Bilim ve Materyalizm

Bilim ve Materyalizm

Bilim ve materyalizm
Röportaj: Gani BAYER

Bilim ve Ütopya Kooperatifi Başkanı ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semih Koray’la Bilim ve Materyalizm üzerine yaptığımız söyleşiyi aşağıda sunuyoruz.

Bilim ve Ütopya: İnsanlığın bilgi edinme serüveni nasıl başladı?

Prof. Dr. Semih Koray: İnsan türünü diğer canlı türlerinden ayıran en önemli etken, diğer canlı türlerinin varoluşunun kendiliğindenliğine karşın, insanın varoluşunun en baştan itibaren bir farkındalık unsurunu içermesidir. İnsan doğa ile olan ilişkisinde kendisini etkide bulunan bir özne olarak duyumsar. İnsanın doğada hazır bulduğu bir nesneyi, örneğin bir taşı ya da dalı belli bir hedefe yönelik kullanması ya da kendiliğinden oluşmuş bir ateşi yanık tutmak için ağaç dallarıyla beslemesi bile bir tasarım unsurunu içerir. Bunların hepsinde ortak olan yön, elde edilecek sonucun önce zihinde tasarlanıp, sonra o sonucu elde etmek için bir edimde bulunulmasıdır. Burada kendiliğindenlik ve tasarımcılık bir aradadır. Çok uzun süren deneme yanılma süreçleri, kendiliğindenliğe; bu süreçlerden alet yapımına yönelik sonuçların elde edilmesi tasarımcılığa karşılık gelir. Tasarım ise, en ilkel haliyle bile doğaya ilişkin bir bilgiyi gerektirir ve yansıtır. Bu bilginin yeni nesillere aktarılması, birikimi ve gelişmeyi mümkün kılar.

Kuşkusuz tasarım unsuru başlangıçta zayıftır. Tasarım, önce doğanın sunduğu hazır imkanlardan yararlanmayla başlar. Yontma, kesme ya da benzeri işlevler için uygun biçim ve niteliğe sahip taşların belirlenmesi, giderek uygun nitelikteki taşlara biçim verilmesi, çağlar boyu süren deneme yanılma süreçlerini gerektirmiştir. Kano tasarımı, herhalde suda yüzen ağaç kütükleri gözlemine dayalıdır. Ama uygun boyuttaki kütüklerin içlerinin dengeli oturmayı mümkün kılacak biçimde oyulması, yine hem çok uzun deneme yanılma süreçlerini, hem de uygun aletlerin geliştirilmesini gerektirmiştir.

Özetle insanın gereksinimlerini karşılamak için doğayla girdiği ilişki, üretime yol açmıştır. Üretim de, doğa – insan ilişkisinin yanı sıra insan – insan ilişkilerini doğurmuştur. Bu ilişkilerin yol açtığı daha çok iletişim gereksinimi, dillerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dil, doğayla ilişki içinde edinilen bilgilerin hem topluluk içinde paylaşılmasını, hem de yeni nesillere aktarılmasını kolaylaştırmıştır. Bu sayede bilgi birikimi mümkün hale gelmiştir.

İlkel insan, kendi varoluşunun farkındalığına eşlik eden amaçlı davranış biçimini, diğer bir deyişle özneliğini kendi dışındaki varlıklara da yansıtmıştır. Her şeye öznelik atfetmiş, doğanın değişik unsurlarına “ruh” yüklemiş, kendiliğinden varolanın varoluşunu da amaçlı saymıştır.

Kısacası, insanın doğa hakkında bilgi edinme serüvenini başlatan, onun doğa üstünde etkide bulunan özne konumudur. Edinilen bilginin nesilden nesile aktarılabilmesi, bilgiye birikimsel bir nitelik kazandırmıştır. Öte yandan, insanın kendi bilgi edinme sürecini tetikleyen amaçlı davranışını varoluşun bütününe yansıtması, değişik biçimlere bürünen bir yanılsama olarak varlığını günümüze kadar sürdürmüştür. Bu yanılsama, insan bilgisinin içeriği ve niteliğine ilişkin olarak da günümüzdeki varlığını sürdürmektedir.

Bilim ve Ütopya: Bilim nedir? Bilimin yöntemi nedir?

Prof. Dr. Semih Koray: Bilimsel çalışma, toplumsal bir etkinlik olduğu için, tarihsel bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Bugünkü bilim anlayışımız, Bilimsel Devrim’le oluşmuştur. Bu anlayışa göre, bilim, gerçekliğe ilişkin ve doğrulukları gerçeklikle sınanan sistemli bilgilerimizden oluşur.

Burada şu üç unsurun altını çizmek gerekir. Birincisi, bilginin kaynağı gerçekliktir ve doğruluğu gerçeklikle sınanır. Bu da, herhangi bir özneden bağımsız, dolayısıyla nesnel olan bir gerçekliğin varlığını gerektirir. Tarih boyunca felsefi materyalizm ve idealizm arasındaki mücadelenin temel konusunu oluşturan bu sorunun çözümü, Bilimsel Devrim’in bizi ulaştırdığı bilim anlayışıyla materyalizm lehine sonuçlandırılmıştır.

İkinci olarak, bilimsel bilgi, algısal nitelikte, bire bir ve tekil bilgi olmaktan çıkarılıp sistemli hale getirilmiş bilgidir. Bilgiyi böyle bir düzeye yükseltmek de, olguların dış görünümlerinin ötesine geçip, onların ardında yatan nedensellik ilişkilerini ortaya çıkarmayı gerektirir. Bilimde bu soyutlama ve genelleştirme sürecinin cereyan ettiği yer de, kuramdır. Kuramın temel aracı da kavramlardır. Dolayısıyla bilimsel kuramlar, hem içinde oluşturuldukları toplumsal sistemin ideolojisinden etkilenir, hem de bu ideolojiyi etkilerler. Nesnel gerçeklik kavramının kendisinin, öznenin keyfi iradesinden bağımsız, yasa koyucu da dâhil, toplumun en azından belli bir kesimi açısından yasaların eşit derecede bağlayıcı sayıldığı, yani hukukun görece nesnel bir nitelik kazandığı toplumsal sistemlerde ortaya çıkması bu açıdan öğreticidir.

Üçüncü önemli etken de, bilimin bir toplumsal etkinlik olarak örgütlenip yürütülmesidir. Bilim, oluşturduğu ve kullandığı kavramlar açısından egemen ideolojiyle olan ilişkisinin yanı sıra, üretici güçlerin önemli bir unsurunu oluşturduğu için, egemen sınıflar, bilimin gelişimini tarih boyunca kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Toplumsal sistemlerin yükseliş dönemlerde bilimin önü açılıp ilerlemesi sağlanırken, bu sistemlerin çöküş dönemlerinde bilimsel gelişimin de önünün tıkanması rastlantısal bir olay değildir. Çünkü önünde kurulacak bir gelecek olan toplumsal sistemler bilgiye gereksinim duyarlar, tarihsel ömrünü tamamlamış toplumsal sistemlerde ise bilgi ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi karartma ihtiyacı doğar.

Bilimsel Devrim ve bu devrimin bizi ulaştırdığı çağdaş bilim anlayışı, insanlığın o zamana kadar oluşturmuş olduğu birikim temelinde mümkün olmuştur. İlkel insanın var olan her şeye amaçlılık yükleyen yöneliminden, herhangi bir amaç taşımaksızın kendiliğinden var olan bir nesnel gerçeklik kavramına ulaşmak da; bilgi edinmede algısal ve doğrudan gözlemlerin tekilliğinden, bugünün bilimsel kuramlarını mümkün kılan bir soyutlama ve genelleştirme yetisine erişmek de; çok uzun süren deneme yanılma süreçlerinden, bilimi insanlığın elinde geleceği kurmanın en önemli aracı ve yol göstericisi olarak kavrayan bir toplumsal yetişkinlik düzeyine yükselmek de, çok uzun bir mücadele ve birikim süreci sayesinde gerçekleşmiştir. Bilimsel Devrim öncesi bilimin gelişimini de, Bilimsel Devrim sonrası, bu devrimin kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelen yoğun çabaları da, böyle bir tarihsel perspektif içinde değerlendirmek gerekir.

Bilim ve Ütopya: Teori günlük dilde, kanıtlanmaya muhtaç bir önerme, sadece bir iddia anlamında kullanılıyor. Akıllı tasarımcılar buradan yola çıkarak “akıllı tasarım” da bir teori, evrim de bir teori, iki teori de eğitim müfredatına alınmalıdır” gibi bir iddia ileri sürüyorlar. Bilim literatüründe kullanılan teoriyi biraz açar mısınız? Bilimsel bir teori hangi süreçleri içermektedir?

Prof. Dr. Semih Koray: Kuramın bilim açısından kazanmış olduğu işlev vazgeçilmezdir. Kuramsız bilim olmaz. Aslında “kuram” sözcüğü, Türkçe’de teori kavramının kurmak kökünden türetilmiş son derece isabetli bir karşılığıdır. Çünkü bilimde kuram, nesnel gerçekliğe ait ilişkilerin kavramlar aracılığıyla zihnimizde yeniden kurulmasından başka bir şey değildir. Burada üç önemli unsurdan söz etmek gerekir. Birincisi, kuramsal düzlemde yeniden kurulan ilişkiler, nesnel gerçekliğe ait ilişkilerin zihnimize yansımasıyla oluşuyor. Diğer bir deyişle, hareket noktasını insan zihni değil, gerçeklik oluşturuyor. İkincisi, kuram, algısal ve tekil bilgi düzeyinden bilimsel bilgi düzeyine yükselmek için gerekli soyutlama sürecinin gerçekleştiği yerdir. Kuramın bu soyutlama ve genelleştirme sürecindeki temel aracını da, kavramlar oluşturuyor. Zihnin bu süreçteki katma değeri, incelenen sorunsala uygun kavramların yaratılmasında kendini gösteriyor. Üçüncüsü, kurulan bu kavramsal “model”in çözümlenmesi sonucu yapılan çıkarımların doğruluğu, nesnel gerçeklikle sınanarak ölçülüyor. Bu sınavı geçemeyen bir kuram, bilimsel olarak geçerli bir teori sayılmıyor. Dolayısıyla bu şekilde kuramın kullandığı kavramların ve bu kavramsal yapının içerdiği ilişkilerin, gerçekliği yansıtıp yansıtmadığı sınanmış oluyor.

Bu çerçevede ele aldığımızda, “akıllı tasarım” bir yaklaşım biçimidir, ama bir kuram adayı değildir. Çünkü canlıların gelişimini, sürekli oluşan ve yok olan canlı türlerini, mevcut canlı türlerinin kökenini açıklamaya yönelik herhangi bir kavramsal yapı oluşturma zahmetine girmemektedir. Ama bazı kutsal kitaplarda yer alan yaratılış öyküleri, bu açıdan kuram adayı sayılabilir. Çünkü insan ve diğer canlı türlerinin oluşum ve gelişimine ilişkin bir sav ortaya atıyorlar. Ancak bu yaratılış savları da en basit gerçeklik sınavlarından bile geçememektedir, Dolayısıyla geçerli bir kuram sayılmaları söz konusu bile değildir.

Esasen “akıllı tasarım”ı savunanların Evrim Kuramı’na karşı çıkma gerekçeleri, bütün bilimsel kuramlar için geçerlidir. Çünkü bütün bilimsel kuramların temelinde, herhangi bir öznenin iradesinden bağımsız kendiliğinden var olan bir nesnel gerçeklik anlayışı yatmaktadır. “Akıllı tasarım”ı savunanlara göre, Evrim Kuramı, “sadece bir kuram”sa, Görecelik Kuramı da, Kuantum Kuramı da, bütün diğer bilimsel kuramlar da, “sadece birer kuram”dan ibarettir. Hatta Newton’un Mekanik Kuramı, “sadece bir kuram” olmanın ötesinde, aşılarak geçersiz hale gelmiş bir kuramdır. O zaman akıllı tasarımcıların fizik müfredatında da, akıllı tasarımın bu kuramlarla birlikte yer almasını savunmaları gerekir. Henüz böyle bir istemde bulunmamalarının nedeni, olsa olsa hiçbir kutsal kitapta, yaratılış öyküsüne koşut ve fiziği konu alan bir söylencenin bulunmamasıdır. Aslında biyolojinin yanı sıra jeolojinin de “akıllı tasarım”cıların tepkisine konu olması, kuşkusuz bir rastlantı değildir. Dolayısıyla “akıllı tasarım”, Evrim Kuramı’nın değil, bilimin bir alternatifi olarak ileri sürülmektedir. Dolayısıyla bilimi temel ve yol gösterici olarak kabul eden bir eğitimin içinde yeri olamaz.

Bilim ve Ütopya: Yeni Kantçı Rickert, olgular dünyasının tekillikler dünyası olduğunu, doğa bilimlerinin bu tekillikler dünyası hakkında bu dünyaya hiçbir şekilde uymayan şablonlardan ibaret olan genellemeler ürettiğini belirterek, genelleştirici doğa bilimlerinin bu tutumuyla gerçeklikten uzaklaştıklarını belirtir. Bu konudaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?

Prof. Dr. Semih Koray: Rickert, bilime genelleme yapmayı yasaklıyor. Bilginin tekil olgulara ilişkin tekil bilgi olarak kalması gerektiğini ileri sürüyor. Önce bilimin Rickert’in bu yasağına neden aldırmadığını ve genellemelerini neye dayanarak yaptığını ele alalım. Soruyu şöyle de sorabiliriz: Bilim, tekil olguların ardındaki nedensellik ilişkilerine nüfuz edebilir mi? Çünkü ister doğaya, ister topluma ilişkin olsun, bilim bu nedensellik ilişkilerini ortaya çıkardığı ölçüde genellemeler üretir. Bilimde bu nedensellik ilişkilerinin ifadesini bulduğu yer de, kuramdır. Kuramın bu nedensellik ilişkilerine dayanarak yaptığı çıkarımlar ve öngörüler, deney ve gözlemle pratikte sınanır.

Peki bilimin gerçekliğe yüklediği nedensellik ilişkileri gerçeklikle sınanıyorsa, Rickert, bilimin genellemelerinin “dünyaya uymadığı”, ya da bilimin “bu tutumuyla gerçeklikten uzaklaştığını” neye dayanarak söylüyor? Kuşkusuz Rickert’in bu görüşleri yeni değildir. Pozitivizmin ve dar deneyciliğin çeşitli türleri, bu görüşleri değişik biçimlerde öteden beri ileri sürüyorlar. Bunların hepsinin dayandığı ortak payda, sözde bilimin olgulara dayanma ilkesinden ödün verilmesini engellemek amacıyla ileri sürdükleri, gerçekliğe yüklenen nedensellik ilişkilerinin gerçeklikle sınanamayacağı savıdır. Bu görüşe göre, nedensellik ilişkileri salt insan zihninin ürünüdür ve pratikte sınanamayacakları için gerçekliğe yüklenmeleri bir yakıştırmadan öteye geçemez. O zaman da, olgular dünyasını tekillikler dünyası olarak görmekten başka çare kalmaz.

Nedensellik ilişkileri nesnel gerçeklikten mi, yoksa insan zihninden mi kaynaklanır? Ya da daha genel olarak, insanın zihinsel çıkarımlarında temel aldığı mantık kuralları, salt insan zihninin bir ürünü müdür, yoksa bunlar nesnel gerçekliğe ait ilişkilere içkin bazı kurallılıkların insan zihnine yansıması sonucu mu oluşmuştur? İnsanlar, zihinleri mantıkla donanmış olarak doğmazlar. Mantık, hem tek tek kişiler, hem de insanlığın bütünü açısından, gerçeklikle ilişki içinde nesnel gerçekliğin işleyişine egemen olan kurallılıkların kavramlaştırılması yoluyla sonradan edinilen bir özelliktir. Dolayısıyla bilimsel kuramların içerdiği nedensellik ilişkileri de, nesnel gerçekliğin insan zihnine yansımasının bir ifadesidir.

Bilimin esas gücü, yaptığı genellemelerde ve bunun kendisine kazandırdığı öngörü yetisindedir. Bilime genelleme yasağı koyarak öngörü yetisini ortadan kaldırmaya çalışmak, bilimin etki ve gücünü budamayı hedeflemektedir. Rickert ve benzerlerinin amaçladığı da, zaten budur.

Bilim ve Ütopya: Bilimsel faaliyetin hedefi olgular hakkında genel yasalara varmak olarak ifade edilir. Deneysel yöntemler ile varılan genellemeler tüm örnekleri tüketmiyor. Bilimsel yasalar kesinsizlik taşıyan genellemelerden mi ibarettir? Bu durum bilimsel bilgiye güvensizlik sonucunu doğurur mu?

Prof. Dr. Semih Koray: Bilimin genel yasalara varma konusunda izlediği yol üstünde daha önce yeterince durduk. Doğaya ya da topluma ait nedensellik ilişkilerini keşfettiğiniz zaman, elde ettiğiniz genelleme, söz konusu nedensellik ilişkileri çerçevesine giren tüm örnekleri kapsıyor. Deney ve gözlemle “tüm örnekleri tüketme koşulu”, ancak bu tür nedensellik ilişkilerini reddettiğiniz zaman ortaya çıkar. Bu da, bilimin içini tamamen boşaltır. Sonuç çıkarmak için her bir tekil olguyu deney ya da gözlemin konusu yapmayı şart koşarsanız, herhangi bir sonuç çıkarmayı olanaksız hale getirirsiniz. O zaman bilim, sadece geçmiş için, yaşanmış olan için geçerli; gelecek için, henüz yaşanmamış olan içinse geçersiz hale gelir. Çünkü yaşanmamış olan bir durum, henüz deney ya da gözlemin konusu edilmemiştir. O durumu deney ya da gözlemin konusu yaptığınız zaman da, artık iş işten geçmiş olur. Herhangi bir bilimsel öngörüde bulunmak imkansız hale gelir. Çünkü öngörüde bulunma hakkınız, ancak olgu geçmişte kaldığı zaman doğar. Özetle bilim işlevsiz bir kayıt tutma etkinliğine indirgenir.

Burada bilimde bir deneyin geçerli sayılabilmesi için, başkaları tarafından da yinelenebilir olması gerektiğini anımsatmakta da yarar vardır. Yani deney bir örnekte uygulandığı zaman, bütün diğer benzer örneklerin tüketilmesi gerekmese de, deneyin bu tür her örneğe uygulanabilir olması gerekir.

Doğa, bir bulmaca değildir. Bulmacanın, çözmeye uğraşan ister başarılı, ister başarısız olsun, bir çözümü vardır. Oysa doğanın “çözümünü” oluşturan mutlak bir bilgi, ulaştığımız anda doğanın bütün gizlerini gözlerimizin önüne serecek sihirli bir formül mevcut değildir. Bilimsel bilginin göreceliği, böyle sihirli bir formül var da, ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım biz ona tam ulaşamıyoruz türünden bir görecelik değildir. Bilimsel bilginin göreceliği, doğanın deviniminin sonsuzluğundan ve doğanın kendisinin sürekli bir değişim içinde olmasından, yani sihirli ya da mutlak bir formülün bulunmamasından kaynaklanır. Dolayısıyla bilimde, bilinenler arttıkça bilinmeyenler azalmaz. Tam tersine bilgimiz ilerledikçe bilinenle bilinmeyen arasındaki cephe genişlediği için, bilimin araştırma gündemine dâhil edilen yeni bilinmeyenler artar. Diğer bir deyişle, eğer bilimsel bilginin göreceliğinin bilime olan güvensizliği arttırması söz konusuysa, bilim ilerledikçe, bilime olan güvenin daha da azalması gerekir. Buradan bilimin ilerlemesiyle, bilime olan güvenin azalacağı değil, ama bilimin bilinmeyene yönelişte bir yol göstericiye, yani felsefeye olan ihtiyacının artacağı şeklinde bir sonuç çıkar.

Bilim ve Ütopya: Özneden bağımsız, kendi içinde bir düzen ve yasalılığa sahip bir dış dünya tasarımı, Galileo’dan beri doğa bilimlerinin dayandığı temel tasarım oldu. Bilim adamlarının -farkında olmasalar da- bu kabulle çalışmalar yaptığı ifade ediliyor. Sizce özneden bağımsız bir dış gerçeklik var mıdır? Böyle bir kabul bilim dışı mıdır?

Prof. Dr. Semih Koray: Özneden bağımsız nesnel gerçekliği yadsıdığınız anda, bilim olanaksız hale gelir.
Geriye doğa yasası diye bir kavram kalmaz. Bilimsel Devrim’in insanlığın önünde yeni çığır açan en önemli katkılarından biri de, doğa yasası kavramıdır. Doğa yasası kavramını mümkün kılan şey, kendiliğinden varolan gerçekliğin nesnelliğidir.

“Dış gerçeklik” deyimi, gerçekliğin özneye olan dışsallığını belirtmek için, özne ile gerçeklik arasına kalın bir çizgi çekiyor. Bilimsel Devrim döneminde, örneğin gök cisimlerinin devinimlerini gözleyen öznenin bu gözleme etkinliğinin gerçeklik üstünde kayda değer bir etkisi söz konusu değildi. Dolayısıyla özne ile nesne arasına bir duvar örmenin sakıncası yoktu. Bilimi mümkün kılanın, ilkel insandan bu yana var olan her şeye amaçlılık yükleme tutumunun üstesinden gelme olduğunu düşünürsek, ilerleme açısından esas önemli olan duvarın niteliğinden çok, böyle bir duvarın örülmesiydi. Ancak daha sonraki dönemdeki gelişmelerle, gerek doğa, gerekse toplum bilimleri, artık öznenin kendisinin de, üstünde etkide bulunduğu nesnenin, yani nesnel gerçekliğin ihmal edilemeyecek bir parçasını oluşturduğu durumları kapsar hale gelmiştir. Bu nedenle, nesnel gerçekliğin özneden olan bağımsızlığını, özneyi nesnel gerçeklikten yalıtan deyimlerle ifade etmekten kaçınmak yerinde olacaktır. Dolayısıyla “dış gerçeklik” yerine “nesnel gerçeklik”ten söz etmenin daha uygun olduğu kanısındayım.

Bilim ve Ütopya: Bilimsel duyarlılığa sahip olduğunu belirten bazı çevreler, bilim insanları, felsefeciler özneden bağımsız bir dış gerçekliğin varlığını kabul etmenin bilim dışı olduğunu savunuyor. Bağımsız bir dış gerçekliğin varlığının yadsınması bizi bilinemezcilik ve bilim dışı bir dayanağı savunma gibi sonuçlara götürür diyebilir miyiz? Bağımsız bir dış gerçekliği yadsımak bilimi olanaksız kılmaz mı?

Prof. Dr. Semih Koray: Nesnel bir gerçekliğin varlığını kabul veya reddetmek, tarih boyunca felsefede ana çatışma eksenini, materyalizm ile idealizm arasındaki temel ayrımı oluşturmuştur. Burada görece yeni olan, Bilimsel Devrim sonrasında, en önemli temsilcilerinden birini pozitivizmin oluşturduğu kimi çevre ve akımların nesnel gerçekliği “bilim adına” yadsımaya başlamış olmalarıdır. Demokratik devrimlerle feodalizmi yıkarak iktidarı ele geçiren burjuvazi açısından, artık bilimin hayata olan etkilerini kilise ve din aracılığıyla dizginleme imkânı kalmamıştı. Oysa burjuvazi, özellikle de işçi sınıfının hem eylemi, hem de programıyla tarih sahnesine çıkmasından sonra, bilim ile gerçeklik arasındaki bağı karartmaya ve denetim altına almaya şiddetle ihtiyaç duymaya başlamıştı. O zaman tek yol olarak, bilimi, sözde bilime dayalı gerekçelerle etkisizleştirmeye çalışmak kalıyordu.

Bilimde doğruluk ölçütü olarak deney ve gözlem tartışılmaz bir konuma gelmiş olduğu için, bulunan altın formül, deney ve gözlemle elde edilebilecek bulguların, sadece doğrudan uygulandıkları tekil olguları kapsayabileceği, bu bulgulardan bunun ötesine geçen sonuçlar çıkarmanın ise, bilimin deney ve gözlemle sınama ölçütünden sapmak anlamına geleceği idi. Bu dâhiyane formüle göre, öznenin kendisinin, özneden bağımsız bir dış gerçekliğin varlığını sınayacak bir deney düzenlemesine ya da gözlemde bulunmasına da imkan olmadığı için, artık nesnel gerçekliğin varlığının kabulü bilim dışı ilan edilebilirdi.

Deney ve gözlem, doğa bilimlerinde gerçeklikle sınamanın araçlarıdır. Ancak nesnel gerçeklik yoksa, o zaman gerçeklikle sınama ölçütünün kendisi anlamsız hale gelir. Ortak ölçüt ortadan kalktığı için, artık herkesin deneyi de gözlemi de kendine göredir. Deneyin yinelenebilir olması anlamını yitirir. Aynı deneyi tekrarlayan iki farklı öznenin, aynı şeyden mi söz ettikleri konusunda anlaşmaları bile imkansızlaşır. Ölçüt artık nesnel olmaktan çıkıp, öznelleşmiştir. Peki ama o zaman kendi işlevini, dolayısıyla kendi varlık nedenini nesnel gerçekliğin varlığına borçlu olan deney ve gözlemle, nesnel bir gerçekliğin varlığının sınanamaz olmasının ne anlamı kalır?

Özneden bağımsız bir dış gerçekliğin varlığının kabulünü, gerçekten bilim adına bilim dışı ilan etmek gerektiğini düşünenler varsa, bunlar duyarlılıklarını yanlış düzlemde ve yanlış noktada gösteriyorlar demektir. Çünkü nesnel gerçekliğin varlığı, bilimin bir bulgusu değil, ön koşuludur. Nesnel gerçekliğin varlığının ele alınacağı düzlem, felsefe düzlemidir.

Bilim ve Ütopya: Bir bakış da şu: Bizim tanıdığımız “gerçeklik” değil, “gerçeklik” hakkındaki öznel izlenimlerimiz, duyumlarımızdır. Böyle olunca biz “gerçekliği” değil onun duyumlarımıza gelen “görünüş” ünü bilebiliriz. Gerçekliğin ne kadarını bilebiliriz? Bir sınır koymak doğru mu?

Prof. Dr. Semih Koray: Nesnel gerçeklik kavramı, materyalizm ile idealizm arasındaki denek taşıdır. Nesnel gerçekliğin varlığını reddettiğiniz zaman, ister açıkça yoktur deyin, ister var mı yok mu bilinemez deyin, ister teolojiye dayanarak karşı çıkın, ister üstünü “bilim adına” olguculukla örtmeye çalışın, zorunlu olarak varacağınız yer, öznel idealizmdir. Özne dünyayı duyumları aracılığıyla algılar. Nesnel gerçekliği reddetmek, bu duyumların gerçekliğin insan zihnine yansımaları olduğunu yadsımayı gerektirir. Bu yadsımayı yaptığınız anda da, elinizde ilk hareket noktası olarak alabileceğiniz öznenin zihninde oluşan duyumlar demetinden başka bir şey kalmaz. Ama her bir özne de dünyayı ancak kendi zihniyle algılayabileceği için, herkesin bilip tanıyabileceği sadece kendi zihnindeki duyumlardır. Özneden ve onun algılarından bağımsız, dolayısıyla her özne için aynı olan ve her öznenin algılarının kaynağını oluşturan ortak bir referans noktası kalmaz. O zaman herkes kendi zihnindeki gerçeklikle baş başa kalır.
“Zevklerin ve renklerin tartışılamayacağı” söyleminin kapsama alanı her şeyi, gerçekliğin tamamını içine alacak biçimde genişletilmiş olur. Aslında kavramların taşıyıcısı olan sözcükler de öznelleşir. Herkesin imge ve kavramlarının doğum yeri kendi zihni olduğu için, gerçeklik, aralarında karşılaştırma yapmanın olanaksız hale geldiği öznel dünyalardan oluşur.

Nesnel gerçekliğin varlığını, yani materyalizmi hangi gerekçeyle olursa olsu yadsımanın zorunlu olarak varacağı yer, işte bu öznel idealizmdir

Bilim ve Ütopya: Bilimsel süreç ile ortaya koyulan bilgi türünün diğer bilgi türlerinden üstün olduğu gibi bir iddianın yanlışlığı savunuluyor. Teolojik bilgi ile bilimsel bilgi aynı değere mi sahiptir? Düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Prof. Dr. Semih Koray: Materyalizmi, dolayısıyla nesnel gerçekliğin varlığını, dolayısıyla da bilimi reddettiğiniz zaman zorunlu olarak vardığınız öznel idealizmin dünyasında, her “bilgi” türü aynı derecede muhterem sayılır. Bilimsel bilgi ile teolojik bilgi, ileri ile geri, doğru ile yanlış arasındaki ayrımlar, artık bunları ayırt etmenin nesnel bir ölçütü kalmadığı için, buharlaşıp yok olur. Bunların hepsi, öznel beğeni ve seçimin konusu haline getirilir. Yani “demokrasi” adına bilimle bilim dışına eşit muamelenin uygun zemini oluşturulmuş olur. En önemlisi de, bilimden özgürleşilip, bilimin bağlayıcılığından kurtulunmuş olur. Bu Bilimsel Devrim’in kazanımlarının tasfiyesi programıdır.

Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta da, içinde yaşadığımız dönemde, burjuva gericiliğinin bilimi “bilim adına” etkisizleştirme çizgisiyle, Ortaçağ’ın bilimi din adına etkisizleştirme çizgisinin, Bilimsel Devrim’i ve Aydınlanma’yı tasfiye programında yeniden açık bir ittifaka girmiş olmalarıdır. Bu, emperyalizmin ideolojik düzlemde tarihte ne kadar gerici unsur varsa hepsini birden savaş alanına sürdüğünün bir göstergesidir.

Bilim ve Ütopya: “İslamın Darwinleri” kapağını Prof. Dr. Mehmet Dağ “…Bilim ve Ütopya dergisinin son sayısında yapıldığı gibi, Darwin’in öncülerinin İslam dünyasında ortaya çıktığı savı, anılan düşünürlere söylemediklerini söyletmek, onların metinlerini zorlamak olur. Çünkü bu düşünürlerin amacı bugünkü anlamda olumsal bilimleri kurmak değil, Tanrı merkezli (odaklı) bir teoloji (Tanrı bilim) oluşturmaktır.”(Bilim Teknoloji…..) şeklinde eleştirmişti. “Bu düşünürlerin amacı bugünkü anlamda olumsal bilimleri kurmak değil” diyerek bir eleştiri yapmanın kendisi bilimsel bir tutum değildir diyebilir miyiz?

Prof. Dr. Semih Koray: Bilimin tarihsel gelişimini bilimsel bir bakış açısıyla ele almak, bu gelişimi tarihsel bir yaklaşımla ele almayı gerektirir. Bu da, bilgi alanındaki her gelişmenin kendi tarihsel koşulları içinde oynamış olduğu nesnel rolle değerlendirilmesini zorunlu kılar. Aksi takdirde, sadece bilgi alanında değil, toplumsal gelişmenin bütün alanlarında, kendi koşulları içinde insanlığın önünü açmış olan ilerlemeler, bugünden bakılınca, kendi koşulları içinde de gerici nitelikteki tutumlarla aynı kefeye konup “geri” ilan edilebilir.

Bilgi edinme süreci, her dönemde, o dönemin mevcut ideolojisinden hem etkilenmiş, hem de o ideolojiyi etkilemiştir. Mevcut toplumsal sistem ve egemen ideoloji, bilgi edinme süreçlerinde kullanılabilir olan kavramları hem sunar, hem de sınırlar. İslam Devrimi’nin yükseliş döneminde, her devrimin yükseliş döneminde olduğu gibi yeni bir hayatın, geçmişten hazır olarak devralınmamış bir geleceğin kurulması söz konusudur. Önünde kurulacak bir gelecek olan toplumların bilgiye gereksinimi, o toplumları doğayı ve toplumu incelemeye yöneltir. Ama bu yönelim, zamanın ideolojisiyle sınırlı bir yönelim olur.

Bilim ve Ütopya’nın İslam’ın Darwinleri olarak sunduğu düşünürler, canlıların ya da toplumun gelişimindeki evrim unsurunu doğa ve toplumdaki olgulara bakarak keşfetmekte, ama aynı zamanda bunu İslam düşüncesiyle uyumlu hale getirmeye çalışmaktadırlar. Cahız, farklı bölgelerde yaşayan güvercinler arasında görülen farklılıkları yaşam koşullarındaki farklılıklara uyum unsuruyla açıklamaya yönelmekte; Biruni, Hindistan’da toprağın belli katmanlarındaki taşların yuvarlaklığından ya da Arabistan çöllerinde yine toprağın belli katmanlarında çakıl taşı ve deniz kabuklularının kalıntılarına rastlanmasından hareketle bu kara parçalarının bir zamanlar denizle kaplı olduğu sonucuna varmaktadır. Bu düşünürler, bu gözlemlerinden hareketle canlıların gelişimi ya da dünyanın oluşumuna ilişkin evrim fikrini ortaya atmakta, ama evrimi, bugünün terimlerini kullanırsak, “akıllı tasarım”ın bir unsuru olarak sunmaktadırlar. Ama bugünün “akıllı tasarımı”, ne kadar bilim karşıtıysa, o günün ancak akıllı tasarım çerçevesinde ifadesini bulabilen evrim kavramı da, o kadar bilim yandaşıdır.

Bilimsel bakış açısı, bilimdeki gelişmeleri, o gelişmeleri gerçekleştirenlerin öznel eğilimleriyle değil, insanlığın ilerlemesi açısından yaptıkları nesnel katkılarla değerlendirmeyi gerektirir. Newton’un Mekanik Kuramı’nın bilimin gelişmesinde, bilim ve doğa yasası kavramlarının yerleşik hale gelmesinde oynadığı rol açıktır. Newton’un yaşamının son dönemlerinde kendini astrolojiye vermesi, onun katkılarının bilimin gelişiminde oynadığı nesnel rolü kuşkusuz etkilemez. Evreni betimlerken, ilk hareket ettirici rolünü yüklediği Tanrı’yı, maddeye ilk hareketi verdikten sonra mekanik yasaları karşısında eli kolu bağlı kalan ve artık hareketin devamına müdahale edemeyen biri olarak resmetmesi, olsa olsa Newton’un da zamanın ideolojisinden nasıl etkilendiğinin bir göstergesi sayılabilir. Çünkü bu resim, meşruti monarşinin gökyüzüne yükseltilmesinden başka bir şey değildir.

Türk-İslam Ortaçağı, karanlık bir dönem olarak nitelendirilen Batı Ortaçağı’nın aksine, aydınlık bir çağdır. Bu dönemde, Türk-İslam düşünürleri ve bilginleri, sosyoloji, cebir, tıp, devlet yönetimi, otomasyon gibi birçok alanda önemli katkılarda bulunmuş, insanlığın bilgi dağarını, Batı’da Rönesans’ın ve Bilimsel Devrim’in üstünde yükseldiği düzeye yükseltmişlerdir. Bilim ve Ütopya dergisinin bu konudaki yayınları, günümüzde bu konudaki en zengin başvuru kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Ülkemizde de, evrim dışındaki alanlarda bu bilginlerin oynadığı öncü rolün kabulünde Batı-merkezliliğin etkisi dışında ciddi bir direnç görülmezken, evrim konusundaki öncülüklerinin yadsınmasında gösterilen özel duyarlılık dikkat çekicidir. Bunun genel nedenleri üstünde daha önce durduğumuz için, burada mevcut resmi yansıtmakta yararlı olduğunu düşündüğüm tek bir noktaya değinmekle yetineceğim. Evrim unsurunu bilim gündemine taşımadaki paylarıyla ancak gurur duyabileceğimiz Cahızlar ve Biruniler Türk-İslam Ortaçağı’na aitken, günümüzde Darwin ve bilim karşıtlığının başını çeken “akıllı tasarımcılık” Batı kaynaklıdır.

Bilim ve Ütopya: Bütün bu durumların yarattığı sonuçları günümüz açısından değerlendirir misiniz? Günümüzde karşılaşılan bilim dışı, bilim karşıtı tutumların nedeni nedir?

Prof. Dr. Semih Koray: Çökmekte olan, insanlığın ilerlemesine yapabileceği katkıları tüketmiş bulunan, insanlığın önüne koyabileceği hiçbir gelecek tasarısı kalmayan, bütün kaygısı bugünü yarın yeniden üretebilmeye indirgenmiş olan bir sistemin, hayatı bilimin etkilerinden arındırmaya çalışması son derece doğaldır. Emperyalizmin bilime karşı olan programının temel unsuru da budur. Gerek bilimin kazanmış olduğu toplumsal itibar, gerekse kapitalist sistemin üretici güçlerin bir parçası olarak belli açılardan bilime duyduğu ihtiyaç, emperyalizmin bilim programını, bilimi dar uzmanlık alanlarına hapsedip, bütünüyle teknik nitelikte sıradan bir etkinliğe indirgeme biçiminde şekillendirmektedir. Emperyalizm açısından temel sorun, gelişmesinin önündeki tek engel haline geldiği insanlığın, bilimi, geleceği kurmanın temel aracı olarak yeniden keşfetmesini engellemektir. O zaman bilimin, toplumun ve hayatın kıyısında, cürmü kadar yer yakan, gerçekliğe ve geleceğe ışık tutmayan, içine kapatıldığı dar alanda tekil olgularla uğraşan bir etkinliğe indirgenmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda şekillenen “bilgi çağı”, bilgiyi metalaştırmış, hemen ve doğrudan paraya ya da güce dönüşmeyen bilgiyi çağdışı ilan etmiştir. Emperyalizm, Bilimsel Devrim’in tasfiyesini tamamlayarak, bilimden arındırılmış bir bölgede edilgin seyirciler konumuna sokulmuş geniş kitleler için yeniden Aydınlanma’yı yakıcı bir ihtiyaç haline getirmiştir. Bugün emperyalizmin insanlığın üstüne ördüğü kabuğu kırarak yeni bir uygarlığın yolunu açmak için, bilimi yeniden hayattaki en gerçek yol gösterici haline getirmek gerekmektedir.

Bilim ve Ütopya da, bu amaçla ülkemizde bilimi maddi bir güç haline getirmeyi ve bilimi toplum hayatının merkezine çekmeyi hedeflemektedir.

Paylaş: