ONUR ÜNSOY YAZDI: GERÇEK İNSANLIK TARİHİ

ONUR ÜNSOY YAZDI: GERÇEK İNSANLIK TARİHİ

İnsan… Herhalde bu kelime üzerine binlerce tanımlama yapılabilir. Geçmişten günümüze öyle de olmuştur zaten. Kendini diğer canlılardan ve toplam olarak doğadan farklı görmenin getirdiği egoist bir yaklaşımın sonucu belki de… İlk tanımlama eski yunan bilgesi Aristoteles’ten geldi.[1] Aristoteles insanın toplumsal varlığına vurgu yapmak istercesine “zoon politikan” (toplumsal hayvan) demiştir. Daha sonra İsveçli Linnaeus “homo sapiens” (düşünen hayvan) tanımlamasını bilimsel terminolojiye kazandırmıştır.

Sonra homo faber, homo economicus, homo laquens, homo ludes gibi çeşitli tanımlamalar…[2] Elbette bu tanımlamaları dönemin toplumsal koşulları ve insanın doğaya karşı savaşımı açısından yani dönemine göre ele almak onların doğru ama eksik tanımlamalar olduğunu görmemize yardımcı olacaktır.

Her geçen gün kazıların daha da derine inmesi, yeni bulguların daha fazla elde edilmesi, sosyoloji ve antropolojinin daha da gelişmesi sonucu insanı tekrardan tanımlamak açısından muazzam bir bilgi hazinesi önümüze serili duruyor. Kuşkusuz bilimin günümüzdeki kadar gelişmediği Antik Yunan’da Aristoteles’in doğru bir tanımlama yapmasını bekleyemeyiz. Ancak bugün mümkün. İnsan denen canlının birbiriyle ve doğayla ilişkisi; insana, planlı ve tasarımlı bir şekilde üretim faaliyetinde bulunan canlı dememizi olanaklı kılıyor.

Tanımlamamıza göre insan üretim faaliyetinde bulunmak zorunda. Peki nasıl oluyor da Afrika’nın savanalarında öylece başıbozuk bir şekilde tüm günü yiyecek toplamakla geçen insan, bugün hiçbir üretim faaliyetine katılmayan asalaklar sınıfını doğurdu? “Yarin yanağından gayrı her şeyde ve her yerde, hep beraber” yaşayan ilk insan nasıl oldu da evindeki bilgisayarında single player bir modda hımbıllaştı? Öyle hımbıllaştı ki ilk etapta topluma, sonra emeğine, daha sonrada kendine, yani insan olmaya yabancılaştı. Psikolojik krizler geçirdi, eşcinselliğin “büyük özgürlük” kavramının bir sonucu olduğunu varsaydı.[3] Bu sorulara cevap verebilmenin ön koşulu insanlık tarihinde ki temel kırılma noktalarını kavrayabilmekte.

Doğaya karşı savaşımda toplu yaşama ihtiyacı duyan ilk insanlar o akşam tok yatabilmek için bütün gün yabani otları, meyveleri, böcekleri toplamak zorundaydı. Beraber üretilen yine beraber tüketilmeliydi. Bir kişinin veya sınıfın toplananlara el koyması olasılığı mümkün değil. Çünkü bir kişinin aç kalması ve hastalanması tüm toplumun yok olmasıyla eşdeğer nitelikte. Nüfus darboğazının olduğu çetin yıllar.

Yerdeki sopanın sivriltilmesi ise kritik eşiklerden biri. Ucu sivri sopa topluluğu yabani hayvanlardan korumakla kalmıyor, bilinç seviyesinde farklılıklar gerçekleştirerek doğaya hükmedebileceğini de kavratıyor. Yani insanlığın kendini doğadan soyutlayacağı bir devir açılmaktadır… Doğaya hükmediş sürecinde kendilerini öyle geliştiriyorlar ki tuzaklar, kapanlar, yay ve ok ile 2. Buzul çağının dev hayvanları olan mamutları bile dize getirebiliyorlar. Hayvanları çiğ yemenin yavanlığı, yabani hayattan korunma ihtiyacı onları ateşe hükmetmeye zorluyor. Ateşe hükmediş sadece yaşam pratiğimizde değil bilincimizde de inanılmaz farklılaşmaların önünü açıyor. Yabani tahılların devşirilmesi ve demirin sabana takmasıyla tarım devrimi kaçınılmaz kılınıyor. Öyle bir devrim ki bugüne kadar yaşamını idare ettirebilmek için gezinen insan, artık dayanıklı evler yapabilmekte, karnını doyurduğu toprakla duygusal bir bağ kurabilmekte, o gün tüketilenlerin dışında hala artı bir ürün biriktirebilmekte, depolar, ambarlar tahılla dolabilmektedir. Depoları dolduran tahılı pay etmek içinse birinin veya bir sınıfın tam zaman uzmanlaşmış yöneticiler olması ve bu sistemin nizamını sağlayacak orduların kurulması kaçınılmaz hale geliyor. [4]

Artık her şey Nazım’ın dizelerinde ki gibi ortak değildir. Sınıflaşma başlamıştır. Bu sınıflaşma o kadar keskinleşir ki toplu efendi ve köle olarak iki ana sınıfa bölünür. Birileri ölümüne çalışırken birileri ölümüne insanlığa yabancılaşır. Yönetici sınıfın topluma, emeğe ve sonunda kendine yabancılaşması sürecini feodalizm ve kapitalizm de perçinleyerek azgınlaşacaktır.

Azmanlaşan asalaklık günümüzde mafyokrasi denen sistemde yaşamını sürdürüyor.[5] Hiçbir üretim faaliyetinde bulunmadan borsa vurgunculuğu, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, fuhuş ve kadın ticareti ile yaşamını idame ettirenler artık tüm günlerini marihuana sarıp, kadınlarla sevişerek, sadece kadınlarla da yetinmeyip hemcinsleriyle de sevişerek geçirirler. Milyonlarca yıldır değişmeyen insanlığın ortak erdemlerinden nasipleri kesilmiştir. Ve sistemin devamlılığı için toplum da buna özendirilmek zorundadır. Dizilerde ne iş yaptığı belli olmayan, devasa alanlardaki köşklerinde yalnız yaşayan, lüks arabalara binip, akşamları diskotekte kendilerinden geçen karakterler insanlığın biricik ülküsü haline getirilmelidir.

Hiç kuşku yok ki sınıflı toplum devletin ortaya çıkmasının ve uygarlığın doğmasının sebebidir. Aynı zamanda ilericidir. Burada vurgu yapmak istediğimiz şey esasında sınıflı toplumun sonuçlarından biri olan üretim faaliyetinden kopuşun getirdiği budalalıktır. Bu hastalığınsa uzun sürede kesin ve nihai çözüm sebebinin ortadan kaldırılmasıdır. Yani insanın insanı sömürmesi üzerine kurulan düzenin sonunun getirilmesidir. İşte o zaman planlı, tasarımlı üretim yapan canlı, erdemlerini tekrardan keşfedecektir.

 

ONUR ÜNSOY, Vatan Partisi Öncü Gençlik Sakarya İl Başkanı

22.02.2016

 

[1] Cemil Gözel, İnsanın dünü bugünü yarını. Kırmızı beyaz dergisi, Ocak-Şubat 2014

[2] Alaettin Şenel, İlkel Topluluktan Uygar Topluma

[3] Doğu Perinçek, Eşcinsellik ve Yabancılaşma

[4] M. İlin-E. Segal, İnsan Nasıl İnsan Oldu

[5] Doğu Perinçek, Mafyokrasi

Paylaş: