Ana Sayfa Manşet YADİGAR ÖZEN YAZDI: TÜRK KADININI VATANINDAN KOPARAMAZSINIZ

YADİGAR ÖZEN YAZDI: TÜRK KADININI VATANINDAN KOPARAMAZSINIZ

297

Yadigar Özen, Öncü Gençlik Genel Başkanvekili

Kasım ayında bir gün televizyon kanallarını ve sosyal medya platformlarını açtığımızda, Las Tesis eylemleri dünya gündemindeydi. Verilen tepkilere baktığımızda; “kadınlar sonunda ayaklandı”, “işte kadın tepkisini dansla verdi”, “dünyayı kadınlar kurtaracak”, “eylemin en masum hali” gibi yorumları görünce heyecanlandık. Sandık ki kadınlar şiddete ve cinayetlere karşı uluslararası ortak bir dil oluşturdu, dansın ve müziğin ritmiyle eylemini buluşturdu. Bu yorumları yaptığımızda henüz görüntünün sesini açmamıştık. Görüntünün sesini açtığımızda ise karşımıza şu sözcükler çıktı:

“…tecavüzcü sensin,

öldüren sensin,

polisler,

hakimler, devlet ve başkan, direnen kadınlar, dünyada her yerde…”

Las Tesis eylemleri ilk olarak Şili sokaklarında feminist örgütler tarafından yapıldı. Daha sonra hızla diğer Latin Amerika ülkelerine ve bazı Avrupa ülkelerine yayıldı. Son durağı da aralık ayında Türkiye oldu ve bütün eylemlerde aynı sözcükler kullanıldı. Burada diğer ülkelerde bu sözcüklerin ne ifade ettiğinin analizini yapmayacağız. Fakat mesele aynı sözlerin Türkiye sokaklarında söylenmesi olduğu için bütün dikkatimizi buraya toplayacağız.

Türkiye sokaklarında yapılan bu eylem çoğu çevrelerce “şarkı söyleyip dans ederek yapılan bir eylemin nesi yanlış olabilir ki bu kadar da tahammülsüzleşmeyin” diye savunuldu. Hayır efendim, tahammülsüzleşelim. Kendi ülkemizin sokaklarında kadına şiddete karşı, çok masum bir eylem kisvesi altında, devlet ve polis düşmanlığı yapılıyorsa o sesi kısmak için hep birlikte harekete geçelim. Çünkü bu eylem, millete zerk edilmeye çalışılan güvensizlik zehridir.

Las Tesis’in her yerde tekrarlanan sloganları Türk milletine şunları dayatıyor:

Devlet öldürür ve tecavüz eder, güvenme!

Polis öldürür ve tecavüz eder, güvenme!

Hakimler öldürür ve tecavüz eder, güvenme!

Peki bir sorunla karşı karşıya kalan kadın kime başvuracaktır? Damarlarında bu güvensizlik zehri dolaşırken ve yapılan bu düşmanlık propagandasının etkisindeyken, kimden güvence talep edecektir? Bu soruların cevapları eylemi yapan kişilerde yoktur. Çünkü amaçları zaten milletin içinde bu 3 maddede özetlediğimiz güvensizlik iklimini hâkim kılmaktır.

Bugün Türkiye’de devlet ve polis karşıtlığının merkezi kimdir? 24 Temmuz 2015’den beri hendeklere gömülen, devletin içindeki yuvalarından birer ur gibi sökülüp atılan terör örgütleridir. Hedef alınan Türk yargısı kiminle savaşmaktadır? FETÖ ve PKK’yı yargılamakta ve cezalandırmaktadır. Siz terörle kıran kırana mücadele eden bir ülkede devlete ve polise katil, tecavüzcü yaftası yapıştırırsanız, sadece terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürmüş olursunuz.

Kız çocuklarını gencecik yaşta dağa kaldırıp haremlere katan, canlı bomba yapıp hayatlarını karartan PKK’ya tek bir lafı olmayan “kadın örgütleri”nin, Las Tesis’in “katil devlet” borazanlığında başı çekmesi öğreticidir. Kadını; birlikte mücadele edeceği erkeğin, çözümleri güvence altına alacak ve toplumsal dönüşümü sağlayacak devletin, sokakların güvenliğini sağlayacak polisin karşısına koyan bu anlayışın temsilcileri, kadını gerçek çözümden kopardığı ve terör siyasetlerine yedeklemeye çalıştığı için aynı zamanda kadın düşmanıdır.

MECLİSİMİZİN SABİHA’SINI ARIYORUZ

Bugünkü gibi bir varoluş mücadelesi verdiğimiz 1919 yılında kadının, mücadelenin en ön safında yer alması için uğraşan Sabiha Sertel, “Bugün mağlubiyetin verdiği yeis ile başımız yerlerde sürünürken kalplerimizi şişiren yeisle karışık bir sevinç veren iki tesellimiz var: Ta Kafkas dağlarında, Arabistan’ın kızgın çöllerinde Anafartalar’da Galiçya’da namusuyla döğüşen muazzez şehitlerimiz, bir de; vatanın öz evlatlarını ölürken ve yaşarken bir ana ruhuyla bakan, onları seven Hilal-i Ahmer [Kızılay] ve Hilal-i Ahmer’in büyük ruhlu yüksek imanlı kadınları!” (1)  diye vatan için çarpan yüreğini ortaya koyuyordu.

 “Artık hürriyet mahdut bir zümreye tahsis edilemez ve erkeklerin mümessillerinden mürekkep bir meclis artık memleketi temsil edemez. Kanun-i Esasi’nin bütün Osmanlılara verdiği hakkı bizlerden kimse esirgeyemez. Ümit ederim ki yeni meclisin yeni mebusları bu noktayı yakından görür ve bu sesi yakından işitirler.” (2) sözleriyle savaşın alevleri içinde dahi kadının seçme ve seçilme hakkını savunarak, kadın mücadelesinin vatan mücadelesiyle nasıl kaynaştığını gösteriyordu. O dönemin bütün önder kadınları birer Sabiha Sertel’di.

Yıllarca Sabihalarımızın hem cephede hem de siyasi alanda verdiği mücadeleler sonucunda meclis sıralarında temsil hakkı kazanan CHP’nin kadın milletvekilleri Las Tesis eylemini TBMM çatısı altında yaparken acaba ne düşünüyorlardı? Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Meclisimizde, maaşlarını aldıkları devletimize ve güvenlik güçlerimize katil derken Sabiha Sertellerin mücadelesi, aziz şehitlerimiz akıllarına gelmiş midir? PKK’nın yılladır dilinden düşürmediği “katil devlet” sloganını meclis kürsüsünden CHP aracılığı ile dile getirilmesi en çok da PKK kamplarında sevinçle karşılanmıştır ve aynı dans Kandil’de tekrarlanmıştır. Bu utanç tablosu tarihe not düşülmüştür. Bugün meclisten bu rezilliğe dur diyecek Sabihalar çıkmamıştır fakat binlerce Songül Yakut görev başında beklemektedir.

EMPERYALİZMİN “FEMİNİZM” KAFESİ

Feminizm, Fransız Devrimiyle birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır. Sanayi Devrimiyle birlikte Avrupa ülkelerinde yankısı devam etmiştir. 1908 Hürriyet Devrimiyle birlikte de Türkiye’ye (Osmanlı’ya) gelmiştir. İlk feminist yazarlar tanımlarında gayelerini “kadınların da erkekler gibi mesleki ilme, sanayiye ve siyasete dahil olabilmeleri, her ikisinin aynı hukuk ve vazifeye sahip olmaları” diye tarif ediyordu. İki cinsi beşerin eşitliğinin sağlanması için mücadele edilmişti. Bu mücadele Cumhuriyet Devrimiyle ve devrimin öncü örgütüyle başarıya ulaştırıldı.

Peki bugün feminizm adı altında dayatılan “neoliberal feminizm”, kadın mücadelesi adı altında neyi hedeflemektedir? Kadın sorununa dair çözümleri nelerdir?

Kadın sorununu toplumsal bir sorun olmaktan çıkararak hedef tahtasına erkeği yerleştirmektedir. Toplumu kadın–erkek olarak düşmanlaştırmak ve huzursuzluğu körüklemek istemektedir.

Devlete karşı güvensizlik ortamı oluşturmaktadır. PKK ve FETÖ gibi terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürmektedir.

Devlete ve güvenlik güçlerine yaratılan güvensizliğe çözüm olarak “kendi cezanı kendin ver” anlayışı yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bununla ilgili telefonlara bazı uygulamalar yüklenmeye başlamıştır ve insanları bir uçuruma sürüklemektedir.

Kadınları dağa kaçıran ve binlerce insanımızı şehit eden HDP-PKK’yı kadın hakları savunucusu gibi göstermeye çalışmaktadır.

İnsanın kendisine yabancılaşmasının örgütlü hali olan LGBT gibi kurumlar üzerinden kimlik siyasetini ve cinsel kimlik özgürlüğünü meşrulaştırmaktadır. Bu durumun meşrulaştırılması insanlığın geleceğine düşmanlıktır.

Batı, ülkesinin bağımsızlığı için verdiği mücadele ve vatanperverliği ile azize ilan edilen Jeanne d’Arc gibi bir ismin temsilcisi iken; ulus devletlerin milli kimliğine saldırmakta, insanlığı neoliberalizm kıskacı altında boğmaya çalışmakta ve kadınlarımızı çözümsüzlüğün içine itmektedir. Oysaki Jeanne d’Arc’ın ülkesi için verdiği mücadele I. Dünya Savaşı’nda Türk (Osmanlı) askerlerine ilham ve cesaret alınması için anlatılmıştır. Bugün ise kendi azizelerine ihanet etmektedirler ve mazlum ülkeler üzerindeki kirli emperyalist oyunlarını oynamaya devam etmektedirler. Batı üzerinden ülkemize dayatılan feminizm kıskacına cevabımız ise hem köklerimizde hem bugünümüzdedir. Köklerimizde kadınlarımız; devletimizin inşası için savaşmış ve devletimizin bağımsız olması için hala savaşmaktadır. Bugünümüzde kadınlarımız; devlet kademelerinden, güvenlik güçlerimize kadar her alanda görevinin başındadır. Kadını emperyalizmin kafesine kapatmaya çalışan “feminizme” karşı Türk kadınının zırhı Diyarbakır Annelerinin cesaretindedir.

VATAN, HÜRRİYET, MÜSAVAT

Peki bugün ülkemizde kadın sorunu yok mudur? Elbette vardır. Fakat Batı’nın dayattığı gibi kıyafet özgürlüğü, cinsel kimlik tercihi hakkı, devlete katil diyebilme özgürlüğü değildir. Bugün şehirlerimizde yaşayan kadınlarımızın ve taşradaki kadınımızın hem ortak hem de birbirinden farklı sorunları vardır.

Kadınlarımız emperyalizmin terör örgütleri eliyle yaptığı saldırılara karşı bağımsızlığımız ve bütünlüğümüz için seferber olmaktadır. Çünkü emperyalizme karşı direnemeyen ulusların ilk kaybedeni kadınlardır.

Kadınlarımız evlatlarını şehit vermektedir.

Kadınlarımız iş hayatındaki yerini hala yeterince alamamıştır.

Şehirdeki kadın çalışsa bile, iş hayatı içerisinde hala eşitsizlik yaşamaktadır.

Taşradaki kadının feodal baskılar üzerinden kalkmamıştır.

Taşradaki kadın hala çocuk yaşta evlilik gerçeği ile karşı karşıyadır.

Şehirdeki kadın sosyal yaşamda karşı cinsi tarafından fiziki veya sözlü tacize maruz kalmaktadır.

Her iki yerdeki kadınımızda şiddete, tecavüze veya cinayete kurban gitmektedir.

Her iki kadınımızda toplumsal hayattaki rollerde eşit şartlara sahip değildir.

Kadınlarımızın saydığımız sorunları aslında bugün sadece bir sürecin sonuçlarıdır. Sorunlarımızın kaynağı ise binlerce yıllık geçmişten gelmektedir. Bugün bize bu sorunları çözmek düşüyor. Peki sorunlarımızı nasıl çözeceğiz? Batı merkezlerinin dayattığı gibi, devlete ve erkeğe düşman olarak mı? Kendi adaletimizi kendimiz mi sağlayacağız? Yoksa devleti toplumsal çözümün merkezine koyan bir yol mu izleyeceğiz?

Dünyada kadın haklarına dair bütün atılımlar, savaş ya da devrim süreçlerinde olmuştur. Bütün haklarını kadın ve erkek birlikte verilen mücadelelerin içinde kazanmıştır. Kadın sorunlarının kesin çözümü ise tek bir disiplin içerisinde verilen örgütlü mücadeleyle mümkün olabilir. Türkiye’de Cumhuriyet Devrimiyle kadının haklarını almasını sağlayan merkezinde bir örgütlü mücadele vardı. Bu hakları kazanan kadınlar İttihat ve Terakki içerisinde örgütlenerek mücadeleye başlamışlardı. O nedenle örgütsüz verilen ve vatanından koparılan bir kadın mücadelesi savrulmaya ve başarısızlığa mahkumdur.

Kadının özgürleşmesinin bir diğer basamağı ise ekonomik alanda devrim yapılmasıdır. Osmanlı’da 1900’lü yılların başındaki ilk feminist yazarların, kadın erkek eşitliğine dair çözüm önerilerini iktisat kitaplarına yazmaları boşuna değildir. Ekonomik alanda kadın erkek eşitliğini sağlayamazsak ve kadını ekonomik alanda özgürleştiremezsek sorunlarımızı kökten çözüme ulaştıramayız. Atatürk bunu “Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?” diyerek ifade etmiştir. Türkiye’nin ekonomik sorunlarının çözümü olan Üretim Devrimi programı, aslında kadınlarımızın özgürleşmesinin ve böylece tüm milletin göklere yükselmesinin koşuludur.

100 yıl önce topraklarımızda kadın mücadelesinin köklerini atan 1908 Hürriyet Devrimi’nin sloganı olan “vatan, hürriyet, müsavat”, bugün mücadele eden Türk kadının gerçek şiarıdır.

Kaynakça:

Zafer Toprak, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908 – 1935), s.191

Zafer Toprak, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908 – 1935), s.201

oncugenclik.org.tr