EMPERYALİZM VE FAŞİZM

EMPERYALİZM VE FAŞİZM
ÖNCÜ GENÇLİK MERKEZİ EĞİTİM BÜROSU

Devletin Özü Kuvvet
Kuvvetin işi savaş
Haydi bastır Almanya
Führer sana kurban olsun
bu yolda

Ferhan Şensoy’un İçinden Tramvay Geçen Şarkı adlı oyunundan

Üniversitelerimizde ve çeşitli entel kulüplerinde duyarız: Siz faşistsiniz!, Atatürk faşistti! Hitler ne kadar faşistse, Stalin de o kadar faşisttir! TGB faşisttir! vb.
Bu sözlerle denmek istenen ile söylenen birbirinden oldukça farklıdır ve değişiklik gösterir. Bu kullanımlardaki anlamlara bakalım:
1- Siz baskıcısınız!
2- Siz milliyetçisiniz!
3- Siz bir ortaya çıktınız mı kitleleri peşinizde toplarsınız!

Ortaya çıkan bu anlamların doğruluğu bir yana hiçbiri faşizm kavramını karşılamıyor. Baskıcılığa gelince düşmanlarına karşı baskı uygulayan hemen herkese baskıcı denebilir. Bu anlamda bakıldığında Hitler’in düşmanlarına Sosyalistlere, Yahudilere, Komünistlere, Çingenelere baskı yaptığı gibi devrimciler de tarihte halka düşman sınıfların önderlerine baskı uygulamışlardır. Böyle bakıldığında baskıcılık iktidarla ilişkili bir kavramdır. İktidarı eline geçiren kendisine zıt gruplara şu veya bu ölçüde baskı yapar. Burada belirleyici olan iktidarı ele geçirenin önündeki programdır. Atatürk’ün önündeki program milli demokratik devrimdi ve doğal olarak feodal beylerin, emperyalistlerin ve gericilerin üzerinde çeşitli düzeylerde baskı uyguladı. Bu baskı uygulanmadığı takdirde yeni rejim yaşayamazdı. Fransız Devrimi’ni yapanlar yaklaşık 40.000 aristokratı, din adamını, feodal gücü giyotine gönderdi. Bu yapılmasaydı cumhuriyet kurulamazdı. Lenin devrim karşıtlarını sürdü, bazılarını öldürttü ve çoğunluğunu hapse attırdı. Bunlar olmasaydı emperyalistlerin desteklediği güçler Çarlık Rusyası’nı koruyacaktı ve halkı ezeceklerdi. Küba’da Castro ve Che Guevera Amerikan işbirlikçilerini cezalandırdı ve dağıttı. Hz. Muhammed putperestlerle savaştı ve savaş sonrasında onların kimi özgürlükleri kısıtlandı. Öte yandan Kilise binlerce insanı yaktı, muhaliflerini kılıçtan geçirdi. Bunu yapmasaydı Ortaçağ’daki egemenliği sallantıdaydı. Görüldüğü gibi baskıcılık, diktatörlük ya da şiddet kimin kime uyguladığı ve hangi biçimde uygulandığına göre değişik karakterdedir. Burada önemli olan yaratılmaya çalışanın ne olduğudur. Özgürlükler altın tepside gelmiyor, özgürlüklere sahip olmak için halklar çetin mücadeleler veriyorlar ve halk düşmanlarına göz açtırmıyorlar. Aksi takdirde kazanılmış özgürlüklerini kaybederler.

Milliyetçiliği olumsuz anlamda kullananlar genellikle kendisini ‘sol’ olarak tanımlayan gruplardır. Bu gruplara hatırlatılması gereken tarihsel ilerlemelerin nasıl gerçekleştiğidir. Fransız Devrimcileri eşitlik, kardeşlik ve özgürlük sloganlarını Fransız Milliyetçiliği ekseninde yürüttükleri mücadelede haykırdılar. Kralların, kilisenin yarattığı katolik kimliğine karşı Fransız Milleti kimliğini savunarak Ortaçağın egemenliğini kırdılar ve yeni çağın egemeni oldular. Halklar tarih sahnesine milliyetçilik ilkesiyle çıktılar. JönTürkler ve İttihat Terakki öncelikle Osmanlı Milliyetçiliği ile sonradan bunun tutmamasıyla Türk Milliyetçiliğini bayrak edindiler. Lenin, ‘kapitali ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara dönen solculara’ inat çağın çelişmesinin Burjuvazi ile proletarya arasında değil, ezen milletlerle ezilen milletler arasında olduğunu söyledi. Ezilen milletler bağımsızlık savaşlarını vererek, unutturulmaya çalışılan milli bilinçlerinin farkına vararak düşmana karşı bayrak açacaklardı. Mustafa Kemal Atatürk zalim milletlerin karşısında bütün bir milletin mazlum olduğunu söylerek emperyalistlere karşı bütün bir milleti seferber etmeyi amaçlamıştı.

‘Solcular’ın kafasını karıştıran şey kapitalizmin gericileşmesi sonucunda egemenlerin emekçi halkla aralarındaki çelişmeyi ‘millet’ kimliğiyle örtmeye çalıştığı ve diğer milletlere düşmanlıkla ifade olunan bir milliyetçiliği kitleleri dayatmaları sonucunda oluşan atmosferdir. Bu tür bir milliyetçilik ezilen milletlere özgü değildir, aksine emperyalizmin hortlattığı milliyetçiliktir. ‘Solcular’ özellikle Hitler Almanyası’ndan sonra her gördükleri milliyetçiliği faşizmle bağlar oldular. Oysa her ülkenin ve her çağın koşulları kendine özgüdür. Bu unutulduğunda Taraf Gazetesi’nin bu kitabın Emperyalizm ve İdeolojik Hegemonya başlıklı bölümünde anımsatılan manşetinde olduğu gibi ABD’ye değil de ABD’ye karşı direnen Kuzey Kore, Çin, İran gibi ülkelere çatarsınız. Burada uyanık olunması gereken nokta emperyalizmin mazlum milletler içerisinde hortlatmaya çalıştığı şövenizmle (diğer milletlere ve azınlıklara düşmanlık şeklinde görülen ırkçı anlayışla) ve Batılı kapitalist ülkelerdeki gibi derin sınıfsal ayrımların olduğu durumlarda bu uçurumun millet gibi tek bir kimlikle örtülmeye çalışıldığı Batıcı milliyetçilikle devrimci milliyetçiliği karıştırmamak. Şüphesiz Türkiye’de de derin sınıfsal ayrımlar vardır. Ama Türkiye’deki egemen sınıflar güçlerini salt Türkiye’deki üretimlerinden değil emperyalistlerle kurdukları işbirliğinde aldıkları için gayrimillidirler. Milli kuvvetler içinde de sınıfsal ayrımlar vardır ama emperyalistlerle milli kuvvetler arasındaki çelişme yerine milli kuvvetler içindeki çelişmelere odaklanılırsa Kurtuluş Savaşı yıllarındaki İştirakçi Hilmi gibi bir avuç işçi çalıştıran patronla mücadele edip tarihi ıskalarsınız. Tarihi yakalayan milleti emperyalizmle savaşmak için seferber eden ve emperyalistleri kovan Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarıdır, İştirakçi Hilmiler değil. Birincisi hakkında emperyalist merkezler idam fermanı imzalarken, ikincisi bir iki gece nezarethanede bekletilir. Burada mesele hobi olsun diye devrimcilik yapmakla tarihe müdahale edip insanlığın özgürlüğü için mücadele etmek arasında karar vermektir. Bu kararı verenler devrimci milliyetçiliğe sarılıp emperyalizme karşı mücadele ederler.

Diğer bir yanlış düşünce ‘solcu’ kafalarda kitabi bilgilerin tarihten kopuk yorumlanması sonucu doğan ve temelini Wilhelm Reich’ın ‘Faşizmin Kitle Ruhu’ adlı kitaptan alan düşüncedir. Yazara göre küçük burjuva milliyetçiliği radikal bir söylem geliştirir ve belirli dönemlerde kitlelerin bilincini esir alır. Çok kısa bir sürede milyonlar radikal milliyetçi söylemlerin peşinden giderler. Doğrudur, faşizmin yükselişi ve kitleler içerisinde yayılışı çok hızlı olmuştur ve söylendiği gibi milliyetçi söylemlere kitlelerin yanıt vermesi sonucu oluşmuştur. Fakat aynı hızlı yayılış Fransız Devrimi için de, Atatürk Türkiye’si için de, Castro’nun Kübası, Mao’nun Çin’i, Lenin’in Rusyası ve hatta Paris Komünü için de doğrudur. Kitlelerin biraraya gelişi ve örgütlenişinin hızı değildir belirleyici olan. Belirleyici olan kitlelerin hangi programda seferber edildiğidir. Kitleler üretici güçlerin ve kitle inisiyatifi için mi seferber edilmiştir; yoksa yükselen devrimci hareketlerin bastırılması için mi? Faşizmi saptamak için doğru soru, doğru ölçüt budur. Bu ‘sol’ kafaların mantığına göre, Vietnam’ın yoksul halkı ABD’lilere karşı savaşırken Amerikan düşmanlığı taşımamalılar, önceki kendilerini Marks okuyarak terbiye etmeliler ve eğer yeterince yüksek notlar almışlarsa savaşmaya geçebilirler. Kusura bakmasınlar, kitlelerin bu zor şartlar altında onlar gibi öğrenci yurtlarında ya da ailesinin kanapesinde kitap okuyup tarihi tahlil etmek için vakitleri yok. ABD ordusu onlara bu şansı vermiyor. Devrimciler ya kitleleri bir an evvel içlerinde taşıdıkları geri öğelere rağmen örgütleyip devrimci mücadele içerisinde bilinçlenmelerine çalışacaklar ya da majestelerinin solcuları gibi tarihi ıskalayacaklar. Şüphesiz Dünya halkları bu beyler, hanımlar gibi Marks’la efsunlanmadıklarından tarihi yaratma işine girişecektir. Kendileri isterlerse kitlelerin yarattığı tarihi yazabilirler, aslına sadık kalarak.

Türkiye Gençlik Birliği’nin faşizmine gelince: Diyarbakır’ın yoksul köylüsüyle bir olup ağalığa karşı savaşan, köylülerin taleplerine uyarak Devletin gitmediği yere okul yapan; ağanın köylüleri kaçırmak için çıkarttığı yangını söndüren devrimcilere faşist demek cahillikten öte bir tutumdur. Sakallı Celal’in çok güzel bir sözü var: Cehaletin bu kadarı ancak tahsille mümkündür! Aldıkları tahsil Dünya devrimlerini eğip bükerek devrimin olanaksızlığı için yazıp çizen travmalı döneklerin kitaplarına dayanmaktadır. ‘Kitleler teoriyi öğrensinler’, ‘köylü devrim mi yaparmış? Devrimi işçi sınıfı yapar’, ‘Atatürk tepeden inmedir, halka sormuş mu devrim yapmak için?’, ‘ordudan devrimci mi olur?’, ‘Karısını döven adam devrim mi yapar?’ diyenler devrimi imkansızlaştırırlar. Kitleler feodal dönemin ve kapitalist toplumun içerisinde doğarlar. Bu nedenle kadını küçük görenler de, para hırsıyla dostunu kazıklayan da, esrar çekip efsunlanan da, en batıl inanışlı da bu kitlenin içinde yaşar. Ama bir kere mücadeleye atıldılar mı tarihi baştan yaratırlar. Nazım’ın Türk köylüsü için dediği gibi: O topraktan öğrenip kitapsız bilendir… Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip: «Gayrık yeter!…» demesinler. Ve bir kerre dediler mi : «İsrafil surunu urur mahlukat yerinden durur», toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. Ne kendi nefsini korur, ne düşmanı kayırır, «Dağları yırtıp ayırır, kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa…» . Şiirde Nazım’ın derd anlayan dediği zamanın ruhunu yansıtan Atatürk’tür, Hz. Muhammed’dir, Lenin’dir, Castro’dur, Mao’dur. Halk kusursuz değildir ve gelecek kusursuz insanlar tarafından değil, bilakis kusurlular tarafından, eksikler tarafından, yetersizler tarafından yaratılacak. Bu kitlenin tarih sahnesine çıkışıdır. Kitlenin özgürlük mücadelesi için can siperane çarpışmasıyla faşizmin kitle ruhunu karıştıranlar tarihe paranoyakça yaklaşırlar. Biz, devrimcilerin farkı buradadır: Doğru bir programda halkı örgütlemek ve kitlelere güvenmek. Çünkü halktan başka bir kurtarıcı yoktur!

Faşizm devrimcilerin aksine sahte milliyetçidir. Halkların milli değerlerini istismar eder: Mussolini, Garibaldi’nin kahraman kişiliğinden mümkün olduğu kadar yararlanmak için olağanüstü çaba harcamıştır. Fransız faşistleri, Orleans’ın genç kadınını, Jean D’Arc’ı kendi kahramanları gibi göstermiştir. Amerikan faşistleri Amerikan bağımsızlık savaşının geleneklerine, Washington ve Lincoln’un geleneklerine sahip çıkmıştır. Bulgar faşistleri 1870’lerin milli kurtuluş hareketini ve bu hareketin halkın sevgisini kazanmış Vasil Levski ve Stefan Karaca gibi kahramanlarını istismar etmiştir.

‘Sol maskeli’ eleştirilere karşı Lenin’den bir alıntı yapalım: ”Biz milli gurur duygularıyla doluyuz. Ve işte bu yüzden özellikle tamamen kölece yaşadığımız geçmişimizden… ve kapitalistlerin yardımıyla aynı toprak sahiplerinin bizi, Polonya ve Ukrayna’yı baskı altına almak, İran’daki ve Çin’deki demokratik hareketi ezmek ve büyük Rus milli gururumuza leke süren Romanov’lar, Bobrinski’ler ve Puriskeviç’ler çetesini güçlendirmek amacıyla savaş sürükledikleri, kölece yaşadığımız bu günümüzden nefret ediyoruz.” (Lenin, Büyük Rusların Milli Gururu Üzerine adlı makalesinden)

Buraya kadar faşizmin ne olmadığını ve bazı yanlış anlayışları anlattık. Şimdi faşizmin ne olduğunu yine yanlış bir tahlilden hareketle anlamaya çalışalım. Faşizm de her kavram gibi tarihseldir. Birinci bölümde yine benzer bir anlatıma emperyalizmi anlamak için başvurmuştuk. Nasıl emperyalizm tarihin belirli bir dönemine ait bir kavramsa, faşizm de tarihin belirli bir döneminde ortaya çıkmıştır ve o dönemin koşullarına özgü olarak kullanılmalıdır. Benzer koşullar bugün de sürüyorsa faşizm bugün de görülebilir ve kimi iktidarların faşist olduğundan söz edilebilir.

Bir soru ortaya atalım: Abdülhamit dönemi bilindiği gibi bir istibdad dönemidir. Gazeteciler, devrimciler hapislere atılmıştır, birçok kavramın kullanımı yasaklanmıştır, toplumun içerisinde her tarafta saraya istihbarat toplayan jurnalciler çalışmıştır. Bu dönem faşizm olarak adlandırılabilir mi? Bizim yanıtımız kesinlikle hayırdır. Nasıl her milliyetçiliği gerici olarak görmeyeceksek, benzer şekilde her gericiliği, her baskıcı rejimi de faşist olarak göremeyiz. Faşizm emperyalist çağda ve emperyalist devletlerde ortaya çıkmıştır. Sonrasında emperyalist merkezler çevre ülkelerdeki toplumsal muhalefeti sindirmek ve sermayelerinin bu ülkelere rahatça girmesini sağlamak için faşizan rejimler kurmuşlardır. Örnek mi? Pinochet’nin Şili’si, Kenan Evren’in Türkiye’si vb.

Faşizmi faşizme karşı mücadele bayrağını dalgalandıranlardan öğrenelim. Bulgar komünisti, antifaşist cephenin kurucularından Dimitrov’un Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe adlı kitabı bu bölüm boyunca yol göstericimiz olacak ve konu hakkında derinleşmek için kimi yayınlara başvuracağız.

Faşizm belirli bir dönemde doğmuştur. Bu dönem aslında birinci bölümde etraflıca anlatılmıştı. Şimdi bu dönemin faşizmi nasıl doğurduğuna dikkale göz atalım. Kapitalizm 20. yüzyılın başlarında biçim değiştirmiştir. Biz bu biçime emperyalizm diyoruz. Bu dönemde tekeller üretimin ve yönetimin başına geçmişlerdi. Bu tekeller eski büyük sermayedarlardan farklı olarak yeni bir sınıf haline gelmişlerdi: Mali sermaye. Mali sermaye ise git gide büyüyerek belirli çevrelerde kümelenmişti. Bu yoğunlaşmış mali sermayeye mali oligarşi demiştik. Tekelci kapitalizm incelediğimiz evrede yaygınlaşır; tekellerin gücünü, devlet gücü ile kaynaştırarak daha önce eşi görülmedik bir militarizmi hızlandırır. Bu dönemde tekellerin en büyük karları silah sanayiinden ve finans sektöründen gelir. Tekellerin büyüme yarışı onları Dünya çapında karşı karşıya getirir. Halklar filler savaşı altında ezilir. Bu savaşların en büyüklerinden ikisi gerçek anlamda Dünya çapında gerçekleşmiştir: I. ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşları (Dünya Savaşları). Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönemde milli kurtuluş savaşlarıyla ve devrimlerle emperyalist sistemden kopan devletler ortaya çıktı. Bunlardan biri Türkiye Cumhuriyeti Devleti diğeri ise Sosyalist Rusya idi. Emperyalist-Kapitalist Sistemin bunalımı I. Dünya Savaşı’na yol açmıştı ve sonra bu savaş ve aynı dönemde yaşanan Büyük Rus Devrimi kapitalizmi ikinci bir bunalıma daha sokmuştu. Bu dönemde yaşanan krizi Server Tanilli şu sözlerle özetliyor:

Bunalımın başka nitelikleri de var: Ülkelerin kapitalizmden gittikçe kopmaları; sosyalizme karşı giriştiği ekonomik yarışmada emperyalizmin durumunun gittikçe zayıflaması; tekelci devlet kapitalizminin gelişmesi ve militarizmin artması; emperyalizmin çelişkilerinin yoğunlşaması; düşük üretim düzeyi, dönemsel bunalımlar, üretim merkezlerinin sürekli düşük kapasitede çalışması, kronik işsizlik gibi, kapitalizmin üretim güçlerinden tam olarak yararlanamamasının sonucu iç dengesizliğin artması ve giderek kapitalist ekonominin çürüyüşü; emek ve sermaye arasındaki mücadelenin şiddetlenmesi; kapitalist dünya ekonomisindeki çelişkilerin yoğunlaşması…

Kapitalizm ortaya çıkışından beri bir diktatörlüktür. Fakat ilk zamanlarda aristokrasiye ve kiliseye karşı burjuvazinin önderliğinde halk yığınlarının bir diktatörlüğüyken; kapitalizmin gericileştiği ve giderek emperyalizme dönüştüğü dönemde devleti tamamen ele geçiren burjuvazinin bütün bir halk üzerinde kurduğu diktatörlüktür. Burjuvazi demokrasisini işletirken kanla çizdiği sınırların dışına çıkılmasını birçok yolla engeller. Fakat kapitalizmin bunalım dönemlerinde demokrasi biçimli bu diktatörlük geniş halk kitlelerine karşı demokratik görünümünü kaybeder. Sokaklara çıkan işçi sınıfı karşısında kendi koyduğu kanunları çiğneyerek baskı uygular. Kendi koyduğu kanunları dahi çiğnemesine yol açan bunalım artık kendi rejimini farklı bir biçime sokar.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İtalya’da ve Almanya’da – savaştan yenilgiyle ve ağır kayıplarla çıkmış olmanın da sonucu – egemen sınıf, yani burjuvazinin ‘tekelci sermaye’ kesimi, işçi sınıfına ve emekçi kitlelere daha fazla ödün vererek, bunalıma bir çözüm getiremiyordu. Böyle bir durumda bildik demokrasilerin sürdürülmesi bu ülkelerin doğusunda yeni yeni kurulan sosyalist rejimlere benzer bir rejime dönüşmelerine yol açabilirdi. Yapılacak olan, demokrasiyi tatil etmek ve işçi sınıfına karşı sömürüyü zorla gerçekleştirmek için, kanlı bir diktatörlüğü uygulamaktı. Bu açıdan bakıldığında faşizm ‘yumuşak yüzlü burjuva diktatörlüğünün’ çaresizliğidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, önce İtalya’da kuruluyor faşizm, daha sonra Almanya’da. Macaristan, Polonya, Romanya, Bulgaristan, Avusturya, Yunanistan, İspanya, Portekiz ve Japonya’da da faşist rejimler kuruluyor.

Emperyalizm milli bağımsızlıklarını kazanan ülkelere yeni bir türde saldırmaya geçti. Bu ülkeleri açıktan işgal etmek yerine onların ekonomik bağımsızlığını kırarak ekonomik açıdan bağımlı hale getirdi. Bu süreç sonunda birçok gelişmekte olan ülke yeni sömürgeye dönüştü. Bu ülkelerdeki demokratik düzen bu tür bir sömürgeye dönüşmelerine engel olduğunda ise Emperyalizm bu ülkelere faşist rejimleri ihraç etti. Emperyalizmin ‘oğlanları’ bu ülkelerde askeri cuntalar kurarak demokrasiyi askıya aldılar. Faşizmin bu ülkelere girişiyle birlikte devrimci hareketler bastırıldı, halk terör ve kargaşa ortamında güven arayarak askeri rejimleri kabullendi. Bu süreç sonucunda halk askeri rejimin beklediği gibi şeyler getirmediğini gördü ama artık örgütlü mücadelenin ortamı kalmamıştı ve halk faşizan rejimlerce esir alındı.

Faşizm kitleler içerisinde doğmuş bir hareket olmadığından sistematik bir ideoloji olarak sunulmadı. Onun ideolojik karakteri faşizan uygulamalardan hareketle antifaşist aydınlar tarafından tahlil edildi. Dünya’nın dört bir yanında görülen faşist rejimlerin ortak noktası sosyalist devrim ve milli bağımsızlık düşmanlığıdır. Kitlelerin demokratik mücadelesi ve özgürlük talepleri bütün bu rejimlerce baskılanmış ve yasaklanmıştır. Özgürlüğün yerine ortaya çıkartılan kavram huzur ve güvenliktir. İnsan hakları ve anayasal haklar rafa kaldırılmış, bunların yerine vatandaşların görevleri getirilmiştir. Vatandaşlar devletin birer hizmetkarına dönüşmüştür. Oysa liberal demokrasilerde şeklen de olsa devlet vatandaşlar içindir, sosyalist ülkelerde ise devlet halkın ilerlemek için kullanacağı bir aygıttır. Faşizmde aygıt vatandaşlar, kutsal varlık ise devlet olmuştur.

Demokratik devrimlerin getirdiği kuvvetler ayrılığı, siyasi partiler rejimi gibi demokrasiyi güvence altına alan mekanizmalar, Faşizmle ortadan kaldırılmıştır. Kuvvet tek bir güç elinde toplanmıştır: mali oligarşi elindeki devlet aygıtı. Siyasi partiler ‘vatan hainlerinin’ yuvalanma ocakları olarak görülüp ya kapatılmış ya da fiilen çalışmaları engellenmiştir.

Faşizm iki yüzlüdür. Sosyalizmin yükselişini engellemek için sosyalizmin kapitalizme karşı kullandığı sloganlarla halkı örgütler ve kitlelerin örgütlenme olanaklarını kademeli olarak ortadan kaldırır. Kendisine yandaş sendikalar kurarak işçi sınıfını bu sendikalarda örgütler. Oysa bu sendikalar faşist partiye sıkı sıkıya bağlıdır. Faşizm bu konuda öyle iki yüzlüdür ki Hitler’in partisinin adına kadar yansımıştır bu iki yüzlülük: Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi. Büyük sermayenin çıkarlarını sosyalist sloganları kullanarak örgütlediği halkı seferber ederek savunur.

Faşizm komplocudur. Tarihi komplolarla açıklar. Yabancı düşmanlığıyla süslediği komplolarla hedef şaşırtır. Faşizme göre sömürünün kaynağı kapitalizmin azalan kar yasası ya da işsizler ordusunu kullanarak işçi ücretlerini sömürmek değildir. Asıl kaynak Yahudilerin ya da başka bir grubun sermayeyi elinde tutmasıdır. Hitler Almanya’sında yaratılan düşmanlar Yahudiler ve Çingenelerdi. Yahudilerin birikmiş sermayeleri vardı ve bu durum eğitimsiz Almanlar tarafından tepki ile karşılanıyordu. Oysa Yahudilerin zenginliği bir neden değil, bir sonuçtu. Ortaçağda faizin Hristiyanlara yasaklanması ve mülkiyet hakkının da Yahudilere verilmeyişi sonucu Yahudilerde sermaye birikmiş ve faize dayalı ticaret (tefecilik) bir Yahudi mesleği haline gelmişti. Sonrasında bankacılığın gelişmesiyle Yahudiler ekonomiye damgalarını vurmuştu (bu dönemi anlamak için Shakespeare’in Venedik Taciri adlı oyunu okunabilir). Çingeneler ise ucuz iş gücü olarak çalıştırılıyordu. İşsizliğin tırmandığı günlerde Almanlar bu göçebe topluluğa karşı tepkiliydi. Dahası Hitler tarafından yaratılan Alman imgesine ters özellikler taşıyan Çingene topluluğu Alman ırkını kirleten bir unsur olarak sunuldu ve saf Alman ırkının oluşması için yok edilmelerinin gerekli olduğu propagandası yapıldı.

Faşizme göre iktidarın kaynağı halk değildir. İktidar halkın çobanı tarafından yürütülür. Halkın başında güçlü bir irade olmalıdır. Bu irade tek partidir. Tek parti ise liderin bedeninde cisimleşir. Parti içerisinde kararlar demokratik yöntemlerle değil, iktidarın karizması sayesinde alınır. Bu karizmatik lidere farklı ülkelerde aynı anlama gelen farklı adlar verilmiştir: Almanya’da Führer, İtalya’da Duçe, maalesef II. Dünya Savaşı başlamadan benzer adlandırmalar Türkiye’deki faşizm hayranları tarafından Atatürk’e ve İnönü’ye de atfedilmiştir, onların adlarının başına milli şef, önder, başbuğ gibi ünvanlar yerleştirilmiştir.

Günümüzde sosyalizm ve devrim karşıtları bazı benzerliklerden hareketle devrimci liderlerle faşist liderleri bir tutmak için kimi gerçekleri göz ardı ederek gerçeğin bir kısmına büyüteçle yaklaşıyorlar. Kitlelerin liderlerini sevmelerinden ve onları yüceltmelerinden daha doğal birşey yoktur. Faşizmin geliş biçiminin ve liderinin belirişinin üstünü örterek Atatürk’e, İnönü’ye, Lenin’e, Mao’ya, ve diğerlerine verilen ünvanlara bakarak bu devrimci liderleri faşist liderlerle bir tutmaya çalışıyorlar. Atatürk hayatı boyunca istibdadın düşmanı olmuş, kendi kaderiyle halkının kaderini birleştirmiş, tüm ünvanları reddederek kurtuluş savaşı başlatmış bir lider olarak milleti tarafından önder yahut ata olarak görülmüştür. Benzer şekilde Gandhi milleti tarafından milletimizin babası olarak adlandırılmıştır. ABD’nin kurucularına Washingtonlara, Lincolnlere kurucu babalar (former fathers) denmektedir. Bu iki lider tipi mücadeleleriyle ve programlarıyla taban tabana zıttır. Bu benzetmeler morfinle aspirini benzetmeyi andırmaktadır. İkisi de ilaç olarak görülmektedir. Bu iki ilaç birbirine ne kadar benziyorsa, faşist liderlerle devrimci liderler o kadar benzemektedirler.

Faşist rejimler mevcut güvenlik güçleriyle yetinmez parti üyelerinden oluşan silahlı birlikler kurar. NAZİ Almanyası’nda kurulan NAZİ polis teşkilatı olan Gestapolar ve Faşist İtalya’da kurulan Mussoline’ye bağlı Kara Gömlekliler örnek olarak gösterilebilir.

Buraya kadar faşizme kabaca bir göz attık. Bundan sonra faşizmi daha detaylı olarak ele alacağız.
Hitler’e
Tankınız ne güçlü ne güçlü Yüz insanı ezer geçer
Ama bir kusurcuğu var Sürecek insan ister
Uçağınız ne güçlü ne güçlü Fırtınadan tez gider filden zorlu
Ama bir kusurcuğu var İnsan ister başında
İnsan neler yapar neler yapar Bilir uçmasını öldürmesini
Ama bir kusurcuğu var Bilir düşünmesini de
Bertolt Brecht

Faşizmin özü devletin doğası ile yakından ilgilidir. Devlet daima, bir sosyal sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerindeki egemenlik aygıtıdır. Devlet doğası gereği bir baskı aracıdır. Ne tür bir devletin belireceği ise hangi sınıfın hangi sınıfa karşı onu kullanacağına bağlıdır. Dolayısıyla devletin özü kuvvettir. Devlet şimdiye kadar ki en yüksek örgütlenme modelidir. Meşruiyetini egemen sınıfın kuvvetinden alır.

Nicos Poulantzas’ın dediği gibi ”emperyalizmden söz etmek istemeyen birinin, faşizm konusunda ağzını açmaması gerekir”. Kapitalizm emperyalizme gebe kalmıştır ve emperyalizmin ana rahminden ayrılmasıyla emperyalist dönem öncesindeki kapitalizm ortadan kalkmıştır. Artık Marx’ın övdüğü, Dünya’yı alt üst edip Ortaçağın sonunu getiren, rahipleri ücretli işçilere dönüştüren, tüm kutsallıklara yıkarak yerine sınırsızca üretimi getiren kapitalizm ölmüştür. Emperyalizm ise sürdürülemez bir düzendir. Sermaye fazlasının ihracı olarak gerçekleşen yeni sömürge biçiminin efendileri artık üretici sermaye değildir, onun yerini mali sermaye almıştır. Mali sermaye ise mali oligarşiyi yaratmıştır. Faşizm işte bu döneme ait bir tür rejimdir.

Kapitalist sürecin bütünün evresi olarak ele alınan emperyalizm, gerçekte, tekelci sermayenin yoğunlaşması, banka sermayesi ve sanayi sermayesinin mali sermaye içinde birleşip kaynaşması, sermaye ihracı, salt ‘ekonomik’ nedenlerle sömürgeler aranması vb. gibi yalnız ekonomik alanda ortaya çıkan değişimlerle sınırlanmaz. Aslında, bu ‘ekonomik’ veriler, kapitalist sistemin bütününün tekrar düzenlenmesinin ve bunun sonucunda, ideoloji ve siyasanın derin değişimini belirler.

Bu değişimler, hem her ulusal toplumsal biçimlenişi hem de uluslararası planda toplumsal ilişkileri, bundan başka, bu iki kesim arasındaki, ve özellikle emperyalizmi niteleyen özel ilişkileri aynı zamanda etkiler.

Ortaya çıkan yeni devlet modeli tekelci kapitalist devlettir. Tekelci aşamaya geçişte devlet aygıtının özel bir işlevi olmuştur. Mali oligarşinin eliyle gerçekleştirilen devlet müdahaleleri sonucunda tekelci kapitalizme geçilmiştir. Kapitalizmin yarattığı iki yıkıcı sınıf olan mali sermaye ve lümpen proletarya (ayaktakımı) emperyalizme geçilmesiyle birlikte dolaylı bir ittifak içerisine girmişlerdir.

Ekonomik gelişkinliğine karşın en gerici (üretimin önünde yer aldığı için) olan mali sermaye bir diğer gerici (işçi sınıfının örgütlü gücüne karşı tehdit oluşturduğu için ve kent yaşamına ayak uyduramayarak gettolar – kenar mahalleler – yaratan bir topluluk olduğu için) sınıfla stratejik olarak birleşmiştir. Bu ittifak kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasının kaçınılmaz sonucudur. Dikkat edilirse böyle bir ittifakın en güçlü olduğu ülkelerin gelişmiş kapitalist ülkeler olması kaçınılmazdır. Çünkü gelişmekte olan kapitalist ülkelerde mali sermaye emperyalist sistemle bütünleştiğinden bir özne gibi davranamaz. Dolayısıyla bu ülkeler özelinde gerçekleşen bir ittifaktan söz etmektense, emperyalizmle işbirliği yapan iktidarların oy deposu olarak beliren bir ayaktakımı sınıfından bahsetmek daha doğru olacaktır.

Emperyalist çağa girilmesiyle Marksistlerin Avrupa’dan başlayacağını düşündükleri komünist hareket gerçekleşmedi. Süreci doğru saptayan Lenin, zayıf halka teorisini keşfetti. Emperyalizm salt bir ekonomik süreç değildi ve uluslararası planda bir zincir oluşturuyordu. Uluslararası iş bölümü yoluyla kapitalist ülkelerdeki emek-sermaye çelişmesi geri kalmış ülkelerin sömürülmesiyle örtülüyordu. Oluşan zincirin çeşitli halkaları vardı. Devrimcilerin görevi de bu halkaları teker teker koparmaktı ve emperyalist sisteme karşı devrimci bir hegemonya kurmaktı. Geç kapitalistleşen ülkelerin başında gelen Rusya’da gerçekleşen devrim sonucunda zayıf halka koptu ve kapitalist dünyaya karşı ikinci bir dünya oluştu. Lenin’in tezi gereği sonraki devrimler kapitalizmin geç geliştiği yahut emperyalizm nedeniyle gelişemediği ülkelerde gerçekleşecekti. Bu tezi doğrulayan gelişmeler 20. yüzyıl boyunca yaşandı, devrimler hep Lenin’in tarif ettiği coğrafyalarda yaşandı.

Lenin’in saptamasına büyük ölçüde uyan gelişmiş kapitalist ülkeler de mevcuttu. Bu ülkeler Almanya, İtalya, İspanya ve Japonya’ydı. Bu ülkelerin hepsi de imparatorluk dönemlerinde kurulmuş güçlü bir merkezi devlet aygıtına ve çok hızlı gelişmiş bir kapitalist sınıfa sahipti. Yine bu ülkelerin diğer bir ortak özelliği Fransa, İngiltere ve ABD’nin aksine kapitalizme geç ulaşmışlardı. Özel olarak Almanya ele alınırsa, kapitalistleşme sürecinin önderi burjuvazi olmamıştır. Burjuva demokratik devrimi burjuvazinin hegemonik önderliğinde değil de, Bismarck tarafından tepeden ve burjuvazinin Prusyalı büyük toprak sahipleriyle özel bir ittifakı yoluyla başarıldı. Bu toprak sahipleri, ittifak içinde uzun süre etkin bir siyasal ağırılğı korumuşlardı. Bu nedenle milli birlik tam anlamıyla sağlanamamıştı. Ayrıca ittifak süresince toprak sahipleri ile burjuvazi arasındaki çelişmeler de sürmekteydi. Tarımın sanayideki gelişmenin tersine çok daha yavaş gelişiyor olması ve ittifakın önderliğinin burjuvazinin elinde olmayışı Almanya’nın emperyalist zincir içerinde güçsüz bir halka olmasını beraberinde getiriyordu. Yine benzer şekilde İtalya’da köylülüğün desteğiyle gerçekleşmiş bir demokratik devrim gerçekleşmediğinden toprak reformu yapılmamıştı. Tarım reformunun olmaması, İtalyan burjuvazisinin büyük toprak sahipliğine, onun üzerindeki siyasal üstünlüğünü sürdürmek için ödediği bedel idi. Toprağın özel mülkiyetinin Fransa’daki gibi gelişmesinin sonucu olarak İtalyan merkeziyetçiliği, geniş ölçüde idari ve siyasal yerel özerkliğe sahip parçaların üzerine örtülmüş basit bir örtü idi. Bu özerklik büyük toprak sahiplerine aynı zamanda güney köylülerinin üzerinde ekonomik ve siyasal ideolojik baskılarını sürdürme, hem de kuzeydeki burjuvazinin stratejisine karşı durma imkanı vermiştir. Görüldüğü gibi iki ülkede de İngiliz liberal devletinin geçirdiği aşamalar atlanarak hızla kapitalistleşme sürecine geçilmiş ve Dünya’nın emperyalist bölüşümüne katılınmıştır. İki ülke de bu nedenlerle emperyalist zincirin zayıf halkaların oluşturmaktaydılar.

Faşizm, öncelikle, ekonomik geriliği nedeniyle İtalya’da ortaya çıkmıştır. Modern kapitalist gelişime girmiş büyük Avrupa devletlerinin sonuncusu olan İtalya, bu aşamaya çok kısa bir zaman süresinde geçmiş ve olağanüstü bir emperyalist karaktere sahip olmuştur. Bu karakteri kavuşulunca yoksullaşma, mülksüzleşme biçiminde oluşan işçi sınıfı çok hızlı bir uyanış içerisine girmiştir. Feodalizmin tam anlamıyla tasfiyesi de gerçekleşmediğinden egemenler arası çelişme de büyüdüğünden İtalya tam anlamıyla devrimci durum içerisindeydi. Faşizmin belki de en önemli yanı işte bu devrimci durum içerisinde bulunan emperyalist merkezlerde hayat bulabilmesidir. Feodal bağları çok güçlü olan ve feodal unsurlarla ittifak içerisinde olan burjuvazinin egemenliği tam olarak ele geçiremediği, fakat buna karşın işçi sınıfının çok hızlı oluştuğu ve mülksüzleştiği Almanya ve Japonya gibi ülkelerin hepsinde komünist hareket aynı oranda güçleniyordu. Kimi devrimcilerin bu ülkelerde devrim beklemesinin nedeni budur. 1918 yıllarında Alman fabrikalarında kızıl bayrakların dolaşmasının ve İtalya’da özellikle güney bölgelerinde sosyalizan kitlelerin oluşması, kuzeyde ise örgütlü bir işçi sınıfının yükselişe geçtiği düşünüldüğünde faşist rejimin mali oligarşi için ne denli zorunlu olduğu görülebilir.

Yükselen işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin yanında ayaktakımının marjinalleşmesi, yoksul bölgelerde toplanması ve yedek bir işsizler ordusu olarak çalışma hakkı için her an harekete geçirilebilecek bir kitle olarak hırçınlaştığı gözlenmiştir. Mali oligarşinin işçi sınıfına karşı seferber edebileceği kitle kendini çok açık bir biçimde gösteriyordu. Özellikle feodal üretim tarzından yeni yeni kopan ve kente uyum sağlayamayan ayaktakımı ucuz iş gücü olarak kullanılmayı bekliyordu. Bölgesel eşitsizliklerin de etkisiyle varlıklı bölge insanlarına karşı ırkçı-şöven eğilimler de taşıyan bu sınıf uluslararası dayanışmaya karşı kullanılabilecek bir ideolojik etki altındaydı. Savaş sonrası arzu edilen büyümeyi sağlayamayan ama hızla zenginleşme isteğiyle yanıp tutuşan küçük burjuvazi de yabancı düşmanı bir milliyetçi ideolojinin etkisi altındaydı. Diğer Batılı ülkelerin aksine Almanya çok hızıl gelişmiş ve Avrupa’nın egemeni olma yolunda ilerlemişti. Ne var ki Birinci Dünya Savaşı sonucunda ekonomik açıdan çok ağır yaptırımlarla karşılaşmış ve gelişmesi yavaşlamıştı.

Emperyalizm ne oranda üretimi durduruyorsa, denebilir ki, faşizm o oranda üretimi arttırıyordu. Mali oligarşinin egemenliğinin en baskıcı rejimi de olsa faşist rejim altında Almanya çok hızlı bir kalkınma sürecine girmişti. Çok büyük bir kesimin iş gücü olarak seferber edildiği ve her an savaşa hazırlanan bir üretim sürecine girilmesiyle sürekli bir savaş ekonomisi kurulmuş oldu. Yoğun ve zor şartlar altında çalıştırılan kitleler, kurtuldukları işsizlikten ve Birinci Dünya Savaşı’nın ağır ekonomik şartlarının ardından yine de bolluk içerisindeydiler. Özellikle Alman işçi sınıfının Savaş sonrası tüketim alışkanlıkları düşünülünce NAZİ’lerin iktidara gelmesiyle yaratılan artı değerden aldığı pay düşük dahi olsa geçmişe kıyasla alım güçlerini arttırmıştı. Örneklerle gösterecek olursak: 1939’da sanayi üretimi 1929’dan yüksektir ve 1933’ten beri iki kat daha fazla artmıştır. Almanya 1929’daki 16 milyon ton çelik üretimine karşı 1938’de 22.5 milyon ton çelik üretmektedir. Bu rakamlar üretim ne boyutlarda arttığını gözler önüne sermektedir.

Şimdi kısaca faşizmde işçi sınıfının durumuna bir göz atalım. Yukarıda özetlenen bilgiler ışığında işçi sınıfının yararına gibi görünen faşist rejimin işçi sınıfı ile başka hangi boyutlarda ilişkileri vardı? Faşizm gerçekten proletaryaya ait kimi tezleri kendine mal ederek işçi sınıfı içinde gerçek etkinliğini sağlar. Bu yanı faşizmin ‘solcu’ kanadı olarak adlandırılır. Öte yandan faşistleşme ve faşist rejim süresince grevler kırılı ve sendikaların örgütlenmelerinin önüne geçilir. Bir yandan işçi sınıfı örgütlerine ve özellikle işçi sınıfının siyasal örgütlerine karşı saldırıya devam edip, siyasal olarak niteledikleri grevleri kırmalarına rağmen, faşizm, kimi zaman işçilerin kavgasına katılmaktadır. Faşizmin işçi sınıfı içinde hiçbir zaman gerçek bir taban kazandığı söylenememekle birlikte, yine de işçi sınıfı içine kök salmayı başarmıştır.

Faşizmin işsizliğin ortadan kaldırılmasında etkili olduğu unutulmamalıdır. Bu durum işçi sınııfnın etkisizleştirilemesinde rol oynamışıtr. Bundan başka, işçi sınıfı, ekonomik sömürü açısından, faşizmin kurbanlarından yalnız biri olmuştur ve faşizmin ana kurbanı olmamıştır. Kırsal bölgelerdeki fakir köylülük ve hatta üretici olmayan ücretlileri – hizmet görevlileri vb. – oluşturan küçük burjuvazi, ekonomik sömürü açısından, daha önceki duruma oranla çok daha fazla sıkıntı çekmişlerdir. Bunun yanı sıra, işçi sınıfının sömürülüşü temelde göreli, yani karların büyümesinin dikkate alınması ölçüsünde artmıştır.

Daha önce de belirtildiği gibi Almanya faşizmin öncesinde bir devrimci durum içerisindeydi. Spartakistlerin Alman Komünist İşçi Partisi’nde birleşmeleri sonucu parti bir kitle partisi haline gelir ve üye sayısı 80.000’den 350.000’e fırlar. 1921’de yapılan aceleci darbe girişimleri sonucunda yenilen komünistler ayaklanmayı başarıya ulaştıramamış ve ağır kayıplar almışlardır. Sosyal demokratlara duydukları güvensizlik ve nefret sonucu girişilen bu aceleci girişim onların bir anlamda sonunu getirmiştir. Bütün bunlara rağmen oylarını düzenli olarak arttırmışlardır: 1924’te yüzde 9, 1928’de yüzde 10.6, 1930’da yüzde 13.1, 1932’de yüzde 14.6 ve 1932’de yüzde 16.9. Fakat üye sayıları düzenli olarak düşmüştür ve parti sosyal demokratların etkisi altına girmiştir. Üyelerinin en büyük kısmı sanayi işçilerin oluşan sosyal demokrat akımın gücü faşistleşme süreci boyunca sürekli bir artış gösterdi: üye sayısı 1932’de 984.000’i bulmuştur. Yükselen faşist güce karşı komünistler birleşik cephenin kurulmasını önerirler. Ancak bu cephe bir türlü oluşturulamaz. Kah komünistler içindeki aşırı uçlar kah sosyal demokrasi içindeki popülist kanat cephenin kurulmasında ayak direrler. Bu gelşmelerin sonucu olarak NAZİ’ler birbirine düşen sosyal demokratlar ve komünistlerin egemenliklerini kırarak halkın oylarını kazandı.

NAZİ iktidarı süresince, Hitler’in zaferi karşısında cesaretleri son derece kırılmış olmasına rağmen, komünist militanlar ve pek çok sosyalist, direnişten dolayı kitle halinde zindan ve toplama kamplarına doldurulmalarının da gösterdiği üzere, örnek bir yiğitlikle ve daha ilk andan başlamak üzere, NAZİ rejimine karşı direniş saflarında çarpışmışlardır.

İktidara gelene kadar faşizmin işçi sınıfı içerisindeki oylarını analiz edelim. NAZİ’lerin yayın organları ve dernekleri daha çok işsizler arasında taraftar topluyordu. Özellikle köylülük içinden gelenler arasında kitle desteğini elde edebilmişlerdi. Nasyonal-Sosyalist Parti’Nin gerçek anlamda işçi sınıfından topladığı üyelerin yüzdesine gelince, bu 1930-1934 arasında yüzde 28’den yüzde 32’ye çıkarsa da, işçi sınıfının nüfusun tümüne olan oranın yanında (yaklaşık yüzde 45) düşük kalmaktadır. 1930’lardan başlamak üzere, nasyonal-sosyalizm, işçi sınıfı oylarının düşük bir yüzdesini kazanır gözükmektedir ve bu, sosyal-demokrasinin zararına olmaktan çok, özellikle Mersebourg ve Chemnitz-Zwickau gibi kalelerinde komünistlerin zararına olur. Bununla birlikte bu sonuçlardan, Hitler zamanındaki 1932 seçim sonuçları da dahil olmak üzere işçi sınıfının, bütününde, sosyal demokratlara ve komünistlere bağlı kaldığı sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bütün bunların gizlediği önemli bir gerçek nasyonal-sosyalizmin işçi sınıfını etkisizleştirmeyi ve edilgin bırakmayı başarmış olmasıdır. Burada temel olan nasyonal-sosyalizmin ideolojik görünümüdür. Bu ideoloji küçük burjuva sosyalizmi gibi antikapitalist öğeler taşımaktaydı. Ayrıca yer yer sosyalizan sloganlara yer veriyordu. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti isteniyordu. Komünistlerden farklı olarak üretim araçlarının yalnızca işçi sınıfına ait değil, tüm milletin olması gerektiği söylenmekteydi. Bunun dışında izlenen siyasi taktik de başarılı olmuştur. Komünistlere ve sosyalistlere saldırılar yapılırken sendikalar ilk önce dışarıda tutulmuş ve bu sendikaların içerisine nasyonal-sosyalist militanlar yerleşmiştir. Bu süreçte sendikaların düzenlediği grevlere ve eylemlere etkin olarak katılırlar.

Faşizmin uygulamalarına gelince baskı örneklerine burada yer vermeyeceğiz. Bunlarla birçok yerde sıklıkla ilgilenildiği için doğrudan işçi sınıfına ve çalışan kesimlere yönelik politikalara yer vereceğiz.

İşsizlik faşist rejimde inanılmaz boyutlarda azalır. 1933’te 5.5 milyon dolayında olan işsiz sayısı, 1937’de 1 milyona, 1939’da birden 40.000’e düşüp, savaş sırasında tamamen ortadan kalkar. İşçi sınıfının sömürülmesindeki artış artan üretim artışı ve işgücü verimliliğinin artışı döneminde karların artması ile orantılı olarak göreli bir artıştır. Fakat bu dönemde özellikle besin ve tüketim maddelerindeki fiyat artışları anımsandığında hayat pahalılığının arttığı gözlenir. Ayrıca ücretleri üzerinde çoğu kez yüzde 15 ila yüzde 20’ye ulaşan zorunlu kesintiler yapılır. Bu dönemde sendikal mücadele durduğundan ve sendikalar tamamen rejim tarafından kontrol edildiğinden bu uygulamalara karşı gelinemez. Bir de bunlara haftalık ücretlerdeki artışın ücretli fazla mesai saatleri ile ek olarak arttırıldığı da hatırlanmalıdır. Ancak artan hayat pahalılığıyla başa çıkmak için ücretli mesai saatleri bir anlamda zorunlu hale gelmiştir. Sonuç olarak kimi dönemlerde işçilerin alım gücü gerilese de genel olarak durumlarının iyileştiği söylenebilir. Satın alma gücü en çok düşen çalışan kesimi memurlar oluşturmaktaydı. İşçi sınıfının farklı ücret kategorilerine ayrılmasıyla işçi sınıfı bölünmüştür. Savaşın ilerleyen yıllarında yaşanan alım gücündeki gerilemeye rağmen örgütlü bir mücadelenin yaratılamamasının en önemli nedenlerinden biri de budur.

Yukarıda sayılan ekonomik yöntemlerle işçi sınıfının etkisiz kılınma hamleleri, polis zorbalığının kullanılmasıyla desteklenmiştir. Bütün bunlara ek olarak devletin ideolojik aygıtlarının baştan aşağı yeniden örgütlenmesinin ve bu aygıtların yüklendiği işlevin artmasıyla işçi sınıfının etkisizleştirilmesi tam anlamıyla mümkün olmuştur.
Bir kız vardı Japonya’da ufacık, tefecik bir kız.
Bir bulut vardı dünyada işi: öldürmekti yalnız.
Bu bulut bu kızcağızın öldürdü nineciğini, külünü göğe savurdu,
sonra, yine apansızın gelip babasını vurdu, sonra da kızın kendini.
Ve doymadı ve doymadı yeni kurbanlar arıyor.
Atom ölümüdür adı, karanlıkta bağırıyor.
Büyük bir birlik kuralım, canavarı susturalım.
Savaş cengine gidelim, canavarı yok edelim.
Nazım Hikmet, 1963

Yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı gibi faşizm mali sermayenin en gerici, en şöven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür. Hitler faşizmi ve Mussolini’nin kara gömleklilerden oluşan terörist rejimi ile birlik olmuş başlattıkları silahlanma yarışını tamamlar tamamlamaz Dünya halkları üzerinde terör estirmişlerdir. Japonya, İspanya gibi ülkelerde de faşist rejimlerin iş başı yapmasıyla militarizm tüm Dünya’ya sıçramıştır.

Öte yandan Birinci Dünya Savaşı’nın zengini ABD silahlanma yarışını tırmandırmış ve mali sermayenin egemenliğinin Dünya çapında merkez üssü olmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncelikle ‘iyi’ faşistlerle (ABD, İngiltere, Fransa) ile ‘kötü’ faşistlerin saldırmazlıkları ile komünizme karşı yönelmiş olan Hitler Almanyası’nın SSCB ile savaşımına sahne olmuş. Sonrasında ise SSCB’nin de uzek kalma çabalarından hareketle Faşist birlikler Avrupa devletleri üzerinde terör estirmişlerdir. Yayılan faşist ordulara karşı SSCB ile Liberal Faşist İngiltere, ABD ve diğerleri birlik olmuş ve NAZİ’lerin merkezinde olduğu faşist cepheyi yenilgiye uğratmışlardır. Savaş ABD’nin atom bombası şovuyla son bulmuştur. Avrupa’da ise NAZİ’lerle ve diğer faşistlerle savaşan komünist, sosyalist ve anarşist birlikler savaş sonrasında Avrupa kamuoyundan büyük destek almışlardır. Savaş sonrası yapılan seçimlerde iktidara yürüyen antifaşist cephe bu sefer de Avrupa ülkelerinin içerisine sızan Amerikancı kuvvetlerin illegal müdahaleleri ile yarış dışına itilmişlerdir.
Oğlum geçen yılın 8 mayıs’ından beri kayıp.
Sadece birkaç saatliğine aldılar söylediklerine göre sadece olağan sorgulamalar için.
Araba gittikten sonra, o plakasız araba,
hiçbir şey öğrenemedik onun hakkında.
Ama şimdi durum değişti.
Duyduk ki bir arkadaştan yeni çıkan birinden beş ay sonra
işkence ediyorlarmış ona villa grimaldi’de eylül’ün sonunda
sorguya çekiyorlarmış bir zamanlar grimaldi’lerin olan o kırmızı evde.
Söylediklerine göre sesinden, çığlıklarından tanımışlar onu öyle diyorlar.
Kuzum söyleyin bana ne günlerde yaşıyoruz bu ne biçim dünya nasıl bir ülke?
Soruyorum size nasıl oluyor da bir babanın en büyük sevinci
bir ananın en büyük sevinci onların, onların hala işkence ettiklerini
öğrenmek oluyor oğullarına? Demek ki hala yaşıyor beş ay sonra
ve en büyük umudumuz gelecek yıl sekiz ay sonra ona hala işkence
edildiğini düşünmek kimbilir belki de sağdır yaşıyordur ölmemiştir diyebilmek.
John Berger, Şili’de Faşist Pinochet rejiminin gözaltılarında kayıp olduğu öne sürülen insanlara ithafen yazılmıştır.

Faşist rejimler II. Dünya Savaşı bittikten sonra ABD’nin çevre ülkelerini yeni sömürge yapma sürecinde de ortaya çıktı. Bu rejimlere faşist rejimler denmesi ideolojik bir tartışmaya beraberinde getirmektedir. Bu devletler gelişmiş kapitalist ülkeler olmadıkları için faşist olamayacakları iddia edilmektedir. Bu nedenle adlandırmamızı faşist yerine faşizan rejimler olarak değiştirebiliriz. Şili’de, Arjantin’de, Yunanistan’da, Türkiye’de, ve Dünya’nın daha başka birçok yerinde faşizan rejimler ABD destekli cuntalar eliyle yaratıldı. Uluslararası mali sermaye sermayenin dolaşımında engel olarak gördüğü ülkelerin demokrasilerini çeşitli tertiplerle askıya alıp askeri diktatörlükleri yerleştirdi. Bu ülkelerde sayısız göz altılar, işkenceler, suikastler, toplu katliamlar gerçekleşti. Yukarıdaki şiir, faşist diktatör Pinochet’nin Şilisi’ndeki devrimci bir gencin gözaltında kaybolmasından ötürü üzülen bir babanın oğluna işkence edildiğini duyduğunda yaşadığı ironik sevinci anlatıyor. İnsanlığın yüz karası faşist rejimler emperyalist sistemin yaşamak uğruna nelere başvurabileceğini bizlere anımsatmaktadır.

*Aşağıdaki yazı 2011 Mart’ında Kırmızı Beyaz Dergisinde AKP’NİN GETİRDİĞİ REJİM: İLERİ FAŞİZM başlığıyla yayımlanmıştır.

AKP’nin Faşizmi: İleri Faşizm*

Referandum sonrasında ağızlara pelesenk olan bir laf türedi: ”İleri Demokrasi”. Tayyip Erdoğan Türkiye’ye ileri demokrasiyi getireceklerini hatta getirdiklerini söyledi. Muhalif basında ise polis gücünün halka karşı kullanıldığı olaylar haberlere servis edilirken ”ileri demokrasi manzaraları” diye sunuldu, dalga geçildi.

İleri neyin ilerisi?

Demokrasi kavramının çarpık kullanımına doyamadan şimdi bir de onun ilerisi çıktı karşımıza. İlerilik gerilik bulunulan bir konuma ve belli bir yöne işaret eder. Bu nedenle söyleyenin başlangıç noktasına ve baktığı yöne göre değişir. Başlangıç konumu ‘demokrasinin tramvay olduğu bir duraksa’, ileri demokrasi de ‘tramvaydan inilen durak’ olacaktır. Bilindiği gibi Tayyip Erdoğan, iktidara gelmezden önce demokrasiyi bir tramvaya benzetiyordu ve gidilen yere varıldığında inileceğini söylüyordu. Gerçi biz iktidara gelişinin de demokrasi eseri olmadığını ispatlıyoruz. 2002 seçimlerinden önce alelacele kurulmuş bir partinin uluslararası bağlantılarının nasıl bir çırpıda kurulduğunu, dönemin Genelkurmay Başkanı ile görüşmeye kimin aracılık ettiğini, bu kişiye aracılık etmesi için Tayyip’in kime başvurduğunu, Tayyip’in seçim yasağına rağmen seçim pusulalarında adının nasıl yer alabildiğini, Siirt seçimlerinin iptal edilip Tayyip’in meclise nasıl sokulduğunu çok iyi anımsıyoruz. Gelir gelmez de onu oraya getirenlerin çıkarları doğrultusunda nasıl canla başla çalıştığını çok yakından biliyoruz.

Demokrasiden anlaşılacak olanlar bunlarsa Tayyip Erdoğan’ın ileri demokrasiye geçtiğini Türkiye’nin vatanseverleri Tayyip Erdoğan’dan önce ilan etmişlerdi. TEKEL işçileri ileri demokrasiyi en önden göğüslemişlerdi. Zaten Tayyip de bunu farklı bir dille ifade etmektedir: “Emniyet teşkilatımız totaliter idarenin değil, ileri demokrasinin savunucusudur.” Tayyipgillerin sözlüğünde totaliter idare Halk idaresidir, Cumhuriyet’tir; ileri demokrasi ise ileri faşizmdir. Bu gerçeği ise halkın avukatlarından İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal haykırıyor. Ümit Kocasakal Türkiye’nin ileri faşizm uygulamaları ile karşı karşıya olduğunu söylüyor ve ekliyor “bu ileri faşizm uygulamasını bütün çıplaklığıyla insanlara, halka anlatmamız lazım” .

Dilerseniz bu kavram karışıklığını giderelim. Kavram karışıklığını bilime başvurarak gidermeye çalışalım. Zaten Tayyip de bizi buna zorluyor. Nasıl mı? Açıklamasını okuyalım: ”Aşı, işi getirecek ileri demokrasidir. Eğer bir ülkede ileri demokrasi varsa o ülkede ekonomi vardır. O noktada, burada (anayasa değişiklik paketi) aş var, iş var. Çünkü biz bu paketle ileri demokrasiyi yakalıyoruz. İleri demokrasiyi yakaladığımız anda at başı ileri ekonomi getirecek. İleri ekonomiyi getirdiğimiz zaman da orada yatırım olacak, istihdam olacak, üretim olacak, başarı olacak. Biz bunun peşindeyiz”. Tayyip Erdoğan tam da istediğimiz zemine geliyor bu söyledikleriyle. Evet onun yaptığı gibi yapalım. Demokrasi mi var yoksa Faşizm mi var? Bunu ekonomiye bakarak ve siyasal gündeme bakarak anlayalım. Son olarak da bu çarpıtmanın nasıl yapıldığını ve bu çarpıtmanın neyin parçası olduğunu görelim.

Doğru Yanıtlar için Doğru Sorular

”Bir ülkede ileri demokrasi varsa o ülkede ekonomi vardır” diyor Tayyip. Türkiye’de ileri demokrasinin olmadığını ekonominin durumundan anlamak en kolayı. Türkiye üretiyor mu? Türkiye’de istihdam artıyor mu azalıyor mu? Türkiye’de üretime yatırımın tüm yatırımlar içerisindeki payı nedir? TÜİK rakamlarından başka güvenilir istatistiklere göre bu sorulara olumlu yanıt verebilen var mıdır? Türkiye derin bir üretimsizlik krizine girmiştir. Bu kriz ekonomiyi yönetenlerin kim olduğunu göstermektedir. Türkiye ekonomisinin hakimi yabancı bankalar, yabancı sigorta şirketleri, yabancı şirketlerle işbirliği yapan ve giderek üretimden çekilen ‘yerli’ yatırımcılardır. Bu hakimiyet tam da emperyalizm denen kavramdır. Türkiye’nin ekonomisi Emperyalizmin boyunduruğundadır. Ekonominin dümenine geçen siyasetin de dümenine geçer. Siyasetin egemeni de, dolayısıyla, emperyalizmdir. Demokrasi ise demos’un, yani Halk’ın, egemenliği demektir. Türkiye’de siyasetin egemeninin halk olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ekonominin Yöneticisi Ülkeyi de Yönetir: Yöneten Halk Değildir!

Türkiye ekonomisinin hakimi tefeciler, dolar ve borsa vurguncuları, yabancı bankalar ve onların taşeronları, uluslararası tekeller ve AKP’nin emrindeki Fethullahçı gladyodur. Bunlar üretim yapmamaktadırlar. Üretimi fonlayıp sonra da üretimden elde edilen karları soyan asalaklardır. Bu asalakların halka boyun eğdirme araçları da medya ve Fethullahçı gladyodur. Halkın demokratik haklarını kullanma girişimlerini bastırmak için görevlendirilmiş ‘yasal’ güç ise emniyet güçleridir. Halkın demokratik hareketinin liderleri ‘özel yetkili mahkemelerde’ yargılanıp, Silivri zindanlarında tutulmaktadır.
Ekonominin efendisinin kim olduğunu göstermek için rakamlara başvuralım:
Doların faizi dünya piyasasında % 9.5-10 civarındayken, Türkiye’de % 15-20 arasındadır. Türkiye’deki üretim dış ve iç borç faizleri aracılığıyla yabancı şirketlerin ve en başta ABD’nin hesabına yapılmaktadır.
Yılda 60 Milyar Doların üzerinde borç faizi ödenmektedir. Ödenmez bir borç sarmalında halkın alın teri bu borç için akmaktadır.
Halk dolaylı vergilerle dış borcun gecikmeksizin ödenmesi için sömürülmektedir.
Doların değerinin korunması ve Türk lirasının değerinin yüksek tutulup ithal malının arttırılması için dolar rezervleri tutumakta, üretim baltalanmaktadır.
Tüm bu sıralananlar, Türkiye’nin ekonomisinin yabancı tekeller ve onların yerli işbirlikçileri tarafından kontrol edildiğini göstermektedir. Üretimin yerini faizlerden para kazanmanın aldığı görülmektedir. Üretim düşerken istihdam nasıl sağlanacaktır? İstihdamın artacağı koskoca bir yalandır. Yapılan ve yapılacak olan yasal güvence altında çalışan işçilerin yasal konumlarını kaybedip, hükümete bağlı (doğrudan veya dolaylı) sözleşmeli personel olarak çalışmalarıdır. Çalışanlar taşeronlaştırılmaktadır. Ücretlerin sürekliliği çalışanların boyun eğmesine bağlı olacaktır. Milletimiz köleleştirilmiştir. Böyle bir sisteme demokrasi demek için ya kör ya da kötü niyetli olmak gerekir. Bütün göstergeler ekonominin ve ülkenin dümeninin başında tekellerin ve borsa vurguncularının olduğunu göstermektedir. Yaşadığımız koşullarda Türkiye’nin başında tekel olmanın yolu da yabancı şirketlerin ortağı olmaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin başında emperyalizm bulunmaktadır. Onun görünen eli ise Tayyip Erdoğan’ların iktidarıdır.

Faşizmin Gerçek Anlamı

AKP’nin kadroları ve onların öncelleri ABD’nin politikalarına hizmet ederken ve ülkenin devrimcilerini ezmek için canla başla çalışırken Dünya’nın dört bir yanında halklar Faşizme karşı mücadele ediyordu. Faşizme karşı mücadelenin teorisyenlerinden Dimitrov, Faşizmi tahlil eden ve ona karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatan bir kitap yazdı: ”Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe”. Kitapta Faşizmin kimin idaresi olduğu anlatılıyor: ”Faşizm, kapitalist burjuvazinin sınıf egemenliğinin bir sistemi ve onun emperyalizm ve sosyal devrimler çağındaki diktatörlüğüdür… Faşizm, burjuvazinin sınıf egemenliğinin son aşamasıdır… Saldıraya geçen faşizm için sendikaların ele geçirilmesi, sendika sınıf hareketinin yok edilmesi, hayati bir meseledir… Faşizmin esas görevi… bir terör rejiminin, kanunsuzluk rejiminin ve milyonlarca emekçi için karanlık bir kölelik rejiminin kurulmasıdır” . Görüldüğü gibi faşizm emperyalizm çağında olur ve emperyalizmin sonucudur. Bir avuç tekelin egemenliğidir. Faşizm öncelikle çalışan örgütlerini ele geçirmeye çalışır. Terör (Terör korku saçmak anlamına gelmektedir) rejimi faşizmin aracıdır, faşizm kanunsuzdur ve kölelik rejimini kurmayı hedefler. AKP’nin yaptıklarını düşününce ne kadar da tanıdık geliyor değil mi? Sendikalılaşma oranlarına bakılınca bir sendika dikkati çekiyor: Hak-İş. AKP işçi sınıfını bölmekle ve kendi örgütünü yaratarak halkın direncini kırmayı amaçlıyor. Ergenekon tutuklamalarıyla, polis copuyla, gazlarıyla, tazyikli suyuyla ve telefon dinlemeleri ile etrafa korku salıyor. Yaratılan bu terör havası terör rejimi denen şeyin ta kendisidir. Yapılan ihalelerle, tutuklamalarla, basına yapılan sansürlerle AKP’nin kanansuzluklarına, kanunsuz rejimine de tanık oluyoruz. Halk köleleştirilmektedir. TEKEL işçilerinin kölelik yasası olan 4-C’ye karşı mücadelesini anımsayalım. Tüm çalışan sınıflar köleleştirilmektedir. AKP icraatlarıyla faşizmin tüm karakterlerini yansıtmaktadır. Ancak dahası da vardır. AKP mayfalaşmış kapitalizmin iktidarıdır, mafyatiktir. Tekelciliğin, emperyalist hegemonyanın son model bir aracıdır.

AKP’nin İleri Faşizminin Ekonomisi

AKP de işbirliği yaptı tekeller gibi tekelcidir, mafyatik bir yapıdır. Mafya bilindiği gibi, elindeki silahlı gücüyle ve para yedirdiği resmi görevliler aracılığıyla kimi ihaleleri alan bir suç örgütüdür. AKP de elinde önemli bir silahlı güce sahiptir. Kontrol ettiği polis gücüyle halka karşı bir güçtür. Bunun da ötesinde kendisini destekleyen ABD ordusu vardır. Kaldı ki mafyanın elde etmeye çalıştığı ihaleleri yandaşlarına vermesi için mafyanınki gibi silahlı bir güce gereksinimi yoktur. Mafyanın rüşvetlerle elde ettiği resmi görevliler AKP’nin atadığı memurlardır. AKP üstünde oturduğu hükümet koltuklarının sağladığı olanaklarla halkın kaynaklarını soymaktadır. AKP Faşizminin özü ve AKP için gerekliliği budur. Asalakların egemenliğinin korunması ve gelişmesi için halkın kaynaklarının hükümet eliyle soyulması ve buna karşı durmak isteyenlerin zindanlara atılması gereklidir. Bu duruma tepki gösteren kitlelerin ise polis gücüyle bastırılması gerekmektedir. AKP’nin eli Faşizmi uygulamaya mahkumdur.

Yeniden Dimitrov’un kitabını açalım ve Faşizmin tanımına bakalım: ”Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şöven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür” . Bu tanımı açmakta fayda var. Tekelci bankalar, vurguncular, sigorta şirketleri diye andıklarımız finans kapital denen parasal sermayesinin unsurlarıdır. AKP bunların iktidarıdır. Bunlar daha önceki iktidarlarda da belirleyiciydiler. Ancak tanımda da görüldüğü gibi bu unsurların en gerici, en şöven ve en emperyalist unsurları iktidara egemen olmuştur. En gerici unsurlar Dünya’nın en emperyalist unsurlarıyla kader birliği etmiş ve açıkça bir korku atmosferi yaratmıştır. Yukarıdaki tanım AKP iktidarına harfiyen uymaktadır. AKP’nin daha da faşist olduğu bile söylenebilir. Çünkü Dünya’da parasal sermayenin iktidarı NAZİ’lerin dönemine kıyasla pekişmiştir, artık üretim daha da fazla boğulmaktadır. Türkiye’de yaşanan üretimsizliği sıcak para akışının ekonomideki etkisinden, kapanan işletmelerden, yatırımcıların sürekli olarak üretimden sigortacılığa ve hizmet sektörüne kaçmasından ve esnafın siftah yapamamasından anlayabiliriz. Halk kitlelerinin baskıcı yöntemlerle engellenmesi ise artık günlük olarak yaşanan bir olgu haline gelmiştir. Öğrenci eylemlerine karşı alınan tavır, işçilere yapılan saldırılar, basın mensuplarının tutuklanması ve son olarak da subayların sorgusuz sualsiz zindanlara atılmaları yaratılan terörün örneklerinden sadece bazılarıdır. Yapılan tutuklamalar, uygulanan şiddet kanunsuzdur. AKP’nin ihaleleri kanunsuzdur. TMSF eliyle basının büyük bir bölümü ele geçirilip yandaşlara peşkeş çekilmiştir. TOKİ eliyle yolsuzluklar yapılmıştır, belediyeler yolsuzluk yapma araçlarından sadece bazılarıdır, enerji ihaleleriyle halkın öz kaynakları AKP’nin eline geçmiştir. AKP de bunları efendilerine peşkeş çekmiştir. Deniz Feneri davasının mürekkebi daha dava açılmadan kurumaya yüz tutmuştur.

Kuvvetler ayrılığı açıkça ortadan kaldırılmış. Meclis Başkanlığı, yargı ve yürütme AKP’de birleşmiştir. AKP Türkiye’nin başında adeta kontrolsüz bir güç haline gelmiştir. ABD dışında bir denetmeni yoktur. Referandum sonucunda halka karşı türlü yalanlarla ve baskılarla kendi kendisini yargılama hakkını kazanmıştır. Halkın denetleyemediği, uygulamaları hakkında bilgi alamadığı ve karşısında sesini çıkaramadığı bu ucube rejime demokrasi demek insanlığın binlerce yıllık mücadesine ve akıl yetisine hakarettir. Getirilen rejimin adı: İleri Faşizmdir.

Gerçeğin Ters Yüz Edilmesi

AKP iktidarı başından beri gerçeğe karşı savaş açmıştır. Gerçeği ters yüz ederek gizlemeye çalışmaktadır. Gerçeğin üstü örtülmektedir, dahası yeni bir gerçek (sanal gerçeklik) yaratılmaktadır. TÜİK eliyle ekonomik verilerle oynanmaktadır. İstatistikler sahtedir. İhaleler sahtekarlık destanları haline gelmiştir. Yaratılan büyüme sahtedir. Ülkeye akan paralar sahtedir. Akan para daha fazlasının ülkeden çıkarılması için kullanılan bir silahtır. AKP’nin referandum öncesi yaptığı söylemlerin tamamı sahtekarlıktır. Sonrasında yapılanlar ise öncekileri de aratmamıştır. Milli irade, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar yepyeni anlamlar kazanmış ve gerçek anlamlarının üstü karalanmıştır. AKP herşeyiyle sahtedir. Kavram sahtekarlığı yapılmaktadır. Siyasi zorun meşrulaşması için yapılan bu kavram sahtekarlığıyla zihinlere egemen olmanın adı ideolojik hegemonyadır.

AKP ideolojik hegemonyasını ele geçirdiği yahut yandaşlarına peşkeş çektiği medya aracılığıyla yapmaktadır. AKP halkın zihninde bütün bu kavramlara yeni anlamlar vermeye çalışmaktadır. Medya aracılığıyla, ele geçirilemeye çalışılan üniversiteler de kullanılarak bu ucube kavramlara kötü ruhlar üflenmektedir. İnsanlığın uzun yıllar içerisinde elde ettiği kazanımların anlamları değiştirilerek Türk Milleti’ne karşı birer silah olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. Statükocu, darbeci, yasadışı, baskıcı, demokrasi karşıtı gibi suçlamalarla bizlerin aydınlık gerçekliğini karartmaya çalışan AKP’ye ve yandaşlarına tüm bunları iade ediyoruz. Statüko ABD’dir, NATO’dur, emperyalizmdir. Darbeci olan onlardır, ABD’nin ekonomik ve siyasi darbesi sonucunda iktidara oturtulmuşlardır. AKP yasadışıdır, bütün uygulamalarıyla yasaları çiğnemektedir. AKP baskıcılığın piridir. Polis dayağı, tutuklamalar, yasadışı telefon dinlemeleri ve iftiralar Türkiye’nin değişmez gündemi haline gelmiştir. Demokrasi düşmanlığının merkezi AKP’dir. AKP, Cumhuriyet yıkıcısıdır. Cumhuriyet olmadan demokrasi olmaz. Demokrasinin, milli iradenin önündeki engel AKP’dir. Bütün yalanlarına, dayatmalarına rağmen öldüremedikleri halkın vicdanıdır. Bu vicdan canlı oldukça AKP yalanlarına boğulacaktır. Bizler işte bu yalanları ortaya sermekle ve bu sahtekarlığın karşısında hakiki özgürlüğü ve demokrasiyi savunuyoruz. Gerçek tüm yalanlara rağmen yaşayacaktır. Güneş balçıkla sıvanmaz!

Paylaş: