ZOR VE ZORUNLULUK

ZOR VE ZORUNLULUK

Aykut Diş, Vatan Partisi Öncü Gençlik Genel Başkanı

10 Ocak 1920’de Atatürk’ün yönetmenliğinde Ankara’da yayına başlayan Hâkimiyeti Milliye Gazetesi, İngiliz emperyalizminin denetimindeki “Mütareke Basını”na karşı, Kurtuluş Savaşı önderliğinin merkez ideoloji, siyaset ve haber organıydı. Gazetenin başyazıları çoğunlukla Atatürk tarafından yazılıyordu. Hâkimiyeti Milliye’nin 4 Ocak 1922 günü çıkan nüshasında şu ifadeler vardı:

“…İnsanlığa müteveccih (insanlığa yönelmiş-insanlık namına olan) fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler bir gün zalimleri mahv ve nabut edecektir…” (1)

  1. yüzyılın ilk üç çeyreklik dilimi, dünyayı paylaşmış büyük kapitalist devletler açısından kâbus gibi geçti. Doğu Avrupa, Asya, Afrika ve Latin Amerika coğrafyalarında ardı ardına ve birbirlerini fitilleyen büyük uyanışlar gerçekleşti. Başta kendi memleketimiz olmak üzere Rusya, Çin, Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, Romanya, Mısır, Tunus, Fas, Cezayir, Suriye, Irak, İran, Afganistan, Hindistan, Vietnam, Küba, Kore, Laos ve Kamboçya gibi ezilen ülkeler bağımsızlıklarını elde ettiler ve devrimler yaşadılar.

Bu geleceği, Rus Devrimi’nin lideri Lenin de, insanlığı ileriye taşıyacak öncülüğü emperyalistlerin hunharca sömürdüğü ulusların yapacağını anlattığı “Gerici Avrupa İlerici Asya” saptamasıyla (2) görmüştü.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) emperyalizmi 21. yüzyıla Sovyetler Birliği’ni dağıtmanın verdiği özgüvenle tahakkümler kurarak ve dünyayı terörize ederek girse de şımarıklığı şimdiden uzun sürmeyeceğe benziyor.

Peki, Atatürk ve Lenin kâhin miydi?

 

Tarihin İlerleyiş Yasaları

Şüphesiz Atatürk ve Lenin kâhin ya da büyücü değildi. Onlar, tarihin kaçınılmazlıklarını keşfetmiş öncülerdi.

Atatürk, bu keşfi defterine 5 Ocak 1904 günü henüz genç bir zabitken, “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” (3) diye not düşüyordu.

Tarih, her biri geçmişten gelen nesiller tarafından şimdiki zamana aktarılmış, oradan da sonsuza aktarılacak olan; evrenin canlı-cansız, maddi-manevi bütün bilgilerinin, değerlerinin ve ürünlerinin toplamıdır.

Tarihin de yasaları vardır.

Nedenler, sonuçlar, varlıklar, yokluklar, süreklilikler ve kopuşlar hepsi o yasaların yol göstericiliğiyle ele alındığında ufuk açar.

Örneğin 1. Dünya Savaşı, tarihin en büyük paylaşım savaşıdır. Magazin broşürü niyetine kaleme alınan “ders” kitaplarında yazıldığı gibi bir Sırp’ın Avusturya prensini vurmasından dolayı çıkmamıştır.

ABD’nin Irak’ta demokratik bir rejim tesis etmek maksadıyla halka yardıma koştuğu söylemi koca bir yalandır. Gerçek, ABD’nin “Büyük Ortadoğu” diye isimlendirdiği proje kapsamında Batı Asya petrollerine ve doğal kaynaklarına el koymak için Irak’ı işgal ettiğidir.

İlerleyişin kaçınılmazlığını kavramak dört ayrılmaz kanunu anlamaktan geçiyor: Çelişmeler, Varlık-Bilinç İlişkisi, Üretim Faaliyeti ve Zorunluluk.

 

Çelişkiler Üzerine (Zıtların Birliği):

“Çok Canavarlar Gezer Donunda Dervişlerin”

            Maddeler, süreçler ve eylemler içlerinde karşıtlıklar barındırır. Bu karşıtlıklara aynı zamanda iç çelişkiler de denir. Nesnelerin, bitkilerin, hayvanların, insanların ve toplumların hareketleri iç çelişkilerinin çarpışmalarıyla neticelenir.

Vücudumuz, mikropların oluşturduğu zararlı organizmalar olan toksinlere karşı antikor oluşturarak bağışıklığı sağlar. Toplum düzenine Sultan 2. Abdülhamit ve Ahmet Şefik Mithat Paşa aynı anda karar veremez. Ya Abdülhamit Mithat Paşa’yı boğduracaktır, ya da Mithat Paşa Abdülhamit’in saltanatını yıkacaktır.

Doğru her daim yanlışla, ileri olan her daim geriyle, iyi olan her daim kötüyle savaşım içerisinde gelişir.

Halk şairi Yunus Emre de bir şiirinde “Çok canavarlar gezer donunda dervişlerin” (4) dizesiyle bu diyalektiğe atıf yapar.

Çelişkiler sabit değildir; şiddetli ya da hafif, sürekli derinleşen haldedir.

Evrenseldir ve özgündür. 2002 yılında Hugo Chavez’i devirmek ve Venuzuela’nın bağımsızlığını zedelemek için kalkışılan darbe girişimi ile 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de kalkışılan Fethullahçı darbe aynı çelişkinin yansımasıdır.

Çelişkiler önem derecesine göre sıralanabilir. Tüm çelişkilerin gidişatını değiştirebilecek ağırlıkta olan çelişkiye baş çelişki denir. Kapitalist bir devlette emek ve sermaye arasındaki ikilem baş çelişkidir. Kapitalizmin emperyalist bir karaktere bürünerek sermaye ihracına yüklendiği yerlerde ise baş çelişki ezen-ezilen milletler ayrımıdır.

Dünya 19. yüzyılın sonlarından beri emperyalizm çağını yaşıyor, ezen-ezilen milletler ayrımında çıkış arıyor.

 

Varlık-Bilinç İlişkisi:

Bilinç Varlığı Değil Varlık Bilinci Belirler

Kitleler, gündelik hayatlarında doğrudan yaşadıklarından yola çıkarak dönüşürler.

Hepsi birer maddi faaliyet olan fikirler, anlayışlar, davranışlar ve bilinç değişime açıktır.

Değişime açıklık “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar”ın zincirindeki büyük enerjidir. (6)

Defalarca ispatlanmıştır. Yaşam koşullarını belirleyen şey bilinç değil; tam tersine bilinci belirleyen şey yaşam koşullarıdır. (7)

2009 yılında Ankara’nın soğuğuna aldırmadan caddelerde nöbet tutan Tekel işçilerinin maaş miktarlarına bilinçleri karar vermedi fakat özlük haklarının elinden alınarak ücretlerinin yarı yarıya düşmesi Tekel işçisini eyleme geçirdi, onda haksızlığa karşı direnme bilinci yarattı.

ABD’nin ülkelerini işgaliyle kadın, erkek ve çocuk başına havadan 150 kilo bomba düşen Vietnamlılar birleştiler. Çünkü yaşamak için ABD boyunduruğuna karşı savaşmak zorundaydılar.

Varlık ile bilinç arasındaki ilişki değiştirme iradesinin kaynağıdır.

 

Üretim Faaliyeti:

Ekonomik Zorunluluk Siyasal Zorunluluğu Sürükler

Karl Marx’ın materyalist öğretisine kadar felsefeciler bilgi sorununu insanın toplumsal yaratılışından ve tarihsel gelişiminden ayrı ele alıyorlardı. Oysa insan yaşamak için üretmek, üretmek için bilmek, bilmek için denemek; öğrendiğini sistemlileştirmek, sistemlileştirdiğini aktarmak ve bu döngüyü devamlı ve gelişen biçimde çevirmek zorundaydı. Çünkü insanın üretim faaliyeti onun diğer bütün faaliyetlerinin belirleyicisiydi.

Ekonomik gelişmenin zorunluluğu siyasal zorunlulukları da beraberinde getirmişti. İlkel komünel topluluklarda artan üretim fazlası iş bölüşümünü kurumsallaştırarak, bazı ortak çıkarları yetkilendirilmiş bireylere bıraktırmıştı. Büyüyen ekonomik faaliyet başka noktalarda çatışan çıkarlar yaratarak toplulukları ayrıştırmış, ortak çıkarları korumak ve çatışan çıkarlar için savaşmak üzere, yeni bir kümelenmeyi ve iş bölüşümünü doğurmuştu. Böylece insanlık, savaşkan kabile toplumuna geçerek sınırlı bilgi ve üretim yeteneği aşıyordu.

Savaşkan kabile toplumundan köleci topluma, oradan feodal düzene, feodal düzenden kapitalist sisteme geçiş de ekonomik gelişmenin zorunluluklarıyla olmuştu. Feodal düzende soylu olarak tarif edilenlerin, derebeylikleri ve üretim içerisindeki lonca örgütleri vasıtasıyla kurdukları kısır ve emek gücünün özgür dolaşımını kısıtlayan tekeliyetleri, manifaktür üretimin gelişmesiyle burjuvazi sayesinde kırılmıştı. Buradan siyasi haklarını da kazanan burjuvazi, devlet yönetimini yalnızca soylu olanların söz ve oy sahibi olduğu boyunduruktan kurtarmıştı. Burjuvazinin iticiliğinde hayata geçen manifaktür üretim, sanayi devrimi, emek gücünün özgür dolaşım hakkı, mülkiyet edinebilme hakkı ve genel oy ilkesi gibi kazanımlar insanlığın ilerleyişi bakımından büyük adımlardı.

 

Almanya’nın Birliği Örneği

1815 Viyana Kongresi ile Avrupa çok parçalı bir bölünme yaşamıştı. Zamanın güçlü Avrupa imparatorlukları kendisinden güçsüz olan Avrupa devletlerini küçük devletçiklere ayırmışlardı. Almanya; Alman prenslerinin işbirlikçilikleriyle Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından iki yüzden fazla toprak biriminden oluşan 36 devlete bölünmüştü. (8) Tüm bunlara rağmen Alman burjuvazisi dünya ticaretinde yükseliyordu. Alman sanayisi gelişkinliğiyle diğer tüm sanayileri geride bırakıyor ve deniz aşırı ticaret merkezlerine yerleşiyordu. Fakat Alman coğrafyasındaki bir yığın prenslik ve küçük devlet büyüyen bu ekonomik hacmin ayak bağıydı. Alman tüccarlar, kendi topraklarında her birkaç kilometrede bir farklı para birimleriyle, farklı yasalarla, farklı uygulamalarla karşılaşıyorlardı. Neredeyse her Alman devletinde dünya piyasasında hükümsüz olan ve tanınmayan farklı para birimleri, ölçüler ve ayarlar vardı. Bu, dünya piyasalarında ticaret yapan Alman tüccarlar ve fabrikatörler için zaman, para ve enerji israfıydı. Bir taraftan yükselirken diğer taraftan paçalarından aşağıya çekilen Alman burjuvazisinin tek çıkış yolu “Birleşik ve Bağımsız Almanya”ydı. Birleşik ve Bağımsız Almanya’nın yaratılması için harekete geçmek demek ise; prenslere, ülke içindeki feodal düşmanlara ve yabancı güçlere karşı gelmek ve onlarla savaşmak demekti. Bir toprak sahibinin oğlu; kont, dük ve asker olan Otto von Bismarck’ın liderliğinde birleşen Almanlar, ulusal duygularını da işe katarak ve Prusya ile ittifak halinde savaştılar ve birleştiler.

 

Zorunluluk Teorisi:

Zor Para Yapamaz Olsa Olsa Yapılmış Olanı Alabilir

Almanya’nın birliği için karşı karşıya kalınan savaşlarda önemli bir olay daha yaşanmıştı. Lyngby ve Jutland savaşlarında 80 Prusyalı asker, kendi mevcutlarının üç katından fazla sayıdaki Danimarkalıyı alt etmişti. (9) Savaşta Prusyalılar, yeni bir keşif olan iğnecikli tüfek kullanmışlardı ve iğnecikli tüfeğin ateşleme hızıyla, ağızdan dolma silahı olan kalabalık grubu yenmişlerdi. Üretimdeki gelişim –basit bir mekanik geliştirme- eskinin güçlü zor araçlarına ve kalabalık ordularına galip gelmişti.

Friedrich Engels bu durumu, “Ama zor para yapamaz, olsa olsa zaten yapılmış olan parayı alabilir.” (10) diye değerlendirmişti. Zorun zaferinin silah üretimine, silah üretimi de genel üretime bağlıydı. Böylece zorun, ekonomik durumun hizmetinde olduğu; asıl zor gücünün ekonomi olduğu kanunu yazıldı: Siyasal zor ve silah zorunun ekonomik zordan sonra geldiği ve tarihin kaçınılmaz olarak bütün insanlığın ekonomik gereksinimlerini adilce gözeten bir düzene doğru ilerlediği… (11)

 

Tüm Zamanların En Yıkıcı Sistemi:

Mafya Ekonomisi

            İnsanlığın geldiği noktada mevcut emperyalist kapitalist sistem bir yıkım sistemine dönüşmüştür.

Kapitalizmin emperyalist karakterinin bir sonucu olarak merkezlerde tam hakimiyet kuran tekeller, eş değerlerin değişimine dayanan üretim metodunu artık terketmiş ve mafya ekonomisini uygulamaya koyulmuştur.

Üretimin, üreticinin ve eş değerlerin değişimi metodunun yerini mafya ekonomisine dayanan borçlanma ekonomisi; kara para baronları, sıcak para komisyoncuları, borsa vurguncuları, uyuşturucu ve silah tüccarları almıştır.

Üretim yıkılmaktadır.

Kaynakların büyük çoğunluğu dar bir azınlığın çıkarları için kullanılmaktadır ve gelir dağılımındaki artışlar yalnızca ve sürekli dar azınlık grup lehinedir. Açlık ve yoksulluk oranları büyümektedir.

Madde ve teknoloji bağımlılığı, metafizik yöntemler, meta fetişizmi, bireycilik teşvik edilmekte ve tarikat, cemaat vb. ortaçağ kurumları hortlatılmaktadır.

Şehirler araç çöplüğüne ve beton yığınına, yeşil alanlar rant kapısına çevirilmiştir.

En büyük üretici güç insan yıkıma uğratılmaktadır.

Yaşam merkezleri ve doğa yıkılmaktadır.

Emperyalist sistem tüm zamanların en yıkıcı sistemi halini almıştır.

 

Türkiye’nin Zorunlulukları:

Milli Devlet Direnir

Emperyalistlerin bazen ensesine vurarak, bazen de okşayarak sağladığı Türkiye’deki muktedirlik günleri geride kalıyor.

Devrimcilerin öncülüğündeki milli güçlerin Ergenekon-Balyoz tertiplerini yıkmasıyla başlayan süreç, memleketi yöneten geçmişin Amerikan işbirlikçilerini dahi Türkiye’nin mecburiyetleriyle yüzleştirmiştir.

Bugünlerde çok tartışılan “miladı”, gün yüzüne çıkaran olay Haziran eylemleri ve öncesindeki cumhuriyetçi halk hareketidir. Çorap söküğü Türk ordusunun ve Türk aydınlarının özgürleşmesiyle gelmiştir.

17-25 Aralık 2013 tarihli yolsuzluk operasyonlarıyla Recep Tayyip Erdoğan’a el ense çeken ABD, Fethullahçı Terör Örgütü’nü (FETÖ) iktidarın açıkları üzerinden harekete geçirerek meseleyi bir üst boyuta taşımıştı. Karşılıklı hamleleşmelerle geçen sürecin ve zorunlulukların Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) nezdinde de kavranışı, ABD’nin Halkların Demokratik Partisi (HDP) üzerinden Türkiye’yi dizayn etmeye kalktığı 7 Haziran 2015 genel seçimleriydi.

7 Haziran seçimlerindeki başarısıyla beraber daha da şımaran PKK’nın bir yandan da ülkenin güneydoğusunda bölücü bir ayaklanma için hazırlık yapıyor olması ve bazı eylemlere girişmesi kopuşa yol açmış; Türkiye, 24 Temmuz 2015 tarihinde ABD destekli bölücülüğe karşı zorunlu ve etkin bir mücadele başlatmıştı. ABD-FETÖ-PKK-AKP ortaklığını dağıtan bu gelişmeleri, bugüne kadar gelen ABD’nin Türkiye’yi bombalarla ve FETÖ’cü darbe girişimiyle yeniden şekillendirme adımları izledi.

ABD emperyalizmi, bölücü terör örgütü PKK ile kurguladığı şehir ayaklanmaları ve hendek savaşlarıyla, yaptığı bombalı saldırılarla, Suriye’nin kuzeyindeki Irak’tan Akdeniz’e yol olacak ülkenin güneydoğu sınırındaki İkinci İsrail koridoruyla Türkiye’yi bölme planını baskın bir şekilde devreye sokmuştu.

ABD’nin bir diğer piyonu yobaz terör örgütü IŞİD (DAEŞ) de bu hesaplar doğrultusunda Türkiye’nin üzerine yönlendirilmişti. SüperNATO’nun Türkiye’deki uzantısı FETÖ ile de iç karışıklıklar hedefleniyordu.

Türk devleti Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneydoğu sınırında; PKK’nın kolu PYD denetiminde açılacak ABD-İsrail koridorunun, Türkiye’yi bölme ve Batı Asya’yı terörize etme eylemlerinin merkezi olacağını gördü ve koridora Fırat Kalkanı harekâtıyla karşı çıktı. Rusya ve Çin ile yakınlaştı; “Suriye’nin birliği ve sınırlarına saygı” fikri ile Beşar Esad’a yeşil ışık yaktı.

Burada devletin ve Erdoğan’ın yaşamsal zorunluluklarının örtüşmesinin de payı vardı.

ABD, Erdoğan’ın üzerini çizmiş, Erdoğan da iktidarının Türk devletinin milli karakterinin varlığına sıkı sıkıya bağlı olduğunu anlamıştı.

Zor, rolünü bir kez daha oynuyordu.

 

Tarihin Değil Emperyalizmin Sonu:

ABD’nin Tek Kutuplu Yeni Dünya Düzenine El Fatiha

1900’lü yıllardan beri Atlantik merkezli piyasalara bağlı olan ve orada kurutulan Türkiye ekonomisi eşiğe dayandı. Küresel kredi kuruluşlarının tehditkâr ve kaos amaçlı notları da gösteriyor ki milli ekonomi yaratılmadan Türk devletinin milli karakteri var olamaz.

Türkiye’nin kendisini savunabilmesi için bağımsız, halkçı ve devletçi bir üretim ekonomisi kurması en kritik zorunluluktur.

Bütün bunların üstesinden gelmek ise emperyalizmin panzehri Atatürk devrimciliğiyle; yani üreten, birleşen, dostlaşan ve çağdaşlaşan tam bağımsız bir Türkiye ideali ile mümkündür.

Mecburiyetlere karşı konulamadığı bir kez daha ispatlanmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiyerarşisi ile ilgili çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler uygulanamamaktadır. Yüzün üzerinde kurumu özelleştirmek için meclise sunulan paketin geri çekilmesi de bunu doğrulamaktadır.

Siyasal güç ne zaman ekonomik gelişmeyle çatıştıysa, o çatışma siyasal gücün devrilmesiyle sonuçlanmıştır. İnsan ihtiyaçlarından kopan emperyalist sistem, ekonomik gelişmeyle ve insanla çatışıyor. Çatışma; Türkiye’de, Batı Asya’da ve tüm dünyada örtülü bir savaş şeklinde oluyor. Emperyalist kapitalist sistem ezilen dünyaya geçmişteki gibi doğrudan kendi üniformalı askerleriyle değil; piyonlarıyla, terör örgütleriyle saldırıyor.

Ama nafile!

Mazlum milletler yine zalimlere karşı ayaklanıyor.

Beşar Esad önderliğinde Suriye’nin Amerika’nın bölücü ve yobaz terör örgütlerine karşı direnişi…

Rusya’nın ve Çin’in ekonomik yükselişleriyle birlikte Batı Asya’ya ve dünyaya ağırlıklarını daha fazla koymaları…

Avrupa Birliği’ndeki (AB) iç çatlakların derinleşmesi…

Üçlü (ABD, AB, Japonya) emperyalist blokta AB ve Japonya’nın ABD hegemonyasından duydukları rahatsızlık…

Türkiye’nin açılım politikalarını sonlandırarak bölünmeyi reddetmesi, Suriye’nin kuzeyinde PKK ve PYD eliyle oluşturulmaya çalışılan İkinci İsrail koridoruna karşı harekete geçmesi ve bir gladyo aparatı olan FETÖ’yü ezmesi…

Neo liberal kalemşorların iddia ettiği gibi tarihin değil; emperyalizmin, batı “uygarlığının” sonu geliyor.

ABD’nin tek kutuplu yeni dünya düzeni bitmiştir.

“Ruhuna Fatiha!”

Türkiye’de ise su akıp yatağını bulacaktır.

Türkiye’nin bu belalardan kurtulmasında, en büyük görev ve sorumluluk Atatürk devrimcilerine düşmektedir.

Atatürk devrimcileri, vatanseverlikte rakip tanımayarak Cumhuriyeti şahlandırmalıdır!

Çünkü Atatürk’ün de dediği gibi, “En büyük düşman, düşmanların düşmanı ne falan ne filan millettir; bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya

Paylaş: