Ana Sayfa Bilimsel Sosyalizm Enternasyonalizm Ayağını Bastığın Topraktan Başlar

Enternasyonalizm Ayağını Bastığın Topraktan Başlar

916

Aykut Diş
(Kırmızı Beyaz Dergisi, Mart 2015)

İnsanlık ciddi bir tahribat döneminden geçiyor. Adına “Yeni Ortaçağ” dediğimiz bu düzende, demokratik devrimler yoluyla yaratılan kavramların içi boşaltıldı, altı oyuldu. Büyük bedeller ödenerek kazanılan değerler ve insanlığın tarihsel gelişimine katkı sunan akımlar hakim güçlerin operasyonel hamlelerine malzeme yapıldı.

1980’li yıllardan itibaren emperyalistler, küreselleşme safsatasının (1) gereği olarak insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi ilerici fikirleri büyük projelerini meşrulaştırmak için kullandılar. Çünkü sistemin çarklarını çevirebilmesi için zor ve disiplin yeterli değildi. İkna da gerekiyordu. Fakat toplumun geniş kesimlerinin iknası da yeterli değildi. Bilecek ve yapacak kuvvetlerin de bilinci bulandırılmalıydı. Hedefli, planlı ve bilinçli bir akılsızlaştırma ve yüzeyselleştirme saldırısı gerçekleştirildi. Hedef, bilecek ve yapacak kuvvetleri bilemeyecek ve yapamayacak, dolayısıyla zararsızlaştıracak bir konuma sürüklemekti.

Yazımızın konusu olan enternasyonalizm düşüncesi de, işte böyle bir süreç dahlinde sunileştirildi. Teoriyi hayattan kopartan ve çarpıtan ideolojik misyonerler aracılığıyla, “devrimcilik” adına gerçekliğin uzağından yakınından geçmeyen bir kalıba oturtuldu. “İşçilerin ve ezilenlerin vatanları yoktur” gibi söylemlerle yayılan vatansızlık ve anarşizm fikirlerinin dayanağı yapılmaya çalışıldı.

Enternasyonalin ve Enternasyonalizmin Doğuşu

  1. yüzyılda bütün kötülüklerin anası artık değer sömürüsüydü. Avrupa’daSanayi Devrimibüyük ölçüde tamamlanmış, sanayicilerin ve şirketlerin gelirlerinde dev artışlar görülmesine karşılık köylerde ve kentlerde yaşayan fakir halk bu zenginlikten nasibini almamıştı. İşçiler günde 13-15 saat ağır şartlarda çalışıyorlar, sağlıksız ve eski konutlarda yaşıyorlardı. Köylerde artan nüfus işsizliğe ve toprak yetersizliğine yol açmış, alt yapının yetersiz kalmasına sebep olmuştu. 1845 ve 1846 hasatında Belçika‘da ortaya çıkarak diğer Avrupa ülkelerini de etkileyen Patates Hastalığı Avrupa‘da yaygın bir açlığa yol açmış ve bu durum toplumun yoksul kesimlerinde tahammülsüzlük doğurmuştu. Bilimsel sosyalizmin teorisyenlerinden K. Marx ve F. Engels 1848 yılında yayınladıkları manifestoyla (2), ülkelerin işçi sınıflarının hak ve özgürlüklerini geliştirebilmelerinin yolunun, kendi ülkesinin patronlarına karşı mücadelelerinden ve uluslararası dayanışmalarından geçtiğini vurguluyorlardı. 1848, grevleriyle ve sokak savaşlarıyla, Avrupa’nın dört bir yanında kitlesel toplumsal patlamaların yaşandığı yıl olarak tarihe geçiyordu.

1848 ihtilalleri (3) yenilgiyle sonuçlanmıştı. 1800’lü yılların ikinci yarısında, bir ülkede büyük grevler olduğunda, işverenler başka ülkelerden grevkırıcılar getirebiliyorlardı. Ülkeler arasındaki sınırlar yalnızca harita üzerindeydi. Bir işçinin bir başka ülkede çalışması için çalışma izni veya vize gerekmiyordu. Bir ülkede açlık ve kıtlık belirdiğinde insanlar bir başka ülkeye göç edebiliyorlardı. Grevkırıcılığın engellenmesi çabası Avrupalı işçilerin ekmek ve özgürlük mücadelelerinde önemli bir yer tutuyordu. İşverenler yalnızca Avrupa’nın diğer ülkelerinden değil, sömürge ülkelerden de grevkırıcılar taşıyabiliyorlardı. 1864 yılında, grevkırıcılığı engellemek, çeşitli ülkelerde ücretler ve çalışma koşulları hakkında bilgi paylaşımında bulunabilmek amacıyla İngiliz ve Fransız sendikacıların bir araya gelmesiyle Uluslararası Çalışanlar Derneği (Birinci Enternasyonal) kuruldu. Artık değeri teorileştiren ve işverenlere karşı birleşik örgütlü mücadele çağrıları yapan Karl Marx da Uluslararası Çalışanlar Derneği’ne (UÇD) katıldı. İlerleyen süreçte UÇD, Marks ve arkadaşlarının katkılarıyla enternasyonalizmin ideolojik, siyasi ve örgütsel merkezi haline gelse de, UÇD’nin ortaya çıkışı tamamen pratik bir ihtiyacın sonucuydu. İşçilerin uluslararası dayanışmasına yaslanan enternasyonalizm (uluslararasıcılık) düşüncesi ve onun örgütsel yapısı olan Enternasyonal böyle doğdu. (4)

Birinci Enternasyonal, 1871 Paris Komünü yenilgisi ve Avrupalı işçilerin kendi ülkelerinin işverenleriyle birlikte hareket etme eğilimlerinin güçlenmesi üzerine 1876’da tasfiye edildi.

Mezar Kazıcılıktan Payandalığa

Zaman içerisinde politikleşerek güçlenen enternasyonalist eğilimler işverenleri ve hükümetleri işçi sınıfına karşı çeşitli tedbirlere zorladı. Hükümetler ve işverenler kapitalizmin yol açtığı kötü çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesinden başka çarelerinin kalmadığını görerek, başka ülkeleri sermaye ihracı ve ham madde gaspı yoluyla sömürerek elde ettikleri zenginliklerin bir kısmını bu amaçla kullanma yoluna gittiler. Avrupalı işçiler sömürge ve yarı sömürge ülkelerden getirilen kaynaklardan paylar alarak hükümetleri ve işverenleriyle, kapitalizmle uzlaştılar. Başka ülkelerin sömürülmesiyle devlete aktarılan kaynaklarla Avrupa’da “sosyal refah devletleri” finanse edildi. Sömürüden paylanan gelişmiş ülkelerin işçileri, girilen emperyalist paylaşım savaşlarında kendi ülkelerinden yana oldular. İyi yaşam koşullarını sürdürebilmek için kendi devletlerinin yaptığı zorbalığı ve vahşeti görmezden gelerek milliyetçileştiler. Emperyalizm, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasını yok etti ve dünyadaki emekçi sınıfların tamamını milliyetçileştirdi. Milliyetçileşme, ezenlerin dünyasında sınıf çelişkilerini ve emperyalist sömürüyü ört bas etme; ezilenlerin dünyasında ise antiemperyalizm ve vatanseverlik zemininde gelişti.

Emperyalist sömürü temelinde gerçekleşen bu doğal anlaşma, Avrupalı işçileri kapitalizmin mezar kazıcıları konumundan çıkarıp kapitalizmin payandaları konumuna düşürdü. F. Engels bu durumu 12 Eylül 1882 tarihinde Kautsky’e yazdığı mektupta şöyle aktarıyordu:

“Bana, İngiliz işçilerinin sömürge politikası konusunda ne düşündüklerini soruyorsun. Ne diyeyim, genel olarak politika konusunda düşündüklerinin tam olarak aynısını: Burjuvaların düşündüğünün aynısını. Burada işçilerin bir partisi yok; yalnızca Muhafazakarlar ve Liberal-Radikaller var; ve işçiler de, İngiltere’nin dünya piyasasındaki tekelinin ve sömürgelerinin ziyafetten keyifle pay alıyorlar.” (5)

Marx ise 11 Şubat 1878’de Wilhem Liebknecht’e yazdığı mektupta (6) Engels’in görüşlerine benzer fikirleri aktarır ve 16 Nisan 1963 tarihli Engels’e yazdığı başka bir mektupta da “İngiliz işçilerinin belirgin burjuva hastalığı” (7) diyerek İngiliz işçilerini eleştirir.

  1. Enternasyonal ve Avrupa’da Gericileşme

1889 yılında Paris’te inşa edilen II. Enternasyonal’in 18-24 Ağustos 1907 günlerinde toplanan Stuttgart Kongresi sömürgecilik konusunda sert tartışmalara sahne oldu. Hollanda ve Almanya delegelerinin önemli bir bölümü sömürgeciliği onaylayan bir tavır alıyorlardı. Sömürgeciliğe karşı çıkanlar da meseleye yalnızca kendi ülkelerinin penceresinden bakıyorlardı. Sömürgeciliği onaylayan delegeler, Avrupa’nın nüfus fazlası ve üretim fazlası sorunlarının çözümünün sömürgelerden geçtiğini ve uygar olmayan milletlere uygarlığın bu yolla gideceğini savundular. Karşı çıkanlar da askeri yayılmacılık sürecinde devlet aygıtının güçlendiğini belirterek, ülkelerinde işçi sınıfının iktidar mücadelesinin zorlaştığını ifade ettiler. Sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki devrimci potansiyel gözden kaçırılıyordu. Emperyalist sömürüyle uzlaşmanın teorisi revizyonizm, sosyal demokrasi ifadesiyle vücut bularak Avrupalı sosyalistleri sarıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde revizyonist akımlar daha da güçlendi. Avrupa sosyalistlerinin büyük bir bölümü bu akımın ortaya koyduğu fikirlerle hareket ettiler. Rus sosyalisti V.İ.U. Lenin ise 20. yüzyıl başlarında çağın değiştiğini gördü. Lenin, emperyalist sömürünün artık değerin önüne geçtiğini saptayarak, dünyanın sömüren ve sömürülen milletler olarak iki kutba ayrıldığını, sömürge ve yarı sömürge ülkelerin halklarının emperyalizme karşı mücadeleye aktif biçimde katıldığını ve bu eylemlerin dünya devrimci hareketinin önemli dayanaklarından birisini oluşturduğunu ifade etti. Avrupa milletçe sömürenlerin kıtası olmuştu ve gericiliğin merkezi haline gelmişti. Asya ise milletçe isyanların coğrafyasıydı ve devrimin odağı haline gelmişti. Birbiri ardı sıra gelen 1905 Rus, 1908 Türk, 1907-1909 İran ve 1911 Çin devrimleri devrimin merkezinin doğuya kaydığını kanıtlar nitelikteydi. “Gerici Avrupa, İlerici Asya” tezlerini öne sürdüğü bu durumu Lenin, “Demokrasi davasıyla sosyalizm davasının sadece Avrupa’ya bağlı olduğu zamanlar geri gelmeyecek biçimde yitip gitmiştir” (8) diye yazdı.

Birinci Dünya Savaşı sınavında sınıfta kalan II. Enternasyonal ancak 1916’ya kadar çalışmalarını sürdürebildi. Sosyal demokrat grupların I. Dünya Savaşı’nda kendi ülkelerinden taraf olarak savaş yanlısı bir tutum takınmaları bu birlikteliğin son bulmasına yol açtı. Rus Bolşevikleri, Sırp sosyalistleri ve İtalya Sosyalist Partisi dışında tüm katılımcılar işçi sınıflarıyla ters düşmemek ve hükümetlerinin saldırılarına karşı kendilerini koruyabilmek amacıyla emperyalist savaşları desteklediler.

Komintern ve 20. Yüzyılda Enternasyonalizm

  1. yüzyılda büyük devrimci kabarışlara öncülük yapan Avrupa işçi sınıfı, 20. yüzyılda devrimin öncülüğünü ezilen dünyanın emekçilerine bırakmıştı. 1917 Ekim Devrimi, devrimin merkezinin Batı Avrupa’dan Doğu’ya kayışını harita üzerinde çok açık gösteriyordu. Ardılında gerçekleşen Türk, Hindistan, Çin, Kore, Vietnam ve Küba devrimleri sürecin devam edeceğine işarettiler.

Komintern 1919 yılı Mart ayında Lenin’in önderliğinde kuruldu. III. Enternasyonal diye de anıldı. Komintern, Komünist Enternasyonal’in kısa adıydı. Komintern’in yorum farkı sloganına kadar yansımıştı. II. Enternasyonal’in “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” sloganının yerini, Komintern’de “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen uluslar birleşin” sloganı almıştı. Komintern, bir avuç gelişmiş haydut devletin dünyayı paylaşmasına ve insanlığı esaret altına almasına karşı siyasetler geliştiriyordu. 20. yüzyıldaki temel kamplaşma olan ezen-ezilen milletler kamplaşmasının, sınıf mücadelesinin uluslararası alandaki devamı olduğunu savunuyordu. Dünya devrimine giden yol emperyalizmin zayıf halkalarından kopan tek tek ülkelerde olacak devrimlerden geçiyordu. Ezilen dünyadaki ulusal kurtuluş hareketleri emperyalizmi dünya çapında zayıflatarak milli devrimlerin ve sosyalist devrimlerin önünü açıyordu. Ulusal kurtuluş mücadelelerini dünya devriminin birer parçası olarak gören program, Komintern’in 26 Temmuz 1920 tarihli ikinci kongresine “Milletler ve Sömürge Sorunu Tezleri” (9) başlığıyla Lenin tarafından sunuldu ve kabul edildi. Bu tezler Komintern’in ve dünya devrimci hareketinin devrim stratejisi oldu. Ulusal kurtuluş hareketlerini destekleyen tavır ve emperyalizme karşı çıkış Komintern’e kabulün en önemli şartları arasındaydı:

“Kendi emperyalistlerinin sömürgelerdeki hilelerini amansızca teşhir etmek, sömürgelerdeki her özgürlük hareketini sözle değil; eylemle desteklemek, kendi emperyalistlerinin bu sömürgelerden kovulmasını talep etmek, kendi ülkesindeki işçilerin yüreğinde sömürgelerin ve ezilen milliyetlerin emekçi halkı için gerçekten kardeşçe duygular uyandırmak ve kendi ülkesinin ordusu içinde sömürge halklarının her türlü ezilmesine karşı sistemli bir ajitasyon yürütmek yükümlülüğü vardır.” (10)

Emperyalist sömürünün artık değerin önüne geçerek baş çelişki halini almasıyla birlikte işçilerin uluslararası dayanışması artık enternasyonalizmi anlatmıyordu. Ayrıca Avrupalı işçiler açısından böyle bir dayanışmaya ihtiyaç da yoktu. Çünkü emperyalist sömürü Avrupalı işçilerin ihtiyaçlarını karşılıyordu ve sınıf mücadelesi gereksizleşmişti. Sınıf mücadelesinin ana ekseni uluslararası bir alana taşınmıştı. Emperyalist sömürünün mağduru olan üçüncü dünya ülkelerinin işçi sınıfının nüfus olarak zayıflığı da göz önünde bulundurulduğunda enternasyonalizm, ancak ve ancak emperyalizme karşı vatanlarını savunan milletlerle topyekün dayanışarak ve onların mücadelelerini güçlendirerek mümkündü. Bu aynı zamanda sınıflar arası dayanışmayı da getiriyordu. Yani, emperyalist tekelleşmeyle ihtilaf içerisinde olan burjuva sınıfıyla, küçük burjuvazi diye tabir edilen köylülüğün ve işçi sınıfının ortak düşmana karşı birlikte mücadelesini mümkün kılıyordu.

1917 Ekim Devrimi, ilk sosyalist devrim olarak tarihteki yerini alırken Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı da ilk ulusal kurtuluş savaşıydı. Komintern, Anadolu’nun o günlerdeki özel durumundan yola çıkarak Türkiye emekçilerinin ulusal görevi ile enternasyonalist görevini belirterek bütünleştirmişti. Türk Kurtuluş Savaşı’nı milletlerarası devrim zincirinin halkası olarak değerlendiriyordu ve Türkiye için “Doğu’da bir devrimci çekirdek” (11) ifadesini kullanıyordu. 1-7 Eylül 1920 tarihlerinde Bakü’de, Komintern tarafından düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda Ankara Hükümeti inisiyatifinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’nı destekleme kararı alınmıştı. (12)

Lenin’den sonra sürece önderlik eden Joseph Stalin, “Kanton ve Ankara, emperyalizme karşı savaşım verdikleri zaman, Çin’de Kanton’a ve Türkiye’de Ankara’ya bir yardımda bulunmakta haklı mıydık? Evet, haklı idik. Haklı idik, çünkü Kanton ve Ankara’nın savaşımı emperyalizmin güçlerini dağıtıyor, emperyalizmi güçten ve hükümdarlıktan düşürüyor ve böylece dünya devrim ocağının gelişmesini kolaylaştırıyordu” (13) diyordu.

“III. Enternasyonal’in fikirlerini fiilen destekliyoruz”

Komintern ve bilimsel sosyalizmin uluslararası önderleri Kurtuluş Savaşı’nı maddi ve manevi her açıdan desteklerken, Kurtuluş Savaşı önderliği de Türkiye’nin kaderinin ezilen dünyayla bir olduğunu bilerek hareket ettiler. Atatürk bu birlikteliği “Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir” (14) şeklinde açıklıyordu. Atatürk, Türkiye’nin bu meseleye bakış açısını 29 Ocak 1921’de Ankara’da yaptığı görüşmede Doğu Halkları Propaganda ve Hareket Konseyi temsilcisi Eşba Yoldaş’a şöyle aktardı:

“Anladığımız kadarıyla III. Enternasyonal’in fikirleri, mazlum emekçilerin mutluluğunun sağlanması yönündedir. Biz Türkler dünyanın en mazlum halklarındanız. Dolayısıyla Enternasyonal bizim desteğimize güvenebilir. Biz, şimdi Batı emperyalizmine karşı mücadelemizde, III. Enternasyonal’in fikirlerini fiilen destekliyoruz.” (15)

Aynı şekilde TBMM’nin temsilcisi olarak Bakü’deki Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda konuşma yapan İbrahim Tali, TBMM’nin görüşlerini kürsüden şöyle anlatır:

“Yoldaşlar, Anadolulu köylüler ve devrimciler çevreleri bu talancılar ve hainlerle dolu olduğu halde büyük bir içtenlik ve heyecanla uluslararası devrime başvurdular. Onlar, tüm insanlığa kurtuluş getirecek olan III. Enternasyonal’in kaderine bağlı olduklarına inanıyorlar.” (16)

Şüphesiz, Komintern ile Türkiye’yi yakınlaştıran şey, dünyadaki kutuplaşmada aynı cephede yer almalarıydı. Emperyalizmin karşısında konumlanmalarıydı. Bu birliktelik Kocatepe’de yan yana savaş yönetecek kadar derinleşmişti.

Enternasyonalizm ve Vatanseverlik Arasında Kopmaz Bir Bağ Vardır

Emperyalizm çağında vatanlarını savunanlar ve halkı birleştirenler büyük toplumsal ilerlemelere önderlik ettiler. Başta kendi devrimimiz olmak üzere 20. yüzyılda tüm devrimler vatan savunması zemininde gerçekleşti. 1949 Çin Devrimi, Japon ve ABD emperyalizmine karşı başkaldırının ürünüydü. Küba Devrimi, yine ABD emperyalizmine karşı mücadelenin yansımasıydı. Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya ve Romanya’da olan sosyalist devrimler İkinci Dünya Savaşı’ndaki vatan savunmasının sonucudurlar. Cezayir’in kurtuluş savaşından Vietnam ve Kore devrimlerine, Afrika ülkelerinin bağımsızlık savaşlarına kadar mazlum milletlerin bütün devrimleri bu düzlemde gelişti. Sovyet Devrimi de buna dahildi. 1917’de Bolşeviklerin iktidara gelmesinin en önemli sebeplerinden biri Bolşeviklerin Rusya’yı birleştirebilecek tek güç olduğuna inanılmasıydı. Sovyet Devrimi 1917 Ekim ayında başlamıştı. 1918-1921 yılları arasındaki iç savaş bir vatan savunmasıydı. Emperyalist devletler 600 bin askeri Sovyet Rusya’yı yıkmak için çarlık kalıntısı gericiliğin yanında savaşa sokmuştu. Sovyet Rusya, işte böyle bir vatan savunmasıyla kuruldu. (17)

Emperyalizm ezilen dünyaya vatanseverliği dayattı. Ezilen dünya için vatan, emperyalizme karşı savunulacak ve üzerinde özgür bir hayat kurulacak yerdi. İşçinin alınteri, köylünün toprağıydı. Enternasyonalizm düşüncesi, ancak sömürülen ve ezilen milletlerin dayanışması zemininde karşılık bulabildi. Çünkü insanlığın gelişiminin önündeki en büyük engel emperyalizm aşılmadan ne özgürlük, ne bağımsızlık, ne de sosyalizm gelebilirdi. Emperyalizmi bertaraf edebilmek için vatanseverlik şarttı. Dolayısıyla enternasyonalizmin kendisi doğrudan vatanseverlikten geçiyordu. Enternasyonalizmde derinlik vatanseverliği güçlendiriyor, vatanseverlikte sağlamlık da enternasyonalizmi büyütüyordu. Çin Devrimi’nin önderi Mao bu düşünceyi şöyle açıklamıştır:

“Biz hem yurtseveriz, hem enternasyonalistiz ve sloganımızda ‘Anavatanı saldırganlara karşı savunmak için savaşalım’dır. Çin’in zaferi ve istilacı emperyalistlerin yenilgisi, diğer ülkelerin halklarına da yardımcı olacaktır. Bundan dolayı enternasyonalizm, milli kurtuluş savaşlarında ifadesini vatanseverlikte bulur.” (18)

Vatanın Gerçek Sahipleri

İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. Proletarya, önce siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda olduğu için, kendisi de ulusaldır hâlâ, ama asla burjuva anlamda değil.” (19)

Marx ve Engels’in meşhur “İşçilerin vatanı yoktur” söylemi, “enternasyonalist” kılıklı misyonerler tarafından “devrimcilik”miş gibi vatansızlık fikirlerinin bayrağı haline getirildi. Bilinçli bir şekilde bütünden kopuk olarak öne çıkarıldı. 1848 Avrupa’sında işçi sınıfı iktidarı ve işçi devrimi için vatan sınırlarını aşmak, Avrupa ölçeğinde bir dayanışma içerisine girmek zorunluydu. Fakat Marx ve Engels buna rağmen işçi sınıfının ulusallığını vurguladılar. Çünkü aynı Avrupa’da bir yandan ulusal savaşlar da yaşanıyordu. Engels Manifesto’ya 1892’de yazdığı önsözde ulusallık ve uluslararasılık arasındaki bağı şöyle aktarıyordu:

“Avrupa uluslarının gerçek uluslararası işbirliği, ancak bu ulusların her birinin kendi vatanında tamamen bağımsız olmalarıyla mümkündür.”

1893’te yazdığı önsözde aynı saptamayı bir kere daha yazıyordu:

“Tek tek ulusun birlik ve bağımsızlığı yeniden sağlanmaksızın, ne proletaryanın uluslararası birliği gerçekleştirilebilir, ne de bu ulusların ortak hedeflere yönelik barışçı ve mantıklı işbirliği.”

Kısacası işçilerin de ezilenlerin de vatanları vardı. Vatan, emekçilerin ve üzerinde yaşayan herkesin emeğiyle varlığını sürdürdüğü yaşam alanıydı. Manifesto’nun meşhur bölümündeki ulusallık vurgularından da açıkça anlaşılıyor ki, Marx da Engels de ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmalarının en önemli koşulunun, emekçi sınıfların bağımsızlığa sahip çıkmaları ve vatanı gerçek sahipleri olarak savunmaları olduğunu biliyordu.

Ulusal Olunmadan Enternasyonal Olunmaz

Türkçeye uluslararasıcılık diye çevirebileceğimiz enternasyonalizm, adı üzerinde ulus gerçeğine dayanan bir düşüncedir. (20) Ulusaldır, tarihseldir ve sınıfsaldır.

Uluslararası dayanışmayı anlamlı kılan şey ise ulusallığın ta kendisidir. Enternasyonalizm, sınıf çıkarları örtüşen en az iki farklı öznenin birbirinin özlemini paylaşması noktasında gerçekleşir. Enternasyonal olmak isteyen öncelikle ulusal olmak zorundadır. Her toplumun kimliğini kendi topraklarının ortak değerleri oluşturur. Ortak değerler ise ulusun ve ulusallığın yaratılmasında maya görevindedir. Emekseverlik, vatanseverlik, erdemlilik, yardımseverlik, haklıdan yana olma, haksızın karşısında olma gibi değerler her toplumun temel ve evrensel değerleridir. Her coğrafyada bu değerleri temsil eden ve kültürel miras haline gelmiş semboller vardır. Sivri dilli ve hazırcevap bilge Nasreddin Hoca karakterinin farklı isimlendirilmelerle Çin’de, Orta Asya’da ve Doğu Avrupa’da da var olması tesadüf değildir. Çünkü tüm bu değerler emekçi sınıfların değerleridir. Coğrafyası ve ismi değişse de cisimleri aynıdır. Her toplumun Dede Korkut’u, Pir Sultan Abdal’ı, Şeyh Bedrettin’i, Jön Türkleri, Mustafa Kemal’i, Nazım Hikmet’i ve Mehmet Akif’i vardır.

Dede Korkut’a, Pir Sultan Abdal’a, Şeyh Bedrettin’e, Jön Türklere, Mustafa Kemal’e, Nazım Hikmet’e, Mehmet Akif’e yaslanmayan bir enternasyonalizm yeterince enternasyonal değildir. Çünkü ulusal değerlerin savunulması meselesi enternasyonalizm açısından bir tercih değil; zorunluluktur. Kuvayı Milliye Destanı’mızın yazarı büyük şair Nazım Hikmet, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı’nın sonuna yazdığı Zeyl’de, “Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur!” (21) diyerek gururlanır. Nazım Hikmet’in dizeleri, Mehmet Akif’in kıtaları yalnızca biz Türk devrimcileri için değil, tüm dünya devrimcileri için gurur vericidir. Çünkü emperyalizmi mahv ve nabut etmiş bir milletin hissidir onlar.

Türkiyeli devrimciler Yeni Osmanlılardan Cumhuriyet kadrolarına, 1968 gençliğinden bugüne, her dönem enternasyonalist davranarak kaderlerini ezilen halkların kaderleriyle birleştirdiler. Sarayla ters düşen ve 1867’de Paris’e çıkan Mehmet, Reşat ve Nuri Beyler 1871 Paris Komünü’ne katılmışlardı. (22) Tevfik Fikret şiirinde, “Ruy-i beşer vatanım/ Nev-i beşer milletim (Yeryüzü vatanım/ İnsanlık milletim)” (23) yazıyordu. 27 Ekim 2014 tarihinde Türkiye Gençlik Birliği önderliğinde 13 ülkeden 25 kuruluşun katılımıyla ilan edilen Dünya Anti Emperyalist Gençlik Birliği (World Anti-Imperialist Youth Union) bunun en yakın göstergesidir.

Milletin Birliği Emekçi Sınıfların Birliğidir

İkinci Dünya Savaşı’na Sovyetler “Anayurt Savaşı” adını verdiler. (24) Amerikan emperyalizmine karşı vatanlarını savunan Kübalı yoksul köylülerin ve devrimin öncüsü 26 Temmuz Hareketi’nin sloganı “Ya Vatan Ya Ölüm”dü. (25) Anadolu’da vatanı işbirlikçilerden ve işgalcilerden kurtarmak için gizlice teşkilatlananlar “Yemin Billah Önce Vatan” dediler. Düşman postalının tarlaları çiğnemesiyle Kuvayı Milliyeciler “Ya İstiklal Ya Ölüm” diye dağa çıktılar. Tüm bunlar bir rastlantıdan daha fazlasını bize gösteriyor. Etnik ve dinsel kimlikçiliği bir “özgürlük”müş gibi sunarak milleti bölmek ve milli devleti dağıtmak isteyen emperyalizmin projelerini püskürtmenin tek yolu vatanı savunmak. Vatanı savunmak ise ulusal sınırları korumaktan ve milletin birliğinden yana olmak demek. Yeni Ortaçağ’ın siyasi yöntemleriyle ve kimlikçilikle milleti bölmeye çalışanlar aynı zamanda emekçi sınıfları da bölmeye çalışıyorlar. Enternasyonalizmin temel ilkesi olan emekçi sınıfların birliğini savunmak, günümüzde milletin birliğini savunmaktan geçiyor.

Büyük Fransız sosyalist aydını Jean Jaures noktayı koyuyor:

Yurtseverliğin azı enternasyonalizmi zayıflatır, yurtseverliğin çoğu enternasyonalizmi güçlendirir. Enternasyonalizmin azı yurtseverliği zayıflatır, enternasyonalizmin çoğu yurtseverliği güçlendirir.” (26)

Aykut Diş

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi – Halkbilim

  • Neoliberalizm ve Üniversite, Kırmızı Beyaz Dergisi, Sayı 34, Kasım 2014
  • Marx – F. Engels, Komünist Parti Manifestosu, Kaynak Yayınları, 3. Basım, Ekim 2013
  • S. Yeliseyeva, Yakın Çağlar Tarihi, Yordam Kitap, 2. Basım, Ekim 2012, s.130-144.
  • Yıldırım Koç, Uluslararası Sendikacılık Hareketi, Eğitim İş El Kitapları Dizisi 3, Eylül 2013, s.14-17.
  • Ezilen Milletlerin ve Emekçilerin Büyük Devrimcisi Lenin ve Emperyalizm, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 235, Ocak 2014, s.29.
  • Ezilen Milletlerin ve Emekçilerin Büyük Devrimcisi Lenin ve Emperyalizm, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 235, Ocak 2014, s.29.
  • Ezilen Milletlerin ve Emekçilerin Büyük Devrimcisi Lenin ve Emperyalizm, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 235, Ocak 2014, s.29.
  • İ. U. Lenin, Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine, Seçme Eserler, c. 5, İnter Yayınları, Haziran 1995, s. 151-152.
  • İ. U. Lenin, Seçme Eserler, c. 10, İnter Yayınları, Haziran 1997, s. 262-263.
  • İ. U. Lenin, Komünist Enternasyonal’e Kabul Şartları, Seçme Eserler, c. 10, İnter Yayınları, Haziran 1997, s.224-225.
  • Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, 3. Basım, Temmuz 1992, s.135.
  • Birinci Doğu Halkları Kurultayı, Kaynak Yayınları, 1999, s.100.
  • Stalin, Troçkizm mi Leninizm mi, Seçme Eserler, c.1, İnter Yayınları, c.1, s.323
  • Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c.2, 2. Basım, s.40.
  • Haftalık Aydınlık Dergisi, Sayı 642, 7 Kasım 1999, s.16.
  • Birinci Doğu Halkları Kurultayı, Kaynak Yayınları, 1999, s.100.
  • YY Devrimlerinin Tunç Kanunu Vatan Savunması, Teori Dergisi, Sayı 206, Mart 2007, s.15-21.
  • Mao Zedung, ÇKP’nin Milli Savaştaki Rolü, Seçme Eserler, c.2, Kaynak Yayınları, s.203.
  • Marx – F. Engels, Komünist Parti Manifestosu, Kaynak Yayınları, 3. Basım, Ekim 2013, s.73
  • Mihri Belli, Yazılar, Sol Yayınları, 1. Basım, 1970, s.282.
  • Nazım Hikmet, Şiirler, c.2, Adam Yayınları, 9. Basım, Ocak 1994
  • http://tgb.gen.tr/haber/822/Inciralti-Tarih-Cemiyeti-nden-Okan-Ozkan-yazdi–Vive-la-Commune
  • http://simurg.info/2011/12/26/halukun-amentusu/
  • Türk Milleti, Teori Dergisi, Sayı 295, Ağustos 2014, s.4.
  • YY Devrimlerinin Tunç Kanunu Vatan Savunması, Teori Dergisi, Sayı 206, Mart 2007, s.64-70.
  • Jean Jaures, Demokrasi Barış Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın, 2. Basım, Nisan 2013