Ana Sayfa Bilimsel Sosyalizm BİLİMSEL SOSYALİZM VE BİLİM

BİLİMSEL SOSYALİZM VE BİLİM

961

Teori Sayı 202
Kasım 2006
Dogu Perinçek

Partimiz bu süreçten büyük bir bilimsel, teorik atılım yaparak çıkacak. Onun için bu tartısmaların çok faydası
var. Bütün arkadaslarımıza, fikirlerini söyledikleri için yürekten tesekkür ediyoruz.

I. BLMSEL SOSYALZM VE BLMN DORUGU
Köyde Mao’ya göndermede bulunuyor musunuz?

Simdi ben hepimizin kafasını açacagını tahmin ettigim bir soru atıyorum ortaya. smail Durna kardesimiz
köylere gittiginde, köylüye bir gerçekligi anlatırken; hiç Marks’a, Lenin’e, Mao’ya göndermede bulunuyor mu?
Niyazi Isık, Avcılar’da isçilere, çarsıda esnafa gittigi zaman, Marks’a, Lenin’e, Mao’ya gönderme yaparak mı
anlatıyor görüslerini? Biz halkımıza, emekçimize gerçegi anlatma çabası içinde iken, Lenin’e, Mao’ya gönderme
yapıyor muyuz? Hakikate gönderme yapıyoruz! Kanıtlarımızı gerçeklerden seçiyoruz. Köylüye nasıl anlatıyoruz:
Arkadas bak, destek akçalarını kaldırdılar, topragını bile kaybetme noktasına geldin, toprakları satıyorlar,
cebine bir sey girmiyor, falan, filan…
nsanlar arasındaki iliskide gönderme yaptıgımız düzlem, gerçeklikler düzlemidir, hayattır. Ve bilim böyle
üretilir ve insanlar böyle ikna edilir; öbürü safsatadır.
Buradan suraya geçecegim; smail Durna, köylülerle gidip konusurken onlarla Marks’tan söz etmeden
konusur. Dogu Perinçek’e geldigi zaman Marks, Lenin diye konusur. Bu da jargon, yani agız oluyor. Bilimsel
düzlemde Einstein neyse, Hz Muhammed de odur, Marks da odur, Engels de odur, Lenin de odur, Atatürk de
odur. Ve onların bütün söyledikleri, gerçeklikle, hayatla sınanarak kaynak olabilir. Atatürk çok güzel söylüyor:
“Benim milletime beyni sulanmıs hafızlar gibi, yüzyıllardan beri bu dogmaları ezberlettiler.”… Simdi kendilerini
Marksist diye tanımlayan kimilerinin de beyni sulanmıs hafızlara dönüstügünü bütün dünyada görüyoruz.
Biz ne yapıyoruz, köylüyle, isçiyle, esnafla veya uluslararası bir düzlemde? Örnegin Semih Koray
arkadasımız gidiyor Roma’da tartısmalara katılıyor, dergilerde bilim adamlarıyla karsılasıyor, uluslararası
toplantılara gidiyor. Oralarda bilimsel, akademik düzlemlerde, “Mao söyle dedi, Marks böyle dediydi, hayır öyle
demedi, böyle dedi” diye bir tartısma yapıyor mu? Köylüyle falan degil en üst düzeydeki tartısmalarda da kanıt
araçlarımız gerçekliktir. Hatta yüzyıllardan beri dogmaların etkisinde oldugu için köylü içinde göndermede
bulunmak, biraz daha geçerlidir ama halktan bilime dogru yükseldikçe, göndermecilik kalkar, gerçeklikle
kanıtlama gelir. spat vasıtası gerçekliktir. Bunu Mustafa Kemal Atatürk nasıl ifade etmistir; “Hayatta en hakiki
mürsit ilimdir.” Bilimin ispat aracı, gerçektir. Biz programımıza bunu koyuyoruz. Bunun iki yönü var: Bir yandan
ayagımızı gerçeklikler zeminine basıyoruz. Hem birbirimizi iknada, hem halkı iknada, hem de akademik
düzeyde, tek bir düzlem olusturuyoruz. Tek bir ikna yöntemi belirliyoruz. Birbirimizi de gerçeklikle ikna ediyoruz.
Bu açıdan “Hayatta en hakiki mürsit ilimdir”; olaganüstü esaslı ve olumlu bir çözümdür. Diger yandan, Bilimsel
Sosyalizm’in bilimselligini de, gerçeklikle kanıtlamıs, dogrulugunun pratikte sınanmıs olmasına dayandırıyoruz.
2. Bilimsel Sosyalizm bilimin dorugunda tahta oturmus degil
Hayatta en hakiki yol göstericinin bilim oldugu formülünün tehlikesi nedir? Bilimsel Sosyalizm gerçekten de
bilimin dorugudur. Bilim yapmak için, baslangıçta bir teorinizin olması sarttır. Bilimsel Sosyalizmden
vazgeçmek, bu anlamda bilim için gerekli teorik anahtarı kaybetmektir. Ancak bu teorik anahtarı kimseye
dayatamazsınız. Parti içinde Milliyetçi ve Halkçılar olacaksa, onlar bu teorik kaynaktan bilimdeki genel etkisi
nedeniyle beslendikleri ölçüde yararlanacaklardır. Ortak düzlem bilim diye adlandırılmaktadır.
Bilimsel Sosyalizmin bilimin dorugu olmasını açmak gerekir: Her hangi bir tezi, bu bilimsel sosyalisttir diye
bilimin doruguna oturtamazsınız. Herhangi bir tezin bilimin dorugunda olmasını belirleyen, Bilimsel Sosyalizmle
kurdugu baglantı degil, fakat bilimin gerçekten dorugunda olması, yani o güne kadarki bilimsel verilere
dayanması ve bilimsel bir yöntemle üretilmis olmasıdır. Ölçüt, yine hayattır. Burada bilimin dorugu önceliklidir.
Bilimsel Sosyalizm ona tabi olur. Yani Bilimsel Sosyalizm, gerçeklerin kesfine, bilimin gelismesine yaptıgı
katkılarla doruga tırmanmasına devam eder. Yoksa bilimin dorugunda Bilimsel Sosyalizm için, bir taht kurulmus
degildir. Bilimsel Sosyalizm adına ileri sürülen tezler, kendiliginden bilimin doruguna yerlestirilemez. Bilimsel
Sosyalizm, hayatın akısından ve bilimin en gelistirilmis verilerinden beslenir. Yoksa Bilimsel Sosyalizmi
dogmalastırmıs oluruz; Bilimsel Sosyalizmi bir çuval gibi bilimin basına geçirmis oluruz. Bu tavır, Bilimsel
Sosyalizmi hayattan kopartır ve köreltir; öte yandan bilimin gelismesine katkı yollarını da kapatır.
Bilimsel Sosyalizm bilimin dorugudur. Dogru, ama hangi anlamda? Dogmalar, bilimin üzerindedir anlamında
degil. Bilimsel Sosyalizm, gerçekle ilgili her yeni bilgiyi izleyecek ve teoriyi buna göre gelistirecek anlamında.
Orada sana söylenen sudur: “Hep bilimin dorugunda ol”.
3. Bilimsel tezlerin görece dogrulugu
Bilgi teorimiz, göreceliligi kabul etmistir. Gerçegi tam olarak, mükemmel olarak hiçbir zaman kavrayamayız
ancak ona yaklasabiliriz. Teori, her saniye eskimektedir. Hatta saniyenin sonsuzda biri kadar olan bir anda teori
eskimektedir. Bir nehirde iki kere yıkanılamaz. Yıkandın çıktın, çıkar çıkmaz o nehre bir daha atladın, o
atladıgın nehir bir baska nehirdir artık… Bu su demektir: Biraz evvel o nehir ile ilgili yaptıgın bütün teori artık
eskimistir. Bir saniye sonraki nehrin teorisini yeniden yapacaksın. Bunun anlamı arkada kalan bütün teorik
birikimden, nehirle ilgili bütün bilgilerden yararlanabilirsin, o bir hazinedir ama o birikim, seni yeni nehrin teorisini
yapmaktan kurtaramaz. Yeni nehrin teorisi de yeni olacaktır.
Yeni Tüzük ve Millî Hükümet Programı, bizim için çok önemli bir gelisme, kara kaplı kitabımız yok. Akademik
düzlemlerdeki, uluslararası düzlemlerdeki ispat vasıtalarımız, kanıtlama araçlarımız neyse; o bilimin dorugudur.
Parti içinde beni hiç kimse, Hz. Muhammed’in hadisinde söyle yazıyor, Lenin, Mao böyle dedi, Atatürk böyle
dedi diye ikna edemez. Kimsenin elinde öyle bir kanıtlama aracı, öyle bir yetenek yok. Birbirimizi bu
göndermelerle ikna edemeyiz. Onların hepsi hayatı ve gerçeklikleri yakaladıkları ölçüde bizim için geçerlidir.
Einstein’ın, herhangi bir bilim adamının, Galile’nin, Kopernik’in insanlıgın bilgi gelismesine, serüvenine katkısı
neyse, Marks’ın, Lenin’in Mao’nun, Atatürk’ün katkısı da öyle ele alınır; gerçeklikle sınanır. Bütün dogrular,
görece dogrudur ve her dogru eskir, yerini daha dogruya bırakır.
Kaynagı teori olan, teoriye gönderme yapan, halkla birlesemez. Kendi pratiklerimizden bunu anlayalım. Eger
smail Durna gidip, “Marks söyle dedi, Lenin böyle dedi” diye köylü ile birlesemiyorsa, demek ki o
göndermelerle halkı kazanamayız. Partinin bunu anlaması lâzım. Hayatta en hakiki mürsidin bilim olduguna
yeni gelmedik, 5–10 senedir bunları tartısıyoruz. Dikkat edin bizim bütün teorik çabalarımızda, gerçekliklere,
olgulara, tarihsel süreçlere, rakamlara gönderme vardır. Marks, Lenin, Mao, Atatürk de öyleydi… Onlarda “su
sunu dedi, bu bunu dedi” diye ispat araçları var mı? O ki, halkla birlesmek istiyoruz, o zaman gerçekleri kanıt
olarak kullanacagız. Kafamıza çuval geçirmeyecegiz.
Bizim, Marksizm veya Marksizm-Leninizm veya Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düsüncesi
isimlendirmelerini degil de, Bilimsel Sosyalizm kavramını yeglememiz de anlamlıdır. Çünkü herhangi bir
ögretmenin veya ögretmenlerin adıyla teoriyi dondurmuyoruz. Teorisyenler, ölüyor, ama teori sürekli gelisiyor.
Teorisyen isimleri, teoriyi daha basından dondurmus oluyor.
II. DEMOKRATK DEVRMLER VE BLMSEL SOSYALZM
1. Bilimsel Sosyalizmin üç kaynagı
Simdi ben size Marksizmi, daha dogrusu Bilimsel Sosyalizmi anlatmaya çalısacagım. Dünyada insanlıgın
bilgi hazinesinden, bilim dedigimiz birikimden kopuk bir Bilimsel Sosyalizm yoktur. Marks’ın kendisi Marksizmi
burjuva kaynaklardan beslenerek kurmustur. Marksizm adına konusanlar, Marksizmin kaynaklarını biliyorlar
mı? Teori Dergisi’nde, “Marksizm’in Üç Kaynagı” diye Ekim sayısında yayınlandı. Lenin ansiklopediye yazmıs
“Marksizm nedir?” diye. Diyor ki:
Marksizm’in üç kaynagı var;
Bir, Alman burjuva felsefesi. Burjuva!
ki, ngiliz burjuva iktisadı. O da burjuva!
Üç Fransız burjuva sosyalizmi; O da burjuva!
Marks, 1853’de Weydemeyer’e yolladıgı meshur mektupta özetle söyle yazıyor; ‘Ben burjuvazinin ve
insanlıgın bana getirdigi bilgi birikimini aldım, buna bir tek bu tarihsel sürecin isçi sınıfının iktidarına dogru
gittigini ekledim. Yani Marksizm’in kendisinin kaynakları, felsefede olsun, ekonomi politikte olsun, kuracagı
toplum düzeni olsun, burjuvadır. Baska deyisle Marksizm, bilimin verileri üzerine kurulmustur. Burjuva biliminin
getirdikleri üzerine kurulmustur; baska bir temel üzerine de oturamazdı. Çünkü gökten inmemistir.
Ama gökten inmeyen Marksizm, daha sonra birilerinin kafasında gökten iner hale getirilmistir. Marksizmin
kaynagını olusturan burjuva bilim adamlarının ortaya koydugu verileri, diyelim Ricardo’nun, diyelim Adam
Smith’in, diyelim Hegel’in, Feuerbach’ın teorilerini, biz Marks’tan ögrendigimiz zaman, Marksizm diye
ögreniyoruz. Yüzeysel bir Marksist, o teorileri, Ricardo, Adam Smith, Fourier veya Hegel’den okudugu zaman,
burun kıvırıyor, burjuva diyor, ama Marks’tan okudugu zaman, bir ayet veya hadisi serif gibi görüyor. Feuerbach
diye okudugun zaman baska bir sey, ama altında Marksın imzasını görünce “tamam” diyor “bu ayet”! Ayet
oluyor o anda… Bu, büyük yanlıstır. Bu yanlısları asmak zorundayız. Zaten bu yanlısları asanlar dünyada bir
sey yapmıs. Bu yanlısları asamayanlar debelenip durmuslar. Partimizi de debelendirmenin bir anlamı yok!
2. Teori nasıl gelisti ve gelisir
20. yüzyıla gelmis insanlık; Lenin bakmıs ki dünyada emperyalizm diye bir olgu çıktı. Ne var ki, kara kaplı
kitapta emperyalizm yok. Marks’ta emperyalizm yok. Ne yapacagız? Emperyalizm gerçegini anlamayacak mıyız
veya gözardı mı edecegiz?
Yine Lenin bakmıs ki 20. yüzyılda artık burjuvazi ile proletarya arasındaki çelismeden bir devrim çıkmaz.
1871 Paris Komünü, son örnek, 19. yüzyılda kalmıs. O zaman Lenin, Marks’ın devrim teorisini almıs çöpe atmıs
ve su gerçegi saptamıs: Ezen dünya ile ezilen dünya arasındaki çelisme, artık bas çelismedir. Devrim, Marks
zamanındaki gibi, artık gelismis kapitalist ülkelerde olmayacak, ezilen dünyada olacak. Nitekim 20. yüzyılda
devrimler, hep doguda olmus, hep vatan savunmasında olmus.
Eger Lenin, o kara kaplı kitaba baglı kalsaydı, Lenin olmazdı. 20. yüzyılın baslarında kara kaplı kitaba baglı
kalmayan, denebilir ki, bir tek Lenin çıkıyor. Bilimsel Sosyalizm, o sayede, tekrar oradan bir atak yapıyor.
Atatürk de bunu yakalamıs, zalim milletler, mazlum milletler olayı. Atatürk’ün kaynakları dünyanın o günkü
gerçekleri, ezen dünya var, ezilen dünya var. Esas sınıf mücadelesi, milletlerarası düzlemde.
Bizim bugün Türkiye’deki diger sosyalistlerle bütün farkımız buradadır. ste Lenin’in o ispatlanmıs teorisini,
ezen ezilen millet çelismesini temele oturtmamızdır. Çünkü dogrulamıs ve dogrulamaya devam ediyor. Ancak
bu çelisme de sonsuza kadar devam edecek degildir. Türkiye’de o bütün devrim teorilerini proletarya-burjuvazi
mücadelesi üzerine kuranlar, hâlâ 19.yüzyılda çırpınıyorlar ve görüyorsunuz her tür mücadelenin kenarına
düsüyorlar.
Teorinin gelismesini 20. yüzyılda izlemeye devam edelim. Çin Devrimi sürecinde Mao demis ki, ‘Bizim dogru
dürüst isçi sınıfımız yok, bizde köylülük var, biz köylüyle bu isi yapacagız.’ O zaman o kafalarında hamam tası
bulunanlar, ‘Vay kara kaplı kitapta, köylülük yok, isçi sınıfı esas itici güçtür’ dediler. Hatta Sovyetler Birligi’nden
de Çin Devrimi’ne bu yönde müdahaleler geldi. Ama Çin’deki yasananlar hiç de teoriye uymuyordu. Mao, teoriyi
pratikten çıkardıgı için, Çin’de esas güç köylüdür dedi.
Mao, ikinci olarak, Çin’de devrimin kırlardan sehirlere dogru gelisecegini ortaya koydu. Marksizmi bir dogma
olarak gören, teoriyi mukaddes sayanlar, Mao’yu aforoz ettiler. Onlara göre, sehirler devrimin merkeziydi ve bu
bütün dünya için geçerliydi. Mao’nun dedikleri kara kaplı kitapta yoktu.
sçi sınıfına ve sehirlere vurgu yapanlar, Çin’de milyonlarca komünistin ve emekçinin mahvına yol
açmıslardır. O büyük Nancing, Sanghay gibi ayaklanmalarda yüzbinler heder edilmistir 1934’e kadar o solcu
bagnazlar, Mao’yu zengin köylünün temsilcisi, burjuvanın adamı diye suçlamıslardır; sözünü dinlememislerdir.
ÇKP’nin basına pes pese dört asırı solcu yönetim geçmistir. ÇKP’nin sehirlerdeki bütün üyeleri dagılmıstır.
Kırlarda da yüzde 90’ı… Kimi ölmüs, kimi partiyi bırakmıs. ÇKP sehirlerde sıfıra, köylerde yüzde 10’a inmistir.
1960’lı yıllarda Bilimsel Sosyalizm, yine o teoriyi pratigin önüne kosan bagnazlıkla cephe cepheye gelmistir.
Mao Zedung bakıyor, Sovyetler Birligi kapitalizme geri dönüs sürecine girmis. Ancak bu saptamanın kitapta yeri
yok. Gerçekten de, sosyalizmden kapitalizme geri dönüs tehdidinin artık ortadan kalktıgını, Stalin 1936 yılında
ilan etmisti. Üretim araçlarının mülkiyetinin esas olarak kolektiflestirilmesinden sonra kapitalizme geri dönüs
tehlikesinin kalmadıgı söylenmisti. 1960’lı yılları hatırlayınız, o bagnaz Sovyet yandasları, ‘Hani nerede,
Lenin’de Stalin’de var mı geri dönüs teorisi, gösterin bize’ diyorlardı. spat kaynagı, hayatın kendisi degil, fakat
teori idi, kitaplar idi. Lenin ve Stalin, kuskusuz sosyalizmin ilerlemesi için büyük mücadeleler verdiler. Ancak
arkalarında baska bir tecrübe yoktu. Stalin, geri dönüsün basını çekenleri, hain ve ajan olarak ilan etmek
durumuna düsüyordu. Oysa onlar, ajanlar degil, fakat kapitalist yolculardı. Ve onlara karsı mücadele, ajanlara
karsı mücadele düzleminde degil, sınıf mücadelesi düzleminde yürütülmeliydi.
Teori, hayattan, yani tecrübelerden üretilir. Biz, bilimsel oldugumuz için, hayata öncelik verdigimiz için,
kafamızda hamam tası olmadıgı için, 1960’lı yılların sonunda, Sovyetler Birligi kapitalizme geri gidiyor dedik.
Bakın bu bizim partimizin tarihinde en kritik kararlardan biridir. O sayede ayakta kaldık, Sovyetler Birligi’nin
dagılması sırasında alabora olmadık, tam tersine teorimizin hayata uygun oldugunu gördük ve Bilimsel
Sosyalizme olan güvenimiz güçlendi. Ayrıca yalnız gerçege degil, halkımıza ve vatanımıza baglı oldugumuz
için Sovyetler Birligi’ni elestirebilmistik. Devrimi bir baska ülkenin gelip bizim yerimize yapmayacagını biliyorduk.
Bu süreçte kendi halkımıza olan güvenimiz daha da saglamlastı.
Dünya ve Türkiye ölçeginde yasanan bu tecrübeler gösteriyor ki, degerli arkadaslarım, özellikle kritik
noktalarda, birbirimizi kitaplarla ikna tutumuna düsmemek, dünyayı anlamak, gerçekligi anlamak, partinin
gelismesinde belirleyici olmustur. Partinin hayatla, insanlarla, toplumla bagı baska türlü kurulamaz.
Hadi birbirimizi Lenin’den Mao’dan Atatürk’ten alıntılarla ikna ettik diyelim, hayatın akısını da o alıntılarla
ikna edebilir miyiz? Bakın ben Atatürk’ü de onun içine koyuyorum. Hiç kimse beni alıntılarla ikna edemez;
teoriyle ikna edemez. Bilimsel Sosyalizmin ögretmenleri veya Atatürk gibi büyük devrim önderleri, peygamber
degiller. Yani söyledikleri gökten indirilmis, mutlak gerçeklikler, kesin dogrular degildir. Onların yasamadıkları
tecrübeler var; ayrıca bilgilerinde sınırlar var. Bu nedenle teorilerinde eksikler ve yanlıslar var. Yanlıslarının
olmaması mümkün degil.
Parti, kendi halkıyla ve hayatla birlesebilmek için, bu zemine otaracak. Ve bu zemine otururken tabi bütün
birikimden yararlanacak, Lenin’in dogruları, Atatürk’ün dogruları, Mao’nun dogruları, Einstein’ın dogruları
Kopernik’in dogruları, bn Haldun’un dogruları vb, hepsi insanlıgın birikimi içindedir. Ama elbette bilim yapmak
için baslangıçta gerekli olan teori, Bilimsel Sosyalizmdir. Peki bu teorik aracı kullanmayanlar, bilim yapamazlar
mı? Kuskusuz yaparlar ve yapmıslardır ve yapmaktadırlar. Ancak onların bilimlerinde, bazı zayıflıklar olması
kaçınılmazdır. Buna ragmen, onların katkıları da bilimin hazinesi içindedir ve hayata uygunluk açısından
tartısılır. Bazı bilim adamları, Bilimsel Sosyalizmi teorik bir araç olarak benimsemeseler bile, kimi bilimsel
sosyalistlerden daha gelismis verilere ulasabilmislerdir.
Bu nedenle arkamızdaki bilgi birikimini, bu bilimsel sosyalist teoriye aittir; su ait degildir diye ayıramayız. Bu
dogrudur, su dogru degildir diye ayırabiliriz. Marks, Lenin, Mao ve bütün önemli teorisyenler, öyle yapmıslar.
Gerçegin ölçütü olarak teoriyi degil, hayatı almıslar. Bilimsellik budur. Teori, hayatı kavrayabildigi kadarıyla
bilimseldir. Teorinin dogrulanan, yasayan dagarcıgı bilimseldir; yanlıs çıkan, ölen unsurları ise artık bilimsel
degildir ve kaçınılmaz olarak terk edilecektir. Bilim düzleminde, ölçüt Bilimsel Sosyalizme uygunluk degildir;
böyle bir ölçütü bilim alemine kabul ettirecek bir babayigit bulunmuyor. Bilim dünyasında ölçüt, bilimsel
yöntemlerin kullanılmasıdır; hayata uygunluktur. Bu ölçütler, bizi bilim düzlemiyle bulusturuyor. Partinin
kılavuzunu o düzleme oturtuyoruz.
3. Kemalist Devrim ve Bilimsel Sosyalizm
Türkiye’nin tecrübe birikimi, aynı zamanda bilim ve düsün birikimidir. Önümüzdeki pratik ve bilimsel gelisme,
o birikimden beslenerek olacaktır. Her ırmak kendi yatagında akar; kendi dere ve çaylarından, kendi
daglarından beslenir. Kuskusuz bütün millî süreçlerin milletlerarası beslenme kaynakları da vardır. Onların
bilince çıkarılması da bizim isimiz olmustur.
Kemalist Devrim’in milletlerarası kaynaklarına girdigimiz zaman, Bilimsel Sosyalizmle arasındaki
baglantıların bizim bildigimizden daha güçlü oldugunu saptıyoruz. Kemalizm ile Bilimsel Sosyalizm arasında
sanıldıgı gibi duvarlar olmadıgını, arastırmalara yöneldikçe, kuyulardan gerçekleri çıkardıkça ögrenmeye
basladık. Bilimsel sosyalist akım, bir dönem kendi bagımsız kisiligini olusturmaya çalıstı. O dönem, Kemalizm
ile kendi arasındaki sınırları belirlemek önemliydi. Öncünün ideolojik insası döneminde böyle oluyor. Ancak
simdi o kisilik olustu. Bu kez de, kitlelerle birleserek ülkenin gelecegine agırlıgımızı koyma asamasına geldik.
Bu durumda Türkiye’nin devrim tarihinden beslenmek öne çıktı.
Türk Devrimi’nin kökünde Fransız Devrimi etkisi biliniyor. O kaynak, yani Fransız Devrimi, zaten Marks’ta da
var. Türk Devrimi’nin ikinci milletlerarası kaynagı, Narodnizm, yani halkçılık ve üçüncüsü de Sovyet Devrimi’nin
etkisidir.
Biz Kurtulus Savası’nı hangi ideolojiyle yaptık? Atatürk’ün 1920–1921 yıllarında Kurtulus Savası’nın
ortasında yazdıgı Hâkimiyeti Milliye basyazılarını incelemeliyiz.1 Orda, Büyük Devrimci Önder, yazdıgı veya
kontrol ettigi basyazılarda, baslık atmıs, “Rus Bolsevizmi Türk Komünizmi” diye. Özetle, Türkiye’de Komünizmin
Rus Bolsevizminden farklı yollardan gerçeklesecegini anlatıyor. ‘Bolseviklerin emrine girmeyiz, bagımsızız, ama
biz de aynı davanın takipçileriyiz’ görüsü belirtiliyor.2 Hâkimiyeti Milliye, Ankara’daki devrimci karargâhın resmi
görüslerini dile getirmektedir. Basyazarı Atatürk… Çogu basyazıları kendisi yazmıs, bütün basyazılar onun
denetiminden geçmis. O basyazılarda savunulan görüslerde, Sovyet Devrimi’nin çok kuvvetli etkisini görüyoruz.
Atatürk, hiçbir zaman bunu gizlemedi. Daha sonra Lise Tarih kitaplarına da yazdırdı, aynen söyle: “Anadolu’da
çıkan silahlı millî ayaklanma hareketi siyasî konum ve hedeflerde Sovyet Rusya’yla tam benzerlik
arzediyordu.”3 Lise 4. sınıf ögrencilerine okutuluyor bu kitap. Ne zaman yayınlanmıs? Birinci basım 1932’de,
ikinci basım 1934’te. Cumhuriyet’in devrimci kusakları, “Anadolu’daki silahlı millî ayaklanma hareketi” ile Sovyet
devrimciliginin “siyasî konum ve hedeflerde tam benzerlik” bulundugunu ögrenerek yetismis.
Sosyalistler Kemalizm ile kendi aralarına duvar koymayacak, aynı sekilde kendisini Kemalist olarak
tanımlayanlar da, Bilimsel Sosyalizm ile kendi aralarına duvar çekmeyecekler. Neyle aramıza duvarlar
koyacagız; Safsatayla… Bilimsel olmayan her görüsle aramıza duvarlar koyacagız. Burada ölçü o. “Bu
Kemalist’tir, bu sosyalisttir” diye armutları seçmek yerine, “bu hayata uygundur, bu hayata uygun degildir” diye
bakmak gerekir olaylara. Gerçek olgularda aranır. ÇKP de bu konuda büyük mücadeleler yasadı.
Yalnız Türkiye’de degil, Ezilen Dünya’nın demokratik devrimciligi, Sosyalizm ile Milliciligin bilesimidir. Çünkü
emperyalizm çagında, bir Ezilen Dünya ülkesinde, demokratik devrimi sonuna kadar götürebilmek için,
Sosyalizmden beslenmek ve sosyalizme yönelmek zorundasın.
Milletimizden gizlenmeye çalısılıyor; Atatürk’ün sosyalizme ilgisi, ta 1904 yılında baslıyor. 23 yasında Harp
Akademisi’ndeyken not defterine söyle yazıyor: “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı.”
1921 Anayasasını da gizlemeye çalısırlar. 1921 de bir anayasa yapmıslar, bakın biz Partimizin programının
basına Halkçılık Programı’nın en önemli bölümlerini yazdık. 1921 Anayasasının taslagıdır Halkçılık Programı.
Mustafa Kemal kendi imzasıyla Meclis’e vermis. Meclis, ayrıca 17 Kasım 1920’de bu önergenin esaslarını
Halkçılık Beyannamesi adıyla dünyaya yayınlamıs. Orada diyor ki;
“TBMM hükümeti hayat ve bagımsızlıgını kurtarmayı yegâne ve mukaddes gaye bildigi halkı, emperyalizm
ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtararak” -kapitalizmden kurtarmak ne demek sosyalizm demek- “rade
ve hâkimiyetin hakiki sahibi kılmakla gayesine ulasacagı kanaatindeyiz”.
Yani emperyalizm ve kapitalizmden kurtulmadan, millî iradenin ve halk yönetiminin temelini kuramazsın.
Devam edelim:
“Milletin hayat ve bagımsızlıgına suikast eden emperyalist ve kapitalist düsmanların tecavüzlerine karsı
müdafaa ve harici düsmanlarla isbirligi yapıp milleti aldatmaya ve ifsada çalısan dâhili hainlerin
cezalandırılması için orduyu saglamlastırmayı ve onu milli bagımsızlıgın dayanagı bilmeyi borç sayarız”.
Burada ne var; halkın demokratik diktatörlügü… Hainlere isbirligi yapanlara karsı devrimci diktatörlük fikri
var. Fransız Devrimciligi ile Sovyet Devrimciliginin bulustugu yer.
4. Kemalist Devrim’in sınıfsal karakteri
Kemalist Devrim halk sınıflarına dayanır. O kosullarda küçük sermaye ve orta sermaye de halkın bir
parçasıdır. Sakarya’da savasan Mehmetçiktir. zmir’e yırtık postalla veya postalsız kosan Anadolu köylüsünün
devrimidir. sçi de yoktu o zaman, Atatürk, iste o köylüyle devrim yapmıstır. Bütün demokratik devrimler gibi
köylü devrimidir. Atatürk, memleketin efendisi köylüdür diyerek, “Kimsesizlerin cumhuriyeti” gibi kavramlarla
hep o köylü devrimini sürdürmüstür. Önderlik ise, küçük burjuvazinin asker ve sivil aydınlarıdır. Program olarak,
millî burjuvazi de diyebilirsiniz, ama tam da oturmuyor. Kanımca bazı teorik kalıpların içine zorla oturtmak
yerine, dünyadaki bazı süreçlerle benzetmeler yerine, olayı bütün özgünlügüyle açıklamak, daha dogru oluyor.
Kemalist Devrim’in milli burjuva yaratma çabası üzerinde de durmak gerekir. Tarih, iradeyle yürümüyor.
Toplumların içinde bulundugu asama ve devrimi kusatan kosullar da var. Yalnız Atatürk degil ki, her devrim ve
her devrim önderi o kusatmanın altındadır. Lenin’de 1921’de NEP politikasıyla burjuva yarattı. Lenin yarattıgı
zaman iyi oluyor, Atatürk yarattıgı zaman kötü oluyor. Hayatın kosulları var. Kuskusuz Kemalist Devrim’in de
yetersizlikleri, zayıflıkları ve önderligin hataları var, bunları yıllardır saptadık.
Kendisini Atatürkçü sayanlardan bazıları, Atatürk Devrimi’nin sınıfsallıgını anlamak istemezler. Atatürk sınıf
gerçegini reddetmistir diyenler bile vardır. Peki, sultanlıgın, agalıgın, beyligin seyhligin kaldırılması, tekke ve
zaviyelerin tasfiyesi, bütün bu uygulamalar sınıfsal degil midir?
Burada mesele, hangi sınıflara karsı ve hangi sınıflarla beraber, bunu dogru saptamak, dogru
mevzilenmektir. Atatürk, bu tarihsel materyalist tavrı, konusmalarında ortaya koymustur. Biz, isçisinden
sermayedarına kadar mazlum bir milletiz demistir. Bu sınıfsal bir tahlildir ve dogrudur. Lenin de Türkiye’yi öyle
tahlil etmistir.
Atatürk de sınıf mücadelesi verdi; ama dönemin gerçeklerine uyan ve toplumun önündeki sorunu çözen bir
sınıf mücadelesi! Kemalist Devrimin agalık-pasalık unvanlarını kaldıran kanunun bir gerekçesi vardır. Orada
derki; Biz aga, bey ve pasaların yalnız unvanlarını kaldırmıyoruz, bu unvanların temelindeki sosyal sınıfları da
ortadan kaldırıyoruz. Kemalist Devrim, bir yandan emperyalist sermayeye ve acentalarına, öte yandan Ortaçag
sınıflarına karsı bir devrimdi. Mustafa Kemal de sınıfları kabul ediyor ve sınıf mücadelesi veriyordu. Sultanların
bütün mülklerini, tekkelerin bütün mallarını ve mülklerini, 1934 yılında çıkan skan Kanunuyla bir takım agaların
ve asiret reislerinin tapuya kayıtlı ve kayıtsız mallarını kamulastırmıstır. Birçok yabancı sirketi millilestirmistir. O
günün dogru sınıf mücadelesinin içerigi buydu. Mehmet Perinçek’in “Atatürk’ün Sovyet Temsilcileriyle
Görüsmeleri” baslıklı kitabından okuyabilirsiniz, Büyük Devrimci Önder, Sovyet temsilcileriyle yaptıgı
konusmalarda, bunları anlatır, Samanpazarı’ndaki bakkalı kamulastırmanın hiçbir devrimci yönü olmadıgını
saptar. Çok dogru ve önemli! 1920 ve 1930’ların Türkiye’sinde burjuvaziye karsı isçi sınıfı mücadelesi vermeye
kalkısanlar, bilimsel sosyalist degil, fakat ancak dangalak veya hain olabilirlerdi.
Hele bugün, Atatürkçülük adına sınıfları reddetmek, bazılarını emperyalizmin yanına düsürmektedir. Atatürk
zamanında sınıflar arasında önemli farklar yoktu, dogru. Ancak bugün öyle mi? O büyük mafya sermayesi, her
yıl devlet bütçesinin yüzde 40’ını, 45 katrilyon lirayı faiz olarak cebe indirenler, dolar ve borsa vurguncuları,
bunlar sınıf olusturmuyor mu? O sarap havuzlarında yıkananlar kim? Dün Bartu Soral arkadasımız rakamlarla
anlattı. Türkiye’nin muazzam zenginleri var artık. Bunları görmeden hangi Atatürkçülügü uygulayacaklar?
Ancak mesele, hangisini hedef alacagız sorusunda dügümleniyor. Biz burjuva-proletarya çelismesini elbette
kurcalayacak degiliz. Ezilen Dünya ülkesindeyiz. Ama emperyalizmle isbirligi yapan burjuvazi elbette
karsımızdadır; hortumcu, dolar vurguncusu ve tefeci dedigimiz kapitalizmin gelismesine de köstek olan
mafyalasmıs kesim, milletin karsısındadır. Ancak milli burjuvazi bizim dostumuzdur.
Önümüzdeki dönem için arkadaslarımızın uyarıları faydalıdır. Biz esas olarak Türkiye’nin çalısan kesimine,
yoksullarına, daha orta halli kesimlerine dayanacagız bu çok açık ortada. Vatan savunması onlarla yapılıyor.
Türkiye’nin önündeki dönemi arkada kalan yıllar gibi düsünmemek lazım. kinci srail kuruluyor, içeride
bölücülük, yıkıcılık, Haçlı gericilik, ABD güdümlü cemaatler, iç yıkıcılıgı çok farklı boyutlara yükseltebilirler. O
zaman emekçiler ve yoksullar ortaya çıkar. Cumhuriyeti kurtaracak olan, esas, isçidir, köylüdür, esnaftır,
zenaatkardır ve diger yurtsever güçlerdir. Su anda burjuvazi ile bir iktidar kavgası ruh haline girmek, çok yanlıs.
sçiyi ve köylüyü birlesebilecegi müttefiklerinden koparıyoruz. sçiye önderlik vasfı veriyoruz, ama ona önderlik
yapabilecegi bir dost bırakmıyoruz.
5. Kemalist Devrim’i tamamlamak ve arasız devrimler
Ali Çelik arkadasımız, “Daha ileri bir proje olmadan Kemalist Devrim’i tamamlayamayız” dedi. Çok dogru.
Kemalist Devrimi daha ileri bir proje olmadan tamamlayamayız. Atatürk’ün de daha ileri projesi vardı. Arasız
devrimler diyordu. Arasız devrimler kavramı, Lenin’deki kesintisiz devrimdir. O zaman daha güzel bir Türkçe
karsılık bulmuslar.
Nereye dogru “arasız devrimler”?
Atatürk’ün 15 yıl dısisleri bakanlıgını yapan Tevfik Rüstü Aras, Yakup Kadri ve Atatürk’ün Milli Egitim Bakanı
Cemal Hüsnü Taray, Atatürk’ün sınıfsız toplum idealini benimsedigini açıkça belirtirler.4 Tanıklıklarına da gerek
yok, açıkça belirtmis Atatürk: Renklerin, sınıfların olmadıgı bir uyum dünyası, yurtta sulh, cihanda sulh…
Bunların hepsi sınıfsız kaynasmıs bir toplum idealidir. Bunların hepsi o gün yapılmakta olan emperyalizmi,
ortaçagı ve sultanlıgı tasfiye projesinin ötesinde projelerdir ve çagdas uygarlık hedefiyle programın ucu açık
bırakılmıstır. Atatürk, çagdas uygarlıgı hiçbir zaman Batı uygarlıgı olarak tanımlamamıstır. Atatürk’e göre,
uygarlık evrenseldir ve onu almayanlar yanar kül olur. Atatürk’te kültür ve uygarlık, Ziya Gökalp’teki gibi iki farklı
kavram degildir. Tekdir, birdir ve evrenseldir. Bu da Atatürk’ün enternasyonalizmidir.
Simdi Tüzügümüze bakalım. Bizim ileri bir projemiz var mı, yok mu? Bazen programlar yalnızca yasanan
asamayla sınırlı tutulabilir. Burada bir arkadasımız söyledi, sırf Kemalist Devrimi tamamlamakla da
sınırlanabilirdi hedefimiz. Bazı kosullarda öyle programlar da yapılabilir. Fakat biz öyle yapmadık.
Tüzügümüze ne koymusuz, Türkiye’mizin bugün Asya’dan yükselen çagdas ve toplumcu uygarlıgın
önündeki seçkin yerini alması için, artık mafyalasan kapitalizmin her tür sömürü ve baskısını arasız devrimlerle
ortadan kaldırmayı amaçlıyoruz. Arkadaslar biz programımızı Türkiye devriminin dinamigine oturttuk ve ifadeleri
de Türk Devrimi’nden aldık. Biz Atatürk’ten alıyoruz, ama Atatürk de insanlıgın o günkü birikiminden almıstı.
Marks da öyle yapmamıs mıydı?
Çok önemli bir is yapıyoruz. Aslında biz bu ise 1980 öncesinde baslamıstık. 1987 Programımız da, Türk
Devrim dinamigi üzerinde üretilmistir. Simdi daha da olgunlastırıyoruz. Tüzük ve Programın dilimizi tarihe daha
sıkı baglıyor ve iyice yerlilestiriyoruz. Baska milletlerin hayatlarında üretilmis kavramları bırakıyoruz, onun
yerine kendi milletimizin devrimci pratiklerinde olusturulmus, kendi hayatımıza uyan kendi milletimizle bizi
birlestirecek, ama aynı anlama gelen, çogu dısardan alınmıs, ama bizim pratiklerimizde bizden olmus
kavramlar. Bunların hepsi, halkla birlesmek içindir, devrim içindir.
Bu program bundan önceki programdan çok daha devrimcidir, çok daha esaslıdır, çok daha hakla birlesiktir,
çok daha Türkiye topragına basmaktadır. Ve kendi devrimci yatagımıza mücadelemizi oturtuyoruz.
Bir örnek verelim. Programda emperyalizmin, stiklal Marsımızda belirtildigi gibi “Tek disi kalmıs canavar”
haline geldigini saptıyoruz. Lenin bunu okusaydı kıskanırdı. “Tek disi kalmıs canavar”, emperyalizmin çürümesi
olayının siirlestirilmesidir. Mehmet Akif, çok güzel anlatmıs. Lenin’in teoride yaptıgını siirde yapmıs. Sen o
teoriyi alıyorsun, senin stiklal Marsına girmis haliyle programına yazıyorsun. Bu da bir icat. Bu sayede smail
Durna köylüye daha kolay anlatacak.
Sizin elinizde Partimizi halkınızla birlestirici bir kılavuz veriyoruz. Dogmatik anlayısta olan arkadaslar bizim
kendi içimizdeki tartısmalarda teorik agızları kullanıyorlar. Hadi gidin bakalım, o teorik agızlarla isçiyle, köylüyle,
sınıfla, emekçiyle birlesin. Oraya gittiginiz zaman baska oluyorsunuz. Buraya gelince bu sekilde oluyorsunuz.
6. Kemalist Devrim sistemin içinde mi, dısında mı?
Bazı arkadaslar, Atatürk Devrimi’nin sistemin içinde kaldıgını belirtiyorlar. Oysa Atatürk Devrimi’nin esas
yönü sistem degistirmesidir. Emperyalizme bagımlı Osmanlı Ortaçagı’ndan bagımsızlıkçı Cumhuriyet sistemine
geçildi. Marks’ın burjuva-proletarya çelismesi açısından baktıgımız için öyle konusuyoruz. Eger Ezen-Ezilen
çelismesi içinden bakarsak, Türkiye 1922 yılında 30 Agustostan sonra sistemin dısında çıktı. Ama 15–20 yıllık
bir çaba sonunda bir yere geldi, bir karsı devrimle tekrar sistemin içine yuvarlandı. Ama tarih böyle gelisiyor. Bir
atak yetmiyor. Sovyet Devrimi de öyledir. Sistemin dısına çıkarken, tekrar sistemin içine düstü.
Dün Millî Hükümet Programı Konferansı’nda bir arkadas ilginç bir sey söyledi. “Kemalist devrim
tamamlanmadı, Atatürk tamamlayamadan gitti” dedi. Ben yerimden söyle mırıldandım; “Kemalist Devrim
tamamlanmadı, hatta yıkıma ugradı, dogru ama Lenin’in yaptıgı Sovyet Devrimi de yıkıldı”.
Hayata kalıpların, sablonların içinden ve önyargılarla bakanlarımız var. Hangi devrim 15 senelik bir atakla
tamamlanmıs, var mı örnegi dünyada?
7. Kemalizm ile Sosyalizm arasına örülen duvarlar yıkılıyor
Bazı arkadaslarımız, Kemalizm ile Sosyalizm arasına duvarlar çekmeye çalısırken, Türkiye’de o duvarlar
yıkılıyor. Yukarda gördük ve “Kemalist Devrim-5 Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları” baslıklı yeni çıkacak
kitabımda da gösterdim, o duvarlar, Kurtulus Savası sırasında yoktu. Atatürk’ün önderlik ettigi Hakimiyeti Milliye
gazetesinde, “Rus Bolsevikleri ve Türk Komünistleri” diye basyazılar çıkıyordu. 1921 Anayasası’nın bir Suralar,
Sovyetler sistemi getirdigini bizzat Atatürk söylüyordu, hem de Sovyet sözcügünü kullanarak.
Biz, Kurtulus Savasımızı Kemalizm ile Sosyalizm arasına duvar koymayarak, hatta ikisi arasındaki birlikteligi
vurgulayarak kazandık. Simdi yine o olay gündeme geliyor. Türkiye’nin bası dara girdi mi, o duvarlar yıkılıyor.
Bunun en etkili kanıtı, 30 Agustos’tan sonra Genelkurmay baskanımızın ve kuvvet komutanlarımızın
konusmalarıdır. Genelkurmay Baskanı Org. Büyükanıt, bu konusmaların hepsine katıldıgını ifade etmistir.
Komuta kademesi arasındaki silah arkadaslıgının, aynı zamanda Kemalist Devrim’i ilerletmek için bir devrim
arkadaslıgı, bir dava arkadaslıgı boyutunda oldugunu görüyoruz. Türk Devrimi, yüz elli yıldan beri sivil ve asker
öncülerin önderliginde ilerliyor. Bu olay, Ezilen Dünya’ya, hatta bütün demokratik devrimlere, bütün devrimlere
özgüdür ve Türk Devrimi’nin de tunç yasasıdır.
Komutanlar, her seyden önce program ve stratejiyi dogru saptamıslardır. Kara Kuvvetleri Komutanımız lker
Basbug, bugün devrimi savunmak degil, “Kemalist Devrimi ilerletme” göreviyle karsı karsıya oldugumuzu
belirtti. Biz de Parti olarak, onyıllardan beri artık savunulacak bir cumhuriyetimiz olmadıgını saptıyor ve
Kemalist Devrim’i tamamlama amacını izliyoruz.
Sayın Deniz Kuvvetleri Komutanımız Ora.Yener Karahanoglu, Türk milliyetçiliginin çok önemli bir tanımını
yaptı.
Birincisi, bizim milliyetçiligimizin “evrensel kapitalizme ve emperyalizme karsı” oldugunu saptadı. Bu
olaganüstü önemlidir, Atatürk’ün Halkçılık Programı’ndaki tavrı çagrıstırmaktadır.
kincisi, milliyetçiligimizin Ortaçag kurum ve iliskilerini tasfiye etmek ve milleti bu temelde olusturmak
anlamına geldigini belirtti; milliyetçiligin devrimci karakterini ortaya koydu.
Üçüncüsü, Türk milliyetçiliginin, Türkiye sınırları dısındaki Türkleri kapsayan bir Türkçülük olmadıgını, hangi
etnik kökten gelirse gelsin Türkiye’de yasayan bütün halkı kucakladıgını vurguladı. Yani Atatürk’ün ünlü
“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımı. Çok cesur bir tavır. Turancılık degil,
Türk milliyetçiligi diyor. Türkiye sınırları içinde yasayan çesitli etnik gruplardan gelen insanları bir millet olarak
birlestiriyor. Zaten Türk Devrimi boyunca yasanan süreç budur. Yani Kürt benim milletimden diyor. Dıs Türkler
meselesine, aynı Atatürk gibi, Asya’nın büyük birligi anlayısı içinde yaklasıyor. ran’a, Çin’e, Rusya’ya da
mesajlar var bu açıklamada. Oralarda ABD ile birlikte ayrılıkçılıgı kıskırtmayacagız tavrı sergilenmektedir.
Yine Sayın Genelkurmay Baskanı, irticanın tepelerde oldugunu vurguladı. Bizim Haçlı irtica brifinglerimizde
açıkladıgımız gerçek de bu degil miydi? Sonra ne diyor Deniz Kuvvetleri Komutanı? “Tarikat ve cemaatler
Anadolu’nun bagrında bogulacaktır.” Mustafa Kemal de böyle konusurdu. Cumhuriyetin yumrugu Ortaçagın
tepesine inecektir. nmezse, Ortaçag güçleri Cumhuriyetin tepesine bineceklerdir. Olay budur. Bütün
demokrasiler, Ortaçag iliskilerine karsı devrimci diktaların ürünüdür. Cromwell, Robespierre, Washington,
Lincoln, Bismark, Garibaldi, Bolivar, Lenin, Mustafa Kemal, Mao, Ho Si Minh, hepsi budur.
Haçlı gericiligi, Ortaçag güçlerini temizlemek, bu bir sınıfsal ve sosyal devrimdir. Tarikatlar cemaatler belli
sınıfın örgütlenmeleri, feodal sınıfların örgütlenmeleri.
Evrensel kapitalizme karsı olmak ne demektir? Tarikatları ve cemaatleri bir devrimle tasfiye etmek ne
demektir? Etnik özelliklere degil, vatana ve kültüre dayanan Türk milliyetçiligi ne demektir? Komutanların bu
tarihi tutumlarının ideolojik ve düsünsel kaynakları nedir? Evensel kapitalizmi ve Ortaçag iliskilerini tasfiye
programı, Türkiye’nin önüne hangi ufukları açar?
Bu sorulara cevap vermeye basladıgınız anda kendi beyinlerinizde ördügünüz duvarları yıkmaya
baslarsınız, zaten bu süreç o duvarları yıkmaktadır. Avrasya yüzyılına girmisiz, Çin ve Hindistan’dan Latin
Amerika’ya kadar kamucu ekonomiler gelisiyor ve öncülügü almıs. Bolivarcılık, Ortadogu’da BAAS, Afrika’da
yerli sosyalizmler yükseliyor. Çin ve Vietnam, mevzilerini demokratik devrimler ile sosyalizmin baslangıç
asamalarında kurmuslar ve olaganüstü ataklar gerçeklestiriyorlar. Dünya’da kamplasma ve mücadeleler, bir
bakıma yeniden demokratik devrimler mevzisinde yasanıyor. Baska deyisle Kemalizm, dünyanın her yerinde
baska adlandırmalarla ve Bilimsel Sosyalizm ile iç içe yasanıyor. Eger bilim yapıyorsak, eger pratik teoriyi
belirleyecek ise, bu olay da bir hikmet yok mu? Bu pratigi teori haline getirmeyen bir Bilimsel Sosyalizm olabilir
mi?
Bazı arkadaslar Kemalizmle aralarına duvar çekmeye çalısıyorlar, oysa o duvarlar Parti’nin dısından
yıkılıyor. Bu durumda senin kerametin ne? Sen neden kaçıyorsun? Neyle arana duvar çekmeye çalısıyorsun?
Niçin birlesmek istemiyorsun? Devrimin dısında kalmak, kumda oynamak için mi?
Simdi hayat size böyle büyük bir güç getirirken, gelen insanlara, “Gidin gelmeyin, yanlıs kapı çalıyorsunuz,
biz sizi istemiyoruz, birlikte olmayı biz istemiyoruz, yanlıs yere geliyorsunuz” mu diyecegiz? O zaman yanlıs
yere giden biz oluruz. Çünkü kendimizi devrimci pratiklerin dısına atarız.
8. Devrimci gelenek, millî devrimci pratiklerde olusur
Devrim, tarihin içinde yapılır. Zamanın dısında bir devrim olmaz. O nedenle her devrim, o ülkenin tarihsel
birikiminin ürünüdür. Milletlerarası etkenler, o dinamik üzerinde etkileriyle tarihe müdahale ederler. Bunu
anlamayanlar bizde de bulunuyor.
Türk Devrimi, köklü ve büyük bir gelenek. Ama sıg sularda yüzenler, derinlikleri ne bilecekler? Atatürkçü
olduklarını söyleyen bazıları da, o kökleri sevmiyorlar. Talat Pasa diyorsun ona hayır diyor. Oysa Talat Pasa
olmasa, Atatürk olmayacak, Namık Kemal olmasa Talat Pasa olmayacak…
Büyük bir devrimci birikim var arkamızda. Programda onlara vurgu yapmamızdan rahatsız niçin rahatsız
oluyoruz? Degerli arkadaslar buradaki vurgu herhangi bir ideolojik tavra degil, devrimci pratige vurgudur,
devrimlere vurgudur.
Namık Kemal, 1876 devriminin lideri; Talat Pasa, 1908 Devrimi’nin ve Mustafa Kemal 1920 Devrimi’nin.
Suphi Karman da arkadaslarıyla birlikte 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin. Arkamızdaki devrim pratigi bu.
Programımızda gerçeklesmis devrim pratiklerine gönderme yapıyor; olmayan devrimlere gönderme yapamaz
ki. Sosyalistler, henüz Türkiye’nin devrim tarihinde, devrimlerin basına geçen pratikler yürütemediler. Gerçek
bu. Programımızın tavrı materyalisttir; yani olgulara dayanır; sosyalistlere iltimas geçemez; o zaman sosyalist
olamaz.
Bir de devrimci çabalar var, biz de 1960’lardan beri o çabaların içinde yer aldık. Kendimizin veya partimizin
adını yazmıyoruz. Çünkü biz henüz tarihi yönlendiren bir sey yapmadık. Bir birikim yarattık. Devrim yaptıgımız
gün oraya adımızı yazarız.
Bir arkadas gelmis bana ölen devrimcilerin adı niye yok diye soruyor. nsan ölmekle gelenek yaratacak olsa
hadi ben gideyim su köprüden atlayayım, öleyim. Önemsiz adamlar ölerek önemli olur. Bernard Show’un
galiba, “tarihte önemsiz insanlar ölerek önemli olur” diye ir sözü vardır. Atatürk ölse idi Atatürk olur muydu?
Mao ölmedigi için Mao oldu, Lenin de ölmedigi için Lenin oldu.
9. Devrimciligi teori mi belirliyor, pratik mi?
Simdi söyleyecegim çok önemli. stanbul’da Sefik Hüsnü’nün partisi var; Türkiye sçi ve Çiftçi Sosyalist
Fırkası. Tüzügünde isçi sınıfı öncülügü yazıyor. Tramvay isçilerine bildiri dagıtıyor. Atatürk ise o tarihte
Ankara’da Kurtulus Savası veriyor. Simdi Ali Çelik arkadasıma soruyorum: Hangisi devrimci? Atatürk devrimin
pratigini yapıyor, öbürü devrimi ıskalıyor. Ötekinin adı komünist, programında isçi sınıfı önderligi var, her sey
var, o var bu var. Ama teori ve program degil, Kurtulus Savası pratigi belirliyor o günü devrimciligini. Bazıları,
Kemalizmi begenmiyor. Ama görüyorsunuz, keskin sözler degil, dogru pratik belirliyor devrimciligi. kisi
arasındaki farkı tespit edelim. kisi arasındaki fark arkadaslar teoride bir fark degil, pratikte bir fark. nsanı
teoriler devrimcilestirmiyor, pratikler devrimcilestiriyor. Biz de iste böyle bir yerdeyiz. Devrimci pratiklere
girersek, devrimcilesecegiz. Öyleyse teorimiz ve programımız bizi devrimci pratiklere sokmalı. Ölçü bu olmalı.
Yeni Tüzük ve Programın her maddesini bu açıdan degerlendirmeliyiz.
ste Sovyetler Birligi’nin de 1960 sonrasında programları vardı, Komünizme gidiyoruz diyorlardı. Adları
Komünist Partisi’ydi ve ülkelerini kapitalizme sürüklediler.
Fidel Castro, devrimi yaparken Küba’da, Komünizmden ve Sosyalizmden söz etmedi. Havana’ya, Batista’yı
yıkmak için girerken, Havana’da lafta Komünist Partisi, fasist diktatör Batista’yı destekleyen bildiriler
dagıtıyordu.
Simdi bir soru soruyorum; Niçin bugün Chavez’ler, Morales’ler, oradaki küçük burjuva, burjuva vs dedigimiz
milli devrimci veya halkçı devrimci yönetimler kendi milletlerinin basına geçip ABD emperyalizmine karsı
savasırken, oradaki sözüm ona komünist partileri kumda oynuyor.
Peki, biz ne yapıyoruz? Biz partimizi mücadele pratiginin içine sokacak bir çizgi insa ediyoruz. Partimizde
bazı arkadaslarda çok yanlıs fikirler var. Partimize yeni katılan arkadasların “bizi devrimcilikten
uzaklastıracagını”, “devrimci disiplinden uzaklastıracagını” vb düsünüyorlar. Tam tersine bu katılımlar, bizi
mücadele mevzilerine sokuyor. Böyle bir katılım olmasa ve iktidara yönelmesek, mücadele mevzilerine
girmesek, Partimizi ne hedef alan olur; ne psikolojik savas yapan olur, ne de cenaze namazına durdu diye
çarsaf çarsaf yazılar yazılır. Yeni gelen arkadaslar, Partimizi devrimcilestiriyor. Kafamızdaki yanlısları
düzeltelim. Partinin hayatında her gün, her çalısmada yasıyoruz bunu. Millî Hükümet Programı konferansı’nda
iki gün bunu yasadık. O gelenler bizi devrimcilikten uzaklastırmıyor. Yeni katılan arkadaslar, bizi daha ileri
pratiklere zorluyor. Onların katılımıyla güçlendikçe, büyüdükçe daha devrimci pratiklere giriyoruz. Daha
devrimci pratikler de bizi adam ediyor, örnegin beni adam ediyor.
10. Devrimci disiplin ve vicdanın kaynagı
Bir arkadasımız, “Bilimsel Sosyalizmi açıkça ifade etmezsek, partide bir ortak vicdan ve disiplin olmaz” diyor.
Peki, Sefik Hüsnü’nün stanbul’daki partisi, Komünizm diyordu. Ama o komünizmin ancak tramvay isçisine
bildiri dagıttıracak kadar disiplini vardı. Atatürk ise, Ankara’da insanları ölüme gönderecek kadar kuvvetli bir
disiplin kurdu. Bunlar çok önemli. Disiplini saglayan, davanın büyüklügüdür, milletin vicdanında yankı
bulmasıdır ve devrimci pratiktir. Devrimci pratik ise, saglam zemine basarak olur; yani hayatı yakalayarak.
Vicdan, kendisini bilimsel sosyalist olarak adlandıran bir azınlıgın vicdanı degildir. Vicdan, tarih içinde
olusur. sçi Partisi, bu milletin vicdanını neyle ayaga kaldıracak? Milletin vicdanı, Atatürk deyince, Sakarya
deyince titrer, Çanakkale deyince ayaga kalkar. Vicdan meselesini iyi anlayalım. Ortak vicdan, milletin
vicdanıdır. Ortak vicdan, sosyalistlerin kendi aralarında olusturdukları vicdan degildir.
Türkiye insanını Sakarya’da ölüme götüren, Çanakkale’de ölüme götüren, zmir yollarında ölüme götüren bir
vicdan var. Eger vicdanın kaynagını Bilimsel Sosyalizmle sınırlarsak, Kurtulus Savası’nın fedakarlıklarını ve
kahramanlıklarını açıklayamayız. Öte yandan stanbul’da o tarihte tramvay isçisine ngiliz isgali altında bildiri
dagıtmakla yetinen bazı bilimsel sosyalistlerin vicdanlarının niçin yetersiz kaldıgını da açıklayamayız.
Stalin, kinci Dünya Savası’nda, Sovyet ordusuna söyle sesleniyordu: “Kuduzof’un aslanları!” Kuduzof kim?
Çarlık generali! Dikkat ediniz, “Lenin’in aslanları” demiyor. Oysa 24 yıl önce Lenin devrim yapmıs, o hala
Kuduzof’un aslanları diyor. Neden? Çünkü savası kazanacak. Kuduzof Rus tarihine oturmus. Napolyon’a karsı
vatan savunması yapan Çarlık generali. Vatan savunması denince vicdana o yerlesmis.
Yanlıslık nerededir? Bilimsel sosyalistlerin vicdanının dayandıgı degerleri anlayabiliyor muyuz? O degerler,
vatan, millet, bagımsızlık, hürriyet, insanca yasamak, emek gibi aynı zamanda demokratik devrimlerin degerleri
degil midir? Fransız Devrimi’nin Babeuf’ü ve hatta Robespierre’i ile Lenin ve Mao arasında duvar mı bulunuyor?
Lenin’e Troçki, “Robespierre diye küfretmiyor muydu, hatta “Sapsal avukat” demiyor muydu bu yüzden? Çünkü
Lenin “Demokratik devrimlerin liderlerine hayran olmayan bir insan, Marksist olamaz” diyordu. Lenin’in bu
hayranlıgını bizim arkadaslarımız niçin paylasamıyor? Çünkü Lenin gibi Tarihsel Materyalizmleri yeterli
olgunlukta degil ve Lenin gibi devrim istekleri Lenin gibi güçlü degil. Korkuları ise büyük. Ya sosyalizmden
ayrılırsak korkusu, onların devrim isteginin önündedir. Halkı düsünmek yerine kendi sosyalizmlerini
düsünmektedirler. Bilgisizlik, daima korkunun temel nedenidir. Bilmiyorlar, tarihi bilmiyorlar. O zaman da
basımıza neler gelir diye korkuya kapılıyorlar.
Demokratik devrimlerin ahlakı ve vicdanı ile bilimsel sosyalistlerin ahlâk ve vicdanı arasında uçurumlar mı
bulunmaktadır? Peki 20. yüzyılın bütün devrimlerinin vatan savunmasında gerçeklestirildigi nasıl
açıklanacaktır? Bu devrimlere komünist partiler önderlik etmedi mi? Demek ki, vatanı savunma vicdanı, kinci
Dünya Savası döneminde sosyalistlerdeydi. Peki Atatürk’ün vicdanı, baska bir kaynaktan mı besleniyordu?
Hangi vicdan daha büyük ve esaslı vicdan? Devrimci pratikleri esas almak, devrimci pratiklere bakmak,
bilimin esasıdır. Bilim budur, bilimsel sosyalizm de budur. Ama burada parti içerisinde ortak bir referans
kaynagı olacaksa bu yeni tüzügün önemli gelismelerinden biridir, bilimsel sosyalizmi referans alarak degil, bilim
ve gerçekleri referans alarak bir ortak zemin, milletimizle birlestiren bir ortak zemin. Yani smail Durna’yı
milletiyle birlestiren, gerçeklik kaynaklarını, ispat kaynaklarını partinin içine tasıyoruz. Hayatı, partinin içine
tasıyoruz. Partiyi hayatın içine götüremiyoruz. Bu anlayıslarla mümkün de degil. Lenin de böyle bir sey
yapmadı, Marks da böyle bir sey yapmadı, Mao da böyle bir sey yapmadı.
Partinin en disiplinli üyeleri pratikte belli oluyor. Yeni katılan arkadaslara, Lozan’a gidiyoruz diyorsun Lozan’a
gidiyor. Bismil’e git diyorsun, Bismil’e gidiyor. Berlin’e diyorsun gidiyor. Mugla’ya git, konferans ver diyorsun
gidiyor.
Yeni katılan arkadaslarımız bize disiplin getirmistir, disiplinsizlik degil. Bu katılan arkadaslar, yalnız asker
arkadaslar için söylemiyorum, diger bilim adamları da olaganüstü disiplinli arkadaslar. Partinin verdigi görevleri
tıkır tıkır saatinde yerine getiriyorlar. Onun için Partimizde, bugün yeni-eski ayrımı kadar büyük bir yanlıs yoktur.
O nedenle kıdemlilik meselesini hep gündemimize getirdik. Kıdem, Türkiye’nin toplum hayatında elde edilmis
kıdemdir. Kimse kendisini fasulye gibi nimetten saymasın, çok önemli bu. Bunu niçin hep anlatmaya
çalısıyorum; Partinin bu büyümeyi özümlemesi ve kendisini o büyümenin içinde özümletmesi gerekiyor. Hem
yeni katılan arkadaslar Partide eriyecek, hem biz eskiler yeni bilesim içinde eriyecegiz. Yani hepimiz yenisi ve
sekisiyle tecrübelerin bilesimi içinde eriyecegiz. O bilesim, her seyi kurtaracak. Halkçılar, milliyetçiler,
sosyalistler, öyle pismemis nohut taneleri gibi durmayacak. Bunların birbirine karısması, hallesmesinden halka
önderlik edecek birikimde bir Parti çıkacak. Öyle hiziplerin birlesimi olmayacak, zaten olmayacagı gözüküyor.
Fikir ayrılıkları da gelenler ile eskiler arasında olmayacak, bu çok açık görülüyor. Bu süreci o bakımdan çok iyi
anlamamız gerekiyor.
11. Yapmak ya da yapmamak
Aslında bizim aramızdaki tartısma sudur; bazı tehlikeleri üstlenerek bir sey yapmak ile hiçbir sey yapmamak
arasındaki seçenegi tartısıyoruz. Geldik biz bir kayaya dayandık. Parti gelisti, olgunlastı bir noktaya geldi.
Türkiye, büyük zorluklarla karsı karsıya. Derin bir krize girdik ve devrimci çözümler gündemdedir. Tartısmayı bu
zeminde yürütmeliyiz. Yani Türkiye’nin içine girdigi altüst oluslar ortamının sorunlarına cevap vermek için. Ya
bu milletimizin basına geçip Ergenekon’da oldugu gibi kayaları delip çıkacagız veya tarihin kenarına düsecegiz.
Bakın bir parantez açalım. Ben Ergenekon dedikçe birçoklarının tüyleri diken diken oluyor. Ben de inatla
Ergenekon diyecegim. Çünkü bakın arkadaslar bu Türk aydınının büyük gafletidir. Ahilius desem, Hektor
desem, Truva’dan Homeros’un destanlarından örnekler versem bayılırlar. Onlar da destandır ve dünya mirası
içindedir, bir sey demiyorum. Ama bizimkiler destan degil midir, dünya mirası içinde onlara bir yer bulunmaz
mı? Kendi hayatımızdan, kendi destanlarımızdan, Anadolu’nun destanlarından, Ortadogu, Orta Asya
destanlarından örnek verince, ürperirenlere soruyorum bu soruyu. Milletlerine, emekçi halka
yabancılasmıslardır. ABD güdümlü sahte milliyetçilere bu büyük miras bırakılırsa, sosyalist mi oluyoruz, yoksa
frankofon mu?
Türk destanları müthis destanlardır. Edebi degerleri olaganüstüdür. Yunan destanlarında bireysel
kahramanlar vardır, askeri demokrasi çagının gerçegi. Ergenekon’da ise Demirci var ve halkı harekete geçiririp
körükleri çalıstırıp dagın demirini eriterek, kolektif bir is yapıyor. Biz kolektif bir çabayı, halkın önderi olan
Demirciyi bırakıyoruz, neye hayranlık besliyoruz? Truva kalesinin önüne gelmis, Ahilius oradan bagırıyor
“Hektor, Hektor, çık” diye, iki kisi dövüsüyor. Bizimki halkı birlestiriyor, demirleri eritiyor, daglardan çıkıyor. Yani
sosyalistlerin sarılacagı bir destandır bu… En önemlisi kendi halkının kaynagıdır. Ergenekon’daki Demirci
önder, bugün sçi Partisi’dir.
Konuya dönersek, önümüzdeki isin tehlikeleri yok mu, sonuna kadar var. Tehlikesiz bir is olmaz. Sistem
partiyi yutabilir mi, tabi yutabilir. Hem de ne büyük istahla. Ben size “hayır sistem partiyi yutmaz” demiyorum,
der miyim? O zaman gaflet uykularına yatarız. Ama eger biz bu yeni programı yapmazsak sistem partiyi daha
kolay yutar. Çünkü bizi devrimci kılan, bizi sistemin dısında tutan, keskin laflar degildir. Devrimci pratikle
sistemin dısında kalırız. Bizi devrimci pratiklere yönelten bu Tüzük ve Programı yaptıgımız için,
yutulmayacagız; sistemle daha yaman mücadeleler bekliyor bizi. ste güvencemiz buradadır; yoksa teorik
lafazanlıkta degil.
III. SINIFSAL TEMEL VE ÖNCÜ PART
1. Programın kamucu ve emekçi karakteri
Sefa arkadas çok önemli bir sey söyledi. Bu programın kendisi kamucu, yani karma ekonomiyi getiriyor.
Ayrıca Avrasya’dan yükselen uygarlıgın kamucu ve toplumcu karakteri vurgulanıyor. Bütün ekonomik çözümler,
karma ekonomi kapsamında, ancak kamu öncülügünde. Hortumcunun malına el konulması, iç borçların
ertelenmesi öngörülüyor. Bunlar, mülkiyet sistemine yapılan müdahalelerdir. Böyle bir program, ancak
emekçilerin seferber edilmesiyle uygulanabilir.
2. Seçkinleri kazanmak mı emekçileri kazanmak mı?
Bazı arkadaslarımızın “Biz seçkinleri kazanmak için programı degistiriyoruz” elestirisini kabul etmiyorum. Bu
iddianın bizim pratigimizle hiçbir alakası yok. Partimizin arkadaki büyük pratigine bakın; 30 tane köylü kurultayı,
20 tane isçi kurultayı, bütün özellestirme mücadelelerinde en önde, sendikalarda en itibarlı parti. Genel Baskanı
dahil, bir ayagı köylerde olan parti. Ankara ilimiz son seçim çalısmasında bin köye gitti. Hep yoksullara giden,
emekçilere yönelen bir partiyiz. Bizim partinin zaafı, yakın zamana kadar aydını kazanamamaktı. Ama kafada
önyargılar var. Köyden çıkmıs, emekçi karakterde insanlarımızı, burjuvazinin insanları olarak görüyoruz. Bunlar
emekçi halkın evlatları, bütün davranısları ile öyle. Parti büyüdükçe, vatan savunması nedeniyle yavas yavas
milli burjuvazi içinde de etkili olmaya baslıyor. Bunu iyi karsılayacagımıza, gelistirecegimize, kaygılanıyoruz.
Oysa isçi ve köylü, o burjuvazi denenleri, bürokratları, generalleri vb kazandıgımız zaman, bizim yanımıza
geliyor. Pratige girdiginizde bunu göreceksiniz. Niçin Bismil’lere, Düzce’lere, Kemal Pasa’lara vb o
arkadaslarımızla gidiyoruz. Niçin? Köylü onları görünce bize daha çok güveniyor, bizim kuvvetimize güveniyor.
Öyle “seçkinleri kazanma çizgisi” degil bu. Seçkinleri kazanmak da iyi bir sey. Öncü nedir, seçkindir. Parti
seçkinlerden olusur. Seçkini iyi tarif etmek lazım.
3. sçi sınıfı önderligi
Programda isçi sınıfı önderliginden de söz edilebilirdi. Fakat geldigimiz, olgunlastıgımız noktada, önder
sınıfın gögsüne vurarak “ben sana önderlik edecegim” demesi, önderlige hizmet etmiyor. gneyi hemsire cart
diye yaptıgı zaman, diyorsun ki bu hemsire beceremiyor, acıtıyor, digerinin eli ne kadar hafif diyorsun. Önderin
de eli hafif olmalı, hissettirmemeli. Bu da siyasî olgunluk meselesidir. Hiçbir önder, “sen benim arkamdan
geleceksin” diyerek önderlik yapamamıstır.
4. Öncü parti
Partimiz öncü parti olarak tanımlanmaktadır. Bizim Türk Devrim tarihinde bu öncü parti gelenegi vardır. Türk
Devrim tarihinde is yapmıs partiler, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, ttihat Terakki, Müdafa-i Hukuktur. Bunların üçü
de öncü partidir, üçü de fedailer partisidir. Onun için bu öncü parti tarifi sarttır. Bence kitle partisi yerine, halkı
harekete geçirmekten, seferber etmekten söz etmeliyiz. Halkla birlesmek, çok dogru. Ama kitle partisi baska bir
sey. ANAP, DYP, CHP gibi düzen partileri için kullanılıyor. Kendimizi öyle tarif edersek onlara benzetebiliriz.
Türkiye önümüzdeki dönemde çatısmalara gidiyor. ç çatısmalar, dıs çatısmalar… Burada öncü karakterde,
fedai karakterde olmayan bir partinin fazla yapabilecegi bir is yoktur.
Geldigimiz noktada milleti birlestirmek, milletin bütün sınıflarını birlestirmek, yakıcı, önemli bir görev haline
geldi. Biz bunu cepheler kurarak yapamadık. Güçbirligi çabaları gösterdik olmadı. Tarihte de olmuyor. Bakın
Vietnam, Kore devrimi. Bir devrim iki tane karargâh kabul etmez. Devrimin bir tane karargâhı olur. Hayat,
getirdi, döndürdü dolastırdı, bu olusan güçlerle parti içinde birlesmek, kaynasmak gibi bir zorunluluk ve
sorumlulukla bizi karsı karsıya bıraktı. Hayatın getirdigi noktada Kemalist Devrimi tamamlamak için Berlinlerde,
Lozanlarda birlesen insanlar, bu birlesmenin örgütsel biçimini yaratmak, birlesmeyi daha disiplinli hale getirmek
ihtiyacı duydular. Böyle bir çözümle bizi hayat karsı karsıya getirdi. Burada da kafamızda hamam tası olmadıgı
için, bu çözümü gördükten ve bir iki yıl yasadıktan sonra bu adım atıyoruz. Aslında o öncülerimizle biz bir parti
olmustuk. Simdi adını koyuyoruz. Tartısmaya karsı degilim. Ama ham ve çig tavırlar var. Özümlenmeyi
zorlastıran, dolayısıyla gelismeyi zorlastıran tutumlar var. Parti simdi müdahale ediyor. Müdahale etmek
toplumu dönüstürmektir. Toplumu dönüstürürken kendimiz de dönüsüyoruz.
5. Hayata müdahale
Parti, bu programla hayata müdahale edemez türünden görüsler de dile getirildi. Müdahale hayatın içinde
olur. Bulutların üzerinden hiçbir müdahale yapılamaz. Bu program ve tüzük önümüzdeki süreçlere müdahale
eder, çünkü araçlarını, kuvvetlerini yaratıyor. Kuvvetiniz olmazsa hiçbir seye müdahale edemezsiniz.
spatlanan bir olay var. Bu programı birdenbire, bu gün yazmadık. 15–20 yıldır yazıyoruz. Her kongrede
yakamıza yapısıyorsunuz, niye programımızı degistirmiyoruz, olgunlastırmıyoruz diye. Biz, durun zamanı var,
en kritik noktada yapalım dedik. 1987 Programı’ndan bu yana 20 yıl geçti. ste en kritik noktada programımızı
arkada kalan dönemin derinlesmeleri ve olgunlasmalarıyla zenginlestiriyor ve hayata müdahale imkânı
kazanıyoruz.
6. Degisim degil, hakikate baglılık
Programla ilgili olarak, degisim lafını kullanmayalım arkadaslar. Degisim, küresellesme döneminde ABD’nin
anahtar kavramıdır. Biz, halkımız ve vatanımız ve cumhuriyetimiz için bütün varlıgımızı ortaya koymusuz. Bizi
niye seviyor bu millet; “Bunlar dirençli, kararlı” diye seviyor. sin gerçegi de budur. Ne oluyor? Olgunlasıyoruz,
pisiyoruz. Ama degisim lafı çok tehlikeli. Hiç kullanmayalım. Neyi kullanalım? Hakikate dayanmak,
olgunlasmak, kendimizi gelistirmek, devrimcilesmek, hayata müdahale eder hale gelmek, ayagımızı yere
basmak. Bu kavramları kullanalım. Bu program özünde bizim eski programımızı olgunlastırmakta, gelistirmekte,
milletiyle daha sıkı birlestirmektedir.
IV. SONUÇ
1. Kendimize güveniyoruz
Bu tüzük program, Partiye güvenenlerin, kendimize güvenenlerin tüzük programdır. Ben özümlerim,
kaynastırırım, birlestiririm, o kabiliyetim vardır diyenlerin programıdır. Bir bakıma bu tartısmalar, partimiz içinde
kendimize güvenmek ile güvenmemek arasındadır. Mücadeleden korkmamak lazım. Parti içi mücadele her
zaman olacaktır. Partiyi gelistirecek olan da budur.
Bir arkadas, su anda bizim tüzügümüz eski tüzügümüzdür dedi. Dogru, bu tüzük daha kabul edilmedi. O da
dogru. Arkadaslara fikirlerini parti kongrelerinde söylemelerini hem rica ediyorum; eminim söyleyeceklerdir.
Parti bu tartısmaları çok olgun yürütüyor, yürütecektir. Ama fikirlerimizi söylerken kazandıgımız arkadaslarımızı
yıldırmak gibi sonuçlara dikkat edelim. Aramızdaki tartısmayı gerçeklige gönderme yaparak yürütelim.
2. Devrimci teori ileri pratiklerden çıkar
Partimizin yeni Tüzük ve Millî Hükümet Programı, Türkiye tarihinin en gelismis, hayata en uygun, en
devrimci programıdır.
En gelismistir, çünkü en gelismis verilere dayanmaktadır; hayata uygunluk açısından da gelmis geçmis en
yüksek bir olgunluk düzeyini yansıtır.
En devrimci programıdır; çünkü bugünün devrimci ihtiyaçlarına kararlı olarak tek bir ödün vermeden cevap
vermektedir. Yine en devrimcidir; çünkü bizleri Türkiye tarihinin en ileri pratiklerine götürmektedir.
Bu program, Türk Devrimi’nin çok önemli bir gerçegini yeniden saptamıstır. Türk Devrimi, 1876, 1908, 1920
ve 1960 atılımlarında, hep Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalist birikimi bir araya getirmisti. ste biz, bunu kesfettik.
Kızıl elma diye suçlamaları bosuna degildir. Çünkü ABD, teoriden korkmaz, devrimci pratikten korkar.
Lozan’dan korkar, Bismil’den korkar, Berlin’den korkar, özellestirmeye karsı isçi hareketlerinrden korkar, sosyal
güvenligi savunan mücadelelerden korktar, köylü harektlerinden korkar. Dikkat edin bütün bu millî ve sınıf
mücadelelerinde, Milliyetçiler, Halkçılar, Sosyalistler birlikte. Eregli’de, Seydisehir’de, SEKA’da, Tekel’lerde,
Telekom’larda, Seker fabrikalarında, isçi ve köylü kurultaylarında hep birlikte oldular. ste biz bu gerçegi
kesfettik. O ÖDP, EMEP, TKP türünden sözde sosyalistler, at gözlükleri yüzünden göremediler, göremezlerdi.
Bu Milliyetçi, Halkçı ve Sosyalistlerin birligi, bizi vatan savunmasının önderligine tasıyor. Bu cephenin
dısında kalanlar ise, gitsinler ABD denetimi altında sözde Komünistlik yapsınlar. Baska ne yapabiliyorlar ki?
Teorinin insası açısından bakarsak, size bir formül: Bizi ileri pratiklere götüren her sey, iyidir; olumludur.
Milliyetçi, Halkçı ve Bilimsel Sosyalistlerin birligi, bizi vatan savunmasına ve ileri pratiklere götürüyor. Öyleyse
dogrudur ve olumludur. Teorik gelisme de buradan çıkacaktır ve nitekim buradan çıkmaktadır. Partimizde yeni
Tüzük ve Programı anlamayan arkadasların bunun üzerinde düsünmelerini rica ediyorum. Kendimizi devrimci
pratiklerden yasaklarsak, hangi teorik gelismeyi kaydedecegiz. Belki diyeceklerdir ki, Milliyetçi ve Halkçılar ile
Partinin dısında cepheler kurarak birleselim. Bunu da denedik. Hayat, bizi daha ileri, daha disiplinli, daha
devrimci ve partimizi öncü konumlara yerlestiren bir çözüme getirdi. Teoriden çıkarak degil, prtaigi ilerleterek bu
çözüme geldik. Öyleyse yaptıgımız is dogrudur. Bunu yapmazsak, vatan savunmasının dısında kalacagız. 20.
yüzyılda bütün devrimler, vatan savunmasında gerçeklesti. O nedenle vatan savunmasının dısında kalmak,
devrimin dısında kalmaktır. stiklal Savası yapılırken, stanbul’da ngiliz isgalcilerine hizmet eden Sosyalist Hilmi
gibi mi olalım veya tramvay isçisine bildiri dagıtan Komünistler gibi tarihin kenarına mı düselim? Ayıp olmaz mı,
kendimizden utanmazmısız o zaman? Ama bazı arkadasların böyle bir ayıpları yok galiba? Bu arkadaslar
devrimci pratiklerin ve Partinin dısında kalmaktan pek korkmuyorlar, vicdanları pek sızlamıyor bu durumlara
düsecekleri zaman. Evet dogrudur çogu arkadas Bilimsel sosyalizmi savunma kararıyla böyle davranıyor,ben
onlarla birlikteyim, onlar meseleyi çözecektir. Aka bir kısım arkadas devrimci pratigin dısında kalma egiliminde.
Bu yeni programı bir fırsat olarak görüyor. Tıpkı o 1990’ların Kanatçıları gibi. Bakın hepsi dönek oldu. Dönek
olmayanlar ise, Parti’ye geliyor, yeniden üye oluyor.
3. Devrim, vatan savunmasında olacak.
Bilim ve teori, vatan savunmasında, yani devrim pratiginde gelistirilecek. Baska bir yerde gelistirilemez.
Öyleyse partimizi vatan savunmasının ileri mevzilerine yerlestiren her karar, her tercih dogrudur Teoriye
baglılıgın, davaya baglılıgın, teorik gelismenin kanunu budur.
4. Bilimsel Sosyalizm ortaya çıkısında ve her atagında demokratik devrim zemininden beslendi
Bilimsel Sosyalizm, 19. yüzyılın ortasında, burjuva demokratik devrimlerin bilimsel birikimini kaynak alarak
ortaya çıktı. Ekonomide ngiliz burjuva iktisatçılarına, Felsefe’de Alman burjuva felsefesine ve sosyalizm
programında Fransız burjuva sosyalizmine dayandı. Sınıf mücadelesi teorisini kesfeden Marks degildir;
burjuvazinin bilim adamlarıdır. Marks, bütün bu teorik temele, bu tarihsel sürecin proletarya diktatörlügüne gittigi
tezini ekledi. Mark’ın ögretisi, Avrupa merkezli idi. Çünkü gelismis kapitalizm ve isçi sınıfı Avrupa’daydı ve
dünya devriminin merkezi o zaman Avrupa idi. Buna ragmen Marks, Avrupa’nın gericiligi zayıflatan millî
devrimlerini destekledi; 1871’de Almanya’nın birliginden yana tavır alınca, onun Bismarck’ın usagı oldugunu
söyleyenler çıktı. Yine Marks, Avrupa’da 19. yüzyıl devrimlerinin basarısızlıgını incelerken, köylü kitlelerinin
devrime kazanılmamıs olmasına dikkat çekti. Köylü, Marks için hâlâ önemliydi. Çünkü Avrupa’da demokratik
devrimler ile Paris Komünü gibi sosyalist devrim deneyimleri iç içeydi.
Eger Bilimsel Sosyalizm, 20. yüzyılda Avrupamerkezli kalsaydı, ölecekti. Çünkü artık Avrupa, dünya devrim
ocagı olmaktan çıkmıstı. Avrupa’da devrim, uzun bir süre için sönmüstü.
19. yüzyıl sonunda kapitalizmin emperyalizme dönüsmesi sonucu dünya Ezen ve Ezilenler olarak iki kampa
ayrıldı. Buna baglı olarak devrimin merkezi de Dogu’ya, Asya’ya kaydı. Bu kosullarda Bilimsel Sosyalizmi, yine
Asya’nın demokratik devrimleri zemininde, Lenin ve Mao Zedung gelistirdiler, bir bakıma yeniden insa ettiler.
Denebilir ki, Marksizm bu kez Asya’da yeniden filizlendi. Bu kez Asya’nın millî demokratik devrimleri zemininde.
Bilimsel Sosyalizmin öncülügü ve ögretiye katkılar da, Asya’ya kaydı. Lenin’den Mao’ya dogru bir gelisme
süreci izlendi.
Lenin’in Bilimsel Sosyalizme katkılarını iyi tahlil edelim. Hepsi de Asyalılık temelindedir ve demokratik
devrimler zeminindedir.
Birincisi, Dünyanın Ezen ve Ezilen ülkeler diye iki kampa ayrılması, Asya’daki millî uyanısları teorilestirir. Üç
ülke sürekli örnek verilir: Türkiye, Çin ve ran. Üçü de millî demokratik devrim asamasındadır.
kincisi, Lenin, Marks’ın Avrupamerkezli devrim teorisinin artık geçersiz oldugunu saptar. Devrim, proletarya
ile burjuvazi arasındaki mücadelenin ürünü degil, emperyalizme karsı mücadelenin ürünü olacaktır; yani Asya
ülkelerinde emperyalizmin zayıf halkasında olacaktır. Lenin, devrim teorisinde millî demokratik devrim
pratiklerine dayanır ve o pratikleri teorilestirir.
Üçüncüsü, Lenin, isçi köylü ittifakını eksen aldı. Leninizmi, köylülüge verdigi önemle tanımlayanlar olmustur.
Yanlıs degildir. Lenin, 1921 Yeni Ekonomi Politikasıyla (NEP) burjuvaziye de bir süre alan açtı. Demokratik
devrim devam ediyordu. Nitekim Sovyet Devrimi, 1929 yılına kadar köylük alanlarda kolektiflestirmeye gitmedi.
1929 yılındaki atılım ise, devrimin önderleri, Stalin ve arkadasları tarafından olagan sayılmadı. Henüz
kolektiflestirme için zaman erkendi. Ancak dünya savasının yaklasması ve zengin köylülerin sehirleri aç
bırakması üzerine kolektiflestirme zorunlu ve olaganüstü bir uygulama olarak baslatıldı. Köylerde toprak
üzerindeki özel mülkiyeti tasfiye eden bu uygulama, zorunluydu, ama aynı zamanda Sovyetler Birligi’nde tarım
üretiminde yarattıgı zayıflıklar yüzünden geri dönüsün zeminini yaratan yönleriyle de ele alınmıstır.
Bilimsel Sosyalizmin üçüncü büyük atılımı, Sovyetler Birligi’nin de daha dogusunda, Asya’da gerçeklesti. Bu
kez Mao, bası çekiyordu. Mao Zedung’un katkıları da, hep millî demokratik devrim eksenlidir. Bir Asya
ülkesinde Lenin’in devrim teorisini gelistirdi. Köylülügün önemi, hatta esas güç olması, isçi köylü ittifakı,
sehirlerin köylerden kusatılmasını içeren uzun süreli halk savası; bu teorinin önemli baslıklarıydı.
Daha önemlisi, Mao, sosyalizm pratiklerini degerlendirerek, kolektif mülkiyete geçisin esas olarak
tamamlanmasından sonra da kapitalizme, hatta Ortaçag kosullarına geri dönüsün mümkün oldugunu ortaya
koydu. Sovyetler Birligi ve Dogu Avrupa deneyimleri bunu kanıtlamıstı. 20. yüzyılın sosyalizmi kurma girisimleri,
görece geri ülkelerde gerçeklemisti. Bu nedenle bu çabalar, demokratik devrim görevleriyle iç içe geçmisti. O
kadar ki, bu ülkelerde geri dönüs sonucu kurulan sistemi kapitalizm denmesi de zordu. Yarı ortaçaglı mafya
rejimleri ortaya çıkmıstı. Bu olgular da gösterdi ki, aslında dünya proleter devrimleri çagını degil, millî kurtulus
savasları ve sosyalist devrimler çagını yasıyordu. Sosyalist devrimler ise, adı sosyalist olmakla birlikte
çogunlukla demokratik devrim görevlerini yerine getiriyordu.
ste bu pratiklerin teorisini Çin gelistirmektedir. Çin Komünist Partisi, sosyalizmin alt basamaklarında
oldugunu saptamaktadır. Uygulanan ekonomi, Çin gerçekleri temelinde planlı ve karma ekonomidir. Kamu
mülkiyeti ile özel mülkiyet yan yanadır ve hatta rekabet halindedir. Çin, demokratik devrimi tamamlamak ile
sosyalizmi kurmak görevlerini birlikte yürütmektedir ve bu dönemin daha uzun zaman devam edecegini
saptamaktadır.
Diger sosyalist ülkeler, Vietnam ve Küba da, Çin’i örnek alıyorlar. Vietnam, Çin çizgisindedir. Küba ise,
saglık ve egitim alanı dısında sosyalizm mevzilerinden büyük ölçüde geri çekilmis ve demokratik devrim
mevzilerine yerlesmistir. Kore DHC de, benzer süreçlerin esigindedir.
Bütün bu gerçekler, dünyamızın 1917 Ekim devrimi’nden sonra söylendigi gibi, proleter devrimleri çagında
degil, millî kurtulus devrimleri ve sosyalist devrimler çagında oldugunu kanıtlamaktadır. Bugün Bilimsel
Sosyalizm, dünyanın bütününe baktıgımız zaman, 1848 Komünist Partisi Manifestosu’ndan bu yana 158 yıl
geçmesine ragmen, hâlâ o günkü gibi, demokratik devrim pratiklerinde gelistirilmektedir. Avrupa’nın gelismis
denen ülkelerine baktıgımız zaman, Haçlı seferlerinin, hurafenin, mafyalasmanın vb alıp basını yürüdügünü
görüyoruz. ABD, ngiltere, Fransa, Almanya gibi gelismis denen ülkeler bile, yer yer demokratik devrimlerin
gerisine düsmüstür.
Bu durumda çag, hâlâ esas olarak emperyalizm ve millî demokratik devrimler çagıdır. Teoriyi, yasanan millî
demokratik devrimler zemininde gelistirmek dısında yapılabilecek fazla bir sey yoktur. Bilimsel Sosyalizm, 1848
Manifestosu gibi, yine insanlıgın demokratik devrimler birikimi üzerinde yükselmektedir. Hayatın belirledigi bu
yerde, bu asamada bulunuyoruz. Bilimsellik, insanlıgın pratigiyle sınırlıdır. Geçmis Avrupa’da proletaryaburjuvazi
çelismesi ekseninde üretilmis teoriler, bugün geçerliymis gibi bakanlar var dünyamıza. Bu yüzden
demokratik devrimler ile sosyalizm arasına kalın duvarlar çekiliyor. Oysa hayatın fırtınaları ve yasanan çagın
dalgaları, hep o duvarı yıkıyor ve bilim de ve elbette bilimin dorugunda üretilen Bilimsel Sosyalizm de, bu
gerçeklik zemininde gelisiyor.
Yunan tanrılarından Antaios, kuvvetini topraktan alıyordu. Yere düsecek olsa topraktan kuvvet alarak ayaga
kalkardı. Herakles, onu havaya kaldırıp ayaklarını yerden keserek bogdu.
Bilimsel Sosyalizm de, her krizini demokratik devrim dalgasından kuvvet alarak çözmüstür. Bilimsel
Sosyalizmin kuvvet aldıgı zemin, hep demokratik devrimler oldu. Kurulusunda, Lenin’le ve sonra Mao’yla hep
demokratik devrimlerden beslenerek büyük ataklarını gerçeklestirdi. Çünkü dünya hâlâ o çagda yasıyor. Dünya
devriminin merkezi olan Ezilen Dünya, millî demokratik devrim çagındadır. Gelismis oldugu söylenen Batının
kapitalist ülkeleri, devrim cografyasının kenarına düsmüstür ve Ezilen Dünya’nın yükselisi onu devrimin
merkezine çektigi zaman, bu çürümeyi, öncelikle emperyalizme ve mafya düzenine karsı bir tür demokratik
devrimle asacaktır. Sosyalizm orada da daha sonraki asamadır. Bu ayama, hızla geçilebilir ve geçilecektir, ama
yine de asamadır.
Marks’tan baslayarak Bilimsel Sosyalizmin bütün baslangıç ve ileri atılımları, dikkat ederseniz, demokratik
devrimlerin yeniden kesfinden baska bir sey degildir. Marks’ın kendisi Bilimsel Sosyalizmin demokratik
devrimlerdeki kaynaklarına dikkat çekerek bunu açıkça belirtmisti. Bunu anlamayanlar, sosyalist devrimcilik
adına Mensevik olurken ve burjuvazinin ve gericiligin safına yuvarlanırken, Lenin, 20. yüzyıl basında
demokratik devrim gerçegini Dogu’nun dünyasında yeniden kesfederek teoriye can kattı. Bu kez Lenin’i
anlamayanlar oldu ve Türkiye’de görüyorsunuz, ÖDP, EMP, TKP ve digerlerinin özelligi Lenin’i, daha dogrusu
20. yüzyılın Ezen-Ezilen Dünya gerçegini anlamamıs olmalarıdır. Bu durumda Mao’yu hiç anlayamazlardı. Bu
yüzden Sovyetler Birligi yıkılınca hepsi ters tosbaga oldular. Aslında Mao’nun yaptıgı is de, Asya’nın millî
demokratik devrim gerçegini kesfetmesidir. Hepsi bu kadar basittir.
Küresellesme sürecinde dünya daha da geriye düstü. Biz, yaptıgımız her isi, programlarımızı, strateji ve
taktiklerimizi hep o geriye düsen dünyada ve Kemalist Devrim’in yıkıldıgı Türkiye kosullarında üretmek
durumundayız. Ama bakıyorum bazı arkadaslarıma Paris Komünü’nün barikatlarında zafer sarhoslugu
içindeler. Avrupamerkezliler. Demokratik devrimlerin bilimi ile Bilimsel Sosyalizm arasına duvar çekmelerinin
nedeni, pratikten degil, teoriden hareket etmeleridir. Bu durumda metafizige saplanmaları ve hurafeler
üretmeleri kaçınılmazdır.
Daha basitini söyleyecegim: 20. yüzyılın ilk çeyreginde nasıl Lenin ve Mustafa Kemal, yalnız devrimci
pratiklerde degil, teoride de bulustular. Bugün de demokratik devrimlerin bilimsel verileri ile Bilimsel Sosyalizmin
teorik kazanımlarını bulusturmak zorundayız. Daha dogrusu, bu bulusma hayatın kendisinde vardır. Bizim
meselemiz, hayatta olan bulusmayı, kafamızda da gerçeklestirmektir.
Kanımca en dogru formül sudur: Bilimsel Sosyalizm bilimin dorugudur. Ancak bu dorukta olmayı, Tanrı
tarafından bagıslanmıs bir paye olarak görmek, metafizigin dorugudur. Bilimsel Sosyalizmi, demokratik
devrimlerin mirasından koparanlar, aslında iste o metafizigin doruguna tırmanmaktadırlar. Çünkü
yükselebilecekleri baska bir basamak bırakmıyorlar. Kendi beslenme kaynaklarını yok ediyorlar.
Bu durumda bilimin dorugunu iyi tanımlamamız gerekiyor. Bunun anlamı, bilimsel kaynaklar ve veriler, bizim
üzerinde teori kuracagımız birikimdir. O birikimin tek bir ölçüsü vardır, o da hayattır; olgulardır.
Deneycilige, baska deyisle Ampirizme de düsecek degiliz, Bilimsel Sosyalizmin elbette bir teorisi vardır.
Ama mesele, o birikimi sürekli hayatla beslemek, ayrık otlarını boy verdikçe sürekli çapalamak, elbette bu isi
topragın üzerinde yapmaktır. Topraktaki çesitli besinler, madenler vb teorimizi besliyor. Beslenme
kaynaklarımızla büyüttügümüz teoriyi birbirinden koparmanın sonuçları bellidir. Bugdayın topraktan beslenerek
filizlenmesi gibi, Bilimsel Sosyalizm de bilimden beslenerek büyüyecektir. Bugdayın sapında ve basaklarında
bulunan bütün maddeler, sonuç olarak köklerindeki toprakta ve suda mevcuttur. Böyle bakarsak, bilim ile
Bilimsel Sosyalizmin maddesinin aynı oldugunu saptayabiliriz. kisi arasındaki iliski, toprak ve sudaki
maddelerin bugdaya dönüsmesinden baska bir sey degildir. Buradan hareketle, dönüsme olayını ihmal
edersek, bilim ile Bilimsel Sosyalizmin aynı oldugunu söylemek bile mümkündür.
Sosyalizm adına bagnazlık yapanlar, besleyen ile filizlenenin maddesinin aynı oldugunu inkar etmektedirler.
Sosyalizme düsmanlık bagnazlıgında diretenler ise, dönüsme olayının önemini reddetmektedirler.
Evet bugday, toprak ve sudan yesermistir; ama bugday diye de bir olgu vardır.
DPNOTLAR
1 Bu konuda Dogu Perinçek’in yeni çıkan kitabına bkz. Kemalist Devrim 5 – Felsefi ve Milletlerarası Kaynakları- Kaynak
Yayınları, stanbul, Ekim 2006
2 Kurtulus Savası’nın deolojisi – Hakimiyeti Milliye Yazıları -, Genisletilmis 2. basım, Kaynak Yayınları, s. 100 vd.
3 Tarih IV, Üçüncü basım, Kaynak Yayınları, Haziran 2001, s. 59
4 Bkz. Dogu Perinçek, Kemalist Devrim 5 – Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları; ve Teori’nin bu sayısındaki “Atatürk ve
Sosyalizm” baslıklı yazı