6–7 EYLÜL OLAYLARI ve ÇARPITILAN GERÇEKLER

Dr. Cüneyt AKALIN

TÜMÖD İstanbul Şube Başkanı, Talat Paşa Komitesi Sözcüsü, İP USMER Yöneticisi

TEORİ DERGİSİ NİSAN 2009 – SAYI: 231

6–7 Eylül Olayları Cumhuriyet tarihinin kırılma noktalarından biridir. Bunda en ufak bir kuşku yok.

Öte yandan, Türk milleti ve Cumhuriyet, büyük bir saldırı altındadır. Bugün Cumhuriyet’ten ayakta kalan çok az şey bırakılmış durumdadır. Saldırı, yoğunluğunu artarak sürdürmektedir ve en önemlisi çok yönlüdür. Bu saldırının cephelerinden biri de, Cumhuriyet’in tarihine, köklerine yönelik ideolojik kültürel cephedeki saldırıdır. Bu konuda en temel silah, çarpıtmalar, gerçekleri ters yüz etmeler, pervasız yalanlardır.

Geçtiğimiz ay, sinema filmleri, TV belgeselleri, makaleleri, kitapları ile 6–7 Eylül tartışmaları da işte böyle bir ortamda ve böyle bir saldırının aracı olarak bir kere daha karşımıza çıkarıldı. “Tarihimizle yüzleşelim” naraları altında, “tarihimizle yüzleşme” değil, tarihimizde devrimci olan ne varsa, silme, karalama, ayaklara altına alma kötü, utanç verici olan ne varsa onu da devrimciliğin hanesine yazma operasyonu yürütülmektedir.

“Yüzleşmeci”lerin amacı gerçekleri ortaya çıkartmak değil, kendilerine göre bir tarih yazarak devrimci milliyetçilik başta olmak üzere, Türkiye’nin tarihindeki devrimci olan her şeyi hedef tahtasına koymaktır. Günümüzde karşı-devrim cephesinden 6–7 Eylül Olayları ilgili olarak başlatılan ve tamamen yalanlar üzerine kurulu romanlar, filmler, TV dizileri vb aracılığıyla yürütülen kampanyayı böyle anlamak gerekir.

6–7 Eylül’de neler oldu?

6–7 Eylül Olayları, 1955 yılının Eylül ayında Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atılmasını sözde protesto etmek adına İstanbul’da, Ankara’da ve öteki bazı kentlerde gayrimüslim yurttaşların evlerine, işyerlerine saldırılması, öldürme, yaralama, yağma ve talan eylemleridir. Yaşanan “Kıbrıs gerginliği”ni öne süren kışkırtılmış saldırganlar, özellikle Rum yurttaşları hedef alan tertiplere giriştiler. Sıkıyönetimin ilan edilmesi ve sert önlemlere başvurulması ile önüne geçilen olaylarda 3584’ü Rum yurttaşlarımıza ait olmak üzere 5538 taşınmaz, 73 kilise, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır tahrip edildi, 3 kişi yaşamını yitirdi, 30 kişi yaralandı. Olaylar nedeniyle çok sayıda kişi gözaltına alındı, yargılandı.

Bu saldırıdan sonra gayrimüslim ve özellikle Rum yurttaşlar arasında ciddi bir korku ve tedirginlik baş gösterdi, İstanbullu Rumların Yunanistan’a göçü hızlandı. Gayrimüslim yurttaşlarımız arasında dışlanmışlık duyguları arttı. Cumhuriyet’in kabuk bağlamaya terk ettiği mütareke ve işgal yıllarının açtığı yaralar kaşınarak bir kez daha açık yaralara dönüştürüldü.

6–7 Eylül Olayları’nın içerdeki bilançosu kadar dışarıdaki sonuçları da ağır oldu. Türkiye ile Yunanistan arasındaki Atatürk’le Venizelos’un nice emek vererek yeşerttiği dostluk sarsıldı, iki ülke ilişkileri gerginleşti. Aslında bu bile, görmek isteyene, olayların kaynağını işaret eden bir ipucudur.

Ne var ki, mandacı, neoliberal, Batı merkezli zihniyet, günümüzde Cumhuriyet tarihinin her önemli olayında olduğu gibi, 6 Eylül akşamı İstanbul’da 7 Eylül’de ise İzmir’de yaşanan olaylar konusunda da gerçekleri ters yüz ediyor. 6–7 Eylül tertibinin faturasını devrimci Cumhuriyet’e, Atatürk siyasetlerine fatura ediyor.

6–7 Eylül olaylarının Kıbrıs sorunu ile bağı

6–7 Eylül Olayları, Türkiye’de 1953’te, NATO’ya giriş sonrasında örgütlenen Kontrgerilla tarafından, Kıbrıs sorunu bahane edilerek sahneye kondu.

1950’lerin başında Kıbrıs hala İngiliz sömürge yönetimi altındaydı. Adada, I. Dünya Savaşı sonrası yıllardan beri süregelen İngiltere’den bağımsızlık mücadelesi 1950’lerin başında çok ciddi bir güç haline gelmişti. Rum ve Türk iki halkın da katıldığı bu mücadelede, Rumların belirleyici bir konumları vardı. Rumlar hem ada nüfusu içinde, hem de bağımsızlık mücadelesinde çoğunluğu oluşturuyorlardı. Daha da önemlisi, Rum bağımsızlık hareketinin içindeki güçlü bir kanat, adanın Yunanistan’a ilhakını savunuyordu. Ada nüfusunun bu karışık bileşimi ve bağımsızlık hareketi içindeki Enosisçi kanat, İngiliz sömürgeciliğinin iki halk arasındaki ilişkilere uğursuz bir şekilde burnunu sokmasının zeminini oluşturuyordu.

1950’lerin başında adadaki iki halk arasındaki ilişkiler, İngiliz sömürgeciliğinin böl-yönet planları ve Enosisçilerin Kıbrıs Türklerine yönelik baskı ve adadan kaçırma siyasetleri sonucu, çok olumsuz zeminlere kaymış, sorunlu hale gelmişti. Türkiye, adadaki Türklerin varlığına ve özgürce yaşama haklarına dönük saldırılar nedeniyle ve kamuoyunun da baskısıyla, 1950’lerde Kıbrıs sorunu ile ilgilenmek durumu ile karşı karşıya kaldı.

Türkiye’de bu konuda o yıllarda hâkim olan anlayış, uzlaşma idi. Hatta öyle ki, 1950’lerin ilk yıllarında dönemin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü , “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur” demişti. Türkiye Kıbrıs sorununa, bir yandan ada Türkleri üzerinde yoğunlaşan baskılar, diğer yandan da İngiltere’nin itmesiyle dahil oldu. İngiltere, adadaki bağımsızlıkçı ve antiemperyalist hareketi bölmek ve boğmak üzere, bir yandan Enonisçileri ve Yunanistan hükümetini kullanıyor; diğer yandan da Türkiye’yi, başındaki Batıcı-Amerikancı hükümeti kullanarak, İngiltere lehine sorunun içine çekmek istiyordu. İlginçtir, Kıbrıs’ın Türkiye ile Yunanistan arasında “taksimi” tezi, Türkiye’de ilk kez, 1955 yazında o yılların ünlü Batıcı-Amerikancı düşünce dergisi Forum tarafından dile getirildi.

Benzer durumlar Yunanistan tarafında da yaşandı. 1954’e kadar Türkiye ile ilişkilere önem veren Yunan hükümetleri, bu tarihten itibaren birden tavır değiştirdi. Apoyevmatini gazetesi 16 Aralık 1954’te, “Artık Kıbrıslılar silahlı mücadeleyi düşünmeli” diye yazarken, Kıbrıs bağımsızlık hareketi içinde önemli bir ağırlığa sahip Kıbrıslı komünistler, “Silahlı mücadele emperyalistlerin provokasyonudur” diye sağcılara karşı çıkıyorlardı.1 Kıbrıs Rum örgütü EOKA 1 Nisan 1955’de silahlı eylemleri başlatacağını duyurdu. Buna karşılık İngilizler, aynı yıl içinde sayılarını hızla artırdıkları polisleri özellikle Kıbrıs Türklerinin arasından seçmeye, Kıbrıs Türklerini bağımsızlık hareketine karşı bir polis gücü haline getirmeye özel bir önem veriyordu.

İngiltere 1950’lerin başından beri Kıbrıs’ta Türk-Yunan gerginliğinin pususuna yatmıştı. Bir araştırmacı 19 Ağustos 1954 tarihli Atina kaynaklı büyükelçilik raporunda İngiliz Büyükelçisinin Londra’ya, “Türk-Yunan dostluğu çok kırılgandı. Atatürk’ün doğduğu Selanik’teki evin duvarına tebeşirle slogan yazmak bile bir kargaşanın çıkmasına yeter” dediğini aktarıyor.2 Nitekim, gazeteci Soner Yalçın’ın da hatırlattığı gibi, “6–7 Eylül Olayları Selanik’te Atatürk’ün evine ‘sözde’ bomba atılması ile başlamamış mıydı?”3

Kıbrıs’ın Londra’da aranan geleceği

İngiltere, Kıbrıs’taki varlığını korumak için çareler ararken 1955’in Ağustos ayının sonunda Türk, Yunan ve İngiliz Dışişleri Bakanlarını Londra’ da bir konferansa çağırdı. Konferansın konusu “özgür dünyanın komünizm tehlikesini önleme çabaları açısından Kıbrıs Sorununun Çözümü” idi. İngiltere’nin Türk ve Rum toplumları arasındaki çatışmaları derinleştirerek gücünü korumayı amaçladığı, günümüzde açıklanan diplomatik belgelerle ortaya çıkıyor. Londra bu süreçte daha örgütlü, daha dirençli olan Rum tarafına karşı Türkleri kullanmak amacıyla Türk tarafına eğilimli gözükmeye özen gösterdi. Türk tarafı ise, bu “fırsatı” güya değerlendirme çabası içine girdi. Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu görüşmelerde Türk tarafının elini güçlendireceği varsayımıyla, değişik çevrelerin, kamuoyu baskısı olarak yorumlanacak gösteriler örgütlemesini dile getirdi. Londra’da Ağustos sonunda yapılan beş-altı bin Kıbrıslı Türkün gösterisi olaysız bitti.

Aynı günlerde Türkiye ile Yunanistan’da hava birden gerginleşti. Yunan siyasetçiler Londra’daki oyunu çözmeye çalışıyorlardı. Dışişleri Bakanı Stefanopulos Türk Büyükelçisi Suat Hayri Ürgüplü’ye, Kıbrıs’taki Türk azınlığın hakları konusunda uzlaşmaya hazır olduklarını söyledi. Yunanistan Türkiye ile diyalog arıyordu.

Selanik’te atılan bombanın İstanbul’da patlaması

Türkiye’nin Batıcı yöneticileri ve egemenleri ise, bu konuda komşu ile uzlaşma aramak yerine İngiltere’nin “iğvasına uyarak” gerginlik ve çatışma siyasetini izliyordu. Menderes Ağustos sonunda kışkırtıcı açıklamalar yaparak gerginliği artırdı. Bazı gençlere kurdurulan ve devletçe desteklenen “Kıbrıs Türktür” derneğinin yöneticilerini kabul etti, onlara destek sözü verdi. Basın da kışkırtıcı haberlerle ortamı hazırlıyordu. Böylesi bir ortamda, 6 Eylül günü öğle saatlerinde İstanbul’a, Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi ulaştırıldı. Gerçekte “bomba” Selanik’te değil, İstanbul, Ankara, İzmir gibi Türkiye’nin büyük şehirlerinde patlatılmıştı. Patlatılan “bomba”, Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberiydi. Ortam, bu haberle ve haberin aşağıda belirteceğimiz veriliş şekliyle birlikte, bir anda barut fıçısına dönüştürülmüştü. Demokrat Parti Milletvekili ve MAH* mensubu Mithat Perin’in sahibi olduğu İstanbul Ekspres gazetesi haberi, bütün kışkırtıcılık yeteneğini kullanarak vermişti. Gazetenin MAH mensubu yazıişleri sorumlusu Gökşin Sipahioğlu, bu kışkırtıcı haberi olabildiğince yaymak için aynı gün gazeteyi ikinci kez basıp dağıttı.4 Gazete ve haberinin İstanbul’da yayılması ile birlikte, 6 Eylül öğleden sonra, önceden hazırlanmış saldırgan sokak güçleri “Kıbrıs Türktür” gibi sloganlar atarak harekete geçti. Kenar semtlerden merkeze taşınan binlerce insanın katılımıyla bir yağma, talan ve kınp dökme hareketi başlatıldı. Saldırılar, Rum ve diğer gayrimüslim yurttaşların yoğun olarak yaşadığı semtlerdeki evlere, işyerlerine, mağazalara yönelikti. Beyoğlu İstiklal Caddesi, Nişantaşı ve Şişli, Eminönü ve Karaköy, Adalar, saldırıların yoğun olarak yaşandığı semtlerdi. Polis göstericilere müdahale etmiyordu. Vali saldırganlara, “Kâfi miktarda deşarj olacaksınız” diye talimat vermişti. Londra görüşmeleri için kamuoyu baskısı yaratma “gösterilerinin” başlıca sloganları “Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır” ,”Ya taksim, ya ölüm” ve “Mehmetçik Kızıla vur” idi.

Bayar ve Menderes’in suçluluk telaşı: “Olaylar komünistlerin işidir”

Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes o gün İstanbul’daydılar ve akşam Ankara’ya gitmek üzere Kabataş’tan Haydarpaşa’ya geçerken olayların bir bölümüne tanık oldular. Ancak onların geçtiği sırada olaylar henüz “çığırından çıkmamış”tı. İlerleyen saatlerde olayların hızla büyümesi, hükümet yetkililerinin kendi aralarında yaptıkları değerlendirmenin ifadesiyle, “kontrolden çıkması” üzerine Sapanca’dan geri döndüler. Hükümet, o gece sabaha karşı sıkıyönetim ilan etti.

6 Eylül gecesi sabaha kadar süren yağma ve talan ertesi gün İzmir’e sıçradı.

Fuar’daki Yunan pavyonu ve Yunan Konsolosluğu ateşe verildi.

6–7 Eylül günleri Ankara, Eskişehir, Adana kentlerinde de “Kıbrıs gösterileri” düzenlendi, ancak buralarda gayrimüslim nüfusun fazla olmaması ve bu kentlere güvenlik önlemleri konusunda bilinçli bir gevşeklik talimatı verilmediği için olaylar büyümedi.

7 Eylül günü öğleden sonra, yapılan tahribatı yerinde görmek üzere İstiklal Caddesi’ne çıkan DP yöneticileri korkunç bir manzaraya tanık oldular. Menderes ve Bayar, yağmalanmış İstiklal Caddesi’ni gezerken hem üzüntülerini hem de utançlarını kara gözlüklerle gizlemeye çalışıyorlardı. Tünelden Taksim’e doğru kırılıp dökülmüş eşyalara basa basa yürümeye çalışan Bayar Menderes’e dönüp, “Galiba ölçüyü kaçırdık” diye mırıldanıyordu. Tertip, koca kentin merkezini enkaz yığınına çevirmişti. “Olayları mahallinde tetkik” turundan Valiliğe geçen Başbakan Menderes, tertipte ölçüyü kaçırmış olmanın suçluluk telaşı ve gayrimüslimlere sahip çıkmaya kalkışacak Batı merkezlerini yatıştırmak üzere, olayların suçlusunun komünistler olduğunu ilan etti. Dünya âlemin gözünün içine baka baka, “Komünistlerin İstanbul’un altını üstüne getirdiğini” söyledi.

Ancak güneş balçıkla sıvanamıyordu. O sırada Uluslararası Para Fonu (IMF) toplantısı için İstanbul’da bulunan Fransız Bakan Mendes France, “Qui brise est Turc” (Türkçe okunuşu: Ki briz e Türk) “Kırıp döken Türktür” diye homurdanarak, Adnan Menderes’in klasik Soğuk Savaş açıklamasını yutmadığını belirtti.

Dikkat çekici bir başka konuk ise, CIA Başkanı Allan Dulles’dı. CIA Başkanı, olaylar hakkında hiçbir yapmayarak anlamlı bir suskunluk gösterdi.

Türk hükümeti saldırıya uğrayan yurttaşlardan özür diledi. Maddi zararı tümüyle tazmin edileceğini açıkladı, ama sonradan bu sözünü de yarım yerine getirdi. Ama daha da önemlisi, kalpler kırılmış, gönüller yara almıştı. Sahnelenen tertiple, Türk halkının ulusal onuruna leke sürülmüştü. Kalplerdeki, gönüllerdeki yıkımın ve ulusal onurumuza indirilen ağır darbenin derin izleri, hem de istismara açık olarak yıllarca silinmeyecekti.

6–7 Eylül Olayları, özellikle İstanbullu Rumlar ve öteki gayrimüslim yurttaşlar arasında, yıllarca sürecek bir korku ve endişe yarattı. Yunanistan’a büyük bir göç dalgası yaşandı.

6–7 Olaylarından sonra yaşanan büyük şok, Atina’dan gelen mesajların kamuoyunca doğru algılanmasını da engelledi. Atina Radyosu, 10 Eylül 1955’de şu yorumu yapmıştı: “Türk-Yunan dostluğunu zedeleyen İstanbul ve İzmir’deki olaylar, İngiliz diplomasisinin planladığı ve başarmaya çalıştığı bir provokasyondur”5

Tertibin sorumluları

6–7 Olayları’nın sorumluları kimlerdir? Bunun araştırılmasına olaylardan hemen sonra başlanmış ve tertipçilerin kimler, hangi güçler olduğu, 27 Mayıs’tan sonra ve özellikle 1960’lı yılların devrimci yükselişi içinde aydınlatılmıştı. Şimdi kısaca bu çabaları özetleyelim.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar Meclis’i olayların hemen ardından 12 Eylül günü olağanüstü toplantıya çağırdı. Meclis’teki genel görüşmeden önce Demokrat Parti grubunda sert tartışmalar yaşandı. Bazı Demokrat Parti Milletvekilleri olaylardan İçişleri Bakanı Namık Gedik’i sorumlu tutuyorlar, Başbakan Menderes’ten soruşturma açtırmasını istiyorlardı. Demokrat Parti içindeki muhalifler de (F. L. Karaosmanoğlu, Turan Güneş vb) bu konuda ısrarcıydı. Eski Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’nün Meclis’teki görüşmeler sırasında “Olayların çıkacağından haberimiz vardı, ama tam ne zaman patlak vereceğini bilemiyorduk” sözleri ortalığı iyice karıştırdı. Ancak Menderes İçişleri Bakanını feda etmedi.

Meclis’teki genel görüşme sırasında muhalefet lideri İnönü DP yönetimini suçladı, olayların üzerine gidilmesini istedi, “Hakikatler ne kadar acı, hatta ne kadar utandırıcı olsa bile olduğu gibi gösterilmesi büyük milletimize karşı temize çıkmanın tek çaresidir” dedi.6 Konu, Meclis’teki bu görüşmelerle kapatılmaya çalışıldı.

Olaylardan sonra, Menderes ve Fatih Rüştü Zorlu’nun gerçeği saptırmak üzere başvurdukları Soğuk Savaş taktiği ile hedef gösterdikleri, aralarında Aziz Nesin’in, Hasan İzzettin Dinamo’nun, Kemal Tahir’in de bulunduğu sosyalist aydınlar tertipteki “komünist parmağı”nın hesabını vermek üzere tutuklandılar.

Tüm saptırmalara karşın 6–7 Eylül’den sonra kamuoyuna hâkim olan kam, bunun bir DP tertibi olduğu şeklindeydi. Nitekim 27 Mayıs’ın el attığı konuların başında gelenlerden biri de 6–7 Eylül Olayları oldu. 6–7 Eylül Duruşmaları Yassıada yargılamalarının en önemlilerindendir.

27 Mayıs 6–7 Eylül sorumlularını yargılarken, neoliberal Kontrgerilla tarihçiliği gerçek tertipçileri gizliyor

Bugün “tarihimizle yüzleşelim” diye gürültü koparanların çoğu, 6–7 Eylül Olayları dosyasının 27 Mayıs’ın hemen ardından açıldığını, 6–7 Eylül Olayları sorumlularının Yassıada’da yargılandığını görmezlikten geliyor, küllemeye çalışıyorlar. Bunlara göre, tam tersine, 6–7 Eylül’ün sorumluları 27 Mayıs’ın da içinde yer aldığı Kemalist güçlerdir, gerçek tertipçiler olan DP yöneticileri ve onların zamanında kurulmuş Kontrgerilla bu tertibin kurbanlarıdırlar. Gerçeğin bu kadar saptırılması ve tersine çevrilmesi, bugün Batıcı neoliberâl tarihçiliğin bir Kontrgerilla tarihçiliğine dönüşmüş olduğunu göstermektedir.

6–7 Eylül Olayları Davası 19 Ekim l960 günü Yüksek Adalet Divanı önünde başladı. Önce Yüksek Soruşturma Kurulunun raporu okundu. Ardından sanıkların sorgusuna geçildi. Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu, eski Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul Emniyet Müdürü Alaatin Eriş, İzmir Valisi Kemal Hadımlı, Selanik’te bombayı attığı iddia edilen kişiler vd sorgulandı. Onlarca tanığın bilgisine başvuruldu Tanıkların büyük çoğunluğu olayın bir tertip olduğunu, hükümetin Kıbrıs olayları konusunda dışarıyı bir mesaj vermek için bu tertibi düzenlediğini ancak ölçünün kaçırıldığını belirttiler. Bu tanıkların arasında, birçok siyasetçinin yanı sıra o zamanki sıkıyönetimde görev yapmış komutanlar, polis şefleri, savcılar ve gazeteciler yer aldı. Dinlenen toplam tanık sayısı 76’dır.

Tanıkların en önemlilerinden Fener Rum Kilisesi Patriği idi. Patrik Athenagoras olaylardan sonra Patrikhane adına Menderes’e gönderdiği mektupta olayların tertip olduğunu, Rum cemaatinin hedef alındığını sert bir üslupla belirtmişti. Ancak, Athenagoras Mahkeme önünde aynı tutumu sergilemedi. Mahkeme başkanı Salim Başol Saint Simon Meclisi toplantısının ardından kaleme alınan mektubu okuttu. 6–7 Eylül’de yaşanan dehşet verici olayların anlatıldığı mektup şöyle sona eriyordu: “Ölülerin kemikleri mezarlardan çıkarılarak etrafa saçılmış, ateşe verilmiş, her tarafta ruhaniler aranmış bulunanlara işkence edilmiş, hatta bir tanesinin canına kıyılmıştır.” Salim Başol’un ısrarla sorduğu “’Muayyen bir plan ve program uyarınca teşkilatlandırılmış, sevk-idare edilmiş halk kitleleri’ diyorsunuz, bu tertip demek değil midir?” sorusuna Athenagoras tekrar tekrar duymazlıktan geldi ve geçiştirdi.7 Çünkü Athenagoras da biliyordu ki, tertipçilerin görünürdeki başı DP yöneticilerinden başlayan ipin ucu bir kere yakalanırsa, kökü NATO yavrusu Kontrgerilla’ya kadar gidebilir ve sonuçta bu yavrudan da Athenagoras’ın kendinin de içinde olduğu esas örgütün izine ulaşılabilirdi. İz sürülmesini bir noktada kesmek gerekirdi ve Athenagoras da cemaatini örgütüne feda etti.

Bir başka önemli tanık, eski Dış İşleri Bakanı Fuat Köprülü’ydü. Köprülü, 27 Mayıs’tan birkaç gün sonra 5 Haziran 1960’da Yeni Sabah gazetesine verdiği demeçte, olayların tümüyle “hükümetin tertibi olduğunu” ifade etmişti. Mahkemede ifadesini yumuşatmaya çalışınca, mahkeme başkanı Başol elindeki gazeteyi Köprülü’ye gösterdi. Köprülü tertibin sorumlusunun Menderes hükümeti olduğunu mahkeme önünde yineledi.8

6–7 Eylül Duruşmasında olayın tertip olduğu apaçık ortaya çıktı. Mahkemenin ya da 27 Mayısçıların zaafı, Selanik tertibini gerçekleştirenler dâhil, Mithat Perinlerin ve Mendereslerin de tertip sipariş ettiği aralarındaki gizli NATO gücüne yönelememesi idi.

Mahkeme 5 Ocak 1961 tarihli kararıyla Menderes, Zorlu ve İzmir Valisi Kemal Hadımlı’yı suçlu buldu, 6–7 Eylül tertibinin Menderes-Zorlu ikilisinin marifeti olduğuna karar verdi. Bayar’ın dosyasını ayırdı, İzmir Valisi Hadımlı’yı yeterli önlem almadığı yönünden kusurlu buldu, öteki sanıkları beraat ettirdi.

6–7 Eylül Olayları’nda Kontrgerilla

6–7 Eylül Olaylarından sonra Menderes ve Zorlu’nun işareti üzerine apar topar gözaltına alınanlardan biri de “sicilli” solculardan Dr. Hulusi Dosdoğru’dur. Dosdoğrumun ilk basımı 1993’de yapılan 6–7 Eylül Olayları adlı kitabı, konu ile ilgili en kapsayıcı yayındır. Günümüzün Batı “demokrasisi” hayranı neoliberal gazeteci-araştırmacı-akademisyen takımının Batıyı ve Batının içerdeki siyasi, askeri, akademik, ideolojik vd uzantılarını aklama uğruna küllemeye, saptırmaya çalıştığı gerçekler, bu kitapta bütün çıplaklığı ile yer almaktadır. Mendereslerin işareti ile suçsuz tutuklanıp aylar süren tutukluluk halinden sonra yargılanan ve aklanan Dr. Dosdoğru kitabına, “6–7 Eylül 1955’in Karası Topluma Sürülemez” diye başlıyor. Dosdoğru kitabında, gazeteci Fatih Güllapoğlu’nun Tanksız Topsuz Harekât adlı kitabında geçmişte Özel Harp Dairesi başkanlığı yapmış olan Em. Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu ile yaptığı görüşmeyi aktarıyor.

Yirmibeşoğlu 6–7 Eylül olayları hakkında gazeteci Fatih Güllapoğlu’na, “6–7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenme idi, amacına da ulaştı” demiştir. Şaşıran gazetecinin ısrarlı soruları üzerine de eklemiştir: “Özel Harp Dairesi’nin sivil kanadı diye tutturmuşlar. Yahu… bunların hepsi güvenilir kişilerdir.9

Sabri Yirmibeşoğlu son zamanlarda, Ergenekon tartışmaları dolayısıyla gazetelere verdiği demeçte, bu görüşlerini inkâr etti. Ancak Güllapoğlu’nun yazdıkları konusunda yıllar yılı sessiz kalması, kuşkuları dağıtmaya yetmedi.

Yirmibeşoğlu aynı görüşmede, “Özel Harp Dairesi, Özel Harekât Dairesi, Kontrgerilla, NATO’daki öteki Avrupa ülkelerindeki adı Gladyo, 1952’den beri ABD’nin Ankara’daki Askeri Yardım Kurulu binasında gizli olarak kurulmuş ve 1974’e kadar tam 22 yıl TBMM ve hükümetlerinin ve kamuoyunun bilgisi dışında faaliyetlerini sürdürmüştür” açıklamasını yapmıştı.10

Aslında 6–7 Eylül’den sonra yaşananlar, solcuların tutuklanmaları Menderes hükümetinin sorumluluğu komünistlerin üzerine yıkmaya çalışması da önemli ipuçlarıdır. Sıkıyönetimle birlikte Kadıköy’deki Askeri Mahkemeye yargıç atanan Fahri Çöker’in* Yassıada’da dönemin Sıkıyönetim Komutanı General Nurettin Aknoz hakkında anlattıkları da bu konuda önemli bir kanıttır. Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol’un, “Örfi İdare (Sıkıyönetim) Komutanı bu işleri komünistler yaptı diye bir telkinde bulunuyormuş, doğru mu?” sorusuna Çöker şu yanıtı vermiştir: “General Aknoz bizi muayyen günlerde toplar, hadiseleri görüşürdü. Bu görüşmelerde bunların komünistler tarafından yapıldığını tespit etmemizi söylerdi. Ankara’dan geldiğinde meydanlarda salkım salkım insanların asıldığını görmek istediğini söylerdi.”11 Nurettin Aknoz, Menderes Hükümetinin atadığı Sıkıyönetim Komutanı idi.

Dr. Dosdoğru kitabında Yassıada yargılamalarında ortaya dökülen gerçeklerin üzerine yeteri kadar gidilememesinden yakınırken haklıdır. 6–7 Eylül olaylarındaki tertip bozulamadığı için, Gladyo 1960’lardan 2000’lere Kanlı Pazar’ı, 12 Mart sabotajlarını, Maraş Katliamını, 12 Eylül’e giden günlerdeki kör terörü, Sivas kırımını ve en yakın tarihte Ergenekon tertibini organize edebilmiştir.

Bu durum olayın başka bir boyutudur. Ama gerçek olan şudur ki, Türkiye’nin Batı ve NATO macerasına atılmasından bu yana, ülkemizdeki bütün tertiplerin ve karanlık siyasi olayların faili ABD ve NATO uzantısı Gladyo kuvvetleridir. Mağdurları ve kurbanları ise, sosyalistler, Kemalistler ve Kemalist Cumhuriyet olmuştur. Güz Sancısı gibi filmlerle, sözde tarih araştırmalar ile, romanlarla 6-7 Eylül’ün sorumluluğunu Kemalist Devrim’in, devrimci Cumhuriyet’in, Atatürk milliyetçiliğinin üzerine yıkmaya çalışan azınlık tarihçileri de gerçekte Gladyo tarihçileridirler.

Kaynakça

1)Cüneyt Arcayürek, Yeni Demokrasi Yeni Arayışlar (1960-1969), Ankara, Bilgi Yayınevi, 1984.

2)Dr. Hulusi Dosdoğru, 6–7 Eylül Olayları, İstanbul, Bağlam Yayınları, 1993.
3)Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6–7 Eylül Olayları, İstanbul, İletişim Yayınları.
4)Metin Toker, İsmet Paşayla 10 Yıl, Ankara, Akis Yayınları, 1967.
5)Doğu Perinçek, Gladyo ve Ergenekon, İstanbul, Kaynak Yayınları, Kasım 2008.
6)Soner Yalçın, Hürriyet, 8 Şubat 2009.
7)Orhan Erkanlı, Anılar… Sorunlar… Sorumlular, 2. Baskı, İstanbul, Baha Matbaası, 1972.
8)Yüksek Adalet Divanı Kararları, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2006.

1 Soner Yalçın, Hürriyet, 8 Şubat 2009
2 Aktaran Dilek Güven, 6–7 Eylül Olayları, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 202. 3 Soner Yalçın, Hürriyet, 8 Şubat 2009

* MİT’in o dönemdeki adı (“Milli Amale Hizmet Teşkilatı” adından MAH)

4 Gökşin Sipahioğlu olayları MAH’ın örgütlediğini, Aktüel dergisinin 3 Eylül 1992 günkü sayısında açıkladı (G. Sipahioğlu 1970 yıllarda Paris’te kendine ait ünlü Sipa-Press fotoğraf ajansını kurdu ve halen Paris’te bu ajansını yönetmektedir).

5 Aktaran Dilek Güven, 6–7 Eylül Olayları, s. 201.

6 Muhalefette İnönü, Konuşmalar, Ankara, Akis Yayınları, 1963, s. 335.

7 Dr. Hulusi Dosdoğru, 6–7 Eylül Olayları, İstanbul, Bağlam Yayınları, 1993, s. 190.

8 Dr. H. Dosdoğru, age, s. 363.

* Sonraki yıllarda Cumhurbaşkanı Korutürk’ün hukuk müşavirliğini yaptı.

9 Fatih Güllapoğlu, Tanksız Topsuz Harekât, İstanbul, Tekin Yayınları, 1993. 10 Güllapoğlu, age; Dr. H. Dosdoğru, age, s. 377

11 Dr. H.Dosdoğru, age, s. 170.

Paylaş:

Yorum Yap