Ana Sayfa Türk Devrimi HALK ÇAĞININ ÜRÜNÜ “HALKÇILIK BEYANNAMESİ”

HALK ÇAĞININ ÜRÜNÜ “HALKÇILIK BEYANNAMESİ”

1160

HALK ÇAĞININ ÜRÜNÜ “HALKÇILIK BEYANNAMESİ”
Zeki SARIHAN
TEORİ DERGİSİ ARALIK 1998 – SAYI: 107


Ankara Hükümeti tarafından hazırlanan ve 1921 Anayasası’nın temelini oluşturan 13 Eylül 1920 tarihli Halkçılık Beyannamesi, insanlığın “halkçılık çağı” diyebileceğimiz bir döneminin ürünüdür.

Bitirmek üzere olduğumuz 20. yüzyıl, ulusal kurtuluş savaşları ve sosyal devrimler çağı olarak nitelendirilmiştir. Bu tanımlama, yüzyılımızın ilk çeyreği için özellikle geçerlidir. Daha sonra devrim fırtınası dinmiş, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında bu fırtına yeniden kabarmıştı. Yüzyılımızın son çeyreği ise, emperyalizmin, çokuluslu şirketlerin, kaybettiklerini kazandıkları, halklar için yıkımlarla dolu bir dönem olmuştur.

Halkçılığın Yerli Kökenleri

Halkçılık Beyannamesi öyle 1920 Eylül’ünde Mustafa Kemal Paşa’nın veya Ankara Hükümeti’nin birdenbire aklına gelivermiş bir düşüncenin ürünü değildir. 1920 halkçılığının ve bunun içinde Halkçılık Beyannamesinin iki kaynağından söz edebiliriz. Bunlardan biri, Türkiye’nin o zamana kadar geçirdiği demokratik devrim deneyimidir, diğeri ise o yıllarda dünyayı kasıp kavuran Bolşevik devrimidir.

“Halkçılık” kavramı, Türk aydınlarının literatürüne “milliyetçilik”le birlikte girmiştir. Bu yüzyılın başından itibaren aydınlar, Türklerin de Sırplar, Yunanlılar, Araplar gibi bir millet olduğunu düşünmeye başladılar. Bu millet tarih sahnesinde yerini almalıydı. Türk milliyetçiliği feodal sınıflarla ve işbirlikçilerle, kozmopolit çevrelerle yapılamazdı. “Türk” denilen topluluk esas olarak köylü kitlelerinden oluşuyordu. Şehirlerde oturan yoksullar da buna eklenebilirdi. Türkçülük yapabilmek için bu büyük ve yoksul, tarih boyunca da ezilmiş, sömürülmüş kitleye dönmek gerekiyordu. Milliyetçiliğin temeli, Türkçeye değer vermekle başladı. 1910’da Selanik’te yayımlanmaya başlayan Genç Kalemler dergisi etrafında toplanmış Ali Canip, Ömer Seyfettin, Kâzım Nami, Ziya Gökalp, Tevfik Fikret, Hamdullah Suphi gibi yazarlar ve şairler, halk dilini öne çıkarma çabası içine girdiler; Ömer Seyfettin’de olduğu gibi konularını da halk yaşantısından almaya başladılar. Milliyetçiliğin, köylü halka dönülerek yapılabileceğini fark ettiler.

Bu dönemin milliyetçi halkçılığında, 1920 halkçılığından farklı olarak halkın iktidara taşınması ya da halkın iktidara geçmesi gibi bir fikir yoktur. Yönetim tarafından, halkın korunması, halka yardım edilmesi, onun eğitilmesi ve refah düzeyinin yükseltilmesi gibi görüşler vardır.
1908’de gerçekleştirilen Jön Türk Devrimi’nden sonra bu görüşler yaygınlaşmış, Anadolu’nun (köylünün ve kent yoksullarının) çok ihmal edildiği, bunların sorunları’na çözüm bulunması gerektiği gibi düşünceler yaygınlaşmıştır. Osmanlı Mebusan Meclisinde de bu yolda görüşler dile getirilmiştir.

Bu yerli halkçılığın kökeni de, 19. yüzyılın ortalarında Rusya’da ortaya çıkan ve aydınların öncülüğünde, köylü kitlelerinin desteğinde sosyalist bir düzen kurmayı amaçlayan Narodniklik’tir. Lenin Narodnizmi “küçük burjuva sosyalizmi” olarak nitelendirmektedir. Murat Bey, Türk köylüsünü bilinçlendirecek yazılar yazarken, Rusya’daki “Halka Doğru” hareketini de yakından izlemiştir. Manizade Yusuf, Bulgaristan’da Tarla adlı bir dergi çıkarıyordu. İkinci Meşrutiyet’te Mebuslar Meclisi’nde Narodnik milletvekilleri vardı. Bu dönemde yayımlanan Yeni Hayat sosyalist, Genç Kalemler ise halkçı idi. Onların düşüncesi Osmanlı İmparatorluğu’nda “Halka Doğru” düşüncesini başlattı. Halkçılık, bir süre sonra İttihat ve Terakki’nin etkisiyle Türkçülük düşüncesinin çekim alanına girmiştir.1

Türkçülük ideolojisinin ileri gelenlerinden Ziya Gökalp, Birinci Dünya Savaşı yılları içinde sosyalizmden etkilendi. İttihat ve Terakki Partisi içinde milliyetçilik teorisini halkçılıkla birleştiren yeni bir anlayışı savundu. Kendisi de “Milliyetçilik ve Beynelmilelcilik” (enternasyonalizm) başlıklı bir makalesinde “Yaptığımız tetkikler, içtimai tekâmülün muhtelif safhalarında daima halkçılıkla milliyetçiliğin beraber bulunduğunu, halka kıymet verilmediği zamanlarda milliyete de kıymat verilmediğini, bilakis halk kuvvetlenince milliyet fikrinin de aynı nisbette kuvvetlendiğini gösterdi. Demek ki halkçılıkla milliyetçilik arasında hiç bir tezat yoktur” demektedir.2

Sovyet Devrimi’nin Etkisi

1918’den sonra ise, bu halkçılık anlayışı, Sovyet Devrimi’nin etkisiyle derinleşerek halkın yönetimi bizzat ele alması düşüncesini içermeye başlamıştır. O yıllara kadar Türkiye aydınlarını çeken merkez esas olarak hâlâ Fransız Devrimi’nin ilkeleriydi. Bu tarihten sonra ise, gözler Bolşevik Rusya’ya çevrilmiştir. Bu devrimin önemli ölçüde etkisiyle Almanya, Avusturya ve Macaristan’da Cumhuriyet ilan edilmiş, Almanya ve Macaristan’da büyük halk ayaklanmaları olmuş, fakat bastırılmıştı. Hindistan ise, tam anlamıyla kaynıyordu.
Kurtuluş Savaşı yıllarına geldiğimizde, “Halk” ve “Halka Doğru” kavramlarının oldukça yaygınlaştığını görüyoruz. Yalnızca gazete başlıklarından birkaç seçilmiş örnek vereceğiz:*
İzmir’de Halka Doğru dergisi: 1 Şubat 1919.

İstanbul’da yayımlanan Türk Dünyası gazetesi, 21 Ağustos 1919: “Mesleğimiz, halkçılık, milliyetçiliktir.” Aynı gazetenin 30 Ağustos 1919 tarihli sayısında Kâzım Nami’nin (Duru) yazısı: “Halkçılığın Esası”; 25 Eylül tarihli yayını: “Halkçılıktan ne bekliyoruz?”

* Gazetelerden yapılan alıntılar, Kurtuluş Savaşı Günlüğü adlı kronoloji kitabımızın belirtilen günlerinden özetlenmiştir (Türk Tarih Kurumu Yayınlan), cilt I-IV.

İstanbul’da yayımlanan Büyük Mecmua’nın 2 Ekim 1919 tarihli sayısında Halide Edip’in yazısı: “Halka Doğru.”

Eskişehir’de yayımlanan Ahrar gazetesinin 7 Ekim 1919 tarihli sayısı: “İçtimai inkılâp (toplumsal devrim), halkçılık ilerliyor.”

Şefik Hüsnü’nün yönetiminde İstanbul’da yayımlanan Kurtuluş dergisinin 20 Ekim 1919 tarihli sayısında Falih Rıfkı: “Halka Doğru.”

Konya’da yayımlanan Öğüt -gazetesinin 22 Haziran 1920 tarihli sayısı: “Halk Doğru.”

Adana’da 9 Aralık 1921’de yayımlanan Yeni Adana gazetesi, başlığının altında “Halkçı Gazete” olduğunu belirtiyordu.

Erzurum’da yayımlanan Albayrak gazetesi 13 Mayıs 1920 tarihli sayısında şu başlığı atıyordu: “Halkçılık.”

Halk Hükümeti

Halkçılık Beyannamesinde “Halk hükümeti”, “Halk devleti” kavranılan da kullanılmaktadır. Türkiye kamuoyu o tarihe kadar da bu kavramı duymamış değildi.

Mustafa Kemal’de de “halk hükümeti”, “halk devleti” kavramı, Halkçılık Beyannamesi ile başlamış değildir. Daha, Büyük Millet Meclisi açıldıktan 42 gün sonra 5 Haziran 1920 günü, Roma’da bulunan eski büyükelçi Galip Kemali Bey’e gönderdiği bir yazıda onu Halk Hükümeti’nin dışişleri örgütünü yeniden kurmak üzere Ankara’ya çağırmıştır (Galip Kemali Bey, bu çağrıya uymamıştır.3

5 Temmuz 1920 günü orduyu iyileştirmek ve kaçak olaylarını önlemek için Meclis’te gizli bir oturum yapılmaktadır. Bu oturumda kuvvetin halka verilmesi gibi görüşler ileri sürülmüştür4 Bir hafta sonraki açık görüşmelerde de milletvekillerin “halkçı olunması” isteğine Mustafa Kemal, halkçı olacakları ve yönetimi halka verecekleri yanıtını vermiştir.5

14 Ağustos 1920 günkü görüşmelerde Mustafa Kemal, Bakû Doğu Milletleri Kurultayına gidenlerin hükümetten habersiz gidişlerini kınarken, “Biz Bolşevik değiliz, halkçıyız. Halkçılık Bolşevizme ters düşmez” demiştir.6
22 Ağustos 1920 tarihli Öğüt gazetesi Halk Zümresi’nin Siyasi Programından söz ederken “Halk Hükümeti” başlığını kullanıyordu.

8 Ağustos 1920 günü Erzurum’da Maarif Müdürü Mithat Bey, Öğretmen Okulu öğretmeni Cevat Bey, 15. Kolordu Kurmay Başkanı Mustafa Bey, Kolordu Komutanına giderek şehirde bir “halk hükümeti” kurulmasını önerdiler. Kolordu Komutanı Karabekir, Ankara’dan habersiz yapılan böyle girişimleri ezeceği yanıtını verdi.7

6 Eylül 1920 tarihli Açıksöz’de Nizamettin Nazif “Halka Doğru” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Bugün dünya baş döndürücü bir hızla halka doğru dönüyor. Anadolu halkına kendini alakadar edici bir idare şekli lazım. ”

Halkçılığın zorunluluğu, Açıksöz gazetesinin 9 Eylül 1920 tarihli sayısında şöyle anlatılıyor: “Halka Rücu: Hepimiz bir toplumsal devrim zamanı geldiğine inanıyoruz. Yönetim halkın eline verilmedikçe, bu badireyi atlatmak mümkün değildir. O menhus emperyalizm kâbusu ortalığı kaplamadan işe başlamalıyız.”

“Hepimizi İçine Alıp Sürükleyen Akım Halkçılıktır”

Türkiye tarihinde sosyalizm iki büyük kabarma yaşadı. Bunlardan biri 1920–1922 yılları arasında yaşandı, ikincisini 1960 sonrasında yaşadık. Bunların birbirinden farkı şudur: Kurtuluş Savaşı yıllarında sosyalizm akımı, işçi ve köylüler arasında da belli bir yankı bulmakla birlikte özellikle aydınları, bu arada TBMM üyelerini etkilemiştir. Çünkü bu kesimler, işçi ve köylülere göre, siyasal gelişmelere daha duyarlıydılar ve devletin ve ulusun içinde bulunduğu güçlüklere kısa dönemli çözümler üzerinde daha çok ilgiliydiler. 1960 sonrası gençler, aydınlar ve işçiler arasında gelişen sosyalizm hareketi ise devleti ve bürokrasiyi karşısında buldu, onunla kavga etmek zorunda kaldı.

1919–1922 döneminde, Anadolu’da solculuğun en itibarlı olduğu yıl, 1920 yılı özellikle 1920 yazıdır. Bunun bir nedeni, Sovyetlerin başarıları, Kafkaslar’daki gelişmeler; diğer nedeni ise, Türkiye’nin Sevr Anlaşması’yla yok edilmek istenmesidir. Sevr Anlaşmasının esasları ilkbaharda kararlaştırılmış ve anlaşma bilindiği gibi 10 Ağustos 1920’de imza edilmişti. Türkiye, Emperyalist Batı karşısında yok olmamak için sosyalizme sarılmıştır. Bu dönemde sosyalizm, Anadolu’da hem bir siyasi eğilim, hem Sovyet Rusya’dan yardım alma, hem de Ankara’da bir iktidar mücadelesinin aracı durumundadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşını örgütleyerek devrimci, solcu bir tutum içindeydi. Bu Meclis’in içinde de devrimin nereye kadar götürüleceği, hangi araçlara dayanılacağı konusunda bir iç çekişme yaşanıyordu. Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Ankara Hükümeti, bu dönemde hem daha sola kaymış, hem de kendi solundaki akımları kontrol altına almak için çalışmıştır. Hükümet, kendi solundaki akımların Türkiye’ye bir Sovyet müdahalesi davet ettiği ya da sınıf mücadelesi adına ülkede bir iç savaş çıkartarak bağımsızlık savaşını zaafa uğratacağı kanısındaydı. Bu nedenle, 1920 sonbaharında, Çerkeş Ethem kuvvetlerinin itaatsizliği ile de bağlantı kurularak bu solun üzerine gidilmiş, tutuklamalar yapılmış, ancak 13 Eylül 1921’de kazanılan Sakarya Savaşı’ndan sonra, bu sol biraz daha milli ölçüler içine çekilerek kısmen serbest bırakılmıştır.

Kurtuluş Savaşı yıllarının Anadolu solculuğu, gerek kuruluşların birbiriyle ilişkileri, gerek dış bağlantıları açısından oldukça karmaşık bir yapı gösteriyor. Bugüne kalan sol mirası tek bir akıma bağlamak yanlış olur. En doğrusu, Kurtuluş Savaşı solculuğunu bir bütün halinde miras olarak almaktır. İstanbul’da Şefik Hüsnü’nün önderliğinde 22 Eylül 1919’da kurulan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, 14 Temmuz 1920’de Ankara’da kurulan Türkiye Komünist Partisi, Bakû’de Mustafa Suphi önderliğinde 10 Eylül 1920’de kurulan Türk Komünist Fırkası, Mustafa Kemal’in 18 Ekim 1920’de kurdurduğu Türkiye Komünist Fırkası, Yeşilordu ve gizli TKP’nin kadroları tarafından 7 Aralık 1920’de kurulan Türkiye Halk İştirakiyim Fırkası, bunların başlıcalarıdır. Öte yandan Enver Paşa da Rusya’da Halk Şûralar Fırkası adıyla bir kuruluş oluşturarak başına geçmişti.

Bolşevizm ve halkçılığın Anadolu’da ne kadar büyük itibara sahip olduğunu gösteren birkaç örnek verelim:

Mehmet Akif, Kastamonu’da Nasrullah Paşa Camii’nde 5 Kasım 1920 günü yaptığı konuşmada emperyalizm için iki tehlikeden birinin İslam, diğerinin Bolşevik tehlikesi olduğunu belirterek Bolşevizm için şöyle diyor: “Bolşeviklik denilen bu hareket Avrupa’nın doğrudan doğruya kalbine çevrilmiş bir silahtır. Senelerden beri namı altında için için kaynayarak Avrupa hükümetlerini ürkütüp duran bu hareket bugün Rusya’da yanardağlar gibi alevler saçmaya başladı. Bu yangının kıvılcımları, Paris, Londra, Roma ufuklarına dağılır, oralarda yer yer yangınlar çıkarır oldu.”8

Yakup Kadri, İkdam’da, 13 Aralık 1920 tarihinde yayımlanan yazısında Türkiye’deki bu büyük ruh değişikliğini şöyle anlatıyor: “Son iki yıllık inkılâp ve ihtilal devri, memleketin üzerinde bir sel gibi geldi geçti. Bize birtakım yeni şeyler getirdi Eski usul bir devlet teşkilatı bitiyor, yeni bir devlet görüşü doğuyor.”

Mustafa Kemal Paşa, 23 Haziran 1919’da Kâzım Karabekir’e, Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey’le yaptığı müzakerenin sonucunu bildirirken şöyle diyor. “Bolşevizm’in suret-i telakki ve tecellisi dahi müzakere edilerek esasen Kazan, Orenburg, Kırım vesaire gibi ahal-i İslamiye bunu kabul ederek, diyanet, an’anane gibi işlerle zaten alakadar olmadığından bunun memleket için bir mahzuru olamayacağı düşünüldü.”9

Hamdullah Suphi’nin TBMM’nde 11 Mayıs 1920 tarihli konuşması: “Biz Bolşeviklere yaklaştıkça şeriata daha fazla yaklaşıyoruz.” Ali Şükrü Bey’in konuşmasından: “Bakanlar Kurulu Bolşeviklerle temas etsin, anlaşsın ve müsbet esas dahilinde biz de kendileriyle anlaşalım ve her şeyi yapalım.” Tunalı Hilmi’nin konuşmasından: “İnanınız ki ben eskiden beri Bolşeviklik’ten yanayım. Bolşeviklik yeni bir şey değildir. Ta eski Yunanlılar zamanında da vardı. Hatta Hindistan’dan gelmiş bir meslektir. Gittikçe gelişerek uygulama alanı buluyor. Bir tür aşırı sosyalistliktir. Öyle bir aşırı sosyalistlik ki, şeriatımızda da ararsanız bulacaksınız. Kaynağı yine şeriattır.”10

Mustafa Kemal’in TBMM’de 14 Ağustos 1920’de yaptığı konuşmadan: “Esas itibariyle tetkik olunursa bizim nokta-i nazarımız -ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu, dünyanın en kuvvetli bir esası, bir prensibidir. Elbette böyle bir prensip Bolşevik prensipleriyle tearuz etmez (aykırı düşmez).”11

Mustafa Kemal, Halkçılık Beyannamesini yazıp Meclis’e verdiği 13 Eylül 1920 tarihinde Mustafa Suphi’ye de bir mektup yazmıştır. Bu mektupta, Türkiye İştirakiyun (Komünist) Teşkilatı’nın amaç ve ilke yönünden kendileriyle aynı amaç içinde olduğunu belirtmekteydi ve bu teşkilatla tamamen işbirliği yapabilmek için bir temsilci gönderilmesini istiyordu.12

(Resmi) Komünist Partisi’ne mensup milletvekillerinden bir grubun Rusya’ya gönderilmesi konusu tartışılırken 22 Kasım 1920 günü Meclis’te Hamdullah Suphi, başlarındaki kızıl bayrakların sahte olmadığını, Komünist Partisi mensuplarından birinin Bakanlar Kurulu üyesi olduğunu belirtiyor, onun cevap verdiği Mustafa Lütfi Bey, iddialarında gerileyerek şöyle diyordu: ‘Gerek komünizm, gerek Bolşevizm, hakkıyla tatbik edilecek olursa âlem-i İslamiyet’in vakt-i saadete ircaı demektir ki, bu mana ile bendeniz en koyu komünizm taraflısı olduğumdan…”13

Çerkeş Ethem, kendisiyle yapılan bir mülakatta, “Bolşevikliğin cihanı istila edeceğine zatıâlileri de Ali Fuat Paşa Hazretleri gibi kani bulunuyor musunuz?” sorusuna şu yanıtı vermiştir: “Evet, Bolşeviklik cihanı istila edecektir. Biz onu layık olduğu hisle karşılayıp kabul edersek memleket herhalde mesut olacaktır(…) Tatbik-ı ilan derhal yapılabilir.”14 Bu gönlerde Kastamonu’da yayımlanan Açıksöz gazetesi, Bolşevikliğin Anadolu’da da uygulanacağını hesaba kalarak onun ne olduğunu halka anlatan yayınlara başlamıştı.

Kızılordu’nun bazı birliklerinin Doğu Beyazıt’a gelmesi üzerine “Müdafaa-i milliye’den Karabekir aracılığı ile Kızılordu’ya gönderilen telgraf – 26(?) Temmuz 1920: “Şark ufuklarından büyük bir haşmet ve maharetle tülua başlayan kızıl hürriyet güneşi, Anadolu’nun figanlı derelerini, dumanlı dağlarını nurlara gark etti. Osmanlı halk ordusundan, Şark’ın, yalnız Şark’ın değil bütün cihanın rehakarı Kızıl Rus ordularına binlerle selamlar. Yaşasın müşterek davanın müşterek müdafiileri olan kızıllarla yeşillerin ittifakı! Yaşasın Asya mazlum milletlerinin ittihadı! Yaşasın Bolşevik-İslam birliği!”15

11 Mayıs 1920’de Ankara’dan yola çıkıp 19 Temmuz’da Moskova’ya varmış olan Bekir Sami Bey başkanlığındaki TBMM Kurulu, Erzurum’da Karabekir’e de uğramışlar ve kendisiyle görüşmüşlerdi. Karabekir, 3 Ağustos 1920’de Meclis’e gönderdiği bir yazıda bu görüşmeyi anlatırken şöyle diyor: “Bekir Sami ve Yusuf Kemal Beyler nezdimde iken mümkün olduğu kadar az zamanda bize lazım kabil-i tatbik bir Bolşevik idarenin kabulü mecburiyetinde olduğumuzu ve bunun da mümkün olduğu kadar gürültüsüzce tesisini müttefikan muvafık bulmuştuk.”16

Samsun’da Hukuk İşleri Müdürü Selahattin Nevzat’ın 1920 yılı içinde yayımladığı Bolşeviklik adlı eserinde şöyle deniyordu: “Bolşevik kızıl ihtilal bayrağı, artık her milletin sema-i mukadderatında dalgalanmaya başlamıştır. Yüz milyonlarca muzdarip ve bedbaht insanlardan müteşekkil amele köylü sınıfları onun altında toplanıyor. Teşkilata haziranın fenalığını gören ve bundan müşteki olan âlim, cahil, hiçbir fert, onun füsun ve sihrinden kurtulamıyor.”17

Ankara Hükümeti’nin Temsilcisi Memduh Şevket Bey (Esendal), Bakû’den Afganistan’da bulunan Cemal Paşa’ya yazdığı 12 Mayıs 1921 tarihli mektupta, 1920 yazındaki bu Bolşevik yayılmasını şöyle anlatıyor: “Ankara ahvaline gelince… diğer taraftan Anadolu’da birtakım zevat, Bolşevizme karşı büyük meyelan ve teveccüh gösteriyordu. Bunların içinde muhtelif telakkilerde bulunanlar vardı. Bazıları Mustafa Kemal Paşa’yı mütemayil görüp meylediyer ve kraldan ziyade kral taraftan oluyor…”18 Bu dönemde Meclis’te Bolşevizmin etkisinde 100 kadar milletvekili bulunduğu tahmin edilmektedir…

Yeşilordu’nun Nizamnamesi

Ankara’da, 1920 yılı ilkbaharında, muhtemelen Mayıs ayı içinde, Ankara Hükümeti’nin haberdar olduğu, fakat Hükümete kuruluş beyannamesini vermemiş olan Yeşilordu adlı bir dernek kurulmuştur. Yeşilordu’nun 15 Haziran 1920 tarihli Nizamnamesi’nin birinci maddesi, Yeşil Ordu Teşkilatı’nın “Avrupa Emperyalizminin hulul ve yayılma siyasetini Asya’dan tard etmek üzere teşekkül etmiş bir mücadele teşkilatı” olduğu belirtilmekte, ikinci maddede teşkilatın Türkiye’de her çeşit emperyalizm cereyanını, sermayelerini ve bunların zorbalıklarını yok etmekte tereddüt etmeyeceği belirtilmektedir. “Halk Hükümeti” usulünü kabul ettiğini belirten Yeşilordu Nizamnamesi’nde toprağın halkın ortak ve parasız kullanımına verileceği, özel mülkiyetin kaldırılacağı, eğitimin parasız, zorunlu ve yatılı olarak verileceği anlatılmaktadır. 32 maddelik Nizamname, teşkilatın Rusya ve Kızılordu ile de ilişkide olduğunu yazmaktadır.19

Halk Zümresi’nin Siyasi Programı ve TKP Nizamnamesi

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin siyasi gurubu niteliğini taşıyan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açıkça temsil edilen partiler yoktu. Meclisin programı Misak-ı Milli metni sayılabilir. Ancak bu mecliste çeşitli eğilimlerin bulunması doğaldı. Bunlardan biri de Mustafa Kemal Paşa’nın yakını milletvekilleri tarafından Tokat Milletvekili Nazım Bey önderliğinde kurulan ve Yeşilordu Cemiyeti’nin Meclis Grubu sayılan Halk Zümresi idi. Halk Zümresi’nin 8 Eylül 1920 tarihli Anadolu’da Yenigün gazetesinde siyasi programı yayımlanmıştır. Gazetenin sahibi Yunus Nadi de bu zümreye mensup milletvekillerindendi. 28 maddelik bu programın ilk maddesi, zümrenin kuruluşunu “memlekette bila kayd u şart halkı hâkim kılma” amacıyla açıklıyor. “Maksat ve Meslek” başlıklı ilk bölümde zümrenin genel görüşleri, “Halk ve Hükümet” bölümünde Meclis’in yapısı ve görevleri, “İdare” bölümünde mülki bölünme anlatılmaktadır. “Hidemat-ı Umumiye” başlıklı son bölüm (15–28. maddeler) ise bir nevi hükümet programıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin adı veya bunun yerini alacak kuruluşun adı programın 7. maddesinde “Halkın Büyük Şûrası” olarak adlandırılıyor. 18. maddede parasız eğitim ve ders araçlarının parasız verileceği, yatılı okulların çoğaltılacağı, 20. maddede toprak reformu, 22. maddede parasız sağlık, 23. maddede geniş bir sosyal güvenlik uygulaması, 26. maddede de üyeleri halk tarafından seçilecek halk mahkemeleri önerilmektedir. Programın 13. maddesine göre nahiye, kaza ve livalar birer şura ile yönetilecektir.

Haziran 1920 tarihli Türkiye Komünist Partisi Umumi Nizamnamesi’nde, “TKP, kapitalizm ve emperyalizm tegallübünden bütün mazlum milletlerin ve sınıfların kurtulması için bütün kuvvetiyle mücadele edecektir” denilmektedir, Rusya’nın şûra teşkilatı esaslarının kabul edileceği, yoksullardan oluşacak olan köy, nahiye, kaza, sancak ve merkez şûraları yoluyla hakiki bir cumhuriyet halk hükümeti kurulacağı ve sosyalizmin yerleşmesine kadar bu şûraların diktatörlük yapacağı, toprak, bankalar, fabrikalar ve ticarethaneler, binalar demiryolları, vapurlar gibi bütün servet ve sanayi kaynaklarının millileştirilerek milletin ortak malı yapılacağı, 8–14 yaşları arası çocukların eğitimlerinin zorunlu ve parasız olacağı, yükseköğrenimin de parasız olacağı, devrim mahkemeleri kurulacağı, sosyalist ülkelerle Türkiye arasındaki siyasi sınırların ve gümrüğün kaldırılacağı, sağlık hizmetlerinin parasız görüleceği… anlatılmaktadır.20

Halkçılık Beyannamesi

Hükümet bir siyasi programı olmadığı yolunda eleştiriler almaktadır. İşte bu günlerde eleştirileri karşılamak ve Halk Zümresi’nin önüne geçmek amacıyla Hükümet 13 Eylül 1920’de, yani Halk Zümresi Siyasi Programının yayımından 5 gün sonra, Halkçılık Beyannemesi’ni hazırlayarak aynı gün (13 Eylül 1920) Meclis’e sunmuştur. Zabıt Ceridesi’nin bölüm başlıkları arasında bu önerge “Teşkilatı Esasiye Kanunu Lahikası” olarak geçmektedir. Gerçekten de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bir anayasası yoktur. 1876’da yapılıp Abdülhamit tarafından kısa sike sonra yürürlükten kaldırılan, 1908’de yeniden olan Anayasa, Ankara Hükümeti’nin de anayasası olarak görünmektedir. Seçimler buna göre yapılmıştır, devlet teşkilatı, buna göre biçimlenmiştir. Ne var ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kendisi bile aynı anayasaya aykırıydı. Padişahın yetkilerini yok saymış, başkentten başka bir yerde toplanmış, “meşru” hükümeti hiçe sayarak yeni bir hükümet kurmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasalar çıkarmaktadır. Öte yandan Meclis açıldıktan sonra kurulan komisyonlardan biri de “Hukuk-u Esasiye” yani Anayasa Encümeni idi. Komisyonun, “Büyük Millet Meclisi’nin Şekil ve Mahiyetine Dair Kanun Maddeleri” adıyla hazırladığı sekiz maddelik tasarı Meclis’te 18 Ağustos 1920’de görüşülmeye başlanmıştı. Bu kanunda Meclis’in, içinde bulunulan olağanüstü hal kalkıncaya kadar görevde bulunacağı belirtiliyor, seçim, toplanma süresi ve benzeri hususlar üzerinde durulmuyordu. Halkçılık Beyannamesi kaleme alındığı tarihte bu yasa, Meclis’te görüşülmekteydi. Tasarı üzerinde en büyük tartışma konusu, Padişah ve halifenin durumu idi. Komisyon önerisinde Büyük Millet Meclisi’nin halife ve padişahın esareti nedeniyle kurulduğu, halifelik, padişahlık ve milletin bağımsızlığı kurtulduktan sonra Meclis’in görevinin de sona ereceği belirtiliyordu.

Mustafa Kemal, Nutuk’ta, temelini Halkçılık Beyannamesinin oluşturduğu 1921 Anayasası’nı Karabekir’e yazdığı bir mektuptan aktararak şöyle anlatıyor: “Anayasa bütün yönetim ve Türkiye hükümetinin hukuki durumunu kapsayan ayrıntılı ve tam bir yasa olmayıp ülkenin yönetim ve örgütlerinde zamanın gerektirdiği halkçılık ilkesini ortaya koyan bir genel kuraldır.” Mustafa Kemal Paşa, Karabekir’in Anayasa’nın niçin aceleye getirildiği sorusuna şu karşılığı vermektedir: “Anayasa’nın yapılmasında ivedi gibi görünen tutumun nedeni, bütün dünyada ve yurdumuzda belirmiş olan halkçılık akımını, sağlam bir biçim üzerinde saptayarak bu konuda başka karışımlara yer vermemek, hem de yüzyıllardan beri yetersizler elinde boyuna kötüye kullanılan ulusal hakları korumak için bu hakların gerçek sahibi olan ulusa da söz hakkı vermek ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için günümüzün olağanüstü koşullarından yararlanmaktır.”21

Beyanname’nin İçeriği

Halkçılık Beyannamesinin ilk maddesinde, Meclis’in milli sınırlar içinde, hayat ve bağımsızlığın sağlanması, hilafet ve saltanatın kurtarılması amacıyla oluştuğu belirtilmektedir.

İkinci madde, hükümetin siyasi bir mesleği (ideolojisi) olmadığına yanıt olacak biçimde düzenlenmiştir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, hayat ve istiklalini kurtarmağı yegâne maksadı ve gaye bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden tahlis ederek (kurtararak), idare ve hâkimiyetin hakiki sahibi kılmakla gayesine vasıl olacağı itikadındadır.” Bu iki madde birbiriyle bağlantılıdır. Şöyle ki: Daha önceki metinlere göre, Meclis’in görevi padişah ve halifeliğin ve milletin bağımsızlığı sağlanması olarak belirlenmekte ve bu amacın sağlanmasından sonra görevin sona ereceği anlatılmaktayken, ikinci madde buna halkı idare ve hâkimiyetin gerçek sahibi kılmayı da eklemektedir. Meclis, ancak o zaman amacına ulaşmış olacaktır.
Üçüncü madde dış ve iç düşmanlara karşı orduyu güçlendirme amacını koymaktadır.

Dördüncü madde, halkın içinde bulunduğu yoksulluk ve sefalet nedenlerini ortadan kaldırarak toprak, eğitim, adliye, maliye, iktisat gibi çağın gereğine ve halkın gerçek ihtiyaçlarına göre gerekli olan kuruluşları ve yenilikleri yaratmayı başlıca görev bildiğini anlatmaktadır. “Ancak” diye başlayan devamında ise, bu çalışmaları yaparken milletin birlik ve dayanışmasını bozmaktan, savunma ve savaşma kudretini zayıflatmaktan özellikle kaçınacağı belirtilmektedir. Böylelikle, yapılacak reformların bir iç savaşa yol açabileceği, bunun da bağımsızlık savaşını zaafa uğratacağı kaygısı dile getirilmektedir. Hükümet, bu iki ihtiyacı dengeleyecektir. Gene tek paragraflık 4. maddenin devamında, Hükümet’in, siyasi ve toplumsal ilkelerini “milletin ruhundan almaya” önem verdiği bu ilkelerin uygulanmasında “milletin gerçek ihtiyaçlarını” göz önüne bulunduracağı belirtilmektedir. Bu cümleler, Sovyet idare biçiminin reddedildiği anlamına gelmektedir ve Sovyetik akımlara, hatta bu arada Halk Zümresi Siyasi Programına üstü kapalı bir yanıt sayılabilir.

Programın 5–17. maddeleri, ulusal kurtuluştan sonra Halife ve Padişah’ın anayasa çerçevesi içinde saygın yerini alacağı, egemenliğin ise kayıtsız şartsız milletin olduğu, yönetim biçiminin halkın mukadderatını doğrudan doğruya kendisinin idare etmesi ilkesine dayandığı, yasama ve yürütme gücünün Büyük Millet Meclisi’nde toplandığı, “Türkiye Halk Hükümetinin Büyük Millet Meclisi tarafından yönetileceği, Meclis’in iller halkı tarafından seçileceği, her elli bin nüfusa bir milletvekili düşeceği, seçimlerin iki yılda bir yapılacağı, Meclis’in her yıl kasım ayı başında toplanacağı, toplantıdan dört ay sonra, milletvekillerinin üçte biri sayıda iki yıllık süre boyunca çalışacak ve her ilden bir mebusun bulunacağı bir daimi kurul seçerek dağılacağı, kanun yapma, anlaşma ve barış anlaşması yapma, savaş ilan etme yetkilerinin Meclis’e ait olduğu, Meclis başkanının başkanlığında oluşan hükümetin daireleri yöneteceği, milletvekillerinin bakanları değiştirebileceği, Ordu’nun yalnız Büyük Millet Meclisi ordusu olduğu, emir ve kumandayla ilgili kararların Genelkurmay Bakanlığı tarafından verileceği anlatılmaktadır. Bu 16. madde, o günlerde sorun olan Kuvayı Seyyare’nin disiplinsizliğine karşı konulmuş olmalıdır.

18–23. maddeler, yönetimi düzenlemektedir. Bunlarda, idare teşkilatının iller, ilçeler ve bucaklar biçiminde bölüneceği, illerin muhtariyete sahip olacağı, bazı genel işler dışında eğitim, sağlık, iktisat, tarım, ulaştırma ve yardım toplama işlerinin kanunlar dahilinde ilin yetkisi içinde olduğu, yılda iki ay toplanacak olan il meclislerinin beş bin nüfusta bir üye olmak üzere il halkınca seçileceği, bunların bir daimi kurul oluşturacakları, illerin hükümet tarafından atanmış valiler tarafından yönetileceği, ilçelerin tüzel kişiliklerinin olmadığı ve valiler tarafından atanmış kaymakamlar eliyle yönetileceği anlatılmaktadır.

Sovyetleri andıran “Nahiyeler” (bucaklar) için ayrı bir ara başlık açılmıştır. Bu bölümdeki 24 ve 29. maddelere göre, bucaklar özerktir. Bucakların, bucak halkının oylarıyla seçilen bir meclisi, bir yönetim kurulu, bucak meclisi tarafından seçilen bir müdürü vardır. Bucaklar, bir veya birkaç köyün birleşmesinden oluştuğu gibi her kasaba da bir bucaktır. Bir kasabadan oluşan bucaklara belde denmektedir.
30 ve 31. maddeler, genel müfettişliği tanımlamaktadır.

Programın günümüz açısından en dikkate değer yanları, Büyük Millet Meclisi’nin halkı emperyalizm ve kapitalizmin tahakkümünden kurtarma amacıyla kurulduğunu, halkın kendi kendini yöneteceği ilkesini, halkın ihtiyaçlarına göre reformlar yapacağını belirtmesi ve halkın yönetime katılma yollarını açmasıdır.

“Halk Hükümeti” ibaresi, bazı milletvekillerinin itirazına rağmen 10 Ocak 1921 tarihli Anayasa’da yer almamıştır…

Buna karşılık halk hükümeti ve halk devleti anlayışından bütünüyle uzaklaşılmış değildi. Mustafa Kemal’in 8 Nisan 1923 tarihinde ilan ettiği 9 ilkenin başlangıcında “Bir halk devleti ve hükümetlinin kurulduğu belirtilmektedir.22

Programın ve Beyanname’nin Yankıları

Halkçılık, halk hükümeti gibi kavramlar, bu iki program nedeniyle de sıkça kullanılmıştır:
Yunus Nadi’nin Yenigün gazetesi, 14 Eylül 1920 tarihli sayısında “Halk Hükümeti” başlığını kullanıyordu. Kastamonu’da yayımlanan Açıksöz gazetesi, 2 Kasım 1920’de “Halk Hâkimiyeti” başlığını kullanmıştır. Gene Yenigün’ün 11 Ocak 1921 tarihli sayısında “Türkiye Halk Devleti” başlığı görülmektedir. Aynı gazetenin 31 Mayıs 1921 tarihli sayısında daha radikal bir ifade kullanılmaktadır: “Halk Saltanatı.” Bu kavram, “Halk Diktatörlüğü”, en yumuşak ifadeyle “Halk İktidarı” anlamına gelmektedir.

Halkçılık Programı, 18 Eylül 1920 günü Meclis’te ele alınmış, bunun bir hükümet programı mı, bir yasa tasarısı mı olduğu ve nasıl bir işlem göreceği sorulmuştur? Sonunda, bunu görüşmek üzere bir özel komisyon kurulmuştur. Halk Zümresi’nin ileri gelen adlarından Yunus Nadi, bu komisyonun başkanıdır. Burada, Halk Zümresi’nin Siyasi Programı ile Hükümet’in bildirisi birlikte ele alınmış ve bundan yeni Türkiye’nin ilk anayasası çıkmıştır.

18 Kasım tarihinde komisyon tasarısının ilk görüşülmesinde komisyon sözcüsü İsmail Suphi Bey, şöyle demiştir: “Savunma için toplandık, ama burada toplandıktan sonra gördük ki, her şeyde devrim yapmak gerekiyor. Halkçılık Programı, bu fikrin ürünüdür.” Mahmut Esat Bey’in sözleri ise şöyledir: “Bu parlamento ve seçim sistemi ile halkla alay ediliyor. Parlamentoya burjuvalardan başka her mesleği sokacak mesleki temsil ilkesi kabul edilmelidir. Çiftçilerin, ellerinde çekiçleriyle demircilerin Meclis’e gelerek iktidarı doğrudan ellerine almaları gerekiyor.” Diğer konuşmacılar da kötü yönetimi eleştirerek halkın kendini yönetmesini savundular.23

Yeni katılacak milletvekilleri konusu görüşülürken bir milletvekili 15 Kasım 1920 günkü görüşmelerde şöyle demiştir: “Meclisimizi halk meclisi yapmaya çalışıyoruz. İhtilal hükümetine kapitalistler giremez.”24

Halkçılık Programı Meclis’te görüşülürken, 20 Kasım 1920 günü Dr. Abidin Bey, şunları söylemiştir: “Emekçilere yurdu yönetme hakkı vermezsek, tarih bizi tel’in edecektir. Millet bu hakkı tüfekle mi, zorla mı, ne ile olursa alır.”25

Öğüt gazetesi 13 Aralık 1920 tarihli sayısında “Bizde halkçılığın anlaşılma biçimi’ni ele alarak “Halkçılığı selahiyetli bir ağızdan, Kari Marks’tan dinleyelim” demektedir.

Halkçılık Programı’nın, Hükümet’in savaş içinde uygulamak zorunda olduğu denge siyaseti nedeniyle o günlerin halkçılık heyecanına yeterince cevap vermediği söylenebilir. 22 Kasım 1920 günü TBMM’nde 3. Enternasyonal’e gidecek milletvekilleri konusu görüşülürken, Ertuğrul Milletvekili Necip Bey şöyle diyordu: “Halkçılık programı ile uğraşmaktansa mevcut düzeni yıkalım!”26 Bu görüşmelerde mebuslar birbirleriyle adeta komünizm yarışına girmiş gibidirler.

Açıksöz’de İsmail Habip, 11 Temmuz 1921 günkü “Kendi Kendini İdare” başlıklı yazısında “Nasihat vermeyi, konferansı bırakalım. Biraz halkı kendi kendine bırakalım. Kendini idareyi düşe kalka öğrenir’ demekteydi.

Halkçılığı gerçekleştirmek için birtakım yasal, idari, sosyal önlemler alınması gerektiği konusu Anadolu ve İstanbul basınında da işlenmiştir. İstanbul’da yayımlanmakta olan İleri gazetesinde Suphi Nuri, “Halkçılık” başlıklı bir dizi başyazı yayımlamıştır. (17 Ocak 1922’den başlayarak). İlk yazıda “Halkçılık… Yarın için çalışıyoruz ve yaşıyoruz” denilmektedir. 20 Ocak 1922 tarihli üçüncü yazıda halkçılığın yapacağı uygulamalar şöyle sıralanıyor: 1. Siyasi hakları millete damla damla tattırmak; 2. Adaleti kesin bir surette tevzi etmek; 3. Milleti okutmak; 4. Milleti doyurmak. Ankara’da yayımlanan Şarkın Sesi gazetesi, 21 Temmuz 1922 tarihli sayısında “Halkçılığı, ‘Köylü milletin efendisidir’ sözünü gerçekleştirmek için, sınıfsal kanunlar çıkarmak, idareye halkı anlayan kişilerin getirilmesi” üzerinde durdu. Açıksöz, 24 Ağustos 1922 tarihli sayısında “Köy Bankaları”nın kurulmasını “gerçek halkçılık tecelliye başladı” diye karşılıyordu.

Halkçılık, kürü sözlerle, vaatlerle gerçekleştirilebilecek bir ilke değildir. Bunun için bir ruh değişikliğine ihtiyaç vardır. İkdam’da Yakup Kadri, 4 Temmuz 1921 tarihli yazısında, Ankara yollarındaki duygularını anlatırken şöyle diyor: “Bizi onlardan ayıran bir uçurum var. Son zamanlarda halka doğru gitmek isteyen İstanbullu gençlik, kendisinden çok şey feda etmeye, ruhunu temizlemeye mecburdur.”

TBMM’nin, padişahlığın kaldırılmasını görüştüğü 30 Ekim 1922 tarihli oturumunda milletvekilleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun padişahlık idaresiyle birlikte tarihe karıştığını belirterek Türkiye devleti adıyla genç, dinç, milli bir halk hükümeti kurulduğu, bu hükümetin halkın ve köylünün hakkını koruduğu üzerinde durmuşlardır.27 Meclis, 2 Kasım 1922 günü aldığı bir kararla asıl halk kitlesinin ve köylünün hakkını gözeten ve mutluluğunu garanti eden bir hükümet kurduğunu ilan etmiştir.28

Halkçılık Görüşüne Tepkiler

Tahmin edileceği gibi, halkçılık bildirisi ve ona dayanılarak yapılan anayasaya tepkiler de vardır. Bir hatırlatma olması açısından bunların dördüne işaret etmekle yetineceğiz.

İlk tepki, Beyanname’nin Meclis’te okunduğu 18 Eylül 1920 günü Trabzon Milletvekili Ali Şükrü’den gelmiştir. Padişahcı-dinci-Enver Paşacı bir görüşe sahip olan Ali Şükrü, Türkiye’de Tanzimat’tan beri Batı’nın şimdi de Bolşevikliğin taklit edildiğini söyleyerek programa halkın din duygularını tatmin edecek ibareler konulmasını istedi. Ali Şükrü Bey, konuşmasında Bolşevikliğe karşı olmadığını da belirtmek zorunda kalmıştır.29 İkinci tepki Erzurum’dan gelmiştir. Erzurum, Müdafa-ı Hukuk Cemiyeti ileri gelenleri, bu programla ve ona dayanılarak yapılan anayasa ile cumhuriyetin getirildiği kanısındadırlar. Böyle bir halk idaresine karşı padişahlığı ve dini korumak için dernek adının başına Muhafazaa-i Mukaddesat ibaresini koymuşlardır. Ankara, bu muhalefetin giderilebilmesi için bir hayli uğraşmış, Karabekir’i bu iş için görevlendirmiştir.30

15 Şubat 1921 günü, Karahisar-ı Şarki Milletvekili Mustafa Bey, Anayasa’nın halifeliği kaldırmaya yol açtığını söyleyerek yeni bir anayasa önerdi. Bunda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yerine, “Egemenlik, esas itibariyle milletindir” ibaresinin yer almasını istedi.31 (Meclis, Mustafa Kemal’in konuşması üzerine 21 Şubat’ta bu öneriyi reddetmiştir.)32

Nihayet, Ankara Hükümeti’nin yeminli düşmanı, Peyamı Sabah gazetesinin başyazarı Ali Kemal’in bir muhalefetini de anmalıyız. Ali Kemal, 2 Şubat 1922 tarihli yazısında şöyle demektedir: “Ankara’nın o düzmece teşkilatlarıyla, şûralarıyla, bu devlet temelinden hurdahaş olur. Bir an evvel an’analerimize dönmeliyiz.”

Demokrasi, Halkçılıktır

Cumhuriyet, demokrasi, halkçılık, sosyalizm, laiklik… Farklı dillerden gelen bu beş sözcüğün beşi de aynı kavramla, Türkçe’deki “halk” sözcüğünün ifade ettiği kavramla ilgilidir. Tarihsel süreç içinde, farklı anlamlarda kullanılmışlardır. Bugün “Cumhuriyet” sözcüğü bize doğrudan doğruya halkçılığı veya sosyalizmi çağrıştırmıyor. “Demokrasi” sözcüğü de Cumhuriyet’i bile içermeyecek bir anlamda kullanılabiliyor. Özellikle bugün halkçılık anlamında kullanılmıyor. Batı’da “demokrasi” kavramı, çok partili siyasal hayat karşılığı olarak kullanılıyor. Eğer bir ülkede partiler seçimlere girebiliyor, herkes düşüncelerini söyleyebiliyorsa o ülkede demokrasi vardır! İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye Batı’dan böyle bir “demokrasi” anlayışı ithal edilmiş, bu da esas olarak Amerikancıların iktidara gelmelerine yardım etmiştir. ABD ve Batı, bugün de Türkiye demokrasisini bu çerçevede tutmak istiyorlar. Günümüzde, Cumhuriyet Devrimi’nin korunması kararlılığı karşısında bütün Batıcılar, Amerikancılar, şeriatçılar, böyle bir “demokrasi”nin şampiyonluğunu yapmaktadırlar. Demokrasi, halkın çıkarlarından, yönetime gelmesinden soyutlanmış ve işbirlikçilerinin iktidar hedefine, dolayısıyla emperyalist Batı’nın çıkarlarına tabi kılınmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Türkiye’de bu anlayış yaygın değildi. CHP Hükümetleri, demokrasi sözcüğünü “millet egemenliği” olarak kullanıyorlar ve kendilerini de demokrat sayıyorlardı.

Kurtuluş Savaşı yıllarında demokrasi kavramının hangi anlamda kullanıldığına ilişkin küçük bir örnek vereceğiz. Muhafazakâr sayılacak İkdam gazetesi 2 Şubat 1922 tarihli sayısında şöyle diyor: “Mustafa Kemal’in usulü, halkın işlerini kendine gördürmektir. Bunun adına demokrasi denir.

Sonuç ve Düşünceler

Halkçılık Beyannamesi, Kemalizmin ve Kemalist devletin Altı Oku’ndan biri olan Halkçılık ilkesine kaynaklık etmiş önemli bir belgedir. Adının “Halkçılık Beyannamesi” olması, onda özellikle halkın iktidar hakkını ve halkçı bir düzeni vurgulamak için değildir. Hükümetin siyasi olarak “Halkçılık”a bağlı olduğunu açıklamak içindir. Halkçılık Beyannamesi, devletin temel görüşünü ve devlet yapısını anlatmaktadır.

Kemalizmin Altı Ok’undan biri olan Halkçılık, Devrimci Türkiye için o kadar derin tarihsel ve sosyal nedenlerden kaynaklanıyordu ki, Cumhuriyet’in kurucusu olan partinin adı “Halk Fırkası”dır. 1930’larda parti, halk kitlelerinin eğitileceği bir kitle örgütü kurarken adını “Halkevleri” koymuştur. Buna karşılık “halkçılık”, diğer ilkeler yanında en az hayata geçmiş olanıdır. Türkiye burjuvazisi, savaştan sonra, halk örgütlerini yasaklamış, halkın çıkarlarını yalnız bir partinin CHP’nin savunacağı anlayışına saplanmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi, halkçılığı, milliyetçilikle aynı anlamda almış ve onun özünü bütünüyle boşaltmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Mart 1922’de Meclis’i açış nutkunda söylediği ve o günlerde de büyük bir heyecan uyandıran, Tunalı Hilmi Bey’e “Allah’a şükür bu sözleri de işittim” dedirten “Köylü milletin efendisidir” sözü, Kurtuluş Savaşanda gösterdiği fedakârlıklardan ötürü köylülere bir şükran ifadesi olmaktan öteye gidememiştir. “Millet”le “Halk”ın aynı anlamlarda kullanıldığına örnek 1928’de yeni alfabeyi öğretmek için açılan kurslara “Halk okulları” denmesi gerekirken “Millet Okulları” denmiş olmasıdır. 1931 tarihli Parti programında, halkçılık için “kanunlar karşısında eşitlik” tanımı yapılmıştır; hatta, “Halkçılık, sınıf kavgalarının önlenmesi” biçiminde açıklanmaktadır. Halkçılığın ekonomik ve sosyal yönleri uygulanmamıştır. Halkın en geniş kesimini oluşturan köylüler, yönetim mekanizmalarından uzak tutulmuştur. Bunun sonucu olarak Türkiye’de iki partili siyasi hayata geçildiğinde işbirlikçi burjuvazi ve feodaller ittifakı (Demokrat Parti), Cumhuriyet Halk Partisi’nin elinden iktidarı kolayca alabilmiştir. Zaten, 1950’lere doğru gelindiğinde, Batı emperyalizminin etkisiyle CHP ile DP arasında farklar oldukça azalmıştı. Bundan günümüz açısından çıkan ders şudur: Cumhuriyet’in arkasında saf tutmuş kuvvetler, emekçi halkın emperyalizm ve yerli gericilik tarafından istismar edilmesini önlemek istiyorlarsa, gelir dağılımını gözden geçirerek emekçi halk yararına düzenlemeler yapmak, halkı okutmak, doyurmak, sağlık hizmetlerini parasız yapmak, onlara iş bulmak zorundadırlar.

Öte yandan, Türkiye sosyalistlerinin Kemalizmin Altı Ok’una sahip çıkmaya başlamaları anlamlı ve önemlidir. Böylece Türkiye sol hareketi, Demokratik Devrim programını yenilemekte ve ona daha yerli bir karakter kazandırmaktadır. Çünkü halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik (bu devrimci bir milliyetçiliktir ve bağımsızlık olarak algılanmalıdır), Türkiye demokratik devrimi içinden çıkmış, Türkiye tarihinde derin izler bırakmış, milyonlarca insanın aşina olduğu ve emperyalizm karşısında on milyonlarca insanı birleştirebilecek ilkelerdir.

1 Prof. Dr. İhsan Güneş, Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı( 1920–1923), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997, s. 193.
2 Yeni Mecmua sayı 34, 14 Mart 1918’den aktaran Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Burçak Yayınevi, 1968, s. 711.
3 Galip Kemali Söylemezoğlu, Başımıza Gelenler 1918–1922, İstanbul 1953, s.241.
4 Gizli Celse Zabıtları, C. 1,1980, TBMM Basımevi, s. 86.
5 Zabıt Ceridesi, C.2. 2. Baskı, 1940, s. 239–262.
6 Zabıt Ceridesi Cilt 3, 2. Baskı, 1941, s. 183, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. 1, 1945, s. 92.
7 Kâzım Karabekir, İstiklal Harbimiz, 2, Basım, 1969, Türkiye Yayınevi, s.782.
8 Sebilürreşat 25 Kasım 1920’den Zeki Sarıhan, Mehmet Akif, Kaynak Yayınları, 1996, s. 127.
9 Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, 1964, İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, s.39.
10 Zabıt Ceridesi, cilt 1, s. 256.
11 Zabıt Ceridesi, c. 3, s. 183; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. 3, 2. basım, Ankara, 1961, s. 101.
12 Rasih Nuri İleri, Atatürk ve Komünizm, Anadolu Yayınları, 1970, s. 149.
13 Zabıt Ceridesi, c. 6, 2. Basım, 1943, s. 41–19.
14 Açıksöz, 14 Ekim 1920, buradan naklen, Zeki Sarıhan, Çerkez Ethem’in İhaneti, 3. Basım 1998, Kaynak Yayınları, s. 131–132.
15 Açıksöz, 26 Temmuz 1920.
16 Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, 2. Basım, 1969, Türkiye Yayınevi, s. 780, 781.
17 Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar, 3. Basım, Bilgi Yayınevi, 1978, s. 191–192.
18 Hüseyin Cahit Yalçın, Tarihi Mektuplar, Tanin, 19–20 Şubat 1945.
19 Kuvayı Milliye dergisi, Ekim 1997, s. 10–13.
20 Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar. 3. basım 1978, s. 387–388
21 Atatürk, Söylev, c. 2, 6. Basım, TDK Yayınları, 1978, s. 440–441.
22 Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Burçak Yayınevi, 1968. s. 492. 23 Zabıt Ceridesi, c. 5, 2. Basım, 1942, s. 363.
24 Gizli Celse Zabıtları, c l, TBMM Basımevi, 1980, s. 228.
25 Zabıt Ceridesi c. 5, 2. Basım, 1942, s. 410.
26 Zabıt Ceridesi, c. 6, 2. Basım, 1943, s. 12–20. 27 Zabıt Ceridesi c. 24, 1960, s. 292.
28 Zabıt Ceridesi c. 24, s.319.
29 Zabıt Ceridesi c. 4, 2. Basım, 1942, s. 179. 30 Söylev, c. 2, s. 438.
31 Zabıt Ceridesi, c. 8, 2. Baskı, 1945 s. 293. 32 Gizli Celse Zabıtları, c. l, s. 446.