CUMHURİYET DEVRİMİ VE ŞEYH SAİT AYAKLANMASI

CUMHURİYET DEVRİMİ VE ŞEYH SAİT AYAKLANMASI

Bayram YURTÇİÇEK

Öyle günler yaşıyoruz ki, tarihimizde ne kadar gerici, karşı-devrimci olay varsa yeniden ve yeniden toplumun önüne getirilmekte ve toplumun tarih bilinci ve hafızası bozularak çürütülmek istenmektedir. Toplumlar tarihleriyle de mücadele ederler. Devrimci sınıflar tarihlerindeki ilerici ve devrimci mirasa sarılırken, karşı-devrimciler de kendi gerici ve irticai mirası yeniden toplumun gündemine getirmeye çalışırlar. Türkiye tarihi esas olarak son iki yüzyıldır kapitalist emperyalizme ve yerli gerici ve irticai hareketlerle mücadele tarihidir. İttihat Terakki, Cumhuriyet Devrimleri hatta bunların da öncülü Genç Osmanlıların tartışma konusu olması bu nedenledir. 31 Mart, Menemen olayları Ermeni Tehciri ve gerici Kürt isyanlarının bugün piyasaya sürülmesi bundan dolayıdır. Bu nedenle Karen Foog “ Türk tarihinin hakkından gelmek” gerektiğini söylemişti.

En son olay 1925 yılında patlak veren Şeyh Sait ayaklanmasının 85. yıldönümü anma etkinlikleri oldu. Yakın zamana kadar küçük bir azınlık hariç toplumun büyük ve önemli kesimi Şeyh Sait hareketini gerici ve emperyalizme hizmet eden bir hareket olarak değerlendiriyordu. Bu değerlendirme büyük oranda Kürt grupları tarafından da paylaşılıyordu. Öcalan bile 70’lerin ortalarında Şeyh Sait hareketini karşı-devrimci olarak ilan etmişti. Toplum gericileştikçe gerici tarih gün yüzüne çıkarılıyor.
İsyan Öncesi Siyasi Durum
a-İç Siyasi Durum
Şeyh Said isyanı ile ilgili yorum yapan Kürt tarihçileri, ayaklanma nedeni olarak Lozan sonrası Kürtlere verilen sözlerin tutulmaması ve bunun üzerine Kürtlerin ayaklandığı şeklindedir. Tarihsel belgelere baktığımızda bu savın çok yerinde olmadığı ve isyan hazırlıklarına çok önceden başlandığıdır. Kurtuluş Savaşı sürecinde kurulan ittifaklara ve verilen sözlere rağmen Koçgiri’de ayaklanma çıkmıştı. Demek ki ayaklanmanın esas nedeni verilen sözlerin tutulmaması değil, Kemalist önderliğin sürdürdüğü anti feodal devrimci çizgidir. Cumhuriyetçilik ve laiklik yönündeki gelişmelerdir.

Kurtuluş Savaşı boyunca birlikte hareket eden birçok siyasi çevre, düşmanın denize dökülmesiyle kendi dünya görüşüne göre bir düzen kurmak için harekete geçti. Daha Kurtuluş savaşı sürerken başlayan ayrılıklar, Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla su yüzüne çıktı. Kurtuluş savaşına önderlik eden Mustafa Kemal liderliğindeki devrimci kadro Cumhuriyet ilan ederek bir adım öne geçmişti. 1 Mayıs 1924’te çıkardıkları kanunlarla, Hilafeti, Şer’i ye ve Evkaf Vekâletini kaldırdılar; ülkedeki bütün eğitim ve öğretim kurumlarını Milli Eğitim Bakanlığına bağladılar. Ardı ardına gelen devrimci atılımlar gerici muhalefeti de harekete geçirdi. Bu muhalefet Ermeni tehdidinden dolayı Kurtuluş Savaşına katılmış Kürt Feodalleri, Padişahlığın ve Halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkan grup ile esas olarak İstanbul’da üslenmiş ve basın dünyasına hâkim olan komprador burjuvazinin temsilcilerinden oluşuyordu. Ortak noktaları Cumhuriyete ve Laikliğe karşı olmaktı. Kemalist önderliğin gerek İngiltere ile olan sorunları gerekse ekonominin içinde bulunduğu sıkıntılar ve rejimin hala sağlamlaşmamış olmasını fırsat bilerek harekete geçtiler.
Ermeni tehdidi ve İngiliz- Fransız işgaline karşı Mustafa Kemal ile ittifak kurarak Kurtuluş Savaşına katılan o günkü Kürt hakim sınıfının temsilcileri Şeyhler, ağalar ve aşiret reisleri, Osmanlı devletinin yıkılması, cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması vb. gibi nedenlerle ittifakı bozdu. Daha sonra Kürt hareketine önderlik edecek olan kadrolar daha 1922 yılında Halifeliğin kaldırılmasına karşı mecliste, Kemalistlere karşı mücadele ediyordular. Bitlis Mebusu Yusuf Ziya, Meclisin 18 Kasım 1922 tarihli gizli celsesinde yaptığı konuşmada Halife Vahdettin’in kaçmasından sonra İslam âleminin başsız kaldığını, İstanbul’un işgal altında olmasından dolayı hakim olunan bölgelerde halifenin seçilmesinin şart olduğunu belirtip, meclisi de Allah’ın buyruğu gereği halifenin yönetmesi gerektiğini savunmuştur. Bu konuşması tepkilere yol açmış, Mustafa Kemal, Yusuf Ziya’ya cevap vererek sert bir polemiğe girmiştir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa(Ankara)- Bu meclis Türkiye Milletinin Meclisidir. Türkiye Halkının Meclisidir. Bunun sıfatı, bunun salahiyeti, yalnız Türkiye halkının yalnız Türkiye Milletinin, devletinin hissiyatına, mukarreratına aittir. Bu meclis kendisine, bütün âlemi İslamiyet’e şamil bir kudret veremez efendiler. Binaenaleyh bu Meclisin Riyasetinde bulunacak zatın da olsa olsa temsil edeceği şey, yalnız Türkiye’ye ait olabilir. Bu mahdut bir şeydir. Hâlbuki Makamı Muallâyı Hilafet, bütün âlemi İslam’a şamil bir makamı mukaddestir.(ATABE)
Yusuf Ziya, Saltanatın kaldırılmasından iki buçuk ay sonra Afyon milletvekili Hoca Şükrü ile birlikte yazdığı ve mecliste dağıttığı, “Hilafet-i İslami’ye ve Büyük Millet Meclisi” başlıklı broşürde “Hilafetin Hukuk ve vazifelerini iptal etmek hiç kimsenin hiçbir meclisin elinde değildir… Halife Meclisin, meclis halifenindir.” (Ş.Süreyya Aydemir, Tek Adam C.3 S.67-68)

Bu tartışmadan da anlaşılacağı gibi Mustafa Kemal bir cumhuriyet tasarlarken, büyük oranda Kürt ağa ve şeyhleri birliği bir padişah ve halifelik makamı altında sürdürmeyi planlıyorlardı. Meşhur deyimle Öküz öldü, ortaklık bozuldu. Padişahlık ve Halifelik kaldırılınca ortaklık da bozulmuş oldu.

Eski Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya

Şeyh Sait ayaklanmasını inceleyen araştırmacıların tümü, ayaklanmanın Kürtlükle ilgili çalışmalarını eski Bitlis milletvekili Yusuf Ziya’nın yaptığını belirtmektedirler. 1982 Bitlis doğumlu Yusuf Ziya, mütareke döneminden beri Kürtçülük faaliyetlerinin içinde yer almış ve bu çalışmalarını Roja Kürd dergisinde yazdığı yazılarla sürdürmüştür. Daha sonra Bitlis milletvekili olarak birinci meclise girmiş, mecliste de her fırsatta Kürt meselesini gündeme getirmiştir. Birinci mecliste Mustafa Kemal’in önderlik ettiği cumhuriyetçilere karşı ikinci grupta yer almış Padişahlığın ve halifeliğin kaldırılmasına karşı mücadele etmiştir. Yusuf Ziya’ya göre Kürtleri ve Türkleri, daha doğrusu Müslüman milletleri birleştiren yegane kurum hilafettir ve hilafetin kaldırılması bütün İslam dünyasında kargaşalık yaratacaktır. Yusuf Ziya, Seyit Abdulkadir ve diğer Kürt önderleri Osmanlının devamı ve halifeliğin sürmesi çerçevesinde Türklerle işbirliğini savunmuş ve Türkiye’ye bağlı onun himayesinde bir özerkliği savunmuşlardır. Ne zaman ki, Kemalistlerin Cumhuriyet rejimini kuracakları ve hilafeti kaldıracakları anlaşılınca, ayrı devlet çalışmaları da başlamış oluyordu. Kürt isyanları üzerine araştırma yapan birçok tarihçi Şeyh Sait ayaklanmasının nedenlerinden biri olarak Lozan Antlaşmasından sonra Kürt kimliğinin inkâr edildiğini, bu nedenle isyanların çıktığı şeklindedir. Ayaklanmanın en parlak etkileyici şahsiyeti olan Yusuf Ziya’nın çalışmalarına bakınca, bu savın yeterince doğru olmadığı, Yusuf Ziya, Cibran’lı Halit Bey’in ve diğer isyan elebaşlarının daha önceden harekete geçtikleri ve örgütlenmeye başlayarak ayaklanma hazırlıklarına başladıklarını söyleyebiliriz.
Şeyh Sait isyanın hazırlanışında, 1922 yılında kurulan Kürt İstiklal Cemiyeti’nin rolü büyüktür. Daha açık bir ifadeyle ayaklanmayı bu cemiyet planlamıştır. Nuri Dersimi Cemiyetin amaçlarını ve cemiyete katılanları şu şekilde açıklamaktadır: “Kürt haklarını korumak amacıyla 1922 yılında Cibran’lı Miralay Halit Bey’in başkanlığında ve Bitlis Mebusu Yusuf Ziya ile birçok Kürt subayının katılımıyla Erzurum’da Kürt İstiklal Cemiyeti adlı bir parti kurulmuştu. Bu parti ile işbirliği yapan Kürt subay ve aydınlarının maksadı, bütün Kürdistan’ı kavrayan bir teşekkül yaratmaktı.

Bitlis, Darahini, Elaziz, Diyarbekir, Urfa, Siirt ve daha birçok yerlerde parti şubeleri kurulmuştu. Bu sırada adı geçen havalide Nastori harekâtını tenkile memur bir Türk fırkası bulunuyordu. Bu fırkanın kurmay başkanı İhsan Nuri Kürt olduğu gibi, fırka dâhilinde Vanlı Rasim, Hurşit, Tevfik Cemil ve Rıza adlı Kürt subayları dahi vardı. Bu subaylar adı geçen parti merkezinden aldıkları emir gereğince bulundukları mıntıka dâhilindeki aşiretler arasında isyan teşkilatı yapmakta ve Kürtleri birleşmeye davet etmekte idiler… Miralay Halit Bey, Âlicenap, Zeki, müdebbir ve vatansever bir Kürt aydını olarak tanınmış bulunduğu için, yaptığı propaganda ve irşidat başarılı sonuçlar veriyordu. Bu teşkilata şeyhler de girmişlerdi. Başta merhum Şeyh Sait olduğu halde, Melikan’lı Şeyh Abdullah, Çapakçur’un Çan şeyhleri, Palulu Şeyh Şerif ve daha birçok şeyhler dâhil idiler.” (Nuri Dersimi, Dersim Tarihi s.152- 153)

M. Şerif Fırat ise ayaklanmanın Kürt Teali Cemiyeti tarafından planlandığını iddia etmektedir. ”Kürt Teali Cemiyeti’nin icra kuvveti olan Cibran’lı Halit ve Yusuf Ziya, siyasi maksatlarını gizleyerek dini kisveye bürünüp zehirli fikirlerini bu yoldan Şeyh Sait’le Kormançi ve Zaza şubelerinin şeyh ve hocalarına aşılamışlardı. İş dine ve maneviyata intikal ettiği için dinin en büyük hamisi sayılan ve Cibran’lı Halit’in eniştesi ve şeyh olan Şeyh Sait, emirel-mücahidin adı altında isyanın başına geçerek manevi nüfuzunu kullanmıştı.”( M. Şerif Fırat, Varto Tarihi.

Firar eden Kürt Subaylar

Nasturi ayaklanmasını bastırmakla görevlendirilen birliklerin içinde Kürt subayların komutasında da bazı birlikler vardı. Bunlar eski Bitlis Milletvekili Yusuf Ziyadan aldıkları talimatlara göre hareket ediyordu.
“4 Eylül 1924’te Beytüşşebap Grubundan 18. Alay 1. Bölük Teğmeni Vanlı Hurşit’in 76 mevcutlu grubu ile ve bir süre sonra Yüzbaşı İhsan’ın yönetiminde Teğmen Rasim ve Teğmen Tevfik ile birlikte 275 mevcutlu grubun üzerlerinde 10 otomatik, 380 tüfek olduğu halde ve Garnah ambarından 800 kilo buğday almak suretiyle bilinmeyen bir istikamette firar ettikleri bildiriliyordu.” ( Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1. Cilt Sayfa 71) Bir müddet sonra firar eden erlerin bir kısmı kendiliklerinden gelip teslim oldular geri kalanlar ise yakalanarak kıtalarına teslim edildi. Subaylar ise İngiliz bölgesine geçerek, oradan Suriye’ye geçtiler. Firar eden subaylardan Yüzbaşı İhsan daha sonra Ağrı ayaklanmasının askeri lideri olarak ortaya çıkacak ve Kürt ayrılıkçıları ona İhsan Nuri Paşa diyeceklerdi.

Yine konu ile ilgili olarak Başbakan İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e gönderdiği 16 Eylül 1924 tarihli raporda Yusuf Ziya’nın faaliyetlerini şöyle anlatır:

“Kıtalarımızın Çölemerik, Beytüşşebap ve Harpul civarında toplanmaları sırasında Bitlis’te bulunan eski milletvekili Yusuf Ziya’ya Beytüşşebap grubundaki 18. Alay Yaveri ve kardeşi teğmen Rıza 31 Ağustos’ta bir telgraf çekmiş ve bunda ‘emredilen miktardaki meblağı emrinize poliçe etmek üzere cevabınızı beklemekteyim’ demiştir. Yusuf Ziya’da buna karşılık ‘Erzurum’a gidiyorum. Miktar tayinine mahal yoktur. Hemen ve süratle para gönderiniz. Muvasalatıma bakmayarak Bahattin ve Faik’e bilgi veriniz’ diye telgraf çekmiştir. Bahattin Ziya’nın kardeşidir ve Erzurum’da memurdur. Faik damadıdır. Bitlis’tedir.

Yusuf Ziya 11 Eylül’de Erzurum’dan Faik’e şu telgrafı vermiştir: ‘Ankara’ya hareketim Rıza’dan para gelmesine bağlıdır. Kendisinden aldığınız malumatı yarına kadar bildiriniz’

Faik 12 Eylül’de Ziya’ya şu karşılığı veriyor: ‘Rıza bir hafta önce 300 lira Hacı Mehmet vasıtasıyla çıkardığı halde şimdiye kadar almadığınıza mana veremedim.. Koyunları Siirt’e gönderdim. Satılırsa gönderirim. Sıhhatteyiz.’
Yusuf Ziya tutuklanmasından sonra da Faik’e şu telgrafı vermiştir: ‘Tutukluyum Ankara’ya gidemeyeceğim. Paraya ihtiyacım kalmadı. Nerede kaldığını tahkik et.’

Yusuf Ziya daha önce Muş ovasında Vartenis köyünde iken Beytüşşebap Grubunun Eylül’ün altıncı günü firar edeceğinden ve Siirt’le Van’ı basacağından söz etmiştir.

6. Beytüşşebap Grubuna dâhil olan ve Ziya’nın kardeşi Rıza’nın yaveri bulunduğu 18. Alaydan dört subay ile 400 kadar er de Eylül’ün ¾ gecesi firar etmişlerdir. Telgraf muhaberatı ve Yusuf Ziya’nın olaydan önce firar edileceğinden bahsedişi, kıtaların firarı ile dâhilde Van, Bitlis, Siirt bölgelerinde ayaklanma tertip etmiş olduğunu ve bu ayaklanma sırasında bizzat Erzurum’da bulunarak ya bizzat mürettip olduğunu gizlemek veya Erzurum havalisinde bu yolda bir dayanak ve iştirak sağlamak istediğini tahmin ettirmiştir. Firari subaylardan birisinin Zaho’da İngilizlere katılmış olması, genel tertibatın İngilizler tarafından alınmış olduğuna ihtimal vermektedir. Adı geçen kimseler kâmilen tutuklanmışlardır.” (Reşat Halı Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar S. 484)
Avni Doğan ise şunları söylemektedir.: “Nasturilerin tedibi sırasında askeri birliklerimizden bir kısmı silahları ile birlikte karşı tarafa geçmişlerdi. Bu eski Bitlis mebusu Yusuf Ziya ile arkadaşlarının marifeti idi.” ( Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası s.172) Görüldüğü gibi ayaklanma 12 Şubat’ta patlamasına karşılık, hazırlıkları çok eskiye dayanmaktadır. Ayrıca ayaklanma hazırlıklarından hükümet haberdardır. Ancak Fethi Bey Hükümeti, isyan hazırlıklarına karşı zamanında tedbir almamış ve isyancıların cesaretlenmesine ve ayaklanmalarına ortam hazırlamıştır. Bu nedenle mecliste sert eleştirilere uğramış ve istifa etmek zorunda kalmıştır.
İsyanının elebaşları oldukları tespit edilen Yusuf Ziya, Cibran’lı Halit, Halit’in kayınbiraderi Faik, Molla Abdurahim yakalanarak 14 Nisan 1924’te Bitlis’te idam edildiler. Böylece isyan siyasi liderlerinden mahrum, sadece dini liderlerle yürütülmeye çalışıldı. Ve dini söylem ağır bastı. Çünkü geniş Kürt halk kitlelerini milli değil dini söylemlerle harekete geçirebilirlerdi.

Sorunu daha iyi kavrayabilmek için 1922 yılı ile 1925 yıllarında yapılanları kronolojik olarak sunalım.
1 Kasım 1922: Padişahlığın ortadan kaldırılması. Müttefikler Lozan’a İstanbul Hükümetini de davet edince, Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanarak padişahlığı kaldırarak Türkiye’de tek hükümetin Ankara olduğunu bütün dünyaya ilan etmiş oldu.

16 Ocak 1923: İzmit Basın Toplantısı. Bu basın toplantısında Mustafa Kemal, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerde özerk yönetimlere sahip olacaklarını söyledi.
24 Temmuz 1923: Lozan Antlaşması imzalandı.
29 Ekim 1923: Cumhuriyet ilan edildi.
3 Mart 1924: Halifeliğin ve Şer- i ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılması.
20 Nisan 1924: Yeni Anayasanın kabulü
12 Şubat 1925: Şeyh Sait ayaklanmasının başlaması.

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

Türkiye’nin Kurtuluş Savaşından sonra üst üste giriştiği devrimler, toplumdaki bütün gericileri harekete geçirdi. İstanbul’daki komprador burjuvazisinin temsilcileri ile Anadolu’daki yerel feodal güçlerin temsilcileri Cumhuriyetin bu devrimci ataklarına karşı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı altında örgütlendiler. Bunlara Kurtuluş Savaşına katılmış bazı komutanlar da katılmıştı.

29 Ekim 1924’te daha önce siyasete girmeyeceklerini ileri sürerek ordudaki görevlerini tercih eden Birinci Ordu Müfettişi Kazım Karabekir Paşa, ertesi günde İkinci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa askeri görevlerinden istifa ederek Mecliste muhalefete liderlik yapan Rauf Bey’in yanında yer aldılar.
O günleri Mustafa Kemal şöyle anlatıyor:

“ Bir sene evvelden, Rauf Bey’in Başbakanlıktan çekilmesinden beri Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa vesaire arasında bu tertip düşünülmüştür. Bunda başarılı olabilmek için orduyu ele almak lüzumlu görülmüştür. Bu maksatla, Kazım Karabekir Paşa 1. Ordu Müfettişliğine atandıktan sonra, eski komutanlık bölgesi olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığını ve hayatını askerlik mesleğine adamak istediğini ileri sürerek terfian 2. Ordu Müfettişliğine gitti. 3. Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa’nın bu müfettişlik dâhilindeki kolordu komutanı Cafer Tayyar Paşa’nın da aynı tertibe dâhil olabileceklerini kabul ettiler. Bir sene ordular üzerinde, kendi görüşlerine göre çalıştılar. Ve orduları kendi taraflarına kazandıklarını sandılar. İstifalarından evvel, bazı komutanları kendileri ile beraber harekete imale çalıştılar. Bu bir sene zarfında, Cumhuriyetin ilanı, hilafetin kaldırılması gibi icraatımız, müşterek tertip sahiplerini daha ziyade birbirine yaklaştırarak müşterek harekete sebep oldu. Harekete, politika yolunan geçeceklerdi. Bunun için, uygun an ve fırsata yaklaşmışlardı. Siyasi sahada ve orduda hazırlıklarını yeter sayıyorlardı. Gerçekten, Rauf Bey ve benzerleri, Parti içinde muhafazasını başardıkları durumları ile Meclis’in tatil dönemine rastlayan aylarda, üyeler üzerinde ve yeni seçimde kazanamayan ikinci grup mensupları aracılığı ile bütün memlekette, milleti bize karşı olmaya hazırlamak için çalışmak fırsatına malik oldular. Memleket dâhilinde bazı gizli örgütlere teşebbüslere geçtiler. İstanbul’da Vatan, Tanin, Tevhidi Efkâr, Son Telgraf ve Adana’da Abdulkadir Kemal Bey tarafından çıkarılan Tok Söz gibi gazetelerle birleştiler. Bu gazetelerle bize karşı bir anonim taarruza geçtiler. Memlekette genel olarak fikir ayrılığı yarattılar. Hakkari bölgesinde, ordumuzla Nesturi tedibatı yapmakta olduğumuz bir sırada, İngiltere hükümete bir ültimatom verdi. Meclis’i olağanüstü toplantıya davet ettim.

İngiltere’nin ültimatomuna, bilindiği üzere cevap verdik. Harp ihtimalini göze aldık. İşte sözünü ettiğimiz kimseler, zor anda, bir yabancı devletin bize hücum edebileceği zamanda, kendilerinin de bize taarruz ve hücum ederek hedeflerine kolaylıkla ulaşabileceklerini sandılar. Muharebeye hazır bulundurmaya mecbur bulundurmaya mecbur oldukları ordularını başsız bırakıp, vaktiyle hoşlanmadıklarını söyledikleri politika sahasına atıldılar”( ATABE)
Şeyh Said ayaklanması bu siyasi zemine dayanarak çıktı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının dini vaatleri ve doğuya gönderdikleri sorumlu kâtiplerinin örgütlenmeleri ve kışkırtmaları olduğu görülür. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası dini düşünce ve inanışlara saygılıyız diyerek Cumhuriyet ve Laiklik karşıtlarının toplanarak örgütlendiği bir parti haline geldi. Doğudaki gerici unsurlarla ilişkiye geçerek onlara yol gösterdiler. Şeyh Said ayaklanmasından önce ayaklananların Ergani valiliğini kabul eden ve isyandan sonra yakalanarak idam edilen Kadri Bey’in Şeyh Said’e yazdığı bir mektupta bu ilişki açığa çıkmaktadır. Mektupta “Millet Meclisi’nde Karabekir Kazım Paşanın fırkası, şeriat fırkasına uymaktadır ve dindardır. Bize kolaylık göstereceklerinden şüphe etmem. Hatta Şeyh Eyüp’ün yanında bulunan sorumlu katipleri, fırkanın nizamnamesini getirmiştir.” Demekteydi. Yine Şeyh Eyüp yargılanırken verdiği ifadesinde “ dini kurtaracak yegane fırkanın, Kazım Karabekir Paşa’nın teşkil ettiği fırka olup şeriat hükümlerine uyulacağının fırka nizamnamesinde ilan edildiğini “ söylemekteydi. ( Genel Kurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1. Cilt Sayfa 32)

AYAKLANMADA İNGİLİZLERİN ROLÜ

1.Dünya savaşından yenik çıkan Osmanlı Devleti, imzaladığı Mondoros Mütarekesi ile kendini müttefik devletlerin insafına terk etmişti. Mütareke dönemi hem Sevr antlaşmasının ön hazırlıklarının yapıldığı hem de buna uygun pratik adımların atıldığı dönemdir. Müttefikler, imzalanan mütareke koşullarına uygun olarak kendi nüfuz alanları olarak belirledikleri yerleri çeşitli bahaneler ileri sürerek işgal etmeye başladılar. Bu arada Ermenilerin ve Kürtlerin imparatorluktan ayrılmaları için de bu iki grup içinde çalışmaya başladılar. Osmanlı Devletinin dağılmaya başladığını gören bir kısım Kürt aydınları, örgütlenerek ayrı veya özerk bir devlet için mücadeleye giriştiler. Mütareke döneminde birçok Kürt örgütü kuruldu. Bu dönemde kurulan belli başlı Kürt örgütleri şunlardır:

1. Kürdistan Teali Cemiyeti (1918)
2. Kürdistan Cemiyeti (1918)
3. Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti (1919)
4. Kürt Talebe Hévi Cemiyeti (1919)
5. Kürt Kadınlar Teali Cemiyeti (1919)
6. Kürt Milli Fırkası (1919)

Mütareke döneminin en faal Kürt örgütü Kürdistan Teali Cemiyetidir. Cemiyet yayın organı olarak Jin (Hayat) ve Kürdistan dergilerini çıkarmış, “Ermeniler tarafından tehcire uğramış Kürtlerin yerlerine döndürülmesini, Kürdistan’a Kürt memur atanmasını istemiştir. Bu cemiyet İngilizlerle yakın ilişki kurmuş ve isteklerinin ancak İngiliz yardım ve desteğiyle gerçekleşebileceğini düşünmüştür. Cemiyetin Başkanı Seyit Abdulkadirdir. Kürt teali Cemiyeti adına Paris’te çalışmalar yürüten Şerif Paşa İstanbul’daki arkadaşlarına “Paris’te İngiliz ve Fransız himayesinde iki Kürdistan kurulması ihtimalinin ağırlık kazandığını “ bildirmiştir. Kürtlerin çoğunlukta oldukları illerin Ermenilere verileceği söylentileri üzerine de Kürt milliyetçileri arasında bölünme olmuş ve bu durumda İngiliz himayesindense Türkiye’ye bağlı bir özerklik daha iyidir diyenler ortaya çıktı.
Bu dönemde İngilizlerin Kürtlerle ilgili politikaları şöyledir:

1.Musul vilayeti kesinlikle İngiltere’nin hâkimiyetinde kalmalıdır.
2.Geri kalan Kürtlerin bir kısmı,(özellikle şimdiki güney illerimizden Urfa, Mardin, Maraş ve Antep)Fransızların yönetiminde olmalıdır.
3.Doğu Anadolu Ermenilere bırakılacak ve Kürtlere Ermenistan içinde bir özerklik verilecek
4.Güneydoğu’da yaşayan Kürtler de Mustafa Kemal’in başlattığı kurtuluş savaşına karşı kullanılmaya çalışılacak.

Bütün bu politikalardan çıkan toplam sonuç İngiltere bağımsız ve birleşmiş bir Kürt devleti düşünmediği, tam tersine Kürtleri, Türklere karşı kullanmak ve Fransa ile birlikte Kürdistan’ı paylaşmaktır.
Zaten bu politikalar gün ışığına çıktıkça Kürtler arasında İngiliz taraftarları azalmış ve Mustafa Kemal ile ittifak etme anlayışı hakim hale gelmiştir. Bu süreci İngiliz belgelerinde de adım adım izleyebiliriz:
Mr. Hohler’den Sir E. Tilley’e 21 Temmuz 1919

“…Mezopotamya şimdi bizim olacağına göre ona bir Kürt devleti kurdurup kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz. Abdulkadir ve onun gibilerle konuştum. Onlara etki edebilmek için bizde Türklere hile yapıyoruz diye belki beş defa tekrarlamak mecburiyetinde kaldım. …Majeste’nin Hükümetinin amacı Türkleri azami derecede zayıflatmak olduğuna göre Kürtleri bu şekilde harekete getirmek fena bir plan değil.” E. Ulubelen, İngiliz gizli belgelerinde Türkiye s.193-194)
Amiral Sir F.de Robeck’ten Lord Curzon’a 9 Aralık 1919
“…Mr.Hohler Kürt meselesi hyakkında Kürt Başkanı olan Şeyh Seyit Abdulkadir paşayla görüştü. Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Müttefik Kuvvetler Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmak için her parayı ödemeye hazırlardır…” ( E. Ulubelen a.g.e.s.207)
Amiral Sir F.de Robeck’ten Lord Curzon’a 26 Mart 1920
“ …Kürdistan Türkiye’den tamamen ayrılıp özerk olmalıdır. Ermenilerle Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz. İstanbul’daki Kürt Kulübü başkanı Seyid Abdulkadir ve Paris’teki Kürt Delegesi Şerif Paşa emrimizdedir…” (E. Ulubelen, a.g.e. s.257)
Amiral Sir F.de Robeck’ten Lord Curzon’a, 28 Temmuz 1920
“ … Kürt meselesi hakkında sizin fikrinizi biliyorum, daha kesin bir karara varmanız için bunu yazıyorum. Damat Ferit bana geldi, sulh anlaşmasına göre Kürtler ayrı bir devlet olacaklardır, Kürt liderleri Mustafa Kemal’i sevmezler çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal’den nefret ediyorsunuz çünkü o sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor, o halde Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı birlikte kullanalım, dedi…” ( E. Ulubelen, a.g.e. s.264-265)
İngiliz’lerin bu dönemde politikaları kısaca böyleydi.
Bu politikalar, Mustafa Kemal’in doğru ve gerçekçi politikaları ile boşa çıkarılmış, hatta işgalleri altında tuttukları Musul vilayetinde bile İngilizler sürekli diken üstünde tutulmuş ve Kürtlerle ilgili politikalarını gözden geçirmek zorunda kalmışlardır. 1925’lere gelindiğinde artık bağımsız bir Kürt devleti İngilizlerin de işine gelmiyordu. Çünkü Musul’da Türkiye’nin de desteğiyle zor anlar yaşamaktaydı. Artık İngiliz politikası mümkün olduğu kadar Türkiye’yi iç sorunlarla uğraştıran ve Musul ile ilgilenemeyecek bir Türkiye politikasına dönüştü. Çünkü, ” Bugüne kadar Britanya Hükümeti Güney Kürdistan’a (Musul’a) İngiliz nüfuzunun yerleştirilmesi politikasını savunmuştu. Bunu yaparken yerel halkın(Kürtlerin) kendilerini destekleyeceğini umuyordu. Bu varsayım üzerine İngiliz siyasi danışmanlarının denetiminde Kürt liderlerinin başkanlığında otonom Kürt devletçikleri konfederasyonu yaratmaya yönelik bir karara imza atmışlardı. Ancak şimdi anlaşılıyor ki, bu iyimserlik yersizdir ve halkın çoğunluğu İngilizlerin gelişine kucak açacak yerde onlara olan düşmanlıklarını açıkça, hatta silahlı olarak ifade etmektedirler.” ( E.W.C. Noel, Kürdistan Misyonu (1919). S. 110)
İngilizler politikalarını artık Musul vilayetini sömürgeleştirdikleri Irak’ın içinde tutmak ve Türkiye’ye kaptırmamak şekline dönüştürmek zorunda kalmışlardır.. Bu nedenle Lozan antlaşmasından sonra oluşan mevcut durumu ve sınırları kabullenmiş durumdaydı. Türkiye ise Musul’u tekrar nasıl kazanabilirim diye uğraşıp duruyordu.
Bu nedenle Türkiye ciddi iç sorunlarla uğraşarak, Musul konusunda taviz verebilirdi. İşte Lozan sonrası İngiliz politikasının esası bu şekilde idi. 1924’de Hakkâri bölgesinde Nasturileri ayaklandıran İngilizler Nasturilerin hiçbir şansının olmadığını biliyorlardı. Nitekim askeri birlikler harekete geçince Nasturiler İngiliz bölgesine geçmişler ve isyan bu şekilde kesin bir sonuç alınmadan sona ermişti.
Şeyh Sait isyanının çıktığı döneme ait İngiliz belgelerine baktığımızda İngilizlerin isyandan haberdar oldukları anlaşılmaktadır. Mr. Henderson’un İstanbul’dan Başbakan Mac-Donald’a yolladığı 23 Temmuz 1924 tarihli raporda, Doğu’daki Kürtlerin bütün mahalli komitelerinin harekete geçmeğe hazır oldukları ve İstanbul’daki Kürt ileri gelenleriyle görüşmelerde bulunmak üzere tam yetkili bir temsilcilerinin İstanbul’a gönderildiği bildiriliyordu. Raporda, bu Kürt temsilcisinin, Elçilik’de görevli Mr. Ryan’la görüşmek istediği, Mr. Ryan’ın ise tabii bunu reddettiği duyuruluyordu. (Ö. Kürkçüoğlu, Türk- İngiliz ilişkileri 1919-1926, s. 310) Görüldüğü gibi ayaklanmayı planlayanlar, İngiliz desteğini almak için çabalamış, ama İngilizler yukarda açıkladığımız nedenlerle buna yanaşmamıştır.
O dönem hem Türk basınında hem de Hükümet çevrelerinde çıkan isyanda İngiliz parmağının ve silahlarının olduğu yönünde güçlü bir kanaat vardı. İngilizler ısrarla isyanla ilişkilerinin olmadığını belirtmek zorunda kaldılar. 17 Şubat 1925’te Mr.Lindsay’ın İstanbul’dan, Dışişleri Bakanı Mr. Austen Chamberlain’e gönderdiği raporda “Bir Türk yetkilisine, Türk basınında bu yolda çıkan haberlerin doğru olmadığı; İngiliz makamlarına ‘Kürt gayrı-memnunlarının yaptığı başvuruların kesinlikle cesaretsizliğe uğratıldığı ve her türlü yardımın reddedildiği’ bildirilmiştir.” Denmekteydi.
Dönemin Başbakanı İsmet İnönü de hatıralarında konu ile ilgili şunları söylemektedir:

“Şeyh Sait isyanını doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır. Fakat bundan şüphe edilmiş ve gerekli tahkikat yapılmıştır. Çünkü İngilizlerin Musul hareketi esnasında ve daha sonra Nasturi ayaklanmalarında olduğu gibi hudutlarda ve dışarıda propagandayla, münasebetlerle Şeyh Sait isyanının patlamasında zahiren yardımcı oldukları intibaı mevcuttu.”( İsmet İnönü, Hatıralar cilt 2 s.202)
Ama İngilizler açısından bir Kürt devleti artık gereksizdi. Musul vilayetinde yaşayan Kürtlere kötü bir örnek olabileceği düşünülünce daha da sakıncalıydı. Kürtler üzerinden Türkiye rahatsız edilmeli iç sorunlarla boğuşmalı ama devlet kuracak güce ulaşılması engellenmeliydi.

.
Ayaklanmanın Nedenleri

Ergun Aybars “Tanzimat döneminden beri, bu yörede çıkan ayaklanmaların kökeninde, doğunun sosyo ekonomik yapısı yatmaktadır. Belirttiğimiz gibi bu yapının değişeceği korkusu çıkarları buna bağlı olan ağa ve şeyhlerin her yenileşme döneminde tepkisiyle karşılaşmıştır. (Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri 1923- 1927 s. 124,125)
Hikmet Kıvılcımlı “Şeyh Sait İsyanı a) Memleket içinde ağalığın sermayedarlığa taarruzu olduğu için irticaa idi.” (Hikmet Kıvılcımlı, İhtiyat kuvvet: Milliyet,(Şark) s. 194)
Başında Şefik Hüsnü’nün bulunduğu TKP’nin yayınladığı Orak Çekiç Dergisi: “İrticaın başında Şeyh Sait değil, derebeylik duruyor; İrticaa karşı mücadelesinde halk hükümetledir.”, “Ankara Büyük Meclisi’nde müfrit sol burjuvazinin tırnakları, kafasını kurun-u vustayı dolamış yobazların gırtlağına yapıştı.” (26 Şubat 1925) Aktaran Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar (1908 – 1925) s.364-365
İsmet İnönü, “Herhalde bunu bir milli hareket olarak kabul etmemek lazımdır. Milli mücadele esnasında ve Lozan müzakereleri devam ederken, Kürtler umumi olarak Türk camiasında bulundular ve memleket birliğini muhafaza etmek milli hükümeti kuvvetli bulundurmak için arzu ile yardımcı oldular.. Hatta biz Lozan’daki konuşmalarımızda milli davalarımızı ‘biz Türkler ve Kürtler’ bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik. Şeyh Sait İsyanı Kürtlerin bu umumi tutumundan ayrılan ilk işarettir.” (İsmet İnönü Hatıralarım C. 2 s. 202- 203 )
Aziz Aşan “ İsyanda sosyal yapı ile ilgili talepler geri plandadır. Bu durum ağalar ve şeyhler için olduğu kadar, köylüler için de böyledir. Bu ayaklanmayı, üst yapıda gerçekleştirilen laiklik ve Türkleştirme hareketlerine karşı, dini ve milli bir başkaldırış olarak değerlendirmek mümkün. Ayaklanmaya katılan geniş kitleler için din davası ön plandayken, bu kitleleri peşlerinden sürükleyen önderler aynı zamanda yıllardan beri sürdürdükleri milli bir davanın da mücadelesini veriyorlardı.” (Aziz Aşan, Şeyh Sait Ayaklanması s.114)
“Bu isyanı, doğrudan inceleyen B.Cemal, M. Toker, isyana’ İstiklal Mahkemeleri’ eserinde genişçe yer veren E. Aybars ve isyan bölgesi İstiklal Mahkemesi savcısı Ahmet Süreyya Örgeevren’in anıları, bu isyanda din davası ile birlikte, Kürt milliyetçiliği davasının da güdüldüğü gerçeğini ortaya koymaktadır.” (Aziz Aşan, Şeyh Sait Ayaklanması s. 85)

KOMÜNİST ENTERNASYONAL BELGELERİNDE ŞEYH SAİT İSYANI

“Mustafa Kemal’e ve Ankara hükümetine karşı Kürdistan’daki Şeyh Sait ayaklanması, Moskova tarafından, Türk gericiliğinin İngiliz emperyalizmi ile ittifak halinde bir geri dönüş girişimi olarak değerlendirilmektedir.
Kemal, genel olarak milli kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaştırılması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağımlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.” (Komünist Enternasyonal Belgelerinde Kürt Milli Meselesi, S.15)
3 Kasım 1924’de Yunanistan’dan gelecek Türk göçmenler konusu görüşülürken tartışmaların şiddetlenmesi üzerine Başbakan İsmet İnönü güvenoyu isteme gereğini duydu. Yapılan oylamada 147 milletvekili hükümete güvenoyu verdi. 19 milletvekili ise güvensizlik oyu verdi. Hükümetin bu ezici zaferine karşılık bu 19 milletvekili Cumhuriyet Halk Fırkasından ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. “Bunlardan on biri Doğu vilayetlerinin feodal ağalarını, sekizi ise İstanbul’un mali ve ticaret burjuvazisini temsil etmektedir.
Yani yeni parti, Türkiye’deki tüm karşı devrimci unsurların etrafında toplandığı açık bir örgütsel ve siyasi merkez olarak ortaya çıkmaktaydı.” (Komünist Enternasyonal Belgelerinde Kürt Meselesi, S.18)
Mustafa Kemal ve Halk Partisinin yönetici grubu ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ ile uzlaşma aradılar. Bu uzlaşma arayışlarının sonucu olarak, Halk Partisi içinde ılımlı olarak tanınan Fethi Bey hükümeti kurdu. Fethi Bey hükümeti, siyasi krizi bitirmek bir yana daha da derinleştirdi. Fethi Bey’in uzlaşmacı siyaseti gericiliği harekete geçirdi. İstanbul basını ve doğudaki feodaller hazırlıklarını yoğunlaştırdılar.
“Doğu Anadolu’da feodal ağaların silahlı bir ayaklanma hazırlığı içinde oldukları konusunda sayısız haber gelmesine “ (A.g.e. s. 19) rağmen Fethi Bey hükümeti harekete geçmiyor, Aşar’ın kaldırılmasını erteliyordu.
Uzlaşma çabaları sonuç vermemiş, tam tersine gericilerin genç devrime saldırılarını yoğunlaştırmalarına neden olmuştu. Şeyh Sait isyanının başlaması Fethi Bey hükümetinin sonu oldu. “Bu durum, Halk Partisinin yönetici gruplarını da kararsızlıklarına bir son vererek, bütün cephelerde kararlı bir karşı saldırıya geçmek zorunda bıraktı. Bugün söz konusu olan, sadece Doğu Anadolu’daki ayaklanmanın bastırılması değil, aynı zamanda bizzat harekete geçmek için Doğu’da yeni başarılar kazanılmasını bekleyen Anadolu’nun her tarafındaki ve İstanbul’daki tüm karşı devrim güçlerinin ezilmesidir”(A.g.e. s.20)
Yeni kabine, “Türkiye’nin iktisadi ve siyasi bağımsızlığını canla başla ve kararlılıkla savunan kimselerden oluşmaktadır.”(A.g.e. S.21)
“Ayaklananların başında Şeyh Sait bulunmaktadır. Ayaklanma, dini ve milli nedenlere bağlanmak isteniyor. Kürtler, bir yandan Kemalistlerin 2 Mart 1924 tarihinde kaldırdıkları Halifeliği geri getirmek, öte yandan da bağımsız Bir Kürdistan kurmak için ayaklandırıldılar.(A.g.e. s.23)
“Yeni hükümetin son bir yıllık faaliyetine damgasını vuran şey, devrimin gerek siyasi gerekse iktisadi anlamda sürdürme ve böylece eskiye dönüş olanağıyla dinci gericilik tehlikesini kökünden yok etme yolunda sarf edilen açık çabalardır. İsmet Paşa, şeyhlerin dinci ayaklanmasını ordu aracılığıyla bastırır bastırmaz, gerici düşünceyi besleyen ve din adamlarının kafasında ‘daha iyi günler’in geleceği umudunu yaşatan eski düzen kalıntılarıyla da kararlı bir şekilde mücadeleye başladı.
“Bu dönemde alınan önemli tedbirlerin tümü, Kürdistan’daki feodal- teokratik düzeni ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Bu düzeni ayakta tutan temel direkler, hatta doğrudan doğruya peygamberin soyundan gelenler(Seyitler ve Şerifler) bile, İstiklal Mahkemesine verildi. Saflarında gerici güçlerin toplanmaya başlandığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kesin olarak dağıtıldı.” A.g.e. s.40)

Musul sorunu nedeniyle İngiltere ile Türkiye arasında gerginlik sürmekteydi. İngiltere, Türkiye’nin Musul üzerindeki hak iddialarını zayıflatmak ve toplanacak Cemiyeti Akvam üzerinde bir kamuoyu baskısı yaratmak için, Türkiye’nin bırakın Musul üzerinde, halen kendi yönetimi altında yaşayan Kürtlerle de sorunu olduğunu göstermek istiyordu. Daha önce Nasturiler üzerinden tehdit ve rahatsız edilen Türkiye bu defa kendi vatandaşı Kürtlerle tehdit ediliyordu.
Bazı araştırmacılar, isyanın çıkışında İngilizlerin rolünün ispatlanmadığı ve İngilizlerin bilerek isyancılardan uzak durduğunu söylemektedirler. Diğer bir bölüm araştırmacı ise isyanın tamamen İngilizlerin para ve silah vererek kışkırtmasıyla çıktığını söylemektedirler. Gerçekten şimdiye kadar açıklanan İngiliz belgelerinde Şeyh Sait isyanına para ve silah yardımı yaptıkları, ya da kışkırttıkları yönünde ciddi belgelere ulaşılmış değildir. Ancak bir siyasal olayın, bir ayaklanmanın ya da etkinliğin kimin yaptığı ayrı bir mesele kime hizmet ettiği ise bambaşka bir meseledir. Şeyh Sait isyanının çıktığı 1925 yılı başlarına baktığımız zaman Türkiye ile İngiltere’nin Musul meselesinden dolayı karşı karşıya geldiklerini, Türkiye’nin İngiltere’nin işgali altında bulunan Irak’ın kuzeyindeki aşiretleri İngilizlere karşı örgütleyerek ayaklanma çıkartmaya çalıştığını biliyoruz. Türkiye bunu yaparken İngiltere’nin eli kolu bağlı bu durumu seyrettiğini söylemek abesle iştigaldir.
Zaten ortaya çıkan belgelerden isyancıların, harekete geçmeden önce İngiltere ile temasa geçtikleri ve yardım talep ettikleri biliniyor. Ayaklanmadan haberli İngiltere’nin kendini riske atarak isyana yardım etmesi düşünülemez. Zaten istese de yapamazdı. Çünkü isyan hazırlığı nispeten ülkenin iç kısımlarında olduğu için sınırdan yüzlerce kilometre uzaklıktaki isyancılara para ve silah ulaştırması maddi olarak o günkü koşullarda pek mümkün değildi.
Ayrıca İngiltere’nin tek başına Musul’u midesine indirmesine içerleyen ve Irak ve İran’da İngiliz nüfuzuna karşı çıkan bir Fransa vardır. Fransızlar isyanın bastırılmasında dolaylı olarak bile olsa Türkiye’ye yardım etmişlerdir. Evet, İngilizler silah ve para gönderememiş olabilirler. Ancak Fransız’ların Türk birliklerinin Suriye üzerinden demiryollarını kullanarak isyancıları çevirmesine yardımcı olmasını protesto etmekten geri kalmamışlardır. İngiltere bu protestosunda Fransa’yı Türkiye’nin içişlerine karışmakla suçlamışlardır. Türklerle Kürtler arasındaki bir mücadeleye yabancıların karışmasına izin verilemeyeceğini ileri sürerek, tutumlarını açıklamış oluyorlardı.

Demek ki, Şeyh Sait isyanı İngilizlerin maddi yardımları olmasa bile, bölgede İngiliz politikalarına hizmet etmiştir. Ve bu isyan İngilizlerin Musul’a el koymalarını kolaylaştırmış ve Türkiye’yi İngilizlerin karşısında zayıf bırakmıştır. Sadece bu gerekçe bile İsyanın İngilizlere hizmet ettiğini ispatlamaya yeter. Şeyh Sait ayaklanması, sadece önderliğinin feodal ve gerici güçlerden olması, halifeliği ve şeriatı geri getirmesi açısından değil, o günün baş emperyalisti, İngiliz emperyalizmine hizmet ettiği için, gerici bir harekettir. Burada Türk devriminin büyük kanununa ulaşıyoruz. Dini ya da etnik nedenlerle cumhuriyete karşı ayaklananlar emperyalizmin yedeğine düşmekten, emperyalizmin işbirlikçisi olmaktan kurtulamazlar. Türkiye’de devrim ve her türlü ilerici hareket cumhuriyete karşı değil, emperyalizme karşı yapılabilir.

TÜRKİYE’NİN MUSUL’DAKİ FAALİYETLERİ

Buna karşılık da Türkiye, İngilizleri Irak’ın kuzeyinde rahatsız etmek, dünya kamuoyunun dikkatini bu bölgeye çekmek ve yerel aşiretleri İngilizlere karşı örgütleyerek mücadeleyi tamamen yerel kuvvetlerle vermek istiyordu. Bu amaçla ünlü Kürt aşiret reisi Simko görevlendirildi.
Cemiyeti Akvam 20 Eylül’de Musul meselesini görüşmeye başlayacaktı. Bu görüşmeler başlarken Simko’nun Revandiz’e fiilen hakim olması ve oradaki halkla birlikte İngiliz işgalini tanımadığını bütün dünyaya duyurulması planlanmıştı.
“Simko’nun bu harekatı yapabilmesi için kendisine: Van ve Çölemerik (Hakkari) Sınır Taburlarından güvenilir birkaç subay, bir doktor, 400-500 usta er, birkaç telefoncu ve hastabakıcı, keza 8. Aşiret Tümeninden 500-600 aşiret eri, ayrıca İran Sınır Komiserliğinden seçilecek bir komutanın Simko’ya yardımcı verilmesi uygun görülmüştü. Simko’nun emrine verilecek bütün askeri personelin sivil kıyafetli olması, İran dahilinde ve Revandiz bölgesinde kimliklerini saklayarak ne şartlar altında kalırlarsa kalsınlar aldıkları görevi asla belli etmemeleri de şarttı. Bunlardan başka Van’a gelecek olan 28. Alaydan altı hafif makineli tüfeğin sivil kıyafetli erleri ile birlikte atlı olarak Simko’nun emrine verilmesi ve daha sınırı geçmeden müfrezeye katılmaları hususu da düşünülmüştü.” (Genel Kurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1. Cilt sayfa 69- 70) Simko’nun bu hareketleri Cemiyeti Akvam nezdinde tamamen Kürtlerin bir halk hareketi olarak görülmesinin istenmesiydi.

Şeyh Sait ayaklanması

Şeyh Sait ayaklanmasının 85. yıldönümü amacıyla düzenlenen etkinlik sonrası Vakit gazetesine açıklamalarda bulunan Şeyh Sait’in torunu Mehmet Fuat Fırat “ Dedemin hiçbir zaman ırk davası olmamıştır. O ırk meselesine Hz. Peygamber efendimizin dediği gibi ‘Hepimiz Adem’in çocuklarıyız’ şeklinde bakıyordu. İslam kardeşliği çerçevesinde bir arada yaşamayı savunuyordu” dedi. “ Hilafetin ilgasıyla Osmanlı döneminde 72 milleti bir arada tutan İslam bağı koparılmış oldu. Şeyh Said’in isyanının nedeni de budur. Elbette yanında bulunanlardan bunu bir ırki bir ayrılığa çekmek isteyenler olmuştur. Çünkü yeni yönetim Kürtleri tümden inkâr politikasını benimsemişti. Ancak onun davası İslam idi” diyen Mehmet Fuat Fırat bu görüşlerine dayanak olarak da dedesi Şeyh Said’in Urfa’daki İzol aşireti reisi Bozan Ağaya gönderdiği mektubu göstermektedir. Mektupta “ 1300 seneden beri Cenab- Hak’kın Peygamber Efendimizi göndermekle neşir ve tebliği ettiği dinimizi imhaya çalışanlara karşı harp ilan ettim. Bunda bana yardım edilmezse, cümlece mahvoluruz!” (Vakit Gazetesi, 29 Haziran 2010 Salı sayfa 10)

İSYANIN BAŞLAMASI

İsyan 13 Şubat 1925 yılında O zamanlar il olan Genç’e bağlı Ergani ilçesinin Piran köyünde başladı. O zaman il merkezi olan Genç ilçe oldu. Çapakçur, adı Bingöl olarak değiştirilerek il merkezi haline getirildi. Ergani Diyarbakır’a bağlandı. Piran ise yine adı Dicle olarak değiştirilerek daha sonra ilçe oldu ve Diyarbakır’a bağlandı.
İsyan, Jandarma tarafından aranmakta olan Şeyh Said’in müritlerinden on iki kişinin teslim olmayıp jandarmalarla çatışmasıyla başlamıştır. Çatışma günü Şeyh Said’de kalabalık bir mürit topluluğuyla birlikte Piran köyünde bulunmaktaydı. Çatışmanın nedeni olan firarilerin teslim edilmemesini Şeyh Said bizzat emretmiştir. Çatışmada jandarmalar öldürülmüş ve böylece isyan bilfiil başlamıştır.
Bir çok Kürt milliyetçisi grup Şeyh Said isyanın Kemalistler tarafından provoke edilerek daha hazırlıklar tamamlanmadan başladığını deyim yerindeyse bir erken doğumla başarısızlığa uğrattığını ileri sürerler. Bu görüş o gün gerçekleşen olaylar tarafından yalanlanmaktadır. Jandarmaların kaçak aramak için o sırada Şeyh Said’inde orada olduğu Piran köyüne gelmeleri ve çatışmanın çıkması tamamen İsyancıların bilinçli hareketlerinden doğmuştur. İsyanı hemen başlatma kararının daha önce alındığı anlaşılmaktadır. Çünkü Şeyh Said Piran köyüne gelmeden önce, Bitlis’te tutuklu bulunan Cibranlı Halit Bey ve Eski Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya’ya bir adamını göndermişti. Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya isyan hazırlıklarının hızlandırılmasını Suriye ile temasa geçmelerini istemişti Şeyh Said’den. Bunun üzerine Şeyh Said, Hasananlı Halit’e, Malazgirt üzerinden Bitlis’e girip Cibranlı Halit ve arkadaşlarını kurtarmalarını emrini vermiştir. İsyan hazırlıklarını tamamlamayan bir önderlik Jandarmanın aradığı firarileri teslim ederek zaman kazanabilirdi. Teslim etmeyip jandarma müfrezesi ile çatışmaya girmesi hazırlıklarının tamamlandığını gösterir. Ayrıca o günkü koşullarda hazırlıklar ancak bu kadar olabilirdi.
Şeyh Said çatışmadan sonra hemen Şuşar Gökoğlan nahiyesinin Kırıkan köyüne hareket etmiştir. Zırkanlı Miralay Selim ve bölgenin bütün şeyh ve ağaları ile Karlıova’daki Cibranlı Baba, Kamil ve Hatoğulları, yüzlerce silahlı adam ile Kırıkan köyüne gelerek Şeyh Said’e katılmışlardır. Şeyh Said Kırıkan köyünde Bir fetva çıkartarak İsyanı neden başlattıklarını açıklamıştır. “Kurulduğu günden beri dini mübini Ahmedinin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti reisi Mustafa Kemal’le arkadaşlarının, Kuran’ın ahkamına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygamberi inkar ettikleri ve Halife-i İslamı sürdükleri için gayri meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerinde farz olduğunu, Cumhuriyet’in başında bulunanların ve Cumhuriyet’e tabi olanların mal ve canlarının şeriatı gurrayi Ahmediy’e göre helal olduğu…”( M.Şerif Fırat, Doğu illeri ve Varto tarihi sayfa 158)

TAKRİR-İ SÜKUN KANUNU

“Ahval ve hadisad-ı fevkalade ahirenin lüzum ve memleket dâhilinde emniyet ve asayiş huzur ve sükunu ve nizam-ı içtimaiyeyi ihlal edecek irticağkarane ve ihtilalkarane harekat ve teşebbüsata ve ifsidata karşı icap eden tedabiri ittihaz ile Türkiye Cumhuriyeti’nin nüfuz ve kudretini takviye ve inkılabın esasatını tersin ve ma’sun halkı ızrar ve izhal eden mütecasirlerin süratle takip ve tenkili maksadıyla İcra Vekilleri heyetinin 4 Mart 1925 tarihli ictimaında karara iktiran eden işbu layihanın iktisab-ı kanuniyeti için Meclis-i Ali’nin nazar-ı tasvip eden tasdikine arzına müsade buyurulmasına rica ederim.(Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri 1923- 1927 Sayfa 102) 4 Mart 1925 tarihinde Başbakan İsmet İnönü 3 Maddelik Takrir-i Sükun Kanununu TBMM Başkanlığına sundu.

“Takrir-i Sükun Kanunu

Madde 1 – İrticaa ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisini ve huzur ve sükununu ve emniyet ve asayişini ihlale bahis bil’umum teşkilat ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı Hükümet, Reisicumhurun tasdikiyle, re’sen ve idareten men’e mezundur.
İşbu af’aı erbabını Hükümet İstiklal Mahkemesine tevdi edebilir.
Madde 2 – İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren iki sene müddetle mer’iyülicradır.
Madde 3 – İşbu kanun tatbikatına İcra Vekilleri Heyeti me’murdur.( Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri 1923- 1927 Sayfa 107)
Kanun 22 ret oyuna karşılık 122 oyla kabul edildi. Bu kanuna dayanarak 6 Mart 1925’te Tevhid-i Efkâr, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç, Sebül Reşat isimli gazete ve dergiler kapatıldı.

ŞEYH SAİT’İN YAKALANMASI

“Tekrar cephe tutmak için bütün teşebbüslerimiz, manevi kuvvetin bozukluğu sebebi ile yürümedi ve artık mukavemet ve harekâta imkan kalmadığını gören askerimiz dağıldı. Ben bir kaç hizmetçi ile beraber Solağan (Solhan) içinden Menaşgüt’e geldim. Orada Şeyh Abdullah ve Kasım Bey ve İsmail Bey ve Reşit Efendi ve Kargapazarlı Mehmet Ağa, Hacı Halit ve oğlu Molla Emin ve Kasım Bey’in biraderleri Ali ve Selim ve daha isimlerini hatırlamadığım bazıları hizmetkârları ile beraber bulunuyorlardı. Orada müşavere ve müzakere ettik. Bu muhitte barınamayacağız. Çünkü her taraftan asker sarmıştır. Bunun için Varto istikametinden çekilip Şahprandı ve Merva’dan geçip Muşlu Nuh Bey’in yanına kaçmaya ve orada vaziyet ve ahvali anladıktan sonra icabına göre hareket etmeğe karar verdik. Bir gece Girdas’ta, ikinci gece Çıpan köyünde ve oradan da çıkıp Melhelunun ilerisindeki tepede birleşerek tekrar müzakere neticesinde Nuh Bey’in yanına gitmekten vazgeçerek Varto’da Osman Nuri Paşa’ya teslim olmaya karar verdik. Vakta ki, Abdurrahman Paşa köprüsünün önüne geldiğimizde yalnız benim kalbimde bir fikir uyandı. Binefs kaçayım, teslim olmayayım dedim. Sonra Kasım Bey ve kardeşi Reşit razı olmadı.
“Köprü başından Osman Paşa’ya bir tezkere yazdılar ve teslim olacağımızı bildirdiler. Asker ve Çarborlu milisler geldiler. Tüfeklerimizi teslim aldılar. Eşya ve hayvanlarımız da beraber Çarbora götürdüler. Eşyalarımız ve kemerimle hurçta mevcut ve miktarı dört bin beş yüz liradan ibaret olan param da orada, askerin yanında kaldı. Param madeni paraydı. Oradan Varto merkezine geldik. Paşa hazretlerinin nezdine gittik ve teslim olduk. Mesele bundan ibarettir. (Behçet Cemal, Şeyh Sait İsyanı sayfa 72- 73)

SEYİT ABDULKADİR DAVASI

Kurulan Şark İstiklal Mahkemesi kurulur kurulmaz Diyarbakır’a doğru yola çıktı. 12 Nisan’da Diyarbakır’a varan mahkeme 14 Nisan’da fiilen göreve başladı. Mahkemenin baktığı ilk önemli dava Şeyh Eyüp ve Dr. Fuat Bey davasıdır. Şeyh Eyüp ve Dr. Fuat Bey’in, yıllardan beri Kürt bağımsızlığı için çalıştıklarına, bu amaçla Şeyh Sait isyanının da önemli rol oynadıklarına karar veren mahkeme, Şeyh Eyüp ve Dr. Fuat Bey’i idama mahkûm etti. Karar 17 Nisan günü infaz edildi. Bu arada mahkeme, bağımsız Kürdistan davası için çalıştıkları gerekçesiyle, Yürekli Terzazade Abdurrahman’ın beş sene kürek cezasına çarptırılmasına, Diyarbakır milletvekili Fevzi Bey’in fabrika bekçisi Hasan’ın ise idamına karar verdi.
13-14 Nisan 1925 gecesi yakalanan Seyit Abdulkadir, oğlu Seyit Mehmet, Erbilli Hoşnav aşireti reislerinden Nafiz ve Palu’lu Abdullah Sadi, polis gözetiminde İstanbul’dan Diyarbakır’a getirildiler. Sanıkların yargılanmasına14 Mayısta başlandı. Savcı iddianamesinde ” Kürt isyan ve İhtilalıyla ilgili ve asilerin kışkırtıcılarından olmakla sanık mefsuh Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdulkadir ve oğlu Seyit Mehmet ve Erbilli Huşnev aşireti reislerinden Nafiz ve Palu’lu olup çeşitli Kürt cemiyetlerinde üye bulunan Abdullah Sadi’nin iddia edilen suçu İşledikleri”ni iddia ederek cezalandırılmalarını istedi. Bitlisli Kemal Fevzi, Diyarbakırlı Hacı Ahti Mehmet Tevfik, Hoca Askeri, Diyarbakırlı Ahmet, Divrikli İlyas Fado, Abdülkadir Sito, Rıfat ve Hüseyin İlyas’ın davaları da Seyit Abdülkadir davasıyla birleştirildi.
Bu belgelere göre; Seyit Abdulkadir Kürt İsyanı için yürüttüğü çalışmalarında İngiliz yardımına muhtaçtır. “İngiliz temsilcisi Mr.Templeton” ile Palu’lu Sadi ve Seyit Abdulkadir arasında yapılan görüşmelerde, Seyit Abdulkadir İngilizlerden silah ve cephane ile birlikte para yardımı da beklemektedir. Bu görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla, amaç yalnızca bir Kürt Emirliği kurmak değil, aynı zamanda Cumhuriyet rejimini yıkıp, yerine Vahdettin’i tekrar tahta geçirmektir. (Aziz Aşan Şeyh Sait Ayaklanması sayfa 33)
İttihat Teraki döneminde Ayan üyeliği, Damat Ferit kabinesinde ise Dnıştay başkanlığı yapmış olan Seyit Abdülkadir ifadesinde; “Doğu’da kurulması düşünülen Ermenistan’a karşı konulması amacıyla Kürt Teali Cemiyetinin oluşturulduğunu kendisinin de başkan yapıldığını söyledi. Mahkeme elindeki bir belgeyi okunduğunda Seyit Abdülkadir bu belgenin varlığını kabul etti. Bu belgeye göre “Kürt ileri gelenleri Kürdistan’ın özerkliği için, Hürriyet ve itilaf Partisiyle anlaşma yapmışlardı. Seyit Abdulkadir, İslam cumhuriyetinden yana olduğunu söylüyor, isyanla ilişkisi bulunmadığını ısrarla belirtiyordu. Palu’lu Sadi ise, sorgusunda 1913 yılından beri bağımsız bir Kürdistan kurmak için çalışmalar yürüttüğünü, bunun için Kürt cemiyetlerine katıldığını ama tüm yaptıklarından pişman olduğunu belirtiyordu. ( Aziz Aşan, Şeyh Sait Ayaklanması, sayfa 34)
23 Mayısta yapılan son duruşmada, mahkeme kararını açıkladı. Karara göre Seyit Abdulkadir, Seyit Mehmet, Kemal Fevzi, Palulu Sadi, Hoca Askeri ve avukat Hacı Ahti idama, Cemil Paşazade, Ahmet, İlyas ve Nazif ile dört adamının beraatlarına, Nakip Bekir Sıtkı’nın Şeyh Sait ile yargılanmasına karar verildi. Bu kararlar 27 Mayıs Çarşamba günü infaz edildi.
Bu idamlardan sonra İstiklal Mahkemesi, 3 Hazirana kadar, ayaklanmaya katıldıkları gerekçesiyle 389 kişiyi yargıladı. “Bunlardan 28’i vicahen, 21’i gıyaben idama 5’i on beş sene, 1’i on dört sene, 3’ü üç sene, 4’ü iki sene, 10’u da bir sene 1Kişi on altı ay, on beş kişi üç ay, 2 Kişi iki ay hapse mahkum oldular. 4 Kişi sıkıyönetim bölgesi dışına sürüldü. 3 kişi harp divanına verildi. 47 kişi beraat etti. (Ergun Aybars İstiklal Mahkemeleri sayfa 154–155)

ŞEYH SAİT DAVASI

Şeyh Sait ve arkadaşlarının davasına 26 Mayıs 1925 Salı günü Diyarbakır’da sinema salonunda başladı. Şeyh Sait sorgusunda bir Kürt devleti kurma ve Kürtçülük iddialarını reddediyor, isyan etmesinin nedenini şöyle açıklıyordu; ” Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar bakanlığı kaldırıldı ve din mektepleri Milli Eğitime bağlandı. Gazetelerde bir takım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye Peygamberlerimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat döğüşmeye başlar ve dinin yükselmesine gayret ederim.” (Behçet Cemal, Şeyh Sait İsyanı sayfa 24)
Savcı Ahmet Süreyya Özgeevren ise “Şarktaki o ayaklanma dış görünüşü itibariyle güya sadece dinci ve şeriatçı idi. Sanki şeriat dini Ahmedi namına harekete geçenlerin silahlı bir hareketi idi. Fakat asıl hüviyeti, iç bünyesi, ruhu ve tertipçilerin maksat ve gayesi bakımından ise tastamam bir Kürt milliyetçiliği, Kürt devlet ve hükümetçiliği olmaktan başka bir şey değildi.
Gerçi sergerdelerin ve onlara inanan bazı zavallıların dillerinde dolaşan din ve şeriat, diyanet sözleri, Cumhuriyetin İslamiyet’i mahvettiği ve edeceği iftira ve iddiaları diyanet ve şeriatı kurtarmak davası ortaya atılmıştır. Ama bütün bunlar, o sahte ikiyüzlü ve yalan sözler, iddialar ve iftiralar Kürtçülerin eseri idi. O havalideki bilgisiz, dünyadan ve olaylardan habersiz ve böyle şeylerle ilgisiz yaşayan masum ve fakat ağalar, beyler, şeyhler elinde ve emrinde yürütülmeye alışkın zavallı halkı kutsal dinin tahrikleriyle galeyana getirerek onları da kendi düşündükleri gaye için hazırladıkları ve başarabileceğini zannettikleri mürettep ihtilala maksat ve gayeyi gizleyerek asıl hedeften bihaber olarak harekâta katılmalarını temin için kullanılması uygun görülen en etkili ve keskin bir propaganda unsuru ve manevi bir silah olarak kullanılıyordu.” (Ahmet Süreyya Özgeevren, Şeyh Sait İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi, Dünya gazetesi 24 Nisan 1957 tarihli sayısı)
Şeyh Sait, 17 Ocak 1925 yılında Şeyh Şerif gönderdiği mektupta şunları yazıyordu. “Sükûnet ve itminan matlubumdur. Bakalım takdir-i Cenabı Rabbül izze celalehü ne surettedir. Ve neler zuhur eder ve bizde behemehâl Allah tealanın zuhuratına tabi olacağız. Hüseyin Efendi gay’in kısrağı olan hayvan sahibine teslim eylesinler ve paralarını Hanikliden alsınlar ve bir miktar emanetlerin(Kiğı)dadır. Serian celbettirmek lazımdır. Vesselamünaleyküm ve ala men etbaül hüda.( Ahmet Süreyya Örgeevren Dünya Gazetesi 17 Nisan 1957)
Şeyh Sait’in ayaklanmayı önceden planlanmadığı ve tek başına karar verdiğini söylemesi gerçeklerle ve eldeki belgelere bakıldığında inandırıcı değildir. İsyan ve ayaklanma hazırlıklarının belli bir süredir sürdürüldüğü ve hükümetinde bundan haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Zira Genç valisi İsmail Hakkı’nın mahkeme ifadesinden, Çapakçur(Bingöl) öğretmenlerinden Mehmet Zeki ile Genç Milletvekili Hamdi ve Oğnut nahiye müdürü Tevfik’in valilik üzerinden İçişleri Bakanlığını uyardıklarını ve rapor verdikleri anlaşılmaktadır.
Bu hazırlıkları Kürt tarihi ve ayaklanmaları üzerine çalışan herkes kabul etmekte, hatta Kürt milliyetçisi birçok araştırmacı İsyanın düşünülen zamandan önce erken doğum yaptırılarak başarısız olmasını hükümetin bilerek sağladığını ileri sürmektedirler.
Yine Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Abdurrahim’in evinde bulunan tarihsiz beyanname şöyledir: “Türk Cumhuriyetinim İslamiyet’e mugayir ahval ve harekâtı ve bilhassa muhibbi İslamiyet olan Kürt eşraf ve hanedanına reva görmekte olduğu mezalim ve hakaret ve kin ve nefret bir kaç seneden beri gazete ve evrakı resmiyelerinde okunuyor. Ve bunlar Ermenilere yaptığı muameleyi Kürt müteneffizanına da bir muamele yapmak oldukları ve hatta geçen sene içtima eden Meclisi Mebusan da bu hususu müzakere kılındığı ve karar verildiği de mevsuk menabiden istihbar kılınmış ve buna dair de bir alaim mesbuk ve mevcut olmuştur.
“Selameti İslami’ye ve asabiyeti Kürdiyesi galeyana gelen birçok zevat bir cemiyeti islamiye teşkil eder. MÜSTAKİL BİR İSLAM HÜKÜMETİ vücuda getirmek fikrindedir. Allah muvaffakiyet versin âmin.
“İşte İslamiyet’ten fersah fersah ırak olan kadim putperestlik dini ihva ve ayin metrükelerini icraya hatve atan BU TÜRK LAİK HÜKÜMETİNİN izmihlaline çalışanlara an samimülkalb muaveneti maddiye ve bedeniye de bulunacağımızı ve bu uğurda icab eden her türlü fedakârlığı ifade tereddüt rehavet göstermeyeceğimizi ve emin olduğumuz her ferdi ve her zatı bu hususa tahrik ve teşvik edeceğimizi taahhüt eylediğimizden işbu taahhütnamenin zirini bitevveriza imza ve temhir eyleriz.” (Ahmet Süreyya Örgeevren, Dünya Gazetesi 21 Nisan 1957 tarihli sayısı)
Yukarıdaki beyannameyi imzalayanlar ise şunlardır; Abdullah Ağa zade, Bahri Fahri, Abdurrahim, Zülfi Perzid ağa zade, Molla imranzade, Mustafa İbni Zülfi oğlu Mehmet, Mehmet ağa zade, Büyük Hacı ağa zade, Hasan, Kürdiyanzade, Diran’lıu sofu Ömer zade, Molla Bekir, Mustafa Zülfi ağa zade, Melamivanzade Ahmet, Hacı Ali ağa zade Bedir ağa zade Mehmet.
26 Mayısta başlayan duruşmalar 28 Haziranda karara bağlandı. Başta Şeyh Sait olmak üzere 48 kişiye idam cezası verildi. İdama mahkûm olanlar arasında Çapakçur Kaymakamı Hüseyin Hilmi Bey’in geçmiş hizmetleri göz önüne alınarak on beş yıl küreğe, Salih Bey oğlu Hasan’ın da cezası on beş yaşını doldurmadığından on sene hapse çevrildi. Diğer sanıklara da çeşitli cezalar verildi.
Bezikenli Raşit, Çapakçurlu Hüseyin, Sıhhiye Katibi Niyazi, Jandarma Ali, Bitlisli Mehmet Salih, Kargapazarlı Reşit ve Süleyman Beyler, İsmail oğlu Ahmet, Vartolu Ali, Vartolu Çendi, Darahini Müftüsü İsmail Bey, Emekli Binbaşı Kasım Bey, Halk Fırkası Reisi Rüştü Efendi, Molla Abdülhamit, Ratcanlı Nimet, Ahmet, Maksut ve İbrahim Beylerin beraatına; Nakip Bekir Bey, Cemil Paşazade Ömer, Kadri, Cevdet, Memduh ve Muhittin Bey’ler hakkında ki ihbarların cezai sorumluluk yaratmadığından sorumlu tutulmamalarına karar verildi. İdamlar aynı gece infaz edildi.
Karardan sonra, Mahkeme başkanı Mazhar Müfit Kansu yaptığı konuşmada, “ Ağaların, şeyhlerin zavallı halkı kandırıp, peşlerinden sürüklediklerini, Cumhuriyet Hükümeti’nin irticai faaliyetlere göz yummayacağını “belirtmiştir.

ELAZIĞ’DAKİ YARGILAMALAR

Diyarbakır’da Şeyh Sait ve arkadaşlarının davalarının sonuçlanmasından sonra Şark İstiklal Mahkemesi görevini Elazığ’da sürdürdü. 18 Temmuz’da göreve başlayan mahkeme kendisine intikal eden 1855 kişinin davasından 690 kişinin davasını sonuçlandırdı. Bunlardan 11’i gıyaben olmak üzere toplam 110 kişi idama 1 kişi müebbet, 129 kişi geçici küreğe, 116 kişi de çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. 188 kişi beraat etti. 69 kişinin de sorumlu olmadığına karar verildi. Bu arada 682 tutuklu ve 379 tutuksuz sanığın duruşmaları da değişik mahkemelerde devam ediyordu. 23 Kasım’da da Dersim eski milletvekili Hasan Hayri ve Galip Bey idam edildiler. Şark İstiklal Mahkemesinin isyanla ilgili yargı safhası böylece sona eriyordu.

AYAKLANMA SONRASI ALINANAN TEDBİRLER

Ayaklanmanın bastırılması ve kurulan iki İstiklal Mahkemesinin yargılamalarının tamamlanmasından sonra, bölgede bu tür olayların tekrar etmemesi için bir çok tedbir alındı.
Her ne kadar mahkeme heyeti, ayaklanmanın Kürt Devleti hedefi üzerinde durmuş ve soruşturmayı bu yönde yürütmüşse de, hükümet ayaklanmanın dini muhtevasını ve ağalık- şeyhlik kurumunun bu bölgedeki nüfuzunu hedef aldı. Çıkarılan Şapka Kanunu ile Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun bu yöndeki çalışmaların başlangıcı sayılabilir. Nitekim Şark İstiklal Mahkemesi, savcılığa bir yazı yazarak birer “menba-ı şer ve fesat” yuvasıolan tekke ve zaviyelerin kapatılmasını istedi. 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla tekke ve zaviyeler tüm yurtta kapatıldı. Bu kanunlara karşı gelenlerin ağır cezalarla cezalandırılacakları bildirildi.
Hükümet 1927 yılında çıkartılan 1097 sayılı kanuna dayanarak 1500 kadar büyük toprak sahibi ağa ve şeyhi aileleriyle birlikte batıya sürgün etti. Batıya sürgün edilen 1500 aile içinde isyana katılmış 80 kadar aile vardı. Görüldüğü gibi sadece ayaklanmaya katılanlar değil, feodal derebeylik sistemi hedef alınmıştı. 1929 yılında çıkartılan 1505 sayılı kanun ise Birinci Müfettişlik bölgesinde toprak dağıtımını düzenlemekteydi.Dağıtılması düşünülen topraklar 1097 sayılı yasa ile sürgüne gönderilenleri arazilerinin hazineye geçmesiyle elde edilen topraklar ile yeniden kamulaştırmayla elde edilecek topraklardan oluşuyordu. Arazi sahiplerine en fazla 2000 dönüm arazi bırakılacak gerisi topraksız ve az topraklı köylülere dağıtılacaktı.
Kamulaştırılan toprakların bedeli, 1914 yılında kaydedilen vergi değerinin 8 katından aşağı 10 katından yukarı olmayacağı karara bağlanmıştı.
Bu çalışmalar sonucu topraksız köylülere 11000 hektar (110 bin dönüm) tarım arazisi dağıtılmıştı.
İdari tedbir olarak da Merkezi Diyarbakır’da olan bir Genel Müfettişlik kuruldu. Hükümet’e 20 Nisan 1925 tarih ve 134 nolu mülki idarede değişiklik yetkisi veren kararla kurulan müfettişliğin başına Mahmut Tali Öngören getirildi. Müfettişlik bölgesini Ağrı, Van, Muş, Bitlis, Hakkari, Siirt, Mardin, Diyarbakır, Urfa, Elazığ ve Tunceli illeri oluşturuyordu. Daha sonra müfettişlik sayısı üçe çıkartılarak bütün doğu ve güneydoğu müfettişliklerin idari yönetimine bırakıldı.
Cemal Bardakçı’nın Kürt Raporu
Şeyh Sait ayaklanmasının bastırılmasından sonra Diyarbakır valiliğine Cemal Bardakçı atandı. Cemal Bardakçı göreve başlar başlamaz, Kürt meselesi üzerinde çalışmaya, isyanların nedenleri ile bu isyanlara katılan köylü kitlelerinin durumunu araştırdı. Köylülerin neden kanunlara karşı gelerek ağa ve şeyhlerin peşinden gittiğini araştıran vali Cemal Bardakçı, sorunun toprak sorunu olduğunu net olarak tespit etmiştir. Valiye göre, mesele toprak meselesidir. Köylü toprağı olmadığı için ağaya, şeyhe bağlıdır. Köylüyü ağanın, şeyhin pençesinden kurtarmanın tek yolu köylüyü toprağa kavuşturmaktır. Bu konuda üç kitap yazan Cemal Bardakçı “Toprak Davasında Siyasi Partiler “ adlı eserinde şöyle yazıyor: “ Köylülere, aşiret mensuplarına: Bunca zulme, cefaya neden katlandınız? Neden Hükümetin himayesine sığınmadınız dediğim zaman, hemen daima şu cevabı alıyordum: Efendim hangi hükümet? Bizim Jandarma kumandanımız da kaymakamımız da, valimiz de beylerimiz ve reislerimizdi. Bizden vergi alan, arzu ettiklerini yok eden, istedikleri zaman elimizdeki geçim vasıtalarını, çift hayvanlarını, aletlerini zapt edip bizi kapı dışarı atan, hükümete müracaat edenlerin hanümanlarını söndüren, yalancı şahitler dinletmek suretiyle mahkemelere istedikleri şekilde karar verdiren, tapu nüfus kayıtlarını keyiflerine göre değiştiren onlardı. Hükümet bize ne yapmıştı? Bir karış toprak mı vermişti? Köylerimizden kovulup aç kaldığımız zaman ağzımıza bir lokma ekmek mi sunmuştu? Her an tecavüze uğrayan namusumuzu, malımızı, canımızı korumak için ne vakit ne gibi tedbirler almıştı.” (C. Bardakçı, Toprak Davasında Siyasi Partiler. Aktaran D.Mehmet Doğan Tarih ve Toplum, Rehber Yayınları 1989 sayfa 265)
Bu durum, valiyi köklü tedbirler almaya sevk etmiştir. İlk etapta devlete ait arazileri topraksız köylülere dağıtmak ve ağaların gasp ettikleri toprakları gerçek sahiplerine vermek için bir komisyon oluşturmuştur. Kurulan komisyon şu kararları almıştır:
“1- Hile, desise veya zor kullanılarak alınmış tapular hakkında incelemeler yapacak, hâkimleri aydınlatacak malumat toplayarak ilgililerin mahkemeye başvurmalarını kolaylaştıracak,
2- Tapusuz topraklar ve mülkler hakkında kesin kararlar verecek,
3- Aralıksız üç yıl ekilmemiş toprakları meydana çıkaracak ve bu araziler, Arazi Kanunu’nun 68. maddesine dayanılarak köylüye verilecek,
4- Taşınabilir eşyadan ve hayvanlardan gasp edilmiş olanları, mevcut iseler, derhal geri alarak hakiki sahiplerine teslim edecek, sarf edilmiş ise veya telef olmuşlarsa para ile ve misli ile ödeterek,
5- Gasp edilmiş topraklar için kira tayin ve tahsil edecek.” (C.Bardakçı a.g.e. s.265-266)

İSYANIN SİYASAL SOSYAL VE EKONOMİK SONUÇLARI

Şeyh Sait isyanının sonuçları Türkiye için çok ağır olmuştur. Bunları maddeler halinde sıralarsak:
1. Türklerle Kürtler arasında büyük bir güvensizlik oluştu. Kurtuluş savaşında oluşan büyük ittifak büyük bir yara aldı.
2. Kürtlerle Türkler arasında karşılıklı milliyetçi duygular yükseldi. Celal Bayar Aralık 1936 yılında hazırladığı Şark Raporunda konu ile ilgili olarak şöyle diyordu: “ Doğu illerinde hâkimiyet ve idare bakımından göze çarpan açık bir hakikat vardır. Şeyh Sait ve Ağrı İsyanları’ndan sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası, karşılıklı şahlanmıştır.” (Celal Bayar, Şark Raporu s.64)
3. Kürt milliyetçileri sürekli Kürtlerin bölünmüşlüğünden şikayet ederler. Ama bunun üzerinde fazla düşünmezler. Kürtlerin bölünmesine belki de en büyük katkıyı isyana kalkışarak Şeyh Sait neden oldu. Türkiye’nin Musul’u İngilizlere terk etmesiyle Kürtlerin bölünmesi tamamlandı.
4. Türkiye Musul’u kaybederek büyük petrol gelirlerinden oldu ve ekonomik kalkınması gecikti.
5. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Musul’un kaybedilmesiyle Türkiye’nin en geri bölgesi haline geldi. Musul ile ortak olan Pazar bölündü ve yerine yenisini kurmak zaman aldı.
6. Türkiye’nin demokratikleşmesinin önü kapandı.

Paylaş:

Yorum Yap