Ana Sayfa Türk Devrimi 1919’DAN 1938’E KEMALİST DEVRİMİN BAŞARILARI

1919’DAN 1938’E KEMALİST DEVRİMİN BAŞARILARI

750

Yıldırım Koç

AYDINLIK GAZETESİ – Şubat, Mart 2020

1919’DAN 1938’E KEMALİST DEVRİM’İN BAŞARILARI (I)

Son aylarda Kemalist Devrim’in niteliğini tartışıyoruz. Kemalist Devrim’in veya Türkiye’nin milli demokratik devriminin 1919-1938 dönemindeki kazanımlarını kavrayabilmek için bu iki tarih arasındaki dönemde çeşitli alanlardaki değişime özetle bakmakta yarar vardır.

Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15-20 Ekim 1927 günleri toplanan İkinci Kurultayı’nda 36,5 saatte altı günde okuduğu Nutuk’a şöyle başlar:

“1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım. Genel vaziyet ve manzara: Osmanlı devletinin dahil bulunduğu grup, Harbi Umumi’de mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir mütarekename imzalanmış. Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. (…) Ordunun elindeki silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. (…) İtilaf devletleri, mütareke hükümlerine riayete lüzum görmüyorlar. (…) Her tarafta yabancı subay ve memurları ve özel adamları faaliyette. (…) Bundan başka, memleketin her tarafında, Hıristiyan unsurlar gizli, açık, özel emel ve maksatlarının elde edilmesinin teminine, devletin bir an evvel çökmesine mesai sarf ediyorlar.”(ATABE-19,2006;23)

Bağımsız Bir Millet

1919 yılında, parçalanmış ve işgal altında zavallı bir Osmanlı devleti vardı. 1938 yılında ise, ulusal bağımsızlığını silah gücüyle ve zoruyla kazanmış ve Lozan Antlaşması ile tüm dünyaya kabul ettirmiş, 1920 başında Meclisi Mebusan’da kabul edilen “Misakı Milli” kararıyla çizilen sınırlar içinde (bazı istisnalarla), uluslararası ilişkilerinde itibarlı ve saygın bir Türkiye Cumhuriyeti vardı. Misakı Milli’de vatan, 1918 sonunda Mondros Ateşkesi yapıldığı zaman Türk Ordusunun denetlediği topraklar olarak tanımlanıyordu.

1919 yılında Erzurum Kongresi’nde alınan karar, Müslüman unsurların birliğini gerçekleştirmeyi savunuyordu. 1938 yılında ise, emperyalizme ve taşeronlarına karşı verilen mücadele sonucunda kurulan yeni devletin kendi ulusunu yaratma çabası söz konusuydu.

Çağdaş Bir Millet

1919 yılında Türk milletinin milletleşme süreci henüz ilk aşamalardaydı. Halk, kulluktan kurtulamamış, milletleşme yolunda henüz ilk adımlarını atmakta, kendisini etnik köken ve hatta aşiret kimliğiyle veya inanç kimliğiyle tanımlayan, eğitilmemiş, bilim yerine hurafelere inanan, yoksul ve çaresiz bir topluluktu. 1938 yılındaki halkın ise, en azından bir bölümü, demokratik devrimin kazanımlarından yararlanan ve uluslaşma sürecinde önemli bir yol katetmiş bir kitleydi.

Kulluktan Özgür Yurttaşlığa

1919 yılında “hakimiyet kayıtsız şartsız padişahın”dı. 1938 yılında, en azından anlayış olarak, “hakimiyet kayıtsız şartsız milletin”di. Burjuva demokratik devrimini daha önceki tarihlerde gerçekleştirmiş ülkelerde Papalık ve Patrikhaneler ortadan kaldırılamamıştı; Müslüman dünyasının halifeliğini Mustafa Kemal Paşa kaldırdı. İngiltere, Hollanda, İsveç, Norveç gibi ülkelerde, yetkileri sınırlandırılmış da olsa, saltanat devam ederken, Mustafa Kemal Paşa Osmanlı saltanatını sona erdirdiği gibi, Osmanlı sülalesini de Türkiye dışına çıkardı. Osmanlı hanedanının servetine devlet tarafından el konması da son derece önemli bir devrimci eylemdi.

1919 yılında halk, padişahın, halifenin kuluydu. 1938 yılında ise kanun önünde herkesin eşitliği sağlanmış, padişahlık ve halifelik tarihin çöplüğüne atılmıştı.

1919 yılında kadınlar, kocalarının kuluydu, ikinci sınıf insandı. 1938 yılında kadınlar kanun önünde erkeklerle tam eşitliğe sahipti; kadınların çalışma hayatına katılımı teşvik ediliyor ve ekonomik alanda özgürleşmelerinin toplumsal yaşamın diğer alanlarına yansıtılması da destekleniyordu. Kadınlar yerel seçimlerde ve milletvekili genel seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına sahipti.

1919 yılında “hayatta en hakiki mürşit,” padişahtı, şeyhlerdi, mollalardı, aşiret reisleriydi, toprak ağalarıydı. 1938 yılında “hayatta en hakiki mürşit bilim”di. Tekkeler, zaviyeler (küçük tekke) kapatılmış, şeri hukuk (dine dayalı hukuk) yerine çağdaş hukuk hakim kılınmıştı.

1919 yılında belirli bölgelerde aşiret ilişkileri hâlâ çok güçlüydü. 1938 yılında birçok aşiret reisi sürgündeydi; aşiret ilişkilerinin aşılmasını sağlayacak girişimler ve çabalar sürdürülüyordu.

1919 yılında ülkenin birçok bölgesinde eşkıyalar hüküm sürüyordu, Dersim gibi bazı bölgeler neredeyse özerk konumdaydı. 1938 yılında ise eşkıyalık büyük ölçüde önlenmiş, isyanlar bastırılmış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm toprakları üzerinde kesin bir hakimiyet sağlanmıştı.

1919’DAN 1938’E KEMALİST DEVRİM’İN BAŞARILARI (II)

Kemalist Devrim’in 20 yıl gibi kısa bir süredeki mucizevi başarıları, devletçilik ve halkçılık temelinde gelişti.

Sağlıkta Devletçiliği Başarıları

1919 yılında ülkede koruyucu hekimlik yok gibiydi. Ordu Sağlık Bürosu’nun yapmış olduğu bir araştırmaya göre, halkın yüzde 14’ü sıtmalı, yüzde 9’u frengiliydi. Bit yaygındı. 14 milyonluk nüfusun yaklaşık üç milyonu trahomluydu. 1938 yılına gelindiğinde, ülke kendi aşı gereksinimini karşılayabiliyordu; sıtma, trahom, tifo, tifüs, frengi, kuduz, verem gibi bulaşıcı hastalıklarla etkili bir biçimde mücadele ediliyordu.

1909 yılında Osmanlı ülkesinde toplam 2 bin 656 hekim vardı; bunların 773’ü yabancı uyrukluydu. Ülkede yalnızca üç devlet hastanesi, altı belediye hastanesi, 45 özel idare hastanesi ve 32 özel, yabancı ve azınlık hastanesi vardı. Bu hastanelerde toplam 6 bin 437 yatağın yalnızca 950’si devlet hastanelerindeydi. 1938 yılında ise Hıfzıssıhha Enstitüsü, çok sayıda devlet hastanesi ve sağlık personeliyle, koruyucu hekimlikte başarılar kazanmış, bulaşıcı hastalıklara karşı başarıyla mücadele eden bir sağlık sistemi vardı.

Eğitimde Devletçiliğin Başarıları

1919 yılında Osmanlı devletinin eğitim sistemi geri, eğitim kurumları ve kadrosu çok zayıftı; farklı öğretim sistemleri uygulanıyordu. Ayrıca, devlet okullarının yanı sıra medreselerle yabancı okullar ve azınlık okulları vardı. 1938 yılına gelindiğinde, birleştirilmiş ve çağdaş bir eğitim ve öğretim düzeni kurulmuştu. Okullaşma oranı hızla yükseliyordu. 1940 yılından itibaren kurulan Köy Enstitüleri, aydınlanma çabasını köylere taşımaya başlamıştı. Halkevleri ve Halkodaları da kentlerdeki aydınlanma mücadelesine büyük katkılarda bulunuyordu. İlkokullarda 1923/24 öğretim yılında 342 bin öğrenci vardı. Bu sayı 1945/46 öğretim yılında 1 milyon 358 bine yükselmişti. Ortaokulların öğrenci sayısı aynı dönemde 6 binden 66 bine; liselerin öğrenci sayısı bin 241’den 25 bin 515’e; üniversite ve yüksek okulların öğrenci sayısı 2 bin 914’ten 19 bin 273’e çıkmıştı.

1919 yılında ülkede Türkçeye uygun olmayan ve çok az sayıda insanın öğrenebildiği Arap alfabesi kullanılıyordu. Bu durum, din adamlarının halk üzerindeki etkisini artırıyor, demokratik devrime direnen kesimleri güçlendiriyordu. 1938 yılında ise günümüzdeki alfabe kullanılıyordu; böylece demokratik devrime direnen kesimlerin halk üzerindeki etkisine büyük darbe indirilmişti. Yeni alfabeyi öğretmek için açılan Millet Mekteplerine yalnızca 1928/29 döneminde 403 bin yetişkin devam etti ve okuma-yazmayı öğrendi.

1919 yılında konuşulan dil çok sayıda Arapça, Farsça ve Fransızca sözcükle ve deyimle doluydu. 1938 yılında Türkçemiz sadeleşmiş ve zenginleştirilmiş, bir bilim ve uygarlık dili haline getirilmişti. Türk Dil Kurumu bu doğrultuda önemli çalışmalar sürdürüyordu.

1919 yılında kültürel mirasımız yok olma sürecindeydi. 1938 yılında başta türkülerimiz olmak üzere, halk oyunlarımız, masallarımız, geleneklerimiz kayda geçirilmiş ve geliştirilmişti. Mustafa Kemal Paşa, daha savaş devam ederken 1921 yılında Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni kurdurmuştu. 1938 yılına gelindiğinde, tarihimizin açığa çıkarılması ve öğrenilmesi için büyük çabalar gösteriliyordu. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu önemli çalışmalar yapıyordu.

Laiklik Alanındaki Başarılar

1919 yılında Kuran ve ezan Arapçaydı. Bu durum, din adamlarının ayrı bir tabaka oluşturması ve halkın üzerinde önemli bir güç sahibi olmasına yol açıyordu. 1938 yılında Türkçe Kuran okunuyordu, ezan Türkçeydi; din adamlarının çoğunun demokratik devrime direnme gücü büyük ölçüde kırılmıştı.

1919 yılında belirli bölgelerde dini vakıfların geniş tarım arazileri vardı. 1938 yılında bunların hepsine devlet devrimci bir biçimde el koymuş, bir bölümünü topraksız köylüye dağıtmış, bir bölümünü devlet çiftliği haline getirmişti.

1919 yılında giyim-kuşam çağdışıydı. Din adamları, bu kimliklerini ifade eden giysilerle dolaşabiliyor, halk üzerindeki etkilerini dini mekanlar dışında da sürdürebiliyorlardı. 1938 yılında çağdışı giysiler kaldırılmış, din adamlarının görevleri dışında dini giysilerle dolaşmaları yasaklanmıştı.

1919 yılında çalışma yaşamını ve toplumsal yaşamı Mecelle düzenliyordu. 1938 yılında 818 sayılı Borçlar Kanunu (R.G.22.4.1926), 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi (R.G.4.4.1926), 788 sayılı Memurin Kanunu (R.G.31.3.1926), 765 sayılı Türk Ceza Kanunu (R.G.13.3.1926), 865 sayılı Ticaret Kanunu (R.G.28.6.1926), 3008 sayılı İş Kanunu (R.G.15.6.1936) ve diğer mevzuat yürürlükteydi.

Onurlu Bir Millet

1919 yılının insanı yorgun, yılgın, umutsuz, çaresizdi; özgüvenden yoksundu. “Etrâk-ı bî-idrâk” (“anlayışı kıt Türkler”) idi. Ülkenin okuryazar kesiminin büyük bölümü de mandacıydı; kurtuluşu ve kalkınmayı, bir başka devlete sığınmakta buluyordu. 1938 yılının insanı ise, kısa sürede yapılan büyük işlerden büyük bir özgüvenle gurur duyuyordu, geleceğe umutla ve güvenle bakıyordu.

1919 yılının Osmanlı devleti, milli demokratik devrim umutlarını yitirmişti. 1938 yılının Türkiye Cumhuriyeti, ülkenin temel ilkelerinden biri olarak “inkılapçı”lığı Anayasasına yerleştirmiş, 1945 yılında da bunu “devrimci” olarak değiştirmişti. Atatürk, kesintisiz bir devrimci süreci, arasız devrimleri savunuyordu.

1919’DAN 1938’E KEMALİST DEVRİM’İN BAŞARILARI (III)

Kemalist Devrim’in uygulandığı dönemde, Türkiye, diğer milli demokratik devrimlerden çok öte amaçlar doğrultusunda, barışçıl bir süreç içinde, Türkiye’ye özgü bir sosyalizm doğrultusunda ilerliyordu.

Devletçilikle Ekonomik Bağımsızlık

1919 yılında Osmanlı devletinin parasını, yabancı ortakların sahip olduğu Osmanlı Bankası çıkarıyordu. 1938 yılında, bir devletin bayrağı kadar önemli bir egemenlik simgesi olan parasını, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası basıyor ve kontrol ediyordu.

1919 yılında Osmanlı devleti kapitülasyonlar nedeniyle emperyalist devletlerin sömürüsü ve hakimiyeti altındaydı; kendi ekonomik politikalarını ve gümrük vergilerini belirleyemiyordu. 1938 yılında kapitülasyonlar yoktu; ülkenin ekonomi politikaları, ülke çıkarları temelinde Türkler tarafından belirleniyor ve uygulanıyordu.

1919 yılında Osmanlı devleti borç batağında çabalıyordu; bazı vergiler alacaklı devletlerin oluşturduğu Borç İdaresi (Düyunu Umumiye) tarafından toplanıyor ve alacaklılara paylaştırılıyordu. 1938 yılında ise Osmanlı’nın borçlarını ödeyen, bazı sanayi yatırımları için aldığı sınırlı borcun dışında dışa bağımlılığı olmayan bir Türkiye Cumhuriyeti vardı.

1919 yılında tarımda yüzyıllardır değişmeyen çok geri teknolojiler kullanılıyordu. Devletin tarıma destek anlamında önemli bir çabası yoktu. 1938 yılında tarımın bilimsel altyapısını güçlendirici eğitim olanakları yaratılıyor, devletin tarım araç-gereci üretme ve halkı eğitme girişimleri sürüyor, devlet üretme çiftlikleri kuruluyordu.

1919 yılında bu topraklardaki 170 bin dolayında tütün üreticisi, yabancı sermayeli Reji Şirketi’nin denetim, baskı ve sömürüsü altındaydı. 1938 yılında, adı sonradan Tekel olan İnhisarlar Umum Müdürlüğü, tütün, tuz, alkollü içecekler üretiminde tekel durumuna getirilmişti; tütün üreticileri yabancı sömürüden ve Reji’nin özel güvenlik kuvveti olan kolcuların saldırılarından kurtarılmıştı.

1919 yılında önemli madenler yabancılar tarafından işletiliyordu. 1938 yılında bu madenlerin çoğu millileştirilmiş ve devletleştirilmişti. Bu süreç, 1945 yılına kadar devam etti.

1919 yılında bu topraklarda sanayi tesisi son derece azdı; halkın temel tüketim mallarının önemli bir bölümü ithalatla karşılanıyordu. 1938 yılına gelindiğinde şeker, kumaş, vb gibi çeşitli temel tüketim malları devlet kuruluşları tarafından üretiliyordu.

1919 yılında ekonomiye emperyalist güçler ve onların ülkedeki işbirlikçisi sermayedarlar hakimdi. 1938 yılında Türkiye’de planlı ekonomiye geçilmişti; Sanayi Planı uygulanıyordu. Ekonomide devlet belirleyiciydi.

Ulaştırmada Ve Diğer Alanlarda Devletçilik

1914 yılında ülkedeki demiryolları yabancı şirketler tarafından işletiliyordu. Bu demiryollarının güzergahları, emperyalistlerin Ortadoğu politikalarına göre belirlenmişti. 1945 yılında yabancı şirketlerden devralınan demiryolu ağı 3733 kilometre iken, yaklaşık 22 yıllık dönemde Türkiye’nin inşa ettiği demiryolu 3377 kilometreyi bulmuştu. 22 yılda demiryolu ağı iki katına çıkarılmış, yabancıların elindeki demiryolları millileştirilmiş ve devletleştirilmişti. Demiryollarında 1923 yılında 1.9 milyon yolcu taşınmışken, 1946 yılında bu sayı 47.6 milyona yükselmişti. Devlet, demiryollarının güzergahlarını belirlerken, ulusal savunmanın güçlendirilmesini ve iç pazarın bütünleştirilmesiyle uluslaşma sürecinin desteklenmesini amaçlıyordu. Onuncu Yıl Marşı’nda yer alan “demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan” sözleri bu konuda yaşanan gururu yansıtıyordu.

1919 yılında ülkenin karayolu ağı son derece ilkeldi; birçok yörede üretilen ürünlerin yakın pazarlara götürülebilmesi ya olanaksızdı, ya da develerle çok yüksek maliyetle gerçekleştirilebiliyordu. Bu çok zayıf karayolu ağı, iç pazarın bütünleşmesini önlüyordu. İstanbul’un tahıl gereksinimini ithalatla karşılamak, Anadolu’dan İstanbul’a tahıl taşımaktan daha ucuza geliyordu. 1923 yılında Türkiye’de 6943 kilometresi iyi ve 6942 kilometresi bozuk olmak üzere toplam 13.885 kilometre şose yol, 4450 kilometre toprak yol vardı. 1945 yılında ülkede 12.269 kilometresi iyi ve 7771 kilometresi bozuk olmak üzere toplam 20.040 kilometre şose ve 23.470 kilometre toprak yol vardı. Karayollarının gelişmesi iç ticareti artırmış, iç pazarın bütünleştirilmesine ve milletleşme sürecine önemli katkıda bulunmuştu.

1919 yılında ülkenin limanları arasında deniz ulaştırmasına ve limanlara yabancı şirketler hakimdi. 1938 yılında limanlar millileştirilmiş ve devletleştirilmiş, limanlarımız arasındaki deniz taşımacılığı Türk gemilerinin ayrıcalığı yapılmıştı.

1919 yılında ülkenin elektriğini üretip dağıtan, su dağıtım sistemlerini kurup işleten, tramvayları yürüten, yabancı şirketlerdi. 1938 yılına gelindiğinde bu yabancı şirketlerin hepsi millileştirilmiş ve devletleştirilmiş, bu hizmetler çok daha geniş bir kitleye ulaştırılmıştı.

1919 yılında bankacılık sektörüne emperyalist ülkelerin bankaları hakimdi. 1938 yılına kadar birçok devlet bankası kuruldu, İş Bankası kurulup güçlendirildi.

Osmanlı devletinde yabancıların özel postaneleri vardı. Türkiye Cumhuriyeti, haberleşme hizmetini PTT’nin tekeline verdi.

Kemalist Devrim, bu kısa sürede gerçekleştirdiği mucizevi başarılar dikkate alınarak değerlendirilmelidir.