak zor.
Tutarsızlığı, hem öyle hem böyle olabilen parçalı kimliği yücelten neosolun postmodern
mantığıyla ancak açıklanabilir böylesi durumlar.

IV. DEVRİMCİ KÖKLERDEN KOPUŞ SÜRECİ

Büyük tarihi dönemeçlerde devrimcilik sınavı

Soldan sağa bu tür savrulma ve dönüşümlerde, eski değer ve siyasetlerin önemini
yitirdiği tarihin büyük virajlarını ya da dönemeçlerini öngörüsüzlük nedeniyle zamanında
algılayamama ve buna uygun devrimci mevzilenmeyi yapamamanın rolü büyüktür.
Devrimcilik bir yerde, ayağımızın altından durmadan akan ve değişen, bazen ummadığımız
bir şekilde ters yönde kayan toprağa, tarihe, her koşulda sağlam basabilmek değil mi? Tıpkı,
bisikletin üzerinde durabilmek için pedalı durmadan çevirmek zorunda olduğumuz gibi.
Kuşkusuz burada öznel etkenin, bilincin/bilginin ve devrimci iradenin rolü büyüktür.

1990’larda Sovyet Bloku’nun dağılması, dünyadaki iki Süper Devlet’in belirlediği
Soğuk Savaş süreci de denen dönemin stratejik dengelerini kökten değiştirdi. Buna bağlı
olarak oluşan dünya çapındaki devrim ve karşıdevrim saflaşması temelden değiştiği gibi,
solculuk, devrimcilik tanımları ve eskiden ilerici, devrimci içerikteki kavramların içerikleri ve
anlamları da kökten değişikliğe uğradı.

Sovyetlerin dağılmasıyla değişen stratejiler
Bu kökten değişikliği belirleyen dünya çapındaki güçler dengesindeki değişiklik
kısaca neydi? En başta, Sovyetlerin bir güç ve denge merkezi olmaktan çıkmasıyla ABD
emperyalizmi, dünyada tek başına hegemonya yürütebilecek tek süper güç olarak kaldı.
Bunun sonucu, ABD ve NATO için, Sovyetler Birliği’ni dengelemek ve kuşatmak için
geliştirilen bütün stratejiler işlevini yitirdi. Dolayısıyla NATO’nun görevi de “Yeni NATO
Konsepti” olarak, 90’ların sonlarında yeniden belirlendi: Güney ‘in, özellikle İslam dünyasının
“terörist” ülkelerine karşı “demokratik dünya”nın güvenliği.

ABD’nin Yeni Dünya Düzeni adını verdiği tek kutuplu dünya egemenliğinin,
Küreselleşme programının temel hedefi, kuralsızlaşma, çoğulculu, etnik ve dinsel (inanç)
özgürlük, azınlık hakları (Bunlar ikiz ihanet Yasalarıyla ülkemize dayatılmış ve
yasalaştırılmıştır) adı altında özellikle Ezilen Dünya’nın ulusal devletlerini parçalayarak,
eyaletlere, güçsüz emirliklere bölerek kontrol edilir hale getirmekti. Devrimciler açısından ise,
emperyalist gericiliğin bu küreselleşme saldırısına karşı ulusal bağımsızlığı, ulusal devleti ve
ulusal bütünlüğü savunmak, öne çıkan mücadele mevzisi haline geldi. Artık ulusal
bağımsızlık ve ulusal bütünlük savunulmadan, ulusun parçalanmasına karşı uluslaşma
savunulmadan hiçbir ekonomik hak, demokratik özgürlük kazanılamazdı. Nitekim kararlı bir
antiemperyalist tavır geliştirmeyen, ulusal bağımsızlığı ve ulusal egemenliği mücadelesinin
merkezine koymayan bütün demokratik ve özgürlükçü eylemler öncelikle emperyalist Batı
tarafından hararetle desteklenmiş, onun güdümüne girmiştir. Yine, henüz yeni dönemin
saatinin çalışmaya başlamadığı 1990’lardaki madenci direnişinden sonraki sürece bakarsak,
istisnalar dışında, solun ve işçi hareketinin ciddi hiçbir başarı elde edemediği, sürekli
yenildiği herkesin yakından tanık olduğu bir gerçektir. İşte bu gerçeği kavrayamadığı için
neosol ve liberal sol gündem ve tarih dışı kaldı.

“Küreselleşme çağı”; sağda ve solda bölünmeler, yeni saflaşmalar

Bu stratejik değişikliğin, Soğuk Savaş döneminde bölgede kritik bir role sahip olan
Türkiye’deki saflaşmaya yansıyan iki temel değişiklik daha oldu:
Birincisi, Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler’in güneyini tutacak güçlü, bütünlüğü
titizlikle korunan bir Türkiye’ye ihtiyaç vardı. Bu bütünlüğü ve devleti zayıflatan, ideolojik
olarak ve ABD karşıtı olduğu için Sovyetleri güçlendirdiği düşünülen her türlü faaliyet,
düşünce, yıkıcı ve bölücü olarak tanımlanıp düşman ilan ediliyordu. Yeni strateji ise, bilindiği
gibi, Büyük Ortadoğu Projesi olarak geliştirildi; ABD’ye karşı bir güç merkezi ve denge
oluşturma özelliğini yitiren Sovyetler Birliği tehlikesi ortadan kalkınca, güçlü ve bu nedenle
bütünlüğü mutlaka korunması gereken bir Türkiye’ye de ihtiyaç kalmadı. Artık Türkiye
bölünebilirdi; köklü bir tarih ve kültüre sahip bir ulus olması, güçlü antiemperyalist ve
bağımsızlıkçı geleneği, yetişmiş insan gücü vb açısından emperyalizmin hiçbir zaman
yutamayacağı büyük bir lokma olduğundan bölünmesi gerekirdi. Ortadoğu’nun ve Orta
Asya’nın enerji kaynaklarını kontrolde istediği gibi kullanabileceği ikinci bir İsrail, bir Kukla
Kürt Devletçiği yaratmak Türkiye’nin bütünlüğünden daha önemliydi.

İkincisi, Türkiye’nin ulusal bütünlüğü ve güçlü üniter devletine ihtiyaç kalmadığına
göre ve Sovyetler Birliği denetimindeki Türklerin de kendi bağımsız devletlerini kurmasıyla
Türkçü-Turancı söylemde bir milliyetçiliğe de ihtiyaç kalmadı. Yerine, Yeni NATO Konsepti
adı verilen yeni strateji ile Güney’deki ABD karşıtı oluşumları bastırmaya göre geliştirilen,
daha çok İslamcı nitelikteki bu dalgayı kontrol etmek için “Ilımlı İslam” projesi geliştirildi:
“Radikal İslam” adı verdikleri anti-ABD akımlara karşı ABD kontrolündeki “Ilımlı İslam”.
Emperyalist merkezlerde, şimdi artık, Soğuk Savaş döneminde büyük itibar gören ırkçı
milliyetçiliğe karşı “muhafazakâr-demokrat İslamcılık” ya da “modernleşmeci islamcılık”
itibar görüyordu. Soğuk Savaş döneminde, Sovyetlerde ve içerideki antiemperyalist devrimci
ve yurtseverlere karşı örgütlenen ve kullanılan ırkçı milliyetçiler, ABD’nin desteğini
çekmesiyle ve Türkiye’nin ve Türk milletinin “bütünlüğünü koruyuculuktan vazgeçip
parçalamaya yönelmesiyle boşlukta kaldılar. Dolayısıyla, solun 70’lerde Kemalizm’in
devrimci milliyetçiliğini terk etmesiyle, bütün “milliyetçilerin” çatısı altında toplandığı MHP
bir bölünme süreci yaşadı. Bahçeli’nin başında olduğu ekip, eski ABD destekli “milliyetçiliği
yeni ABD siyasetlerine uyarlayarak, bölücülüğü artık gizlenmeyen ABD siyasetlerine bağlı
“milliyetçilik”te ısrar etti. Bu eksende ve “Ilımlı İslam”a uygun bir şekilde MHP’yi yeniden
yapılandırdı. Samimi, vatansever milliyetçiler MHP’den koparak ve Atatürkçü köklerini
keşfederek devrimci milliyetçilerle yakınlaşmaya başladılar.

Solda nasıl emperyalizm solu-antiemperyalist sol bölünmesi yaşanmışsa, sağda da
Amerikancı milliyetçilik-antiemperyalist, bağımsızlıkçı milliyetçilik bölünmesi yaşanmıştır.
İşte, ABD’nin Ergenekon tertibini sahneye koymasının arkasında yatan ve yeni dönemin
saflaşmasına damgasını vuran esas nedenler buradadır. Her ikisi de antiemperyalist, her ikisi
de Kemalist devrim geleneğine yaslanan milliyetçilerin ve ulusalcıların ulusal bağımsızlığı ve
egemenliği yeniden kazanmak için birleştikleri bu değişim sürecindedir. ABD Ergenekon
tertibiyle, işte bu, Tandoğan – Çağlayan – Gündoğdu mitinglerindeki büyük kitleyi harekete
geçiren, 1940’lardan sonra bölünmüş, Türkiye’nin varlığına karşı emperyalist tehditler
nedeniyle şimdi tekrar birleşen ve yükselen ulusalcı dalgayı bastırmak istemektedir.
Neoliberal solun ve neosolun bu yeni dönemin karakteristiklerini ve siyasi
saflaşmalarını algılayamadığı ve devşirildiği ölçüde de anlamak istemediği bu nesnel olgular
sonucu, bir çok yeni gelişme yanında sağ da ve sol da derin bir ayrışma ve bölünme süreci
yaşadı. Örneğin Kıbrıs’ta, geçmişte sağda olan Denktaş, bugün soldadır; geçmişte solda olan
Talat bugün sağdadır. Irak’ta geçmişte sağda olan, ama ABD’ye direnen aşiretler, bugün
solda; geçmişte solda olan Irak Komünist Partisi, kukla hükümetle işbirliği yapıp ABD
cephesinde yer aldığı için bugün sağdadır. Türkiye’de, geçmişte MHP’de olan Kemalizm’e,
devrimcilere karşı ABD’nin yanında yer alan milliyetçi, bugün, kendini nasıl tanımlarsa
tanımlasın, ABD’ye ve MHP’ye karşı Atatürkçülüğe sarılarak soldadır.

Adım adım devşirilme süreci

Daha da öncesinden, 1980’lerden başlarsak, Amerikancı 12 Eylül darbecileri, o güne
kadarki antiemperyalizmin alt yapısını oluşturan sosyalist ve Kemalist birikimi ezmeyi ve
tasfiye etmeyi hedefledi. Ekonomik planda bunu, yine emperyalist sistemin merkezlerinde
planlanan ve Özal’ın hazırlayıp sunduğu 24 Ocak kararlarıyla serbest piyasacılık ve
özelleştirmecilik programı tamamlıyordu. Gösterişli, ama içi boş sahte Atatürkçülük
söylemleriyle gelen 12 Eylül gericiliği, içeride (cezaevlerinde) ve dışarıda öyle bir
“Atatürkçülük” dayattı ki devrimcilere, bunun, Kemalizm’i devrimci nitelikleriyle doğru
kavrayan sağlam bir tarih bilinci, halk ve vatan sevgisi olmadan göğüslenmesi zordu.

Nitekim, zaten 70’ler boyunca estirilen maceracılık, anarşizm ve revizyonizm rüzgarlarıyla
Kemalizm’e, ulusal değerlere düşmanlık içinde, İstiklal Marşı’na saygısızlık duygularıyla
yönlendirilmiş bir çok “sol”cu, 12 Eylül darbecilerinin bu sahte (gerçekte Atatürk düşmanı)
Atatürkçülük dayatmalarının da etkisiyle, Atatürk’ten nefret eder hale getirildi. Aynı nedenle
hatta birçok Atatürkçü aydın da Atatürkçülüğe düşman hale getirildi.

1980’lerde başlayan, piyasacılık ve liberalizmle beslenen Avrupa demokrasisi
hayranlığı ile Kemalizm düşmanlığı atbaşı gidiyordu. Neoliberalizmin merkezlerinde üretilen
jakobenizm ve Kemalizm düşmanlığının teorisi yapılarak, dolayısıyla tarihe her türlü
devrimci müdahale, baskıcı, özgürlük ve demokrasi düşmanı ilan edildi. Bütün bunlara
Sovyetler Birliği’nin dağılması da eklenince, Cumhuriyet Devrimi’nin kazanmalarını,
Kemalizm’i reddederek devrimci geçmişinden ve tarihinden kopmuş, Sosyalizme ve
devrimlere inancı zayıflamış geri bilinçteki solcu kolayca teslim alındı, devşirildi…
1980’lerden başlayıp, Soğuk Savaş döneminin sona erdiği 1990’larda önemli bir
kırılma yaşanarak günümüze kadar gelen süreçte, zaten ciddi ideolojik sorunlar yaşayan
sosyalist sol, 70’lerden sonra giderek sorunlu hale geldiği devrimci yatağından, geleneğinden
tamamen koparılmaya, dünya çapında güç ve moral kazanan neoliberalizmin devşirmeleri
haline getirilmeye çalışıldı. Küreselleşmenin neoliberal-postmodern ideologlarının dayattığı,
bir kısım solu köklerinden, ulusundan ve tarihinden tamamen koparan, köksüzleştiren
saflaşmanın gelişimi ana unsurlarıyla şöyledir:

— Özelleştirme dayatmasına karşı tavır: Her türlü devlet ve devletçilik kötü,
devlete karşı her şey iyi. Özal’la başlayan ve gerekçesi, 12 Eylül’ün faşizan baskıları da
arkaya alınıp kullanılarak, KİT’lerin hantallığı, verimliliğini ve karlılığını yitirmesi, bu
nedenle devlete yük olması, olarak ileri sürülen özelleştirmelerine karşı tek açık ve sistemli
tavrı İşçi Partililer aldı. Onun dışında bugün liberal ve neosol dediğimiz kesimden bütün
örgütler, sendikacıların çoğu dâhil, biz devleti ve yozlaşmış KİT’leri savunamayız, işçi sınıfı
açısından devlet de özel sektör de aynı sömürücü işverendir, diyerek doğrudan veya dolaylı
özelleştirmeyi savundu. Emperyalizmin küreselleşmeci planının, 70’lerden kalma maceracıanarşist
sola, soyut devlet düşmanlığı zaafını kullanarak yutturduğu ilk zoka buydu.

— Ulusal devlet konusunda tavır: Küreselleşme saldırısının en temel ve belirleyici
yalanı, ulusal devletin tarihini doldurduğu, ulusal sınırların, “küreselleşen” bilim ve
teknolojinin, iletişimin gelişmesinin önünde engel olduğu iddiasıdır. Zaten 70’ler ve 80’ler
boyunca ulusal değerler ve ulusal devlete karşı tütsülenmiş, özelleştirme ile ilgili liberal
“demokrasi” masallarıyla alıştırılmış bu kesim bu enternasyonalist (!) teoriye dört elle sarıldı.

— Ezen ve ezilen ulus bölünmesinde tavır: Gorbaçov’un 90’larda Sovyet sistemini
tasfiye ederken ilan ettiği gelişmiş ülkelerle Üçüncü Dünya, Kuzeyle Güney ya da
emperyalizmle Ezilen Dünya arasındaki farklılıkların ve çatışmaların ortadan kalktığı tezi
benimsenerek, 20. yüzyıl ve günümüzde dünya devriminin dinamiğini oluşturan ezen ve
ezilen ulus temel çelişmesi terk edildi. Dolayısıyla 20. yüzyıldaki bütün devrimlerin temel
stratejisi, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın dünya devriminin fırtına merkezleri olduğu
gerçeği reddedildi. Böylece, ulusal devletin gününü doldurduğu, gericileştiği teorisiyle,
emperyalist baskı ve sömürüye karşı ulusal bağımsızlık mücadelesinin terk edilmesi,
birbiriyle neden-sonuç ilişkisi olan, birbirini bütünleyen teorilerdi. Peki bu iddialara karşı
sınıf mücadelesi mi öne çıkarıldı? Aksine, bol bol lafı edilmesine rağmen, “özgürlük” ve
“demokrasi” adına pratikte sınıf mücadelesini reddeden teorilere sarıldılar: Özgürlüğün adı
“etnik özgürlük”, demokrasinin adı da mafya-hortumcu-tarikat demokrasisi oldu. “Demokrasi”yi, “çoğulculuğu”, Avrupa Birliği’ni, “etnik özgürlüğü” savunsun da ister hırsız, ister hortumcu, ister tarikatçı-yobaz, isterse emperyalizmin ajanı olsun fark etmiyordu.

— Emperyalist kültüre karşı tavır: Yukarıdaki temel noktalarda “sol” adım adım
devşirilirken, bunun fikri ve kültürel alandaki araçlarını ise, postmodemizm sağlıyordu.
Postmodernizmin ABD ve Avrupa’da, yaygınlaşan ve giderek sosyalist aydınları etkileyen bir
akını haline gelmesi, başlarda Sovyet revizyonizmine karşı bir alternatif olarak umut bağlanan
Batı 68’in in yenilgisi ve hızla bir balon gibi sönmesiyle başladı. 70’ler ve 80’lerde Batı
merkezlerinde, Nietzsche’ye tekrar tekrar dönerek, Liyotard’la, Foucault’la, Derrida’yla,
Fayerabant’la, Aydınlanma düşüncesini, çağdaş bilimsel değerleri bütün yönleriyle
sorgulayan, eleştiren, reddeden postmodernizm, 90’lardan sonra küreselci “reformlarla yıkım
süreci hızlanan Türkiye’ye vb ülkelere tam bir misyonerlik, çökerticilik göreviyle bir işgal
ordusu gibi girdi. Postmodernist tezleri esas alarak yayınlanan Batı kaynaklı çeviri kitap ve
dergilerin oranı, yaklaşık on yıl içinde, bütün çevirilerin neredeyse yüzde 70-80’ini oluşturur
hale geldi. Birçok solcu bu kitapları, “itibardan düşen” Marksizm’e, sosyalizme karşı yeni bir
şey bulabilir miyim diyerek okudu, didik didik etti. Bir kısmı bu “yeni”, “aykırı”, “karşı”
ambalajlı malın ne mal olduğunu fark etti ve gerçeği fark edince uzaklaştı. Tarihinden ve
devrimci değerlerinden kopmuş diğer birçoğu ise, yeni bir şey bulmanın budalaca sevinciyle
bu gerici teoriye sarıldı.

— Ermeni soykırımı yalanana karşı tavır: Bu konuda kapalı ya da açık hepsi bu
emperyalist yalanı benimsedi; ancak bazıları halkın büyük tepkisi nedeniyle “soykırım”
sözcüğü yerine “kırım”, “katliam” vb sözcüklerini kullanarak sinsi bir yolu tercih ediyorlar.
“Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz”, “Ermenilerden özür diliyoruz” kampanyaları, halkın
gündeminden ve sol’dan kopuşun, Türkiye devrimci tarihinin safrası haline gelişin çarpıcı
örnekleridir.

Kimler, nasıl tarihin safrası oldular

Geçmişte ve yakın tarihimizde devrimci niteliğini yitirerek, ülkesinin ilerici, devrimci
gündeminden ve dinamiklerinden kopan birçok siyasi akım ve örgüt vardır. 19. yüzyılda
Proudhon ve Bukunin’in ideologluğunu, Blanqui’nin fiili önderliğini yaptığı anarşistlerin
bugünkü geldikleri nokta ilk büyük örnektir. Anarşistler 1840’lardan 1890’lara kadar, I.
Enternasyonal’de, Marks ve Engelsin başını çektiği bilimsel sosyalistlerin karşısından en
önemli ve güçlü akımdı. Paris Komünü’nde onlar etkiliydi. Gerek Komün yenilgisi, gerekse
Marks ve Engels’in yürüttüğü ideolojik mücadeleyle fikri alanda bütün teorileri çürütüldü ve
mahkûm edildiler. Ancak devrimci olmaktan tamamen çıkıp emperyalizmin aleti haline
gelmeleri, Sovyet Devrimi pratiğiyim netleşti. Ekim Devrimi ve sonrasındaki, Kronştad
ayaklanması ve Lenin’e suikast düzenlenen iç savaş sürecinde karşıdevrimci nitelikleri iyice
ortaya çıktı. Bugün gerici postmodernizm teorileriyle yeniden canlanıp varlık göstermeye
çalışmaları, her türlü ulusal bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, toplumcu düşünceye karşı ifrata
varmış bireyci bir direniş göstermeleri, nasıl karşıdevrimci bir tarihi noktaya geldiklerini
gösterme bakımından öğreticidir.

İkinci örnek, yine Sovyet Devrimi pratiğinde, özellikle iç savaş sürecinde,
Bolşeviklere karşı emperyalistlerin desteklediği Denikin, Kolçak, Vrangel komutasındaki
Beyaz Orduların yanında yer alan Menşeviklerin akıbetidir. Menşevikleri bu noktaya götüren
fikri ve siyasi temeller, bugünkü liberal solun Avrupa Birlikçiliği gibi, Avrupa Sosyal
Demokrasisinin programını ve gündemini taklit ve takip etmekti. Rusya’da Avrupa’ya rağmen
ve Avrupa’ya karşı bir devrime kesinlikle karşı olmalarıdır. Onlar Rusya gerçeklerinden ve ezici çoğunluğu köylü (mujik) olan, toprak isteyen Rus halkının gündeminden koptular ve
böylece Rus devrimi tarihinin dışına atıldılar. Menşevikler, Birinci Dünya Savaşı’da kendi
emperyalist burjuvazilerini destekleyerek devrim saflarını terk edip karşıdevrim saflarına
geçen II. Enternasyonal’in başındaki Avrupa Sosyal Demokrasisinin uzantılarıydılar.

Üçüncü örnek, Rusya, Çin, Vietnam vb örneklerinde gördüğümüz gibi, Ezilen Dünya
gerçeklerine uymayan antikapitalist programları nedeniyle, bu ülkelerde devrimlerin
antiemperyalist ve toprak devrimi temelinde gelişmesini büyük ölçüde baltalayan
Troçkistlerdir. Onlar mücadeleyi, 19. yüzyılın Paris Komünü vb modeli olan kentlerde işçi
ayaklanmalarıyla barikat savaşlarıyla sınırlayarak ve geniş köylü yığınlarıyla birleşmeyi
engelleyerek devrimci sürecin büyük ölçüde dışına, yer yer karşıdevrimle işbirliği yapar
duruma düşmüşlerdir. Başlarda etkili bir akım olmakla birlikte devrim derinleştikçe devrimci
gündemin ve tarihin dışına atılmışlardır. Troçkistlerin, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki
Antifaşist Cepheleri baltalayan tavırları dahil bir çok benzer pratikleri, bütün 20. yüzyıl
devrimci pratiklerinin nesnel olarak ulusal ve demokratik karakterdeki stratejisine karşı
olmalarından kaynaklanıyordu. Troçkizm, emperyalist ülkelerde antikapitalist
programlarından dolayı varlığını sürdürüyor.

Dördüncü bir örnek de, terörizm çizgisini izleyen maceracı, fokocu solculuktur. Özellikle
Latin Amerika başta olmak üzere 1960’lar ve 70’lerde ülkemiz dahil dünyada bir hayli yaygın
ve etkiliydi. Ancak, fikri açıdan da çok zayıf ve sığ olan bu sabırsız, aceleci ve öfkesi önünde
boynu eğik solculuğun uzun soluklu olmayacağı doğaldı. Nitekim 1980’lerden sonra hızla
yenildiler ve dağıldılar.

V. ERGENEKON TERTİBİ, ABD VE LİBERAL SOL

Ergenekon tertibinde liberal sol ABD’nln nasıl aleti oldu?
Liberal sol, Ergenekon tertibini, bir Amerikan tertibi değil de, liberal-muhafazakâr
demokrat AKP’nin, bir demokratikleşme, Kemalist otoriter, bürokrat ulusalcılığın devamı olan
derin devleti açığa çıkarma, bir “barsak temizleme” operasyonu olarak değerlendirirken, ortak
analiz ve siyasetini şöyle ortaya koyuyordu: Olay, devlet içindeki, biri TSK ve ulusalcılar
blokundan oluşan otoriter-darbeci kesim ile diğeri sermayenin liberal-muhafazakar temsilcisi
AKP arasındaki kapışmadır. Yaşar Büyükanıt ve Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki gizli
mutabakatıyla Ordu ve AKP uzlaştı; bunun sonucu Ordu, emekli komutanlarını da gözden
çıkararak, müttefiki olan ‘”neofaşist” ulusalcıları harcadılar.(2) Bu analize göre, Türkiye
bağımsız gelişmiş kapitalist ülkedir, bölünme tehdidi gibi bir sorunu yoktur; bütün ekonomik
ve siyasi olaylar dışarıdan, belirleyici veya değil, herhangi bir müdahale olmaksızın cereyan
etmektedir! Türkiye’de solun, demokratların esas hedefi, emperyalizm, sömürü falan değil,
otoriter, müdahaleci devlet ve siyasi güçlerdir! Batı düşmanı, milliyetçi, otoriter geleneğe
karşı “uluslararası güçler”le (yani emperyalizmle) işbirliği yapılabilir; önemli olan
demokrasidir!

Nitekim, bu analizlerin gereği olarak, Ergenekon tertibinin, CIA merkezlerinden
planlandığı ve tertibin CIA bağlantılı Mehmet Eymür ve Fethullahçı çete tarafından
uygulandığı bütün belgeleriyle ortaya çıktığı halde, Batı güdümlü solun temsilcileri, olayı bir
iç hesaplaşmaymış gibi göstermeye büyük bir özen gösteriyorlar. Örneğin Ertuğrul Kürkçü,

ABD ve piyonlarını temize çıkararak devrimci ve yurtseverleri yargısız, savunmasız mahkum
ediyor: “Elbette, seçilmiş bir hükümeti, seçimler yoluyla alaşağı etme kapısı siyaseten ve
hukuken açık olduğu halde, gözlerimizin önünde darbeyle devirmeye kalkışan, bunun için
tedhişe, cinayete, sabotaja, cinayete girişen ‘Ergenekon’ çetesi cezasını çekecek.”(3) Ortada
belge ve kanıta dayanan ne darbe, ne terör veya başka bir suç olmadığı halda, Taraf, Zaman,
Yeni Şafak gibi Amerikanı basının yalanlarını tekrarlayan Kürkçü’nün söyledikleri, bilinçli
çarpıtma ve yalanlara dayanan CIA’nin bildik psikolojik savaş yöntemlerini tekrarlamaktan
ibarettir. Çünkü böyle durumlarda önemli olan neyin nasıl söylendiği, ne kadar solcu sosyalist
içerikte olduğu değil, söylenenlerin, analizlerin kime karşı olduğu, özellikle de kime hizmet
ettiğidir.

Küreselleşme taktiği:
Eski sol söylemlere sahip çık, sağ söylemleri solun üstüne yık!

Bu bilinçli çarpıtma ve yalanların arkasında, kuşkusuz, “demokrat ve özgürlükçü sol”u
avlamada en etkili silah olan ABD’nin “Küreselleşmemi taktikleri yatmaktadır: Soğuk Savaş
döneminin bütün ilerici, sol kavramlarına, söylemlerine sahip çıkıp, içeriğini boşaltarak kendi
çıkarlarına göre yeniden doldurmak, bütün gerici, tutucu kavramları da devrimcilerin üstüne
yıkmak. En hızlı “insan hakları”, “demokrasi” dostu, savaşçısı, en hızlı değişimci ve yenilikçi,
en hızlı darbe karşıtı, en büyük sivil toplumcu artık ABD’dir! En sivil (!), turuncu devrimlerin,
en özgürlükçü (!), anarşist eylemlerin arkasında boşuna ABD yok. Faşizm liberal demokrasi
düşmanıdır, o halde faşizmin en büyü düşmanı ABD’dir (!) Antiemperyalizm, yurtseverlik
Batı düşmanlığı ise faşistliktir! Bunları yutarak hala “solcu” olunabiliyor. Ama kimin
solcusu? Elbette majestelerinin… Budalalaşmış, aklını kullanmaktan aciz, Batının şablonlarını
tekrarlamayı ilericilik sanan, dönek, mücadele kaçağı “solcu” döküntüleri, bir de bakmışız ki,
majestelerinin kucağında; basınında, TV’sinde bu sahte kavramlarla devrimcilere modernlik,
sosyalistlik, solculuk dersi veriyor.

Ergenekon davasında, oh olsun, darbe hazırlayan faşist Susurluk çetesi, Veli Küçük vs
ile işbirliği yapan ulusalcı “neofaşistler” yargılansın, cezasını çeksin derken, aslında Türkiye
gündeminden, yani gerçeklerinden koptukları gibi, CIA’nin ürettiği yalanları tekrar ederek,
bırakın devrimci ahlakı, aydın ahlakı ve onurundan da koptular. Faşistlik ne zamandan beri
dünyanın en saldırgan, en ırkçı ve gerici devleti ABD’nin ve işbirlikçilerinin siyaseti değil de,
ona karşı mücadele edenlerin siyaseti oluyor? Emperyalizme karşı faşistlik nerede görülmüş?
ABD’yi ve Türkiye’de bunun yer yer uygulamalarım yapan AKP değil de karşıtlarını,
yurtseverleri faşistlikle suçlamak, asıl faşistleri gizlemek değil mi?

Burada, ABD’nin Ezilen Dünya ulusal devletlerini çökertmek açısından önemli bir
strateji değişikliği söz konusu. Eskiden orduya dayanarak yukarıdan yapılan darbelerin yerini
şimdi artık “aşağıdan” yapılan “sivil” darbeler aldı. Çünkü ordular, parçalanmak istenen ulusal
devletlerin temel dayanağıydı ve çökertilmeliydi, parçalanmalıydı. İşte bu, ulusal devletin
gününü doldurduğu teorisinin pratiğe yansıması olan orduyu çökertme ve ya da teslim alma
siyaseti, ordu ve devlet düşmanlığıyla malûl liberal ve neosolu avlamak için en etkili silahtı.
Liberal ve neosolcular, eskiden kalma ordu=faşistliktir, darbeciliktir tek yanlı, sakat
mantığının sonucu, taktik değiştiren ABD’nin bu kez orduya karşı sivil darbe tezgahlarında
tam bir piyon durumuna düştüler.

Ergenekon olayı, ABD’nin bütün planlarını bozar hale gelen, sağ ve sol kökenden
gelen kollarıyla hızla toparlanan ve ulusal bir hükümete yönelen ulusal güçleri susturmak,
özellikle de TSK’yi teslim almak için planlandığı, artık zeka özürlülerin bile kolayca
kavradığı bîr gerçektir. Neden ABD merkezli olduğunun en basit açıklaması, bütün
tutuklananların en aktif ve etkili ABD (ve AKP) karşıtı ve ulusalcı-milliyetçi olmasıdır. Velev
ki bazıları darbeciydi, bu, onların anti ABD ve ulusal bağımsızlıkçı olmalarını değiştirmez ki,
yöntemlerinin yanlışlığını gösterir. Hatta bazılarının geçmişte MHP’ye yakın ve ABD’yle
işbirliği yaptığı, bugün ise yukarıda belirttiğimiz stratejik değişiklikler sonucu, Türkiye’nin
bütünlüğünü parçalamayı hedefleyen aynı ABD’ye karşı mücadele etmelerini de engellemez.
Emperyalizm güdümlü sol ile emperyalizm güdümlü milliyetçiliğinin buluşması
Çok daha önemli bir başka gösterge ise, geçmişte Gladyo’nun ve Susurluk çetesinin
içinde yuvalandığı, ABD’nin devrimcilere karşı bir iç savaş örgütü olarak örgütlediği bilinen,
bugün de Meclis’in ABD güdümlü ikinci büyük partisi MHP ve ülkücülerin, Gladyo’nun en
çok kullandığı BBP’nin (Büyük Birlik Partisi) neden Ergenekon soruşturması ve tutukluları
içinde yer almadığıdır. Burada çok önemli bir gerçek daha ortaya çıkıyor: Emperyalizm
milliyetçiliği, yani sahte milliyetçilikle, emperyalizm solu, sahte sol, liberalizm ve sahte
paydasında, buluşuyor. Hey zalim gerçek, sen nelere kadirsin! Aynı şekilde, Fethullahçılarla
ilgili sayfalarca bilgi ve belge iddianamede yer almasına rağmen, özenle korunmaları ve dava
dışı bırakılmalarıdır. Çünkü onlar tertibi hazırlayanların piyonları, görevlileridir. Hangi
satranç oyuncusu piyonlarını hemen harcar?

Ayrıca tertipçilerin acelesi vardı; Irak’ta yenilmişti, AKP balonu hızla sönmeye
başlamıştı, açılan davayla belki de kapatılabilirdi ve Bush birkaç ay içinde gediyordu; telaşla
sırıtan açıklarını gizleyemeden saldırıya geçtiler. Ve liberal sol teorisyenlerin hiç birisinin de
özellikle bu gerçeği sorgulamaması, sorgulamaktan kaçması ve mal bulmuş gibi olayın üstüne
atılıp “oh kurtuluyoruz nihayet şu ulusalcılardan” deyip moral bulması (!), fikirde de pratikte
de kimlerle işbirliği içinde olduklarını açıkça ele vermiyorlar mı?
Ergenekon olayı, devrimciliğin de solculuğun da sahtesini ve gerçeğini ortaya
çıkarmada, müthiş bir laboratuar oldu, olmaya devam ediyor.

Sonuç

Türkiye solunun, emperyalizmin strateji ve siyasetlerinin bir uzantısı haline gelen bu
liberal ve mandacı kolu, devrimci köklerine yabancılaşırken halkına ulusuna da tamamen
yabancılaştı. En çarpıcı örneğini, daha önce yürüttükleri “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz
Ermeniyiz” kampanyasının bir devamı olan, “Ermenilerden özür diliyoruz” kampanyasında da
görüldüğü gibi, Türk halkının, Türk ulusunun tepkisi, duyguları, devrimciliğin en temel
ölçütü olan halka hesap verme gibi sorumluluklar, hatta “ihanet içindesiniz” gibi eleştiriler,
artık onları hiç mi hiç ırgalamıyor!.. Bütün eylemlerinde olduğu gibi, onlar için tek ölçüt,
emperyalist merkezlerin desteği ve övgüsüdür. Halkına, dolayısıyla tarihine ve gerçeklere
ihanet edenleri, tarihin süpürgesi mutlaka alır bir kenara atar.
Halka ve kendine yabancılaşma, aynı zamanda toprağından, yani vatanından ve ulusal
tarihinden de kopma, köksüzleşme (dekadanlaşma) demektir; ya da tersi, köksüzleştikçe,
vatansızlaştıkça halka ve kendine yabancılaşırsın. Bütün köksüzlerin ve vatansızların, bir gün
mutlaka emperyalistlerin, karanlık güçlerin aleti olduğu önemli bir tarihi gerçektir. ABD
talimatıyla gündeme getirilen ve Abdullah Gül’ün de içinde yer aldığı bir planla AKP
üzerinden Ermeni soykırımı yalanının Türkiye’ye kabul ettirilmesi hedeflenen, arkasında
sırada tazminat ve toprak talebi bekleyen, “Ermenilerden özür diliyoruz” kampanyası, Türk
Devrimine, halka, ulusa ve tarihe yabancılaşmanın en çarpıcı örneğidir. İmza kampanyasının
başını çeken Murat Belgelerin, Altanların, Baskın Oranların, Ufuk Urasların, Ertuğrul
Kürkçülerin peşinden gidenlerin bu çürüyüşü ve ahlaki alçalışı yaşamaları kaçınılmazdır.

(1) Zaman gazetesi, 5 Aralık 2008.
(2) Bu konuda Bkz: Merdan Yanardağ, Ergenekon ve Sosyalistler, Siyah Beyaz Yayınları, Kasım 2008 İstanbul.
(3) Ergenekon ve Sosyalistler, s.43.