ABD-Irak Savaşında PKK’nın (KADEK) Tutumu

ABD-Irak Savaşında PKK’nın (KADEK) Tutumu

IRAK SAVAŞI VE ABD- PKK İLİŞKİLERİ

Bayram Yurtçiçek

İşgal öncesinin siyasetleri

ABD-Irak Savaşında PKK’nın (KADEK) Tutumu
IRAK SAVAŞI VE ABD- PKK İLİŞKİLERİ
Bayram Yurtçiçek

İşgal öncesinin siyasetleri

ABD emperyalizminin Irak’a saldırmaya hazırlandığı dönemde PKK (KADEK) çevresi sorunu kendi açılarından Türkiye’nin ve Türk ordusunun Irak’ın kuzeyine girmesinin engellenmesi olarak koydular. Bütün savaş karşıtı söylemlerine ve savaş karşıtı gösterilerine bu tutum damgasını vurdu.
Eğer Türkiye Irak’ın kuzeyine girerse, hem PKK’nın kamplarını temizleyeceğini, hem de Irak’ın kuzeyinde oluşacak kukla devlete izin vermeyeceğini çok iyi biliyorlardı.
ABD emperyalizminin Irak’ı işgali sonucunda merkezi yönetiminin dağılacağı, Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyamayacağı herkesçe biliniyordu. Bu nedenle daha bundan iki yıl kadar önce Türkiye, Irak’ın toprak bütünlüğünü her koşulda savunduğunu ve olası bölünme ve kukla devlet girişimlerini savaş nedeni saydığını bütün dünyaya resmen ilan ediyordu. Türkiye bu nedenle Irak’ın kuzeyinde faaliyet gösteren Kürt gruplarını sürekli uyarıyor ve devlet ilanı ve Irak devletinden ayrılma girişimlerine müdahale edeceğini sürekli yineliyordu.
Türkiye sadece Kürt grupları uyarmakla kalmıyor, ABD’den de kukla devlet kurma girişimlerine yardımcı olmamasını, Türkiye’nin bunu kabul edemeyeceğini bildiriyordu. Belki de son dönem ABD-Türkiye heyetlerinin görüşmelerinin ana gündem maddesini hep bu konu oluşturuyordu.
Türkiye bununla da yetinmiyor, Irak’ın toprak bütünlüğü konusunda Türkiye ile ortak kaygılar taşıyan İran ve Suriye ile de görüşmeler yapıyor ve ortak tutumlar belirlemeye çalışıyordu. Hatta bu çalışmalar sonucunda Irak’ın kuzeyinde herhangi bir statü değişikliği veya ayrı devlet girişimine birlikte müdahale kararları alınıyordu. Türkiye’nin bu duyarlılıkları büyük ölçüde Rusya ve Çin tarafından da destekleniyordu.

ABD Irak’a yapacağı müdahalenin başarılı olmasını kuzey cephesini açmasına Türkiye’nin yardımcı olmasına bağlamıştı. Daha Ecevit Hükümeti zamanında bu taleplerini Türkiye’ye iletmiş ama olumsuz cevap almışlardı. Bir erken seçim ile Ecevit Hükümetinin yıkılması ve 3 Kasım seçimlerinde Türkiye’nin başına AKP Hükümetinin getirilmesinin en önemli nedeni buydu.
ABD Türkiye’den, topraklarını 61 bin civarında Amerikan askerine açmasını ve Irak saldırısında lojistik destek üssü görevini yerine getirmesini talep ediyordu. Türkiye ise Irak’ın kuzeyinde doğabilecek gelişmeleri kontrol altında tutabilmek için mutlaka Irak’ın kuzeyinde asker bulundurmak istiyordu. AKP Hükümeti bu iki talepten hareketle hazırladığı 2. tezkerede hem ABD askerlerinin Türkiye’de konuşlandırılmasını hem de Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurtdışına gönderilmesini içeren tezkereyi TBMM’ye yolladı. ABD ve AKP Hükümeti sonuçtan o kadar emindi ki 1. tezkerede olmamasına rağmen ABD askerlerini ve savaş malzemelerini egemenliğimiz ve yasalar çiğnenerek İskenderun Limanına ve oradan da Irak sınırına sevk etmeye başladı. Ama umduklarını bulamadılar. 2.Tezkere TBMM’de reddedildi. Deyim yerindeyse Türkiye susamış ABD’yi çeşmenin başına kadar götürmüş su içirmeden geri getirmişti.
ABD, Türkiye’den istediği desteği alamayınca Irak’ın güneyinden, Basra Körfezi’nden Irak’a saldırıya girişmek zorunda kaldı. Tezkerenin reddedilmesi Türkiye ABD ilişkilerini gerdi ve Türkiye ABD’nin çeşitli tehditlerine maruz kaldı.

İşte bu ortam içinde oluşan PKK (KADEK) politikaları savaşın seyri içinde sürekli zikzaklar çizmiştir. Irak direnirken olumlu ve bölge ülkeleri ile birleşen politikalar, Irak’ın yenilmesi ve ABD’nin üstün gelmesinden sonra da ABD’den yana politikalar savunmuştur. Bazen de iki politikayı birlikte karıştırarak savunmuştur. Bu çalışmada savaş süreci içinde PKK (KADEK) önderliğinin ABD’ye, Türkiye’ye, Irak’a savaşa ve kurulması düşünülen kukla devlete ilişkin politikalarını bizzat kendi kaynaklarından ve yaptıkları açıklamalardan göstermeye çalışacağız.
Bu arada PKK içinde de yukarıda saydığımız konularla ilgili olarak farklı tutumlar çıkmış, görüş ayrılıkları oluşmuş, hatta bunlar gazete sayfalarına bile yansımıştır. Ama sonuç olarak ABD’nin zafer kazanmasından sonra görüş ayrılıkları sona erdirilmiş, yeni duruma kendilerini hemen adapte etmişlerdir. İlk önce, daha Irak direnirken yaptıkları analizleri ele alalım.

ABD’nin başarısız olduğu sıradaki siyasetler:
“Stratejik müttefik kim?”

Savaşın başlamasından sonra, genel olarak hem dünya kamuoyu hem de Türkiye kamuoyu ABD’nin kolay bir zafer kazanacağını, Irak halkının Amerikalı askerleri güllerle karşılayacağını zannediyordu. Irak ilk günlerde kendisinden beklenmeyen bir direniş gösterdi. Özellikle küçük bir sahil kasabası olan Ümmü Kasır ve Irak’ın ikinci büyük kenti Basra’nın direnişi, ABD askerlerinin ilerleyemeyişi bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük yankılar yarattı. Anti-Amerikan cepheyi büyüttü ve cesaretlendirdi. Buna Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin direnişinin, Almanya-Fransa blokunun Rusya ile birlikte ABD’ye karşı koymalarının eklenmesi Amerikancı cephede de moral bozukluğuna ve ayrılıklara yol açtı. ABD hakim sınıfları içindeki çatlak büyüdü. İngiltere’de Blair Hükümeti nerdeyse yıkılıyordu.

İşte bu koşullarda DEHAP ve PKK’nın görüşlerine yakınlığıyla bilinen Özgür Gündem gazetesi “Stratejik Müttefik Kim?” sorusunu manşetine aldı. Gazete, 31 Mart 2003 Pazartesi günkü Selahattin Erdem’in köşe yazısını gazetenin genel görüşü olarak manşete taşıdı. Bu köşe yazısında Selahattin Erdem şimdiye kadar savundukları görüşlerden farklı olarak yeni analizler yapıyor ve şu soruyu soruyordu: Türklerin ve Kürtlerin stratejik müttefiki kimdir? Bu soruya yaptığı yeni analizler ışığında şu cevabı veriyordu: Türklerin ve Kürtlerin stratejik müttefiki ABD değil, bölge halkları ve bizzat kendileridir. Bu tahlil ve analiz şimdiye kadar savundukları birçok görüşlerinden vazgeçmelerini gerektiriyordu. Bu köşe yazısının yeni olarak niteleyebileceğimiz analizlerini dört noktada değerlendirebiliriz.

1. ABD’nin çöküşü ve gerileyişi: Bildiğiniz gibi bu çevre o güne kadar küreselleşmenin karşı konulmaz bir akım olduğunu ve bunun başını da ABD’nin çektiğini, ABD’nin küreselleşme atağıyla bütün dünyada egemenlik kurduğunu savunuyorlardı. Yeni analizde ise şöyle yazılıyordu: “20 Mart’ta başlayan Irak savaşı 20. yüzyıl uluslararası sisteminin aşılmasında, sonun başlangıcını oluşturuyor. Gerçi 11 Eylül’de bu süreç başlamıştı, ancak Irak savaşı bu sürecin derinliğini ve kesinliğini herkese gösterdi. Bu durum 1990’ların başında Sovyetlerin çözülmesi ile başlayan değişim sürecinin ikinci aşaması oluyor. Geçen on yılda Sovyet sistemi çözüldü, önümüzdeki on yılda da ABD öncülüğündeki Batı sisteminin çözülüşü yaşanacağa benziyor”1
2. Türkiye-ABD ilişkilerinin analizi: Yine bildiğimiz gibi bu çevre Türkiye’nin özellikle de Türk ordusunun ABD işbirlikçisi olduğunu, ABD’nin inisiyatifi dışında politika geliştiremeyeceğini, özet olarak Türkiye’nin ABD’nin İsrail’den sonra bölgedeki en sadık müttefiki olduğunu savunuyordu. Yeni analiz ise, Türkiye-ABD çıkarlarının nasıl karşıtlıklar içerdiğini belirtmekte: “…ABD ile gerçekte olmayan stratejik müttefiklik hayaline kapılıp gidilmiştir. Hâlbuki ortada stratejik ittifak bir yana, stratejik yakınlık bile yoktur. Örneğin Irak’a bakalım: ABD, Saddam Hüseyin yönetimini devirmek için savaşı bile göze alırken, Türkiye yönetimi mevcut Irak yönetiminin yaşaması için her türlü desteği vermiştir.”(2)

3.Türk-Kürt birliği ve Kemalizm tahlili: Gerek PKK olsun gerek Abdullah Öcalan olsun, ne zaman emperyalizme karşı tavır alma ihtiyacı duydularsa akıllarına hemen Türk-Kürt birliği ve Kemalist politikalar geliyor. Yeni tahlil de buna uygun: “Türkiye’nin gerçek stratejik duruşunu ve stratejik müttefiklerini doğru belirlemek gerekir. Çok iyi biliniyor ki, Cumhuriyet iki stratejik ayak üzerinde kuruldu: Kürtlerle stratejik ittifak ve birlik, Sovyetler Birliği ile dayanışma. Kemalist hareket, bu esas üzerinde oluşup gelişti.”(3)
4.Kukla devlete karşı çıkma: Ortadoğu’da belki de bugün, antiemperyalizmin mihenk taşı, Irak’ın bölünmesine ve kukla bir devletin kurulmasına karşı çıkmaktır. Irak’ın kuzeyinde ilan edilmesi düşünülen kukla devletle ilgili o günkü analizleri şöyle: “Kürtler için tehlike, ilkel milliyetçiliğin stratejik ve taktik yaklaşımından gelmektedir. Savaşın ortaya çıkardığı bazı fırsatlar, bizi kör ve sarhoş etmemelidir.

İlkel milliyetçilik, çözümsüzlük, çatışma ve katliam demektir. Bu da sonuçta işbirlikçiliğe götürür.”(4) Yine aynı günkü Özgür Gündem gazetesinde bu konu ile ilgili Delil Karakoçan şöyle yazıyor: “Irak müdahalesi kapsamında yaşanan gelişmeler Kürt sorununu uluslararası çözüm zeminine taşımıştır. Bu zemin kısa vadede Kürtler lehine bir sonuç yaratacak gibi görülse de -ki kısa vadede böyledir- uzun vadede, Türklerin de Kürtlerin de aleyhine olacaktır. Çünkü uluslararası güçlerin demokratik çözüm yaklaşımı yoktur; demokratik birliğe, barışa değil, ayrılığa yol açacaktır. Siyasal tarih savaşlara, uluslararası çelişki ve dengelere dayalı oluşumların böyle bir özelliğinin olduğunu göstermiştir. Belki Kürtlere güç verirler, minik bir Kürt devleti kurdurturlar…..
arlarının gerekse Özgür Gündem gazetesinin kendi imzasıyla yayınladığı bakış köşesiyle, gerekse haberleri veriş biçiminde bu tutumun esas olarak sürdüğünü, ama farklı yaklaşımların da yavaş yavaş dile getirildiğini görüyoruz.

İlkönce yukarıda özetlemeye çalıştığımız analizlere yakın olan görüşlerden tarih sırasına göre birkaç örnek daha vermek istiyorum: “ABD ordusu savaşa yoğunlaştırılsın diye… Revü kızlarına programlar yaptırılıyor. Playboy, savaş gemilerine, karargâhlarına kadar giriyor. Seks partileri düzenleniyor! Bu bir kültürdür. ABD kültürü, ABD uygarlığı budur. ABD’nin geliştirdiği yıkım siyasetinin en temel öğesi de budur.”(6) Bir gün sonra yani 2 Nisan 2003 Çarşamba günü, Özgür Gündem manşetine yine Amerikan karşıtı ifadeleri çıkardı: “Amerikan ordusu paranoya içinde: İşgalci askerler sivilden korkuyor.” Aynı günkü gazetenin Bakış köşesinde ise şunlar yazılı: “Ortadoğu’da zorlanan ve stratejik güç kaybına uğrayan ABD… Dünya halklarının nefretini kazanmış durumda. Her yerde işgal güçlerine karşı tepkiler var.
“Irak halkındaki (Şiiler dâhil) Saddam karşıtlığının, işgalci Düşmanlığı”na dönüşmüş olması… Bu önemli bir algılayış ve zihinsel değişimdir. Türkiye, … ABD’nin teşhir olduğu, amacı aşan uygulamalarla Ortadoğu’yu zorladığı, işgalci güç olarak tanımlanmaya başlandığı koşullarda, ABD’den yana olması kendisinin de teşhir olmasına yol açacaktır… ABD yeni bir Vietnam batağındadır.”

Bu konudaki açıklamalar sadece köşe yazarlarıyla da sınırlı değil. KADEK Genel Başkanlık Konseyi üyesi Duran Kalkan resmi yayın organları Serxwebun dergisinde şöyle diyor; ”… KADEK olarak, koalisyon güçleriyle birlikte Irak yönetimine karşı askeri saldırı yapmayı ve Kürt topraklarının bu amaçla kullanılmasını doğru bulmuyoruz… Bu güç (KADEK), gericiliğe ve dış müdahalelere alet olmayacaktır… (abç). KADEK Kürt halkının da bölge halklarının da bağımsız ve irade sahibi olmasını istiyor. Bunun ise ayrı siyasi devletler kurarak değil, düşüncesi ve vicdanıyla özgür, siyasi ve sosyal planda demokratik bir yapıya kavuşmakla gerçekleşeceğine inanıyor. “Bu rolü de Kürt-Türk stratejik ittifakı temelinde oynayabileceğine inanıyoruz.”(7)

“Kürt Aydını ve Savaş” adlı yazıda ise Kürt aydınlarını ABD saldırganlığına sessiz kalmakla eleştiriyor Özgür Gündem gazetesi: “…Ve Kürtler, Kürt aydınları herkesten daha çok savaşa karşı durmak zorundadır. Zira Saddam’a karşı gibi görünen savaş aslında bir işgal savaşıdır ve ağırlıkla Kürt coğrafyasında yürütülüyor… Özellikle orta ve uzun vadede en çok Kürtler zarara uğrayacak görünüyor. En çok kaybedecek, mağdur edilecek halk yine Kürtler… İşgal sonrası düzenlemede de kaybedecek olan Kürtler olacak.
“Savaşa, özellikle işgal savaşına karşı, ilerleyen zamana ve savaşın yarattığı korkunç tabloya rağmen Kürt aydınlarının tavır almamış olmasının nedeni, işgalin ‘Kürtler lehine bir durum yaratacağı’ fikrine kilitlenmiş olmalarıdır… Birkaç istisna dışında herkes gözünü ABD’ye dikmiş, oradan bekliyor. Çıt çıkaran, itiraz eden yok. ‘Hele bekleyelim bir şeyler olacak, ABD kazanıyor, Kürtlere de bir statü tanıyacak. O halde niye savaşa karşı olalım’ anlayışı yaygın ve hakim…’ Ya Saddam? ‘O az mı katletti. ABD vursun devirsin ‘ gibi söylenenler de aynı anlayışa dayanıyor.”(8) Ertesi günkü Bakış köşesinde tutumunu sürdürüyor gazete, “ABD… Ortadoğu’ya yayılma savaşında Talabani-Barzani gibi güçleri de yedeklemiş durumda.

ABD’nin planında Kürt eksenli bir Ortadoğu karşıtlığı yaratmak var ve bu plan biraz da İsrail’e dayanıyor… ABD, İsrail, Türkiye üçgeninin yerini, ABD, İsrail, Kürt ilkel milliyetçileri alacak gibi. İsrail’e dayanan bu plan Kürt hareketinin tasfiyesini amaçlıyor… Suriye’nin Irak’ın işgali bir özgürleştirilmesi hareketi değildir. Kürtler işgalci güçler tarafından kullanıldılar’ değerlendirmesi bunu gösteriyor.

“Talabani ve Barzani, ABD ile geliştirdikleri koruculuk ilişkilerinin Kürtleri bölge güçlerinden yalıtarak karşıtlaştırdığını görmeli… Bölge halkları ve insanlık nezdinde teşhir ve tecrit olmuş, İsrail gibi yalnızlaşmış bir Kürt devletinin ya da oluşumunun, bölge barışını sağlayamayacağı kesin. Ne bölge barışına katkısı olabilir ne de Kürtlere bir şey verebilir. Dolayısıyla Kürtlerin yeri bölge halklarının yanıdır.”(9)

ABD ve kukla devlet karşıtlığını KADEK Genel Başkanlık Konseyi üyesi Gülizar Tural’ın ağzından manşete taşıyan Özgür Gündem şöyle yazıyor: “Kürtler piyon olarak kullanılıyor.” Bu manşetin altında ise, “Irak’ta kukla bir devletin çatışmalara yol açacağı” yazılı.(10) Gazete 10 Nisan’da büyük illerin Baro başkanlarıyla yaptığı röportajda “Bush Savaş Suçlusu Olarak Yargılanmalı” ifadesini başlığa çıkarmış. 12 Nisan 2003’te ise “Amerikan Özgürlüğü: Yağma, Kaos, Ölüm” ibaresini manşet yapmış.

Olumlu tutuma son bir örnek de Ali Haydar Kaytan’ın Özgür Gündem’de çıkan yazısını gösterebiliriz: “Güney Kürdistan dışarıda tutulursa, Kürtlerde genelde bir emperyalizm karşıtlığı var. Kürt insanı KADEK Genel Başkanı’nı kaçırarak Türkiye’ye teslim eden gücün ABD olduğunu unutmadı, unutamaz… Saflarında ‘herkesin askeri’ olmaya teşne kesimler olsa bile Kürt halkının özgür yaşam yasasını her türlü yasanın üstünde tuttuğuna inanıyorum… Dış güçlere yamanma ise, Kürdü bölgede yeniden şamar oğlanına çevirecektir… Kürt hareketini işgal güçlerine yamamak, bölge halklarının beyinlerine ve yüreklerine yerleştirilmiş yazılı olmayan antlaşmaları silmek demektir. Hain ve işbirlikçi değilse, kim buna cüret ve cesaret edebilir? Haçlı seferine karşı halklar cephesinin başını çekmek: Bu aşamada Kürt halkının omuzlarına yüklenen tarihsel görev budur, bu olmalıdır. ABD’nin psikolojik savaşına karşı tam bir bilinç netliği ve sağlam bir ideolojik duruş sergilemek zorunludur.”(11)
Bu yazının yazıldığı tarih 17 Nisan 2003. Bu tarihten sonra PKK (KADEK)’in yayın organlarında esas olarak artık ABD ve kukla devlet karşıtı yazılar yayınlanmadığı gibi, tam tersine ABD’nin Irak’ı işgal etmesini emsal gösterilerek, Türkiye, İran ve Suriye tehdit edilmeye başlanmıştır.

ABD işgali tamamlayınca durum değişiyor:
PKK (KADEK) ABD ilişkisi ve işbirliği

PKK (KADEK) önderliğinin Batılı ülkelerle flört ettiği herkes tarafından biliniyor. Yunanistan’dan Almanya ve İngiltere’ye kadar uzanan ilişkiler ağına ABD de katılmış bulunuyor. Gerçi bu yeni bir durum ve yeni bir bilgi değil. Ama şimdiye kadar bunu kabullenmiyor ve reddediyorlardı. ABD’nin Irak’ı işgali ve Ortadoğu’ya yerleşmesi, öyle görülüyor ki bazı maskelerin atılmasını, bazı ayıp sayılan ve kabullenilmeyen ilişkilerin açığa çıkmasına olanak sağlayacak.

Daha önce Aydınlık dergisinde ve Ulusal Kanal’da, PKK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun ABD’ye yazdığı mektup yayınlanmıştı. Bu mektupta ABD ile ilişki kurmak istediklerini ve bunun uygun yerinin de Irak’ın Kuzeyi olduğu belirtilmekteydi. Daha sonra yine Aydınlık dergisinde PKK’nın ABD’den 125 milyon dolar para yardımı aldığı ve PKK’nın de bu parayla silah satın aldığı haberleri yer aldı. ABD Büyükelçiliği zaman geçirmeden bu haberleri yalanladı. Bu ilişki kurma teklifleri ve daha sonra da Irak’ın kuzeyinde ABD-PKK görüşmeleri diğer basında da yayınlanmıştı.

Mustafa Karasu 27 Ocak 2003 tarihli Özgür Gündem gazetesinden Nurdoğan Aydoğan’ın bu konu ile ilgili sorularını yanıtlarken açık ve net bir şekilde ben böyle bir mektup yazmadım ve yazmam demedi. Hep konunun etrafında dolandı. Kendi suçunu örtbas edebilmek için gerçekte Amerikancıların Türk devleti ve ordusu olduğunu söyledi. Mustafa Karasu, “Emperyalizme ve Amerikancılığa karşı çıkanlar, ilk önce kendi devletlerine ve ordularına karşı çıkmalıdır. Hiç kimse ABD ile ilişkide olduğumuzu iddia edip, bize saldırarak antiemperyalist, anti-Amerikancı oldukları gibi şarlatanlık yapmasınlar!” dedikten sonra da itiraf ediyor ”Hareketimizin sırtından, herkes Türkiye’ye karşı politika yapıyor. Bunu ABD de, Avrupa da, KDP de, YNK de yapıyor.”
Şunu söylemek istiyor: Bizi Türkiye’ye karşı herkes kullanıyor. PKK yöneticileri zaman zaman, onlara silahlı mücadeleyi canlandırmaları için Batılı ülkelerden para ve silah teklifi yapıldığını da açıklıyorlar. Mustafa Karasu da kendisi ile yapılan bu röportajda aynen şöyle diyor: “Savaşı durdurmamızı çıkarlarına görmeyen ve bizi Türkiye ile savaşa kışkırtmak isteyen birçok devlet de bulunmaktadır.” Niçin herhangi bir yabancı devlet, başkalarını değil de sizi kullanmak istiyor? Hiç bunun üstünde düşündünüz mü?

Acaba yürüttüğünüz mücadelenin siyasal hedefleri ve mücadele tarzınız buna yol açıyor olmasın! ABD’nin ve Batının hedef tahtasına koyduğu Türkiye’yi bölmeyi siyasal hedef olarak koyanların, ABD’nin ve Batılıların işbirlikçisi olmaları kendi öznel niyetlerinden bağımsız olarak gerçekleşir. Ve bir süre sonra da öznel niyetler de buna uygun hale gelir.

Burada bir paradokstan söz etmek istiyorum. Tanıdığım için söylüyorum. PKK içinde sosyalizme en yakın kişi olarak bilinir Mustafa Karasu. ABD’ye işbirliği öneren mektubu Osman Öcalan veya başka birisi yazmış olsaydı, PKK içinde çok büyük tepkilere neden olabilirdi. Zaten onlardan bunun beklendiği yazılırdı. Öyle birine yazdırılmış ki, PKK içindeki sosyalizan unsurların muhalefeti, karşı çıkışları, onlara önderlik edebilecek kişi eliyle önleniyor.

Daha sonra PKK’nın aylık yayın organı Serxwebun’da Genel Başkanlık Konseyi üyesi Duran Kalkan’la yapılan bir söyleşide başka şeylerin yanı sıra yukarıda değindiğimiz konularla ilgili olarak da sorular soruldu. Derginin muhabiri kamuoyunun merak ettiği PKK-ABD görüşmelerini soruyor; ”Her ne kadar ABD yalanladıysa da basında yer alan ABD-KADEK görüşmelerini, gelinen bu son noktada nasıl değerlendirmek gerekiyor? Başkanlık Konseyi’nden Mustafa Karasu imzasını taşıyan ve basında ABD ile federasyon pazarlığı olarak değerlendirilen görüşmeler bu savaşta nasıl şekilleniyor?”
Duran Kalkan da mektubu ve görüşmeleri açıktan reddetmiyor. Şöyle cevap veriyor: “Şimdiye kadar ciddi bir ABD-KADEK görüşmesi olduğunu ve pazarlıklar yapıldığını sanmıyoruz. Bundan sonra belirtilen biçimiyle görüşmelerin olup olmayacağını da gelişmeler gösterecektir. Şimdiden bir şey söylemek doğru olmaz.”

Soruyu kim soruyor? PKK’nın yayın organında çalışan bir PKK’lı. PKK-ABD görüşmesini sadece ABD’nin yalanladığını, ama PKK’nın yalanlamadığını, dolayısıyla basında çıkan iddiaları kabul ettiğini göstermez mi? Aslında sorunun cevabı sorunun içinde verilmiş. Ama Duran Kalkan’ın verdiği cevabı okuyan sanır ki Duran Kalkan KADEK Başkanlık Konseyi üyesi değil, hatta KADEK’le ilişkisi bile yoktur. “Ciddi bir görüşme olduğunu sanmıyormuş”. Ancak bu kadar kıvrak ve diplomatik cevap verilebilirdi. Aslında bu cevap her şeyi açıklıyor. Ama ABD ile işbirliği artık kapalı kapılar arkasında kotarılan, gizli yürütülen bir ilişki olmaktan çıkıyor. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra PKK (KADEK) yöneticilerinin yaptıkları açıklamalar ve yayın organlarında çıkan haber ve yorumlar, bundan böyle işbirliğinin ayan beyan savunulacağını gösteriyor. Bu bölümde son dönem yazı ve demeçlerden KADEK’in emperyalizmle işbirliğini savunduğunu ve işbirliği yaptığını kendi yazdıklarından ve demeçlerinden ayrıntıları ile sunacağız.

Artık gizlenmiyor; PKK ABD saldırı ve işgalini savunuyor

Irak’ta saldırının başlangıcındaki direniş bütün dünyada hayranlıkla karşılandı. ABD saldırısının tamamen haksız ve emperyalist amaçlar taşıdığı o kadar göz önündeydi ki, başta Amerikan halkı olmak üzere bütün dünya halkları şimdiye kadar görülmemiş büyüklüklerde savaş karşıtı gösteriler yaptılar. ABD ve İngiltere bütün dünyadan tecrit oldu. Bu durum PKK önderliğini de olumlu yönde etkiledi. Kürt halkı içindeki güçlü bir anti-Amerikan hava da, bu olumlu havayı destekleyen bir diğer olguydu. Akıllı bombaların yön şaşırması ve Urfa köylerine düşmesi, halk arasında anti-Amerikan dalganın yükselmesine neden oldu. Amerikan askerleri Urfa’da ve Mardin’de zor anlar yaşadılar. Bütün bunların yanı sıra PKK güç dengeleri hesabı da yaptı. Bölge devletlerinin ABD’ye karşı birleşmeleri, Avrupa ve Rusya’nın da bu oluşumları destekler hale gelmesi, ABD’nin yenilgi ve geri çekilme koşullarında bölge ülkelerinin ABD ile işbirliği yapan Kürt örgütlerine yöneleceği bir gerçekti. Özellikle Irak’ın tekrar egemenliğini Irak’ın kuzeyine yayması PKK için sonun başlangıcı sayılabilirdi. Bu nedenle bir yandan Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine girmesine karşı çıkarken, bir yandan da bölge ülkeleri ile sıcak bağlar kurma çabalarına girişti.

Başlarda kısaca özetlemeye çalıştığımız politik tutumlar özellikle bu döneme aittir. Ama savaşın seyrinin Irak’ın aleyhine dönmesi, ABD’nin inisiyatifi tekrar ele alması, özellikle de Bağdat’ın savaşmadan ABD’nin eline düşmesinden sonra, PKK önderliği konjonktürel olarak benimsediği bu yeni politikaları hemen terk etti. Yine eski Batıcı ve işbirlikçi politikalara geri döndü. Hatta artık “geri döndüler” demek de yetersiz, ABD ağzıyla Türkiye’yi tehdit etmeye başladılar.
PKK (KADEK) önderliği ta başından beri süregelen pragmatist, ikili, ne yana çeksen gidecek görüşleriyle, yeni duruma uyum sağlamakta gecikmedi. PKK’nın eklektik görüşleri kolay manevra yapmalarına olanak tanıyor. Şimdi birçok PKK taraftarı ilk bölümde özetlediğimiz görüşleri daha önce de savunduklarını, aynı şekilde bu görüşlere taban tabana zıt olan politikaların ve görüşlerin de kendileri tarafından savunulduğunu ileri sürebilirler.

Gerçekten de Öcalan’ın savunması dahil bütün temel metinlerinde bu ikili politik tutumu tespit edebiliriz. Ama şimdiye kadar, hiç kimse, açıktan açığa, ABD emperyalizmi ile ittifak ve işbirliğini (Yaşar Kaya gibi kaşarlanmış, ruhunu emperyalizme sattığının herkesçe bilindiği birkaç kişi hariç) savunamamıştır. Ali Haydar Kaytan’ın dediği gibi, eğer insan “hain ve işbirlikçi” değilse ABD ile işbirliğini savunamaz.
Milletimizin ayrılmaz bir parçası olan Kürt halkının bu konularda uyarılması, aydınlatılması, Kürt halkının temsilcileri olarak ortada dolaşanların aslında Türkiye’yi bölmek ve sömürge yapmak isteyen emperyalizmin, özel olarak da ABD emperyalizminin hizmetinde olduklarının gösterilmesi gerekir. Bu gün PKK saflarında mücadele eden birçok insanın da PKK önderliğinin bu kadar dışa bağımlı, bu kadar emperyalistlerle içli dışlı olduklarını bildiklerini tahmin etmiyorum. Şu çok açık ki, bugün çok küçük, aşırı Kürt milliyetçisi bir grup dışında halktan hiç kimse bu politikaları kabul etmez. Eğer Türk devleti olağanüstü hatalar yapmaz ise-ki yapacak gibi görünmüyor- PKK militanları dahil Kürt halkından hiç kimse ABD ile birleşerek Türkiye’ye karşı savaşmaz. Burada sorun bu meselenin Kürt halkına ve PKK tabanına anlatılması ve kavratılmasıdır.

PKK önderliği yukarıda da yazdığımız gibi, ABD’nin askeri başarılarından sonra, ilk önce ABD saldırısına ve işgaline gerekçe yaratmak ve savaşın haklı ve meşru olduğunu ileri sürmek için gerekçeler yaratmak zorunda kaldılar. ABD saldırısı ve işgali bir meşruiyete dayandırıldığı zaman, diğer işbirlikçi fikirler de daha rahat savunulur hale gelir. Olumlu görüşleri öne sürerek ilk tartışmaları başlatan Selahattin Erdem’di; , ABD ile işbirliğinin temelini atan ilk fikirler de ondan geldi: “ABD’nin başlattığı savaş, Ortadoğu’daki devletlerin sorunlara çözüm üretememesinden kaynağını almıştır.”(12) Mustafa Karasu ise, ABD müdahalesine yol açan gerçekler nelerdir diye soruyor ve şu cevabı veriyor: “Demokratikleşerek, halklar arası birlik kurulamadığı için bölgemizde bu tür müdahalelerle karşılaşıyoruz. Dolayısıyla müdahale ve savaş karşıtlığının somut ifadesi bölgede Kürt sorununun çözülmesidir.”(13) Yine KADEK Başkanlık Konseyi’nin sözde ulusal programlarını açıkladığı bildirgede, müdahaleye gerekçe sunan gerici yapılanmaların terk edilmesi gerektiği vurgulanıyor ve “Halklarıyla bütünleşen ve kusurlu olmayan yönetimler olduğu takdirde, ABD’nin bölgeye müdahaleye cesaret edemeyeceği açıktır”(14) tespitinde bulunuluyor. Özgür Gündem gazetesi ise şöyle yazıyor: “Örneğin Irak kendi ülkesinde demokrasiyi geliştirmiş olsaydı bu savaşı engelleyebilecekti.

Herkes bundan sonuç çıkararak Kürt sorununu çözmeli”(15) Daha Irak direnirken Kürt ilkel milliyetçisi olarak niteledikleri Barzani ve Talabani’nin ABD ile olan ilişkilerini ve Kürt topraklarını yabancıların Irak’a saldırısına açmalarını eleştirirken, ABD kazanınca, Irak rejiminin yıkılışını aylarca kutlanacak bayram olarak selamlayan Osman Öcalan şöyle diyor: “Kürt halkının bu rejimin yıkılışını aylarca sürecek bir bayram biçiminde kutlaması gerekir… Şimdi diğer kardeşlerimize gelelim, sen niye dilimi, özgürlüğümü ve kültürümü vermiyorsun? Bunların değişmesi gerekiyor. Türkiye, İran ve Suriye, Kürtlere özgürlüklerini versinler, demokratik reformlar yapsınlar.”(16) Kürt halkının çıkarları için ABD, Türkiye, İran, Suriye ve Irak ile çözüme açık olduklarını söyleyen Osman Öcalan, “Demokratik değerlere önem vermesi ve Kürt halkının özgürlüğünü kabul etmesi durumunda, Amerika ile ilişkiye geçebileceklerini, esas alınacak ölçünün demokratik reformlar olacağını” ekledi.(17)

Mesele öyle konuyor ki, eğer bölge devletleri kendi iç sorunlarını çözer, demokratik bir sistem geliştirirse, ABD’nin müdahaleleri önlenir!.. Sanki ABD bir emperyalist, hatta en büyük emperyalist devlet değil de, dünyaya hak ve adalet dağıtan, haksızlıkları gideren ve demokrasileri tanzim eden, ezilen milletlerin dostu iyiliksever bir devlet. Bunlara göre, ABD’nin bir başka özelliği daha var: aşırı Kürt sever. Bu konudaki son noktayı her zaman olduğu gibi liderleri Abdullah Öcalan koyuyor. Öcalan avukatlarıyla yaptığı görüşmede aynen şöyle diyor: “ABD’nin yüzyıllık diktatörlerin aşılmasındaki rolünü olumlu görüyorum. Katı bir ABD karşıtlığı yapmıyoruz. ABD ile görüşme ve demokratik işbirliği olabilir.”(18)
Bu kadar da olmaz diye düşünebilirsiniz. Ama hayır. ABD işgal ve saldırısının meşruluğundan, ABD ile işbirliği yapılabilir, oradan da ABD ile birlikte Türkiye’ye karşı saldırıda rol almak! İşte PKK (KADEK) önderliğinin geldiği son nokta budur.

PKK ABD’ye dayanarak Türkiye’yi tehdit ediyor!

PKK önderliği savaşı ABD’nin kazandığının kesinleşmesinden sonra artık kendini de ABD’nin müttefikleri arasında görmeye başladı. ABD’nin Türkiye’ye ve bölge devletlerine yönelttiği tehditleri sahiplendi. Hatta ABD adına tehditler savurmaya başladı: ABD’nin dediklerini yapmazsanız ölümlerden ölüm beğenin! Irak’ın başına gelenleri gördünüz mü? Kimse ABD ile baş edemez! Ona göre davranın ve ayağınızı denk alın!..
Bağdat’ın düşmesinden hemen sonra KADEK Genel Başkanlık Konseyi bir açıklama yaparak durumu tahlil eden, yeni politikalarını açıkladı. Açıklamanın konumuzla ilgili ve en önemli bölümü şöyle: “Kürtlerin desteğinde ABD-İngiltere ittifakının Irak’a yaptığı askeri müdahale sonucunda Irak rejiminin yıkılması, Ortadoğu’da yeni bir süreci kesin olarak başlatmıştır. Demokratik değişim ve dönüşümü yapmayan Irak rejiminin askeri müdahale ile aşılması, bölge rejimlerinin değişime uğramalarını kaçınılmaz hale getirmiştir. Ne var ki rejimler kendilerinde ısrar etmiş, değişim ve dönüşüm sürecine girmeyerek müdahaleye zemin hazırlamışlardır. Halkların demokrasi mücadelesinin zayıf kalması askeri müdahaleyi tek seçenek haline getirmiştir.”(abç)(19) Burada “halkların demokrasi mücadelesinden kastedilen şey, NGO’ların, harekete geçirdiği, aldatılmış halk kitleleri ve satın alınmış kalemlerin yürüttüğü yıkıcılık ve bölücülüktür. Kıbrıs’ta örneğini gördüğümüz bu olaylar, ülkenin yönetimini ve rejimini değiştiremiyorsa, o zaman gelsin PKK’nın, İBDA-C’nin silahlı güçleri. Onlar da yetersiz kalıyorsa, yapacak tek bir şey kalıyor. Büyük şef ABD çağrılarak ondan bu “zalim ve despot” yönetim ve rejimlerden bizi kurtarmasını istemek. İşte PKK adına Başkanlık Konseylerinin bize önerisi bu. Bu Türkiye’nin Ahmet Çelebisi olmaya talip olmak demektir.

Yabancı müdahaleyi talep etmek, yabancılardan özgürlük ve kurtuluş beklemek artık sıradan bir olay haline geldi. Buna somut bir örnek verelim. İstanbul Kürt Enstitüsü Başkanı Şefik Beyaz, “Birleşmiş Milletler gözetiminde Ortadoğu’da Kürt halkının statüsünün tanınması ve BM, ABD ve AB’nin Ortadoğu sorununun çözümü için daha aktif bir rol oynamaları gerektiğini” söyledi. İHD İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı düzenleyen İstanbul Kürt Enstitüsü Başkanı Şefik Beyaz, “ABD’nin Irak’a yönelik operasyonuyla Ortadoğu’da halkların yararına olmayan eski statükoların değiştiğini” belirterek ‘Biz Irak’taki Kürt halkının demokratik ve federal bir Irak’ı Kuzeyde özgür ve demokratik Kürdistan Federasyonunu kurma yönündeki çabalarını destekliyoruz” dedi.( 20)
Yine Osman Öcalan ABD ile aynı safta olduklarını ve dolaylı da olsa ABD’nin bölgedeki çıkarlarına hizmet ettiklerini şu sözlerle ifade ediyor: “ABD, işin en kolayını yapmıştır. En zorunu, 20 yıllık mücadelemizle biz yaptık. Bu statükonun temellerini sarstık. Bölgede mevcut devlet biçimlerinin artık tarihin çöp sepetine atılmasının zamanı gelmiştir”. Aynı konuşmasında şöyle devam ediyor: “… Aynı şekilde bunlar ABD açısından da aşılması gereken güçlerdir. Amerika ulusal kurtuluş hareketlerine ilgi duymak zorunda. Ulusal sorunları çözmek zorunda… Aksi durumda kapitalizmin lideri konumundaki ABD’nin kendi çıkarlarını temsil etmesi mümkün değildir”(abç).(21)

Hala PKK önderliğinin Kürt halkına dayanarak bir mücadele verdiğini ileri sürmek mümkün müdür? Yukarıda da açıkça ifade edildiği gibi ulusal kurtuluşunu ABD emperyalizminden beklemiyor mu? Bunun bölge halklarının köleleştirilmesi ve devletsizleştirilmesi ile birlikte yapıldığı görülmüyor mu? Bütün bunlar, düşünülmeden sarf edilmiş sözler olabilir mi? Bunun böyle olmadığı, çok bilinçli ve hesap kitap yapılarak söylendiği, yine PKK önderlerinin son bir ay içinde yaptıkları açıklamalar ve verdikleri demeçlerle açıkça görülebilir. İşte size bazı örnekler: “Çok açık görülüyor ki, ABD’nin Ortadoğu stratejisinde Kürtlerin önemli bir yeri vardır. ABD, Irak’ı Kürtlere dayanarak çözdü; İran ve Türkiye’yi de Kürtlere dayanarak geriletmek isteyecektir… Çünkü Türkiye, Kürt sorununu çözmediği gibi, Kürtleri inkar edip Kürt karşıtı bir korku sistemi oluşturduğu için dış müdahaleye en açık konumda bulunmaktadır”(abç).(22) Bu defa bütün bölge ülkeleri ABD müdahalesi ile tehdit edilmekte ve şöyle denmektedir: “Türkiye’nin yaptıkları, uygulamaya geçirilmeyecek yasaların çıkarılmasıdır. İran ve Suriye ise yeni politikalar geliştirme yönünde herhangi bir çabaya girmemiştir. Dönüştürmeyeni dönüştürürler rolünün bir gereği olarak ABD, Irak rejimine müdahalede bulunmuştur. Eğer demokratik değişim ve dönüşüm sürecine girmemekte ısrar edilirse Ortadoğu’nun bütün ülkeleri çeşitli biçimlerde müdahaleye uğrayacaklardır… Savaş ve baskıya maruz kalmamak için tek seçenek demokratik değişim ve dönüşümün başarılmasıdır”(abç).(23)
Daha önce Türkiye–ABD karşıtlığını olumlu bulan PKK önderliği, daha sonra bu karşıtlığı tehdit unsuru olarak kullanıyor; “ABD ise, yeni Ortadoğu haritasında Türkiye’nin bağımsız, denetim dışı rol üstlenmesini istemiyor… ABD savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in ‘Suriye ve İran’a yanaşmak yanlış yoldur. Türkiye hata yaptık demeli ve artık ABD’ye nasıl yardımcı olabileceğine karar vermeli’ sözleri Türkiye’ye açık bir uyarıdır.”(24) “Amerika’nın söylemleri basite alınmamalı ve düşünülmeden söylenmiş sözler değildi. Bu sistem yürümez, bunda kalınırsa çözülecek demektir. Eleştiri ve krizlerle ABD değiştirmek istiyor. ABD ekonomik kriz çıkardı. 3 Kasım seçimleri, Saadet ve diğerlerine yaptıkları operasyonlarla yeni bir meclis çıkardılar. Bu yapının ABD müdahalesi ve içte toplumun demokrasi istemleri karşısında ayakta kalma şansı yok”(25) Yine son sözü liderlerine, Abdullah Öcalan’a bırakıyorum. Özgür Gündem gazetesi şöyle yazıyor: “Öcalan, ayrıca ABD’nin küresel taarruza geçtiğini ve Ortadoğu’yu kendisi açısından serbest bölge haline getirmek istediğini belirtti. ABD’nin bu çizgiye gelmeyeni tasfiye etmeye çalıştığını vurgulayan Öcalan, ‘Türkiye halkının büyük bölümü, ABD’nin Türkiye’yi kendi çizgisine çekmesine karşı çıktı. 1 Mart tezkeresi bu nedenle reddedildi. Türkiye ABD çizgisine girmeye tümüyle hazır değil. Bu durumda ABD, Kürt sopasıyla Türkiye’yi hizaya getirmeye çalışacak”(abç).(26)

Burada bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor. Türkiye’nin antiemperyalist birikimi, ulusal hassasiyetlerin yüksekliği gibi unsurlardan dolayı ABD işbirlikçiliğini savunmak, hele sol maske varsa, her zaman usturuplu olmak zorundadır. Bu tavra her zaman olmasa da PKK önderliği de dikkat ediyordu. Ama Irak’ın işgalinden sonra bu hassasiyetlerin ortadan kalktığını görüyoruz. Bu nedenle ABD emperyalizmi ile ilgili politik tutumlarını en çıplak vaziyette Irak’ın kuzeyindeki örgütlenmelerinde ve o örgütün yayınladığı bildirilerde görebiliriz.
PKK önderliği Irak’ın kuzeyinde siyasi hayata katılabilmek için kendisine bağlı Irak Kürtlerinden oluşan bir parti kurdu. Kısa adı PÇDK (Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi) olan bu partinin son dönem politikalarına ve yayınladığı bildirilere bakarak PKK önderliğinin Irak’ta savunduğu görüşleri daha net ve çıplak görebiliriz. PÇDK, ABD’nin Irak’ı işgal etmesi üzerine Irak’a demokrasinin geldiğini ileri sürerek silahlı mücadeleyi bıraktığını, artık Irak’ın demokratik siyasal hayatının bir parçası olacağını ilan etti. Bu parti de Abdullah Öcalan’ı başkan olarak tanıyor ve Abdullah Öcalan’ın fikirlerini savunduğunu ileri sürüyor. Zaten Irak’ın kuzeyindeki bütün siyasal kuvvetler de PÇDK’yı PKK’nın bir parçası sayıyorlar. PÇDK yayınladığı çözüm önerisinde, ABD ve yandaşlarının Saddam rejiminin yıkılmasında önemli rol oynadıklarını belirterek, “bundan sonra insan hakları ve demokrasi ölçülerinin oturtulmasında bir yardımcı güç olarak kalmaları ve bu normlara saygı göstermelerini istedi.”(27) Bu açıklamanın tarihi 28–29 Nisan, Özgür Gündem gazetesinde haber olarak yayınlanması ise 30 Nisan. PÇDK bu açıklamadan takriben 20 gün sonra yeni bir açıklama daha yapıyor ve daha önce yukarıda da söylediğimiz gibi silah bıraktığını ve bundan sonra tüm gücüyle siyasal alanda mücadele edeceğini açıklıyor; “PÇDK (Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi)… Başta Kürt halkı olmak üzere, Irak’ın sınırları içinde yaşayan bütün halk kesimlerini bu doğrultuda örgütleyip harekete geçirecektir. ABD ve demokratik güçlerle ortak çaba gösterecektir. Gerici güçlerle mücadele edecek, her türlü demokratik çabaya değer biçecektir.
“… ABD müttefikleriyle birlikte demokratik gelişmeye güç verebilmelidir. PÇDK hangi yönden bakılırsa bakılsın Ortadoğu’daki statükonun dağılma sürecine girmesinde Kürdistan özgürlük mücadelesinin yeri belirleyici önemdedir. ABD’nin askeri müdahalesi ise son noktayı koymuştur”(abç).(28)

Ulusal devlet düşmanlığı

Buraya kadar aktardıklarımızdan sonra, PKK önderliğinin konumuzla bağlantılı diğer yanlış fikirlerine geçebiliriz. Bunları ulusal devlet düşmanlığı ve bununla bağlantılı olarak ordu düşmanlığı başlıkları altında inceleyeceğiz. Son olarak ABD’nin başımıza getirip koyduğu AKP ile ilgili değerlendirmelerini de aktarmak gerekiyor.
Ulusal devlet düşmanlığı: PKK önderliği amaçlarını gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engelin, bölgedeki ulus devletler olduğunu biliyor. Irak, İran, Suriye ve Türkiye ulusal devletleri bu günkü sınırlarını muhafaza ettikçe, yani toprak bütünlüklerini korudukça, PKK’nın amaçlarını gerçekleştiremeyeceği çok açık. Yürüttükleri 20 yıllık silahlı mücadelenin sonunda edindikleri en önemli tecrübe budur. PKK kendi öz güçleriyle bunu başaramayacağını anlayınca, dış desteğe dayanma eğilimi artmaya başladı.

Özellikle Körfez krizinden sonra bu eğilim giderek güçlenmeye başladı. ABD’nin gelip bölgeye yerleşmesi ise bu eğilimi hakim hale getirdi. Bölgedeki ulusal devletleri yıkabilmenin artık tek koşulu vardı. ABD emperyalizmi ve onun siyasi hedefleriyle birleşmek. ABD ise, özellikle Ortadoğu’da ulusal devletleri yıkmak ve bölgeyi kendi denetimi altına almak istiyor. Bu nedenle PKK önderlerinden kimin ağzı açılsa, önce ulusal devletlerin aşıldığı ve gericileştiğini, ulusalcılığın ilkel ve gerici bir düşünce olduğunu söylüyorlar. Sınırların ortadan kalkmasının emekçilerin yararına olduğunu söyleyip, büyük enternasyonalist pozlarda ortalıkta dolaşıyorlar. İyi de bu sınırları ortadan kaldıran, sınırlarla oynayan ve sınırları yeniden ve yeniden çizmeye kalkanlar emekçiler mi? Son yüzyıla bakıldığında bu işi yapanların esas olarak emperyalist ülkeler olduğu çok net bir şekilde görülmektedir. Bu gün küreselleşmenin önündeki en büyük engel ulus devletlerdir. Ulusal devletleri yıkmadan, sınırları ortadan kaldırmadan küreselleşme tam olarak sağlanamaz. Ulusal devletlerin direnişi küreselleşmeyi uygulanamaz hale getiriyor.
Bazıları küreselleşmeyi bilgisayar ve internet ağı olarak algılıyorlar. Küreselleşme emperyalizmin ta kendisidir.

Emperyalizm döneminin tipik devlet biçimi ulusal devlettir. Ve Emperyalizm var oldukça ulusal devletler ve bunların emperyalizme direnişleri de var olacaktır. Zaten küreselleşmenin ideologları da bunu açık bir şekilde söylemiyorlar mı? Emekçiler açısından ulusal devlet bugünkü dünya koşullarında olmazsa olmazlardandır. Emekçiler ve ezilen milletlerin, emperyalizme karşı koymak için ellerindeki en etkili, belki de tek ve en önemli mücadele araçları ulusal devletleridir. Ulusal devleti elinden alınmış, devletsizleştirilmiş, yani sömürgeleştirilmiş bir ülkede emekçiler neyin mücadelesini, nasıl ve hangi araçlarla verecekler. Sanılıyor ki, Türkiye’nin ulusal devleti yıkıldığında Kürt halkı ve emekçiler kurtulacak, özgürleşecek. Tam tersine hem Kürtler hem de emekçi sınıflar daha perişan hale geleceklerdir. Ulusal devlet düşmanlığının ideolojik ve siyasi merkezi Washington’dur, emperyalizmdir. Yeni Dünya Düzeni dediğimiz küreselleşme, özet olarak ulusal devletlerin yıkılması ve emperyalizmin, özel olarak ta ABD emperyalizminin dünya hâkimiyeti demektir.

Bütün bu bilinen gerçeklere rağmen PKK Genel Başkanlık Konseyi 1 Mayıs’ta yaptığı açıklamada şöyle demektedir: “Küresel emperyalizmin, sermayenin serbest ve güvenli dolaşımı için çağdaş kabile haline gelmiş ulusal devletleri aşarak gerçekleştireceği yönlendirilmiş demokrasi çizgisi karşısında halkların daha eşitlikçi, daha adil, daha özgürlükçü demokrasi çizgisinin üstünlük kazanması gerekmektedir. Bunun milliyetçilikten ve içe kapanmacı ulusal devlet anlayışından uzak, demokratik ve enternasyonal bir tutumla gerçekleşeceği açıktır.”(29)
Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi her şey tersine çevrilmiştir.

Örneğin; ulusal devletlerin çağdaş kabilelere benzetilmesi gibi. Hâlbuki ulusal devletlerin kuruluş tarihi hemen hemen her yerde içte feodal ilişkilerin, yani aşiret, kabile ve dinsel ilişkilerin tasfiyesi, yurttaşlaşma, dışta ise yabancı egemenliğine karşı mücadelenin tarihidir. Emperyalizm halkların köleleştirilmesi ve sömürgeleştirilmesi tarihi ise, ulusal devlet göreceli olarak kavimlerin, aşiret ve kabilelerin çözülerek, kaynaşarak daha büyük modern topluluklar halinde uluslaşmaları, yani özgürleşmeleri, ulusal egemenliğin ve bağımsızlığın elde edilmesi tarihidir. Bu tarihi süreç yalnız ezilen milletlerin yaşadığı bir süreç değildir. Aşağı yukarı bu günün emperyalist devletlerinin de içinden geçtiği tarihi süreç budur. Bu nedenle ulusal devletleri “çağdaş kabileler” olarak nitelemek bilgisizlikten öte, kötü niyetten kaynaklanıyor. Yine 1 Mayıs bildirilerinde “… sınırların yıkılmasının en fazla da emekçileri, halkları ve demokrasi güçlerini etkin kılacağı” belirtilerek “ABD’nin Irak’a yaptığı müdahale ve ardından gelişecek sürecin bunu daha net bir şekilde ortaya koyacağı, … Ulusal devletlerin aşılması temelinde Kürt halkının özgürlüğünü elde etmesinin bu amacı pratikleştireceği”(30) söyleniyor.

İşçi Partisi’ni ise, isim vermeden ulusal devleti savunduğu için bakın nasıl eleştiriyorlar: “… Yer yer ulusal devlet sınırlarını savunan ve ulusal devlet modelini, sol adına yücelten yaklaşımlar görülmektedir. Günümüzde ulusal devletlere çakılıp kalmak, çağdaş kabileler haline gelmektir. Emekçilerin ve ulusların çıkarları, sınırların yüksek duvarları arkasına sığınılarak korunamaz.”(31) Bu ifadeden de çok net anlaşılıyor ki, PKK önderliğinin özgürlük ve demokrasi getiricileri ABD’nin işgal ordusudur. ABD Ordusu gelecek, Irak’ta yaptığı gibi sınırları kaldıracak ve bizi özgürleştirecek. Bunun her türlü adı “ortak vatan” diye niteledikleri vatana ihanettir. Emperyalizme iltihak etmektir. ABD emperyalizminin müdahalesini savunmak ve davet etmektir.

Her zaman yaptığımız gibi bu konuyu da Abdullah Öcalan’ın sözleriyle noktalayalım: “Eski tip ulusal kurtuluşa dayalı milli devletler Saddam’ın şahsında iflas etmiştir.”(32) Artık ulusal kurtuluşa dayalı devlet iflas ettiğine göre kendileri de bir “milli devlet” kurmak, “ulusal kurtuluş mücadelesi” vermek zahmetinden kurtulmuş bulunuyorlar. Amerikan emperyalizminin kendilerine kuracakları kukla devletin bir parçası olacaklarına göre, bölge halklarıyla birlikte yaşayacakları bağımsız milli bir devlete de ihtiyaçları kalmamıştır. Bu nedenle Abdullah Öcalan, “Devrimcilerin devlet amaçlı devrim anlayışına karşıyım, Lenin’i en çok eleştirdiğim nokta budur.”(33) diyor. Yine “Çözüm Tezleri”nde şöyle yazıyor: “ABD imparatorluğa oynuyor. Bu çizgiye yönelmiştir. Emperyalizmin tek merkezli imparatorluğa oynaması söz konusudur. 90’larda Sovyetleri, günümüzde AB’yi aşıyor. Burada önem kazanan yön, ABD’nin milli devleti aştırarak, Kosta Rikalaştırmasıdır.”(34) Ulusal devlet karşıtlığı, devrim düşmanlığına ve devrimcilerin iktidar olmasına karşı çıkan anarşizme varıyor.

Peki, ezilen milletler ve halklar, iktidar olup devletleşmeyeceklerse niye mücadele ediyorlar? Bundan yüzyıl önce dünya bir avuç emperyalist ülke tarafından paylaşılmıştı. Dünya bir avuç emperyalist devlet ve onların sömürgelerinden oluşuyordu. Öcalan’a göre bu sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı verdiği mücadeleler boşunaymış. Türkiye, Çin, Vietnam, Kamboçya, Mısır, Cezayir, Hindistan ve daha burada sayamayacağımız kadar çok ülkenin emperyalizme karşı verdikleri ve devletleştikleri mücadeleler yanlıştı, verilmemeliydi. Bu fikirlerin eninde sonunda varacağı yer buydu. ABD’ye teslim olmak ve devrimci mücadeleden vazgeçmek!
Ordu düşmanlığı: Son zamanlarda ordu düşmanlığı yapmak moda oldu. Her türden neoliberal, Batı desteğindeki irticacı kalemler ve ABD işbirlikçileri sabah akşam ordunun Türkiye’nin siyasi hayatında oynadığı rolün sona erdirilmesi ve ordunun hizaya getirilmesi için bir kampanya yürütüyorlar. Her türlü araç kullanılarak ordunun içine nifak sokmak istiyorlar. Doğal olarak PKK önderliği de sahnede kendisine ayrılan yeri almakta gecikmiyor: “Ordu kemikleşmiş bir durumda. Bu kafayla da Türkiye’yi uçurumdan başka bir yere götüremez. O zihniyet Türkiye’yi çatışma içinde gücünü tüketti. Dünyayı hiç anlamıyorlar. Halen güç olacaklarını sanıyorlar. 20. yüzyıl zihniyeti tümden değişiyor. Kendisini değiştirmeyeni başkaları çözecektir.”(abç)(35) Evet kritik cümle burada gizli: “kendisini değiştirmeyeni başkaları çözecektir”. Bu başkaları kimdir? Türk ordusu alenen ABD ordusu ile tehdit ediliyor. Bütün gericiler, bölücüler, ulus ve devlet düşmanları gibi PKK önderliği de umutlarını ABD ordusuna bağlamış durumdadır. Amerikan ordusunun Türk ordusuna karşı kazanacağı bir zaferin pususuna yatmış bekliyorlar.

PKK’nın AKP tahlili

PKK önderliğinin AKP ile ilgili tahlilleri çok net ve doğru. Kuşkusuz bunun nedeni ortak patronun yaptığı bilgilendirme. AKP’nin üstlendiği misyonun doğru bir şekilde tespiti yapılmış ve ona göre de politikalar oluşturmuş durumdalar. Bu tahlilin özeti şu: AKP’yi Türkiye’nin başına oturtan ABD’dir ve AKP iktidarı ABD’nin kendisine verdiği görevleri yerine getirmekle sorumludur. Bu nedenle esas olarak AKP iktidarı desteklenmekte, verilen işlevi yerine getirmesi için teşvik ve tahrik edilmekte, kendisinden beklenen görevleri yerine getiremediği, aksattığı noktalarda ise eleştirilmektedir. Belki de en sert eleştiri, neden daha cesur ve radikal davranamadığı noktasındadır. Şöyle yazıyorlar: “… Irak’ta savaşa hazırlanan ABD, ‘acaba AKP iktidarı altında Türkiye’yi savaşa çekebilir miyim’ hesabıyla AKP’yi destekledi.”(36) “3 Kasım seçimlerinin Türkiye’de yeni bir süreç başlattığında hemen herkes hem fikirdi. Beklenen ve umut edilen, herkesin istemi haline gelmiş demokratik değişim ve yeniden yapılanmanın bu temelde geliştirilmesiydi. Bunun için herkes yeni hükümete şartlı veya şartsız destek açıklamaları da yapmıştı.”(37) AKP neden destekleniyor? Çünkü ABD’nin AKP’ye verdiği Türkiye Cumhuriyetini tasfiye görevi içinde PKK önderliğine de düşen pay var: “Washington Post’un belirttiği gibi AK Parti, Kürt sorununu çözmek istiyorsa iç dengeleri, kurulu statükoları kırmak durumundadır. Cesur olmalı ve somut adımlar atmalıdır.”(38) Bir başka yazıda ise, “İlk ve en önemli adım… Askerin kışlasına çekilmesi ve genel bir affın çıkarılmasıdır… Türkiye Kürtlerle barışsın, Türkiye İslam’la barışsın, Türkiye KADEK ve Genel Başkanımızla barışsın.”(39) Yine son söz KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’da: “Ben tümden AKP aleyhinde değilim.”(40)

Paylaş:

Yorum Yap