Ana Sayfa Türk Devrimi İlk Halkçı Devrimci Önderlerden: Resneli Niyazi

İlk Halkçı Devrimci Önderlerden: Resneli Niyazi

1306

İlk Halkçı Devrimci Önderlerden: Resneli Niyazi
Feyziye Özberk
31 Mayıs 2014

1908 Devriminin ilk ateşini yakan, halkın “Hürriyet Kahramanı” olarak adlandırdığı, Resneli Niyazi ya da Ahmet Niyazi Bey… İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en fedakâr ve disiplinli önderlerinden biri… Tüm dünyada tanınan adlandırmayla bir “Jön Türk” yani Genç Türk… Giydiği başlıkta “Vatan Fedaisi” yazan Niyazi Bey’in, 1897 Türk-Yunan Savaşı’ndaki kahramanlıkları dillere destan… Bu nedenle, 1908 Devriminden önce de halk kahramanı olarak tanınıyor, seviliyor. Vatanseverliğini yaşamını ortaya koyarak kanıtlamış, herhangi bir makam mevki hesabı olmamış, bir kahraman.

Büyük tezahüratlarda utanır, ne yapacağını şaşırır. Alçakgönüllüdür. “Benim küçük hizmetlerimin olduğundan çok büyütüldüğünü görüyorum. Şahsiyetimin, yaptığım işin bu kadar büyük alkışlara kıymeti olmadığını anlatmak, ispatlamak için hatıralarımı yazmak zorunda kaldığımı söylemek istiyorum (1). Ben ne yaptım, bilmem? İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden aldığım bir emri; beni Resne’de bulunduran talih başka bir arkadaşın başına konmuş olsaydı, benden daha az mı yerine getirecekti?” (1, sayfa: 128).

Neden Resneli Niyazi?

“Neden Resneli Niyazi?”; “Evet, bir kahraman ama çok eskilerde kalmadı mı?” Bu soruları, öncelikle Mustafa Kemal Atatürk’ün I. ve II. Meşrutiyetlere ilişkin değerlendirmesiyle yanıtlayalım: “Eğer Meşrutiyetler olmasa idi, Cumhuriyet olamazdı. Resneli Niyazi gibi Meşrutiyet önderlerine çok şey borçluyuz!..” (2)

Doğu Perinçek, Aydınlık gazetesindeki bir yazısında, geçmişin muhasebesinin bugüne ışık tutmasının, bugünü aydınlatmasının önemine dikkat çekti: “Her devrim, tarihin derinliklerinden geldiği için, tarihe döner ve köklerine sarılır. Bizim Türk Devrimi de böyledir. Geleceği kurmak için, elindeki birikimi tanımaya çalışmıştır. 1876, 1908 Devrimleri, özellikle 1920 Devrimi Türkiye’de hep tarih keşiflerinin kapısını açmıştır (2 Şubat 2014).

Biz de Niyazi Bey’in devrimci heyecanını, fedakârlığını, mücadelesini daha yakından tanımak, anlamak ve diğer pek çok devrimciden olduğu gibi ondan da öğrenmek zorundayız. Ne yapmak istemiş? Ne yapmış? Ayrıca dayanacağımız temeli onlardan devralıyoruz. Bu temeli tanımak zorundayız.

1908’de lise öğrencisi olan ama öncesinde din adamı olması amacıyla eğitilen bir gencin, İsmail Hakkı Sunata’nın izlenimleriyle bu tanıma çabasına başlayabiliriz: “Medeniyet çağına girecek ilerleyecek, kuvvetli ve çok büyük bir devlet olacakmışız. Her şeyi bize İttihat ve Terakki Cemiyeti yapacakmış.
Niyazi Bey taburu ile dağa çıkmış, Manastır’da 3. Ordu Kumandanı Müşir (orgeneral) Osman Paşa’yı dağa kaldırmış. Niyazi Bey’in rütbesi kolağası, yani kıdemli yüzbaşı… Enver Bey kurmay binbaşıymış. O da dağa çıkmış. Padişaha telgraflar çekmişler. Padişah bu durumdan korkarak ‘Meşrutiyet’ idaresini kabul etmiş. Padişahı korkutmak ne demek? Buna da aklım ermiyor.

“Namaz için camiye daha sık gitmeye, vaazları dinlemeye başlamıştım. Bir taraftan da arkası bitip kesilmeyen gösterilere katılmaktan da geri kalmıyordum” (3, sayfa 224).

Hürriyet, Adalet, Eşitlik ve Kardeşlik

Osman Paşa’nın dağa kaldırılması söz konusu değil. Gerçeği öğreneceğiz. Tabii en önemli ya da tartışmasız gerçek, Niyazi Bey’in ölümü göze alarak Padişahın istibdat yönetimine: “Hürriyet, Adalet, Eşitlik ve Kardeşlik” isteyerek isyan etmiş olmasıdır. Üstelik o, bu devrimci başkaldırıyı, örgütünün onayı ve desteğiyle iki yüz asker, sivil kişiyle birlikte başlatıyor ve başarıyor. Atacağı adımları, yapacaklarını tümüyle önceden planlıyor.

Niyazi Bey, 9 ay önce evlendiği eşini, kız kardeşini ve kız kardeşinin çocuklarını emanet ettiği bacanağı Manastır Kaymakamı İsmail Hakkı Bey’e: “Alçakça yaşamaktansa ölmeyi seçtim. Onun için mavzerlerle silahlı 200 vatan çocuğu ile vatanım için ölmeye gidiyorum” diye yazıyor(1, sayfa: 211). Tanınmış tarihçi yazar Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, adlı kitabında “Bu sözleri melodramatik olarak nitelememek gerekir” diyerek değerlendiriyor ve ekliyor: “Böyle bir maceranın vatanın kurtarılmasıyla değil, Niyazi’nin ölmesiyle sonuçlanmasını beklemek daha akla yakındı” (4, sayfa: 26).

Halkı aydınlatıyor ve örgütlüyor

Dağa çıkma ifadesi devrimci bir isyan dışında Niyazi Bey’in yaptıklarını tam tamına anlatmıyor. Yetersiz kalıyor. Gerçek nedir derseniz? Korunaklı bir dağ başına yerleşip beklemiyor. Halkı aydınlatıyor ve örgütlüyor. İki yüz vatan fedaisi olarak adlandırdığı “askeriyle” birlikte tüm çevreyi köy köy dolaşıyor. Toplantılar düzenliyor. Büyük devletlerin niyetlerini, ülkenin içinde bulunduğu durumu, çıkış yolunu anlatıyor.

İstibdadın, “Devlete arkasını dayamış büyük arazi ve toprak sahiplerince desteklendiğini” açıklıyor (1, sayfa: 238). Laik ve vicdanlı… Bölünmeye, din ve etnik köken ayrımına şiddetle karşı çıkıyor. Tek çıkış yolunun birlik olduğunu bıkmadan tekrarlıyor. Silahlı çatışmaları önlüyor. Değişik etnik gruplar arasında güven ortamının oluşmasını sağlıyor.

Halkın birliğini sağlayan çalışmalar yapıyor. İlk önce toplum içindeki kan davalarını ve benzeri sorunları çözüyor, barışmalarını sağlıyor. Yıllarca dağlarda gezen, köylülere eziyet eden suçluları bile kazanmayı başarıyor. Ohri Kaymakamlığı’nın 16 Temmuz 1908 tarihli telgrafının şifre çözümü, bu durumu kanıtlıyor denebilir: “Radolişte, Vovolişte gibi Ohri Malisiyesi Müslüman köylerinde sürdürülmekte olan kan davası uzun senelerden beri evlerinde kapanıp kalmış olanların, Niyazi Bey ve adamlarının kimini korkutup ve kimini tehdit etmesi neticesinde, hepsi düşmanlarıyla barışıp evlerinden serbestçe çıkmaya başladıkları öğrenilmiştir” (1, sayfa: 259).

O hem bir kahraman olarak tanınıyor, güveniliyor, hem de o çevrenin insanı olduğu için köylülerin, şehirlilerin içinde bulundukları durumu, sorunlarını biliyor. Bu özellikleri, halkı kazanmasını, sorunları çözmesini kolaylaştırıyor.

Mao’nun uzun yürüyüşünün bir öncülü mü?

En zor koşullarda bile ara vermeden beyannameler (bildiriler) yazıyor, telgraflar çekiyor. Örgütüyle haberleşiyor. Geçtiği her köy ve kasabada İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin köy ve kasaba merkezlerini (örgütlerini) oluşturuyor. Halka karşı açık olmaya önem veriyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılım yeminini, ilk kez halkın önünde yaptırıyor(1, sayfa: 235).

Cesur ama maceracı değil. Halkın ve askerlerinin korunmasına, kardeş kavgası çıkmamasına özen gösteriyor. Tehdit ve korkutma yöntemine de başvuruyor ama ikna ederek kazanmayı esas alıyor. Örneğin Radolişte köylüleri silahlı olarak yediden yetmişe cami avlusunda toplanarak Niyazi Bey’in askerlerini köylerine sokmayacaklarını, çok kötü küfür ve tehditlerle, ilan ediyorlar. Niyazi Bey, önce “köyü kuşatıp cezalarını vermeyi” düşünüyor ama zabitleri ve o köyden birkaç kişiyle görüş alış-verişi yaptıktan sonra vazgeçiyor. “Kötü bir vaziyet yaratmaktansa ben de geceyi açıkta geçirmeyi doğru gören görüşe katıldım. Böylece Değirmenlik’e çekilecek geceyi aç ve susuz geçirecektik. Bütün gece üzüntüden gözlerime uyku girmedi” (1, sayfa: 281-283).

İttihat ve Terakki’nin etkin olduğu komşu köy İstrogalılar, Radolişte köylülerini davranışlarının olumsuzluğuna ikna ediyorlar. Niyazi Bey ve askerleri köye davet ediliyor. Bu köyde de konuşma ve tartışmalar sonucunda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin idare heyetinin oluşturulmasıyla, bu önemli gerginlik başarılı bir sonuçla atlatılıyor (1, sayfa: 286).

Adaletli olmaya, yoksulları korumaya büyük önem veriyor. Kendi cümlesiyle aktarırsak: “köylünün himayesini önde tutuyorduk” (1, sayfa: 256) diye yazıyor. İnsanların incitilmemesine, haksızlık yapılmamasına çaba harcıyor. Alınan yiyeceklerin ya parası ödeniyor ya da ödeyecekleri vergilere sayılacak şekilde makbuz veriliyor.

Niyazi Bey “çete”siyle birlikte, 3 Temmuzdan 23 Temmuza kadar, 20 gün her an hükümetin ya da farklı çetelerin silahlı saldırısına uğrama tehdidi altında, dağlık, ormanlık bir bölgede zaman zaman aç, susuz, uykusuz kalarak bu propaganda ve örgütleme çalışması yürütüyor. Tüm bunlar bana, Mao Zedung’un ünlü uzun yürüyüşünün, küçük çapta bir öncülünün ülkemde yaşandığını, düşündürttü. Gurur duydum.

İsyancıların yaşadıkları zorlukların bir örneğini Niyazi Bey, şöyle anlatıyor: “Lahça’dan Ohri’ye doğru giden yol, mola yeri olan İzavor kaynağından sonra çıplak ve sarp kayalıklardan, geçilmesi zor taşlıklardan dolaşıyordu. Yol, bir patika olduğundan gece karanlığında şiddetle yağan sağanak altında intizamlı bir yürüyüş çok müşkül ve imkânsızdı. Sabaha kadar bu zor şartlar altındaki yürüyüşle dermansız kalmıştık. Dört saatlik yolu on bir saate alabilmiştik” (1, sayfa: 228). Ayrıca yürüyüş sonrasında, giysilerini değiştirip, ısınacakları bir sığınağa da sahip değiller. En zoru da bu olmalı.

Yaşamı

1873yılında Resne’de doğan Niyazi Bey, Resne’nin önde gelenlerinden Arnavut asıllı Abdullah Ağa’nın oğludur (5). O, “1887 senesinde daha on dört yaşını tamamlamamış bir mektep talebesi iken vatanın yandığını, milletin ve memleketin battığını, padişahın çevresinin hainlerle sarıldığını” öğreniyor. “Vatan sevgisinin tesiriyle askeri mektebe” giriyor (1, sayfa: 133). Eğitimi boyunca uygun ortamlarda “muallimleri, insanlıktan, terakkiden ve vatan sevgisinden” söz ediyorlar.

Jurnalcilik çok yaygın… Cesur ve vatansever öğretmenlerin hemen hepsi sarayın zalimliğinin hedefi oluyor, hapse atılıyor ya da sürülüyor. Bunlar arasından, para ya da mevki ile satın alınanlar da oluyor. Mizan dergisini çıkaran ve gençler üzerinde çok etkili olan Mizancı Murat da satın alınıp, dönenlerin en ünlülerinden biri…

Niyazi Bey, Manastır Askeri Rüştiyesi’ni ve İdadisi’ni bitiriyor. İstanbul’da Harbiye’de okuyor ve orada okurken “vatanı kurtarmak için kurulan bir gizli teşkilata” üye oluyor (1, sayfa: 137).

1896’da mezun oluyor. Piyade teğmen olarak 3. Ordu’ya katılıyor. İlk görev yeri 21. Alayın 4. Taburundadır.

Yunan Savaşı’ndaki kahramanlığı

Yunan Savaşı’nda, Beşpınar harbindeki kahramanlığı nedeniyle üsteğmen rütbesine yükseltiliyor. Yunan Savaşı’nda esir aldığı askerleri İstanbul’a götürmesi isteniyor. Bir paşanın on üç yaşındaki oğlu yanına ekleniyor. Saray tarafından Niyazi Bey, on altınla ödüllendirilirken, paşa oğluna iki yüz lira ve iki derece terfi veriliyor ve yaverliğe alınıyor. “Bu hadiseler karşısında devletin kendi kendini tanzim edemeyeceğini” anlayan Niyazi Bey, Saraya alınma teklifini kabul etmiyor (1, sayfa: 147). İnkılâbın gerekliğine olan inancı güçleniyor. Yeniden savaşa dönme isteği kabul edilmiyor ve pasif bir görev olarak Ohri’ye debboy olarak (askeri depo işlerine) tayin ediliyor.

1899’dan 1903’e kadar Ohri’de askeri depo işlerindeki görevine devam ediyor. 1903’ten itibaren Resne kumandanlığına yükseltiliyor. Dört yıl avcı taburuyla Balkanlar’da ayaklanan Sırp ve Bulgar çetecilerle göğüs göğüse çarpışıyor. Başarısı sonucu kolağası, yani kıdemli yüzbaşı oluyor.

Vatanseverliği ve silahşorluğuyla tüm İmparatorlukta hayranlık uyandıran büyük bir şöhret kazanıyor.
Manastır’da, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne giriyor. Onu Cemiyete alan Enver Bey’dir. “Beni ve birçok genç zabiti aydınlatan Enver Bey’di. En ümitsiz günlerimizde bize sözleriyle büyük bir moral temin eden ve kendisine bağlayan, bu üstün insandı” (1, sayfa: 254). Niyazi Bey’in biri asker diğeri Tıp Fakültesi öğrencisi olan, iki erkek kardeşi de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyesidir.

Niyazi Bey, Harp Divanı’na da verilmiş, ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılmış. Manastır valisinin araya girmesiyle Resne’deki görevinin başına dönmesine izin verilmiş (4, sayfa: 22).

1904 senesinden 1908’e kadar 3. Avcı Taburunda bulunan Niyazi Bey, bu zaman içinde “Nizamiye zabitleri gibi fasılasız komitacıları” takip ediyor. Aynı zaman da komitacıların örgütlenmelerini inceliyor. Kafasında hep nasıl örgütlenmeliyiz, ne yapmalıyız, düşüncesi var: “…bizim de yapmamız gereken hürriyet mücadelesi için nasıl bir teşkilat tesis edip hareket lüzum ettiğini bütün arkadaşlarla danışıp görüşüyordum” (1, sayfa: 160).

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Rumeli’deki durumu

II. Meşrutiyetin dinamik unsurları, çeşitli din ve etnik kökenden insanların karma olarak yaşadığı Rumeli’de ortaya çıkıyor. Bulgarlar, Rumlar, Arnavutlar, Sırplar ve Türkler… Uzun yıllar bir arada yaşamış iken 19.yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren milliyetçilik akımının etkisi ve yabancı devletlerin kışkırtmalarıyla bölgede, bir kargaşa ortamı yaşanmaya başlıyor. İşte bu ortamda Niyazi Bey Ordunun Rumeli’deki durumunu ve Cemiyetin gittikçe güçlenen etkisini şöyle anlatıyor:

“Orduda kanun meriyeti yalnız hakkını isteyen ve müdafaa eden küçük rütbeli zabitleri ezmeye yetiyordu. Erlerin çıplaklığı, kışlaların berbatlığı, asker yiyeceğinin fenalığı, devletin maaş vermedeki aksaklığı orduda inkılâp fikrini umumileştirmiş ve kökleştirmişti” (1, sayfa: 161).

Ordunun genel durumuna gelince, günümüzdekine benzer bir biçimde, Ordudaki eğitimli askerlere (Harbiye vb. çıkışlı) güvenilmiyor. “Osmanlı donanması metruk” bir şekilde tutuluyor. Orduda çok sayıda yozlaşmış, halka eziyet eden, rüşvet yiyen eğitimsiz askerler ve kumandanlar var.1909 yılında 31 Mart Ayaklanması’nda bu tür askerler, din alet edilerek, kullanılıyorlar.

“1907 senesi nihayetinde ve 1908 başında Rumeli’nin birçok yerinde bulunan birliklerdeki erlerin, terhis ve yiyecek bakımından hep beraber hak istemeye kalkmaları, İttihat ve Terakki taraftarı zabitlerin yardımcı hareketiyle bir isyan şeklini alması” önleniyor. “Bu arzuların devlet tarafından yerine getirilmesi, İttihat ve Terakki’nin kuvvetini halka göstererek itimat temin” etmesini” sağlıyor (1, sayfa: 163).

“Rumeli’den istenen ihtiyat kuvvetlerinin (Hicaz’a gönderilmek üzere) silâhaltına alınması emrine karşı koymak fikri de İttihat ve Terakki’nin tesiriyle tatbik edilmiş ve böylece kendinin mıntıkada kuvveti, halk içinde iyice kavranmıştı. İttihat ve Terakki teşkilatı intizamlı ve gizli bir hükümet halinde vazifesini devam ettiriyordu. Bütün devlet memurlarının vasıfları ve sicili Cemiyet tarafından muntazam bir şekilde takip edilmekteydi” (1, sayfa: 163).

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Merkez kumandanı Kaymakam Nazım Bey’in, vatansever asker ve diğer görevlileri Saraya jurnallemesi nedeniyle, öldürülmesine karar veriyor. Nazım Bey, Enver Bey’in de eniştesidir. Saldırıdan ağır yaralı olarak kurtulan Nazım Bey, İstanbul’a kaçıyor. Kararı uygulayan zabit hakkında yapılan tahkikat, İttihat ve Terakki’nin baskısıyla sonuçsuz kalıyor. Bu gelişme Cemiyetin etkisini daha da güçlendiriyor.

Cemiyetin vatanı savunma kararlığı

İngiliz Kralı VII. Edward ile Rus Çarı Nikola, 10 Haziran 1908’de Reval’de (Bugünkü Estonya’nın Başkenti Tallinn) buluşuyorlar. Feroz Ahmad, bu görüşmenin “İngiliz – Rus ilişkilerini gözden geçirmek amacıyla” yapıldığını “ve bu arada Makedonya’daki kargaşalığa bir son vermek için iki ülkenin birlikte ayrıntılı bir ıslahat hareketine girişmesine karar” verildiğini aktarıyor (4, sayfa: 19).

Bu buluşma Osmanlı aydınları, vatanseverleri tarafından, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamaya, Balkanlara müdahaleye yönelik bir anlaşma olarak değerlendiriliyor. Ülkede büyük bir üzüntü ve infial yaratıyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti bir beyanname ile büyük devletlere örgüt olarak varlığını ve vatanını savunma kararlığını bildiriyor: “Müslüman ve Hıristiyan bütün vatandaşlar, birlik olarak vatanlarına ecnebilerin el atmalarından muhafaza gayesiyle, şahsi ve siyasi hürriyetlerini bugünkü hükümetten almaya karar vermiştir. Bu gaye uğruna bugünkü idarenin zorbalığından faydalanan yüksek rütbeli ve yüksek makam sahiplerini bir köşeye iterek ‘Osmanlı İttihat veTerakki Cemiyeti’ namı altında birleşmiştir. Yukarda ki arzu dışında, herhangi bir kararı millet kabul etmeyecektir” (1, sayfa: 187).

İsyan kararı

“Reval mülakatının bütün Türklüğün (*) gönlünde yarattığı” karanlığın, ancak milletçe bir ölümü göze almak suretiyle nihayet bulacağını gören Niyazi Bey akılsızca bir beklemenin çok kanlı hadiselere neden olabileceğini düşünüyor. Harekete geçmeye karar veriyor. Anadolu’da teşkilatlanmaya büyük önem veren Cemiyet’ten destek istememeyi, kendi olanaklarını kullanmayı seçiyor: “Bu tehlikelere mani olmak bize, bizim gibi küçük rütbelilere kalmıştı, bunu iyi biliyordum.

“Kafamdan geçen çeşitli fikirlerin tesiri altında istibdat idaresine karşı isyanın tertibiyle üç gün-gecemi geçirdim” (1, sayfa: 201).

Niyazi Bey, 28 Haziran 1908 günü “Allah üzerine yemin” ederek isyana karar veriyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı olan Resne Belediye Reisi Cemal ve Tahir beylere kararını açıklıyor. Onları, Cemiyetin önderliğinde birlikte yapacakları bir isyan hareketiyle örnek olmaya çağırıyor: “Sizin ve benim budalaca ölmemizden bir şey çıkmaz. Cemiyetin halk üzerindeki tesirini kullanarak yapılacak umumi bir isyan, beklediğimiz neticeyi bize verebilir. (…) “Her kaza, Cemiyetin her merkezi, bize iltihak ederse iş kendiliğinden hal olur gider. Yalnız en evvel biz emsal olalım. Ben her şeyi hazırladım. Şimdiye kadar aldığım harcırahtan beş yüz lira biriktirdim. Para, silah, cephane, çarık, keçe, kütüklük gibi şeyleri de bulmak kolaydır. Yalnız sizden bana yardım ve iltihak için mertçe bir söz beklerim” (1, sayfa: 202-203).
Resne Belediye Reisi Cemal ve Komiser Tahir beylerin kararlı desteğini alan Niyazi Bey öncelikle Cemiyete taraftar 40-50 kişiyle bir toplantı yapıyor. Toplantıda, 3 Temmuz Cuma günü kışla yakınında toplanılarak Resne’den ayrılmaya ve durumu bildirip, Cemiyet’ten gerekli müsaadeyi ve desteği almak için, Belediye Reisi Cemal Bey’in, Manastır’a gitmesine karar veriliyor. Hazırlık sürecinde Prespe müfreze zabiti Koniçeli Mülazım Osman ve Resne’de depo memuru olan Mülazım Sadi de Niyazi Bey’e katılma ve destek sözü veriyorlar.

Eşine veda mektubu: “Bildiğinden ziyade seni severim”

Resneli Niyazi’nin evinden ayrıldıktan sonra eşine gönderdiği veda mektubu artık neredeyse unutulan çok güzel bir sevgi sözüyle başlıyor: “İki gözüm!” İzleyen cümlelerle de eşinden mücadelesini anlamasını, destek olmasını istiyor. Vatan olmadan sevginin de anlamlı olmayacağını anlatıyor. “Sana pek kıymetli bir yadigârım olmak üzere gönderdiğim şu veda mektubumu gayet soğukkanlılıkla sevine sevine oku! Ve okudukça sevincini ilan et! Sakın ağlama! Hatta hiç sıkılma! Beni Allah’a emanet et, bilakis iftihar et! Sen bahtiyarsın! Zira dünyanın en muhterem bir kadını sen olacaksın! Bunun için gayet serinkanlılıkla oku.
“Sakın hatırına başka bir şey getirme! Bildiğinden ziyade seni severim. Ve senin ismet ve namusunu düşünerek şu fedakârlığı göze aldım.

“Şu fani dünyada ölüme mahkûm olan insanların mukaddes vatanımızın uğradığı şu felakete herkes gibi seyirci olarak yaşamayı pek hakir gördüm.

Bizi bu vatan besledi, büyüttü. Vatan olmasa biz de yokuz demektir. Gerçi seni çok severim [fakat] toprak ve vatanımızı dünyada her şeyden ziyade severim. Ne yarar, her bir şey yine onların varlığıyla kaimdir.

“Bâki: Ya ölüm ya vatanın kurtuluşu.Vatan fedaisi Kolağası zevceniz” (6).

Halka hesap vermeyi ve açık olmayı ilke edinmiş bir önder

Cemiyetin Manastır merkezinin onayı ve “her bakımdan yardıma hazır olduklarını bildirmeleri” üzerine kararlaştırılan biçimde dikkat çekmeden, kışla çevresinde toplanıp silahlanıyorlar. Niyazi Bey, taburun kasasında ki parayı alıyor. Bu para daha sonra askerlere eşit olarak dağıtılacaktır. “Beş yüz kırk dört lira altmış dört kuruşu aldığını bildiren bir senet yazarak kasaya koyuyor. Niyazi Bey “İnkılâbın en mühim ve en tesirli vesikası bence bu senettir” değerlendirmesini yapıyor (1, sayfa: 214).

Çünkü onlar başıbozuk bir çete değildir. Halka hesap vermeyi ilke edinmiş, gizli saklı hesapları olmayan, fedakâr devrimcilerdir. “Gayelerine ulaşmak için her yolu mubah” görmezler.

Niyazi Bey gayelerini şöyle özetliyor: “evvela bütün Müslümanları beraberlik içinde topladıktan sonra azınlıkları da (**) içimize almaktı. Gayeye varmak için dosta düşmana her zaman kuvvetli görünmenin büyük ehemmiyeti vardı” (1, sayfa: 247).

Niyazi Bey Resne’den ayrılmadan önce, Saraya, Umumi Müfettişe, Manastır Valiliğine, Manastır Jandarma Alay Kumandanlığına, Nahiye Müdürüne, Bulgar Cemaatine arz edilmek üzere birer beyanname hazırlıyor.

Hürriyetin ilanını isteyen beyannameler

Yıldız Sarayı’na, Rumeli Umumi Müfettişliğine, Manastır Valiliğine yollanan beyannamelerde isyancıların kararlılığı belirtiliyor, meşrutiyetin ilanı isteniyor. “Bütün milletin arzusu Kanun-ı Esasinin meriyete konmasıdır. Erzurum’da yapılan zulüm, milleti korkutmamıştır. Aksine daha da bu istikamette mukavemet etmeye amil olmuştur (1, sayfa: 220).

“İlk hareket olarak silahlarıyla iki yüz vatan çocuğu, bugün Resne’de vazifeye başlamıştır. Şimdilik üç zabit kumandasında Rumeli’deki halklardan müteşekkil müfrezeler harekete geçmiştir. (…) Selanik’e gelen dört-beş jurnalci paşayla, hususi defterle temin edilen adamları üç güne kadar Selanik’ten trenle çıkıp gitmezlerse mıntıkadaki bütün münevverler bize iltihak edeceklerdir. Biz Kanun-ı Esasinin hemen bugün meriyete konmasını istiyoruz. Eğer hükümet bunu sağlamazsa millet zorla alacaktır” (1, sayfa: 221).

“Erzurum’da yapılan zulüm” sözü 1908 sonrası Rumeli’de yoğunlaşan mücadelenin Anadolu’daki öncüllerinin kanıtlarından biridir. H. Zafer Kars, bu konuyu araştırdı. 1908 Devriminin Halk Dinamiği, adlı kitabında etraflıca anlattı (7). 1908 öncesinde Anadolu’da; Kastamonu, Erzurum, Sinop, Sivas, Diyarbakır, Trabzon, Giresun, Samsun, Ankara, Kayseri, Bitlis, Van gibi kentlerde halk hareketleri oluyor. Bu mücadeleler, Abdülhamit’in istibdat rejimini sarsıyor.

Vergi ayaklanmaları

1900’lerin ilk yıllarında Anadolu’da ve diğer yörelerde vergi yükü; köylüler, zanaatkârlar ve esnaf için dayanılması zor bir duruma gelmiştir. Vergi toplamakla yükümlü olan mültezimlerin keyfi açgözlülükleri de bu durumu eklenince itirazlar yer yer isyana dönüşür. Bu hareketin ilklerinden biri Abdülhamit’in sürgüne yolladığı insanların en fazla olduğu Kastamonu’da gerçekleşir. Erzurum ise ayaklanmaların en uzun sürdüğü, en örgütlü olan, katılımın yaygın olduğu merkezdir. İsyan 13 Mart 1906’da telgrafhane işgali ile başlar. Şehrin ileri gelenlerinin desteği ile halkın telgrafhane işgali 10 gün sürer. Bu süre boyunca isteklerinin kabulü için merkezi hükümetle yazışırlar. Erzurum Müftüsü halkı destekler. Askeri birlikler de Valinin ve üstlerinin emirlerine uymazlar.

Sinop’ta birkaç bin kişilik bir grup, Kaymakamlığa yürür ve telgrafhaneyi işgal eder. Telgrafhane işgali o yıllardaki mücadeleye özgü olan yaygın bir eylem biçimidir. Birçok merkezde gerçekleşir.

Erzurum’daki huzursuzluk 1906 Sonbaharında yeniden alevlenir. Yerel polis örgütü ve jandarma halka ateş açar, birçok kişi ölür. Halk da şiddete şiddetle karşılık verir. Pek çok polis ve jandarmanın yanı sıra jandarma Kumandanı da öldürülür. İktidarın isyana yanıtı, idamlar, hapis cezaları ve sürgündür.
Zulüm Erzurum’daki isyanın rejime karşı bir mücadeleye dönüşmesine engel olamaz. 1907 yılına gelindiğinde, Erzurum’da İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri, düzenli olarak toplamakta, tanınıp sevilmektedirler. Sabah-ül-Hayr adında oldukça ilgiyle izlenen aylık devrimci bir dergi yayınlamaya başlarlar. Bu dergide çıkan Programda: “Hükümet müdahalesinden masun bir yargı sisteminin kurulması”, “Vilayet Şuralarının oluşturulması, üyelerinin din veya ırk farkı gözetilmeksizin seçilmesi ve bu Şuraların vilayet bütçesini de denetlemesi” istenmektedir (8, sayfa: 35-79).

İsyan yolunda ilk konuşma

Niyazi Bey, istibdat yönetimine muhalefetin en yoğun olduğu Ohri’ye yakın bir bölgede dağa çıkıyor. Ohri’de askerler sabah içtimaında: “Yaşasın Padişah” yerine “Yaşasın Millet” diye bağırıyorlar (9).

Niyazi Bey grubundaki “erlere ve münevverlere bundan böyle her şeyi aleni olarak bildirmek” ihtiyacını hissediyor ve bir konuşma yapıyor: “Vatanın kurtuluşu temin edilmedikçe dönmemeye, bu uğurda seve seve ölmeye, Türkün büyük karakterine yakışır bir emsal göstermeye hazır mısınız? (bulunanlar hep bir ağızdan-hay hay, ya ölüm, ya vatanın kurtuluşu- diye bağırıyorlar) Şu anda canını, çocuk ve eşini, kendi rahatını hatıra getirebilecek kadar bir zayıf kalplinin içimizde bulunmadığını zannederim. Belki içimizde sıhhati dolayısıyla uzun süre yaya yürüyemeyecek, susuzluğa açlığa çıplaklığa, sıcağa, soğuğa tahammül edemeyecek, hayatın maddi ve manevi müşkülatlarına mukavemet edemeyecek insanlar vardır. Onlara sesleniyorum! Vicdanlarına danışsınlar, hayatın bütün düşmanlarıyla cenkleşmeye kendilerinde kuvvet göremeyenlere sesleniyorum! Bunlar geri dönebilirler. Onlara müsaade ediyorum, gitsinler, köylerinde bize dua etsinler.

“Halka kötü davrananları affetmem”

“Şunu da belirtmeliyim ki, benimle hareket edenler bu yoldan ayrılmamaya söz vermelidir. Çünkü ben söylediğim bu hareketten ayrılanları hiçbir suretle affetmem ve onların prensibim dışı hareketlerini görmemezlikten gelemem. Bir daha belirteyim ki, halka kötü davrananlara, eziyet etmeye kalkışanlara tefrik yapmadan ceza veririm. Cezamın da ölümden başka bir şey olmadığını anlatmaya lüzum görmüyorum. Şunu bilin ki, vatanın kurtuluşu ancak böyle şiddetli cezalarla mümkündür” (1, sayfa: 217-218).
Grupta olan ama hareketin amacını bilmeyen dokuz erden dördü dönmek için izin istiyor ve silahlarını bırakarak dönüyorlar.

Çercis’e mektup

Niyazi Bey’in Arnavut Toska komitesi reisi Çercis’e yazdığı mektup:
“Aziz Çercis,
Vatanımın uğradığı felaketi nazarı itibara alarak düştüğü taksim edilme istikametinden kurtarmak için hayatımız bahasına silahlanarak iki yüz erimle istibdat idaresine karşı bayrak kaldırarak balkana (dağa) çıktım. Takip ettiğiniz istikamet vatanın felaketine sebep olacağından, seninle en çok mücadele eden bendim. Fakat şimdi sana elimi uzatıyorum. Bundan böyle birleşip beraber çalışmanın zamanı geldi. Arzu ettiğin şartlar içinde nerede dilersen görüşelim, elele vererek vatanın kurtuluşuna beraber çalışalım. Çünkü sürüden ayrılanı kurt kapar” (1, sayfa: 231-232).

Bulgar çocuğun kurtarılması

“Bulgarlardan Resne voyvodalarının namlılarından Kriste’nin” kız kardeşinin önce kocası kaçırılıp öldürülmüş, sonra da sekiz yaşındaki oğlu dağa kaldırmış. Kriste’nin kız kardeşi gözyaşları içinde Niyazi Bey’den oğlunun kurtarılmasını istiyor. Niyazi Bey de çocuğu kurtarmak amacıyla, karşılık olarak “Sırp çetesini himaye eden Resne Sırp Daskal’ını” (1, sayfa: 209) rehine olarak beraberinde dağa götürüyor. Birlikte oldukları sürece, rehine Sırp’a misafir olarak özen gösteriyor. Bu olay çocuğun ve Sırp Daskal’ın karşılıklı serbest bırakılmalarıyla tatlıya bağlanıyor.

Bulgarca beyanname

Niyazi Bey bir de Bulgarca beyanname neşrediyor ve Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama çabalarının niteliğine, amacına dikkat çekiyor. “Kollarınızı açıp kucaklamak istediğiniz insanların kimler olduğunu acı tecrübelerinizle öğrenmediniz mi? Osmanlı hükümetinin Rumeli’deki vaziyetinden faydalanmak isteyen komşu devletlerin komita kurarak propaganda yapıp kendi menfaatlerini temin etme istikametinde olduklarını hâlâ anlamadınız mı? Bunların gayesi şu asırlardır üzerinde beraber yaşadığımız toprağı taksim ederek hisselerini almaktır. Bunun neticesi de esarettir.

“Yok, yere olmayacak bir gayenin arkasında koşmaya kalkmayın, buna müsaade etmeyiz. Yalnız büyük ve küçük devletlerin kışkırtmalarını ve siyasi gayelerini öğrenmemiz bizi bu istikamette çalışmaya itmedi. Kendi hükümetimizin zulüm ve kötü idaresi bu istikamette yürümemizin ilave sebebidir.”

Niyazi Bey bu beyannamede Cemiyetin dayandığı kitleyi ve amacını da açıklıyor. “Cemiyetin azaları umumiyetle büyük ve küçük rütbeli zabitlerle, devlet memuru, yerli, şehirli, köylü münevver ve dürüst insanlardan müteşekkildir. Bunlar bu mukaddes vatan uğrunda can ve malıyla çalışmayı gaye edinmişlerdir. Cemiyetin asıl gayesi malum sınıflar içinde bütün azınlıkları din ve milliyet farkı gözetmeksizin ırz, can ve mallarını muhafaza, insanlığa yakışır kardeşçe bir hayat temin etmektir ki, bu da hürriyetin sağlanması, müsavatın, kardeşliğin, adaletin tatbik edilmesiyle mümkündür (1, sayfa: 241-245).

Mücadelenin hedefi melun insanlar değil kötü sistemdir

“Plan ve programımız melun insanlar yerine kötü sistemleri ortadan kaldırmayı gaye edinmiştir. Yolumuz melunları ortadan kaldırmaktan çok kötülüğü ve kötülüğün çıkışını temin eden istibdat idaresini değiştirmektir. Bu, devletin müstakil olmasına itimat edilir bir istikamet vermek, meşruti idareyi tesis etmek demektir” (1, sayfa: 243).

Bu beyanname Bulgar ve Avrupa gazetelerinde yayınlanıyor. Birçok gazetede Niyazi Bey’in “çetesini” ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni öven yazılar çıkıyor. Niyazi Bey: “Bu vaziyet, bizim muvaffakıyetimizde büyük bir tesir yapıştı” (1, sayfa: 245) açıklamasını yapıyor.

Niyazi Bey’in birlik amacını güden çabaları sonuç veriyor. Ayrıca vatanseverliği konusunda hiç kimsenin şüphesi olmayan bu halk kahramanının istibdat idaresine karşı ayaklanması, durumdan hoşnut olmayanlar için bir yol gösterici oluyor. Kısa sürede Makedonya’da, birbirleriyle çarpışan hemen hemen tüm çeteler kendi aralarındaki çatışmaları bırakıp Abdülhamit’in istibdat idaresini yıkmayı hedefleyen Cemiyet’in güçleriyle ortak hareket etmeye başlıyor.

Nasihat heyetleri

İstibdat idaresi, son bir çare olarak bize tanıdık gelen bir yönteme başvuruyor. “Nasihat heyetleri” kuruyor. Bu heyetler, köyleri dolaşarak, Kanun-ı Esasinin “kötülüğünü”, bunu kabul etmenin kadınları “Hıristiyanlar gibi açık gezdirmek demek olduğunu” (1, sayfa: 252) anlatıyorlar. Cemiyet de topluma, otuz iki yıl önce Kanun-ı Esasinin din bakımından fetvası alınarak kabul edindiğini, yurdun her yerinden gönderilen milletvekillerinin İstanbul’da toplandığını, ama Padişahın baskıcı ve keyfi yönetimini sürdürmek amacıyla meclisi dağıttığını açıklıyor. Bu “Nasihat heyetleri” küçük bir başarı bile kazanamıyor.

7 Temmuz’da Manastır İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden gelen mektupta, Enver Bey’in de yakında “isyan edeceği” duyuruluyor. Niyazi Bey’den özellikle “silahlı bir müsademeye itecek” durumlardan kaçınması ve birliğin disiplinine önem vermesi, isteniyor (1, sayfa: 253-254).

Şemsi Paşa’nın vurulması

Padişah çok güvendiği Şemsi Paşa’ya Niyazi Bey’i yok ederek, isyanı bastırma görevi veriyor. Şemsi Paşa alaylı bir subaydır. Harbiyeli subayları hiç sevmez. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyesi olan damadı Jandarma Miralayı Rıfat Bey tarafından, görevinin tehlikesi konusunda dolaylı olarak uyarılır ama vazgeçmez (1, sayfa: 273).

Şemsi Paşa, 8 Temmuz 1908’de Manastır telgrafhanesinden Resne’ye gitmek üzere yola çıkar ama tam arabasına binmek üzereyken ve çevresinde bin beş yüz asker ve gönüllü varken vurulur ve kısa süre sonra ölür. Şemsi Paşa’yı vuran Mülazım Atıf, yaralanır ama kaçmayı başarır.

Mülazım Atıf (Kamçıl) “Manastır Kahramanı” olarak anılıyor. Cemiyet tarafından götürüldüğü Ohri’de tedavi edilir. Yörenin ileri gelenleri onu evlerinde saklamak için adeta yarışırlar (9). Görev gereği Ohri’ye gelen Niyazi Bey de onu takdir ve sevgiyle kucaklar.

15 – 24 Temmuz tarihleri arasında Rumeli’ye gönderilen Saraya bağlı on sekiz bin Anadolu askeri de isyancılara karşı Makedonyalı birliklerden daha etkili olmamıştır. Bu askerler İzmir çevresindendir. İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından İzmir’e yollanan Nazım Bey’in, tütün tüccarı gibi davranarak, asker arasında, silâh arkadaşlarına karşı değil, tersine mutlakıyete karşı savaşma propagandası yaptığı biliniyor(4, sayfa: 31).

Yapılan çalışmalar etkili oluyor. Şemsi Paşa’nın komutasında Manastır’a gelen taburlardan birisindeki askerler silâh arkadaşlarına karşı değil, tam tersine mutlakıyetçiliğe karşı savaşacaklarını söylüyorlar. Bunun üzerine Manastır’a getirilen bu bölük şehre sokulmayarak şehir eteklerinde konuşlandırılıyor. Askeri yetkililer Manastır’daki askeri garnizonda görevli bir kaymakam ile bir binbaşının görevi terk ettiğini duyuruyor.

Cemiyet’in Şemsi Paşa’nın öldürülmesine karar vermesinin nedeni, ülkenin kendi askerleri arasında ortaya çıkacak bir silahlı çatışmaya engel olma zorunluluğudur. “Onun hareketi Rumeli’nin kana boyanmasına zavallı milletin birbirini boğazlamasına sebep olacaktı” (1, sayfa: 277). Bu değerlendirme Niyazi Bey’e ait.

İsyan büyüyor
Müşir Osman Paşa’nın engellenmesi

12 Temmuzda Manastır’a gelen Müşir Osman Fevzi Paşa, bazı kaynaklara göre Tatar Osman Paşa, “Manastır Alî Kumandası vazifesiyle” Şemsi Paşa’nın görevini yerine getirmek, yani daha da büyüyen isyanı bastırmak üzere görevlendiriliyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Manastır merkezi, Osman Paşa’ya karşı, kendisine zarar vermeden, görev yapmasını engelleyecek bir eylem planlıyor. Bazı üyeler tarafından öldürülmesi önerildiyse de bu öneri kabul edilmiyor. Atılacak her adım, alınacak her tedbir merkez, tarafından düzenleniyor. Cemiyet, öncelikle Niyazi Bey’den ve Eyüp Bey’den oluşturacakları biner kişilik Resne ve Ohri Milli Taburlarıyla Manastır’a gelmelerini istiyor. Yapılan çağrıyla İttihat ve Terakki örgütlerinin kurulduğu köy ve kasabalardan silahlı gruplar buluşma merkezinde bir araya geliyor.

Niyazi Bey’in geyiği

Bu gruplardan biri, Perister’den geçerken peşlerine takılan iki yaşında uysal bir dişi geyikle birlikte tabura katılıyor. Niyazi Bey geyiği çok seviyor, tüm tabur onu “İlahi bir müjdenin işareti olarak görüyor” (1, sayfa: 344).

Hareket başarıyla tamamlanıyor. Bu gelişmeler sırasında bazı kişiler tutuklanmış ama ölen olmamıştır. Müşir Osman Paşa, bir süreliğine misafir edilmek üzere, beyaz bir at sırtında Resne’ye götürülüyor. Geyik de taburun önünde koşarak bu sefere katılıyor. Sevimli hayvan, Osman Paşa’nın da ilgisini çekiyor.
Niyazi Bey’in bu geyiği sahiplendiği ve ona, “Rehber-i Hürriyet” adını verdiği yazılıyor. Çok ünlenen geyik, İstanbul’a getirilip, sergileniyor. Meraklıları ve hatta Padişah tarafından ziyaret ediliyor.

Askerler ve halk isyana katılıyor

Enver Bey’e göre: 1908 İhtilâli sırasında Rumeli’de iki bin kadar subay Cemiyet mensubudur (5, sayfa: 505).

Ayrıca telgraf memurlarının çoğunun da cemiyete katıldığı, gelişmeleri gizlice birbirlerine aktardıkları biliniyor. (9, sayfa: 53-70).

Manastır Valisi Hıfzı Paşa’nın, 23 Temmuz 1908’de, Sadrazama çektiği telgraf, durumun daha iyi anlaşılmasını sağlıyor:

“Mukaddes Padişahımızın Alî Makamına
Sadrazamlık Alî Makamına,
Bu gece Kolağası Eyüp ve Niyazi beylerin kumandasında halk ve erlerden müteşekkil iki bin kadar silahlı Manastır’a kadar gelerek benim ve diğer büyüklerin evlerini kuşattığı gibi, sekiz yüz de Müşir Osman Paşa’nın kaldığı yeri sararak kendisinin muhafaza birliğinin silahlarını alıp Paşa’yı kaldırıp götürmüşlerdir.
Manastır’da bulunan askerin hepsi ve halktan da üç bin beş yüz kişi kendilerine katılmış olduğunun bilinmesini arz ederim” (1, sayfa: 367).

Hürriyetin top sesleri ve şenlikler

Cemiyetten ve vilayetten gönderilen telgraflar birbirini kovalıyor. Saray için artık Meşrutî idareyi kabul etmek dışında bir seçenek kalmamıştır.

23 Temmuz 1908 Perşembe günü, Manastır’da toplar atılarak, büyük merasimlerle hürriyet ilan ediliyor. “Müslümanlar ve Hıristiyanlar hürriyetin yarattığı kardeşlik, müsavat güneşi altında bayram” yapıyorlar. “Bu akşam benimle ilk defa ayaklanıp çeteyle dağa çıkan erler, hayatlarının en mesut gününü yaşıyorlar, hepsi evlerine, çocuklarına, eşlerine kavuşmuştu. Saadet ve sevinç birbirini takip ediyordu,” diye yazan Niyazi Bey de mutludur (1, sayfa: 375).

Selanik ve Resne’de büyük bayram 24 Temmuz 1908 günü kutlanıyor. Resne köylüleri şehre doluyor. Alanlar; yaşasın ordu, yaşasın İttihat ve Terakki Cemiyeti, yaşasın millet, yaşasın hürriyet, müsavat, kardeşlik, adalet sözleriyle çınlıyor (1, sayfa: 376). İkinci Meşrutiyet’in ilanı başta; İstanbul, İzmir, Konya, Diyarbakır, Erzurum, Adana, Samsun, Trabzon, Bursa’da olmak üzere birçok il ve ilçede büyük gösterilerle kutlanıyor. Cezaevlerindeki siyasi tutuklular serbest bırakılıyor. Böylesi yaygın ve heyecanlı sevinç gösterileri, halkın 1908 Devrimine katılımını, desteğini bir kez daha ortaya koyuyor. Mutlakiyetçi düzenin çöküşü adaletsizlikten bıkmış olan halkta haklı bir rahatlama sağlıyor. Bugün biz de “yaşasın adalet” diye bağırabileceğimiz bayramı, özlemle bekliyoruz.

Niyazi Bey, Manastır halkından, vatanın her köşesinden ve yurtdışından gelen binlerce telgrafla kutlanıyor. Onu en çok mutlu edense: “Kardeşim tebrik ederim, yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın hürriyet,” diye yazan Enver Bey’in telgrafıdır (1, sayfa: 381).

Niyazi Bey’in anıları

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908 yılındaki Kongresinde Merkez Komitesi, Niyazi Bey’in hatıralarını tefrika halinde yayınlamaya devam etmek, diğer üyelerin (o yıllarda birçok üye anılarını yazmış) hatıralarını yayınlanmasını yasaklamak kararı almış (4, sayfa: 23).

Böyle kolektif bir denetimden geçmesi, Niyazi Bey’in anılarının güvenirliğini artırıyor. Bu anılarda; durum, Cemiyetin ve kendisinin çabaları, gelişmeler son derece ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır. Kitap ayrıca; telgraf, beyanname, mektup vb. belgelerin hemen hemen tamamını içermektedir.
Feroz Ahmad ise, Niyazi Bey’in anılarının abartılı olduğunu yazıyor: “Bu hatıralar o dönem için yararlı bir kaynak olmakla birlikte, taşıdığı siyasal tarafgirlik unutulmamalıdır: İsyanda Cemiyetin oynadığı rol abartılır ve hareketin her aşamasının İttihat ve Terakki tarafından yönetildiği iddia edilir” (4, sayfa: 23).

23 Temmuz İnkılabı’nın gerçek yaratıcısı

Niyazi Bey, anılarının “Mukaddime”sinde Genç Türklerin beslendiği kaynakları ve 1908 Devrimi’nin yaratıcısını şöyle açıklıyor: “Siyaset istikametinde Mithat Paşa’nın, edebiyat sahasında Şinasi’nin, millet yolunda Namık Kemal’in çocuklarıyız (1, sayfa: 122).

“Kötülüklerin tesiri altında vatan, millet inlemiş, bu öldürücü tesir millet içinde alttan alta bir mukavemet hissi yaratmıştır. İşte 23 Temmuz İnkılabı’nın gerçek yaratıcısı! Evet, yüz şu kadar sene önce başlayıp da otuz iki sene kadar duraklayan bu büyük inkılâp, bir padişahın veya bir üstün zekânın tesiriyle ortaya çıkmamış, birçok hadiseler ve kötülüklerle karşı karşıya olan milletin ruhunda doğmuştur. Görülüyor ki hadiseler, şahısların veya onların zamansız olarak ortaya attığı usulün değil, gidişatın tesiri altında oluşagelmiştir (1, sayfa: 123).

“O çağlarda saadetini padişahlarının hareketinden, sadrazamların gayretinden bekleyen Türk, bugün saadet ve hür olma istikametini kendi çalışma kuvvetiyle kazandı (1, sayfa: 124).

Niyazi Bey “Mukaddime”sini, başarılarının gizemini açıklayarak bitiriyor: “…şahsi, hissi çekişmelerden uzak kalınarak, fikir birliğinde olmak” (1, sayfa: 124).

Niyazi Bey Hareket Ordusu’nun da kahraman subaylarından biridir

Niyazi Bey’e ilişkin bilgileri esas olarak bizzat kaleme aldığı Hatırat-ı Niyazi adlı kitabından öğreniyoruz (1). O yıllara ilişkin pek çok anı kitabında adı geçiyor ama verilen bilgiler çok kapsamlı değil. Yazının girişinde söz ettiğimiz Hakkı Sunata anılarında; Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurmay Başkanlığı görevini yaptığı Hareket Ordusu’ndaki, subaylardan birinin de Niyazi Bey olduğunu anlatıyor. Bu bilgi, diğer pek çok kaynak tarafından da belirtiliyor. Dönem yayınlarında fotoğrafları da var.
31 Mart Ayaklanması’nın Mahmut Şevket Paşa kumandasındaki Hareket Ordusu’nca bastırılmasından sonra Abdülhamit tahtını kaybediyor. Padişah olan Mehmet Reşat için “Kılıç Kuşanma” töreni yapılıyor. Bu töreni izleyen Hakkı Sunata’nın gözlemleri şöyle: “En dikkati çeken Mahmut Şevket Paşa idi. Bir at üzerinde, dimdik, sakallı, zayıf bünyeli fakat görünüşü heybetli bir paşaydı. Sonra Padişah bir araba içinde geçti. Ona bir, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırdılar. Arkadan arabalarla birtakım paşalar da geçti ama kimdi bunlar bilemiyorum. Bir arabanın içinde hürriyet kahramanı Niyazi Bey geçti. Rütbesi önyüzbaşı, uzun bıyıklı, o kadar sevimli ve sempatik bir subaydı ki… Halk –ben de beraber- çılgınca alkışladık. Adamcağız bu coşkunca alkışa nasıl karşılık vereceğini bilemiyordu. Niyazi Bey bir kıtanın başında da değildi. Halkın sevgisi ne kadar büyüktü ona karşı. Hürriyet kahramanlarından hemen hiçbiri, sevgi toplama bakımından, onu geçemiyordu, hatta Padişah bile…” (3, sayfa: 274).

Şehit edilmesi ve Niyazi Resnelioğlu’nun verdiği bilgiler

Sonraki yıllarda emekli olup Resne’ye yerleşen Niyazi Bey, Balkan Savaşı patlak verince birlikleriyle Cevdet Paşa ordusuna katılıyor. Yenilgiyle biten savaştan sonra, İtalya üzerinden İstanbul’a ulaşmak için Arnavutluk’un Avlonya iskelesinde vapur beklerken, Balkan komitacıları tarafından 17 Nisan 1913’te üç kurşunla sırtında vurularak şehit ediliyor. Niyazi Bey’in torunu Niyazi Resnelioğlu tarafından yapılan bu açıklama doğru olmalı (10). Bazı kaynaklar koruması tarafından öldürüldüğünü ve son sözünün “Neden?” ya da “Niçin bre?” olduğunu yazıyorlar (11).

Resneli Niyazi Bey’in birikiminin ve ününün doruğundayken köşesine çekilmesi doğru muydu? Böyle yapmasaydı hem ülkesi hem de kendisi için daha yararlı bir seçim yapmış olmaz mıydı? Tabii tarihi olayları ve kişileri bir film gibi geriye sarıp değiştirme olanağımız yok. Böyle bir tartışma da pek doğru olmayabilir. Sanırım önemli olan tarihi gelişmelerden doğru dersleri çıkarmaktır.

Niyazi Bey’in ailesi, çeşitli tarihlerde cumhurbaşkanlarından, ısrarla Avlonya’da olan mezarının “Hürriyet-i Ebediye” tepesine, Talât Paşa, Enver Paşa, Eyüp Sabri Bey, Atıf Bey gibi diğer hürriyet şehitlerinin yanına getirilmesini istiyor. Nedense bu isteğe olumlu bir yanıt verilmiyor. Talât Paşa’nın na’şının Berlin’den, Enver Paşa’nın na’şının Tacikistan’dan getirildiğini biliyoruz.
İstanbul, Şişli-Fulya semtindeki bir okulun adı: “Resneli Niyazi Bey”. Ölümünden sonra adı bir savaş gemisine de verilmiş. Resne’deki sarayı kültür merkezi olarak kullanıyor ayrıca Resne’de bir heykelinin olduğu torunu tarafından belirtiliyor (12).

Vatanlarından başka hiçbir şeyi düşünmediler

Meşrutiyet’in İlanının 100.Yılında, Niyazi Resnelioğlu ile Hürriyet gazetesinden Yaşar Aksoy, bir söyleşi yapmış. Niyazi Resnelioğlu’nun dedesiyle ilgili değerlendirmesi şöyle: “Dedemin Türk Devrim Tarihi içinde müstesna bir yeri vardır. Onlar vatan için devrim yaptılar ve düşman kurşunlarıyla şehit oldular. Vatanlarından başka hiçbir şeyi düşünmediler bile. Eşlerini ve çocuklarını bile unuttular.”

Resneli Niyazi Bey şehit edildiğinde eşi Feride Hanım, ikinci çocuğuna hamiledir. İlk çocukları Mithat 1911, Saim 1913 doğumludur. Saim Bey’in evlatları Ahmet ve Nilgün’dür. Niyazi Resnelioğlu, Mithat Bey’in oğludur.

Resneli Niyazi Bey’in ismini taşımaktan büyük gurur duyduğunu belirten Niyazi Resnelioğlu, dedesinin suikasta kurban gitmesinden sonra, eşi Feride Hanımın büyük zorluklar yaşadığını anlatıyor. Dönem ülkece büyük felaketlerin yaşandığı yıllardır. “Babamın anlattığına göre, Resne’de sofrada yemek yerken, aniden ‘Yunan askerleri geliyor’ diye bir haber gelir. Sofrayı olduğu gibi bırakırlar. Üstlerindeki ile kaçarlar.”

İstanbul, Fatih’te Feride Hanımın ailesinden kalma bir eve sığınırlar. 1914’te Cihan Harbi başlar. İstanbul sefalet, yokluk içindedir. “Dedemden bir maaş alınmaktadır, ama yetmemektedir. Evin bir kısmı kiraya verilir. Gayet dar imkânlarla geçinilmeye çalışılır.

“Babaannem derdi ki, ‘Biz, Resneli Niyazi Bey ile 5 yıl evli kaldık, 2 yıl beraber olabildik. Diğer zamanlarda Yunan, Bulgar, Sırp çeteleriyle mücadele içinde geçti rahmetlimin hayatı” (12).

İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın değerlendirmeleri

Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Hatırat-ı Niyazi kitabında yer verilen belgelerden hareketle şu değerlendirmeleri yapıyor:

“Enver Bey, ne Niyazi ne de Eyüp Sabri beyler gibi kelleyi koltuğuna alıp müsellah kuvvetlerle ortaya atılmamıştı; Cemiyet’in Rumeli müfettişi sıfatıyla teşkilat yaparak iş görüyordu” (1, sayfa: 43).

“Meşrutiyet; Selanik, Manastır ve Kosova vilayetlerindeki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyeti ile meydana gelmiş olup Rumeli’deki Edirne, Yanya, İşkodra vilayetlerinde hiçbir hareket olmamıştır. Çünkü vilâyat-ı selase denilen üç vilayette hükümet ecnebi devletlerin müdahaleleriyle ıslahat yapmayı taahhüt ile işe başlamış olduğundan diğer vilayetlere nispetle burası daha serbest olduğu gibi aynı zamanda Cemiyet erkânı meşrutiyeti elde etmek istibdattan kurtulmak üzre muhtelif çete reisleriyle de anlaşmış olduklarından hiçbir müdahaleye mahal kalmadan maksat elde edilmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bütün işleri hemen hemen Talât Bey’in tertibiyle merkez-i umumi tarafından karar altına alınmıştır” (1, sayfa: 62).

Yayın, siyaset ve örgütlenmede büyük bir canlılık yaşanıyor

1908 Hürriyet ya da Genç Türk Devrimi, tüm ülkede yayın, siyasi faaliyet ve örgütlenme alanlarında büyük bir canlılık yaratıyor. Rumeli’deki İttihat ve Terakki merkezleri, tüm şehirleri, kazaları telgraf bombardımanına tutuyor. Telgraflarda:

“Asırlardan beri altında inleyerek ezildiğimiz istibdat idaresinden kurtularak hürriyete kavuştuk. İstibdat yıkılarak Meşrutiyet ilan edildi. Hepinizi tebrik ederiz. Yaşasın Meşrutiyet! Yaşasın Hürriyet!” yazılıdır.

Bu bilgiyi pek çok kaynağın yanı sıra, 1908’de Sındırgı kaymakamı olan Yahya Sezai Uzay’ın anılarından öğreniyoruz. Onlar da “Sındırgı İttihat ve Terakki Merkezi” imzasıyla cevaplar yazıyorlar. Aslında henüz böyle bir örgüt kurulmamış.

O zaman telefon, radyo, uçak yok. 1908 Devrimi’nden ilk kez böyle, bir deste telgraf la haberdar oluyorlar. Ancak iki gün sonra gelen gazetelerden ne olup-bittiğini anlıyorlar. Halk Hükümet önündeki meydana toplanarak şenlik yapıyor: “Yaşasın Meşrutiyet! Yaşasın Hürriyet!” diye bağırarak tezahürat yapıyor. Çevrelerinden de İttihat ve Terakki merkezlerine ilişkin duyumlar alınca, Yahya Sezai Bey’in başkanlığında Cemiyet kuruluyor. Yine o yıllarda “memurlar, zabitler cemiyete giremez” diye bir yasa yoktur. “Nahiyelerde, köylerde teşkilat yapılmış, her yerde birer İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulmuş ve idare heyetleri seçilmişti. Herkes İttihatçı idi” (13, sayfa: 113-116).

Araştırmacı, yazar Arda Odabaşı, 1908 Jön Türk Devrimi ile açılan II. Meşrutiyet dönemini, “Türkiye’de hayatın her alanında köklü dönüşümler yaşandığı bir tarihsel kesit” olarak değerlendiriyor. Arda Odabaşı, tahlilini örnekler vererek güçlendiriyor, zenginleştiriyor: “Değişik fikir akımlarının ortaya çıkıp geliştiği, çok sayıda siyasi parti ve derneğin kurulduğu, basın-yayın alanında gerçek bir patlamanın yaşandığı, aydınların ve kitlelerin siyasileşme sürecine girdiği bir dönem söz konusudur. Kadın hareketi bu yıllarda istim almış, işçi hareketi tarihimizdeki ilk büyük kabarışını yaşamış, gençlik ön plana gerçek anlamıyla ilk kez bu dönemde çıkmıştır. Diğer bir deyişle, toplum fikir üretmeye, örgütlenmeye, dillenmeye, mobilize olmaya, gençleşmeye girişmiştir. Burjuva demokratik karakterdeki siyasi devrim ile birlikte toplumsal devrim de işaretlerini vermeye başlamıştır. Türkiye’de, 23 Temmuz 1908’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır” (14, sayfa: 9).

İttihatçılar esas olarak halkçıdır

1908 ve izleyen yıllarda dünyaya gelen pek çok erkek çocuğa Niyazi ve Enver adları veriliyor. Akla ilk gelen ünlü örnekler: Enver Hoca, Enver Sedat… 21 Ekim 1908’de, Kıbrıs-Lefkoşa’da dünyaya gelen ikiz erkek çocuklarına da birer “Con” (Jön Türk) olan baba ve erkek kardeşler tarafından, Niyazi ve Enver (Berkes) adları veriliyor. Bu anı, Hürriyet kahramanları olarak adlandırılan Niyazi ve Enver beylerin, o yıllarda ne kadar yaygın bir şekilde sevildiklerinin, benimsendiklerinin diğer bir kanıtı olmalı…

Niyazi Berkes’in ailesinin evinde Niyazi ve Enver beylerin fotoğrafları; Niyazi Bey’in Hatırat-ı Niyazi adlı kitabı vardır. Niyazi Berkes, onu çocukluk yıllarında, birkaç kez okumaya kalkmış ama hiçbir şey anlamamıştır. “Yıllarca sonra okuduğumda dilinin çok ağdalı olmasına ve anlattığı şeyleri gereğince açıklamamasına karşın çok ilginç buldum. O zaman anladığım yanlarından biri, o subayların dağlarda kovaladıkları söylenen kişilerin eşkıya olmadıklarıdır.” Berkes, Niyazi Bey’in Rusya’daki Narodnik yani Halkçılık akımından etkilenmiş Bulgar devrimcileriyle, yakın ilişkilerini vurguluyor ve şunu soruyor: “Bu adamın öldürülmesinin nedenini bilmiyorum. Acaba bu ütopist Halkçılarla birlik oluşu yüzünden mi öldürülmüştü? Bu soruyu soran olmuş mudur?” (15, sayfa: 33).

Arda Odabaşı, İttihatçıların esas olarak halkçı olduklarını belirtiyor: “Onların halkçı düşünce ve pratiklerinin en önemli kaynaklarından biri Narodnizmdir. Ancak, başka kaynaklar da söz konusudur. Ayrıca, demokratik devrim sürecinin kendi iç dinamiklerinin de halka yönelimi doğurduğu ve beslediği unutulmamalıdır. İttihatçıların halkçılığı, varisleri olan Kemalistlere geçmiştir” (16, sayfa:82).

“Kim Kaldı”

Ümit Zileli, Aydınlık gazetesinde, 1 Mayıs 2014 tarihli “Fedailer” adlı İttihatçıları anlatan güzel yazısında; Mustafa Kemal’in de İttihatçı olduğunu vurguluyor ve Attila İlhan’ın “Kim Kaldı” şiiriyle İttihatçıları anıyor:

“Sevgili Attila İlhan, “Kim Kaldı” şiirinde canlarını, kanlarını vatana feda eden o kahramanları, tam da layık oldukları şekilde anlatmıştı. Anıları önünde saygı ve minnetle eğiliyorum, armağan olsun:
Laternalar sustu
sürahiler tenha
tek kibrit çakılmıyor
kim kaldı ittihat ve terakki’den
o jöntürkler ki – ‘hariçten evrak-ı muzırra celbederlerdi’
o fedailer ki barut öksürürler
sakal tıraşları mavi
kırmızı bıyıkları biber”

“İkinci Meşrutiyet hareketi devrim midir” tartışması

Bazı tarihçiler 1908’i “anayasal rejimin kuruluşu” dolayısıyla bir reform hareketi olarak adlandırıyorlar. Oysa bu dönemde derin toplumsal, siyasal ve ekonomik değişmeler yaşanmıştır. Bu konudaki birikimiyle tanınan tarihçi Sina Akşin bu tartışmayı şöyle değerlendiriyor: “İkinci Meşrutiyet’in 100’üncü yıldönümü nedeniyle Siyasal Bilgiler Fakültesinde, büyük bir kongre düzenledik. Beni komisyon başkanı yaptılar, yabancı bilim adamları da geldi. Değişik konularda 79 bildiri vardı, bazı katılımcılar gelemediği için 60 sunuş yapıldı. En çok tartışılan konulardan biri: ‘İkinci Meşrutiyet devrim miydi?’ meselesi oldu. Bizim İkinci. Cumhuriyetçilerimiz devrimi sevmiyorlar. Atatürk devrimini ve İkinci Meşrutiyet’i, devrim olarak kabul etmiyorlar. Bana göre, ikisi de devrim. Devrimi tarihten çıkarmak isteyenler diyorlar ki: ‘şu oldu, bu oldu…’ Sanki hiç biri aman aman bir olay değilmiş gibi. İngilizcede bir deyim var: ‘The straw that broke the camel’s back,’ yani ‘Devenin belini kıran çöp’ Sırtına saman çöpleri yığılmakta olan bir deve tasavvur edeceksiniz, her çöp onun yükünü ağırlaştırmaktadır. Fakat son bir çöp vardır ki o koca devenin belini kırar. O ana kadar deveniz vardır, o anda deve yok olur.
Türkçemizde de ‘Bardağı taşıran son damla’ deyimi sanırım aynı düşünceyi dile getirmektedir. İşte devrim, devenin belini kıran o son çöp oluyor ve tarihin bunu işaretlemesi, altını çizmesi lazım. Yani ondan sonra başka bir durum oraya çıkıyor. Yani devrimden sonra sular başka türlü akmaya başlıyor. Kongrenin sonunda bir açık oturum yaptık, orada sizin de hoşunuza giden benzetmeyi kullandım: Devrimi görmek istemeyenleri Marilyn Monroe’nun yanağına, mikroskopla bakanlara benzettim. Orada yağ keseleri, tüyler falan görüyor fakat o arada Marilyn Monroe’nun güzelliğini göremiyor. Olmaz böyle şey. Tarihin, tabii ağaçları incelemesi ama ormanı da gözden kaçırmaması lazım… Marilyn Monroe da güzel bir kadındır. Devrimi göremeyince işin ruhunu elden kaçırıyorlar” (17)

1908 Devrimi’nin uluslararası önemi

1908 Devrimi’nin esas ilham kaynağı tüm dünyayı sarsan 1789 Fransız Devrimi’dir. 1908 Devrimi, 1876 Birinci Meşrutiyeti’nin devamıdır. Milli ve demokratik bir devrimdir. Kendinden önceki devrimlerden; 1905 Rus, 1906 İran doğrudan ve dolaylı olarak etkilenmiş; ayrıca 1909 İran, 1911 Çin devrimlerini de etkilenmiştir. Palmira Burummett’in 2000 yılında yayınlanan Image and Imperializm in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-1911 adlı kitabı karikatür ve mizahın gücünü göstermesinin yanı sıra Fransız ve İran devrimlerinin 1908 Devrimi üzerindeki etkisini de gözler önüne seriyor (8, İkinci Baskıya Önsöz’den).

Rusya’da, özellikle Kafkasya ve Azerbaycan’da, çıkan bazı Müslüman ve Ermeni gazete ve dergileri 1908 öncesinde, tüm Doğu Anadolu’da bulunabiliyor. Eğitim görmüş kişiler arasında Rusya ve İran’da olanlar tartışılıyor. Abdullah Cevdet (Karlıdağ) yayınladığı bir broşürde halkı Rusya ve İran’dan örnek almaya çağırıyor. “Birleşin; yoksul-varlıklı, güçsüz-güçlü, kadın-erkek, genç-yaşlı hepiniz birleşin. Trabzon halkı, Erzurum halkı, Kastamonu halkları –bu illerin kahraman halkları, yiğit halkları, bizim yiğit kardeşlerimiz- ilk adımı atmış bulunuyorlar. Rusya’ya, İran’a bir göz atınız” (8, sayfa: 80).
1908 Devrimi tarihçilerce, kalıcılığı ve etkileriyle; 1905 Rus, 1909 İran, 1911 Çin devrimlerinden, daha başarılı bir devrim olarak değerlendiriyor. (İran’da ilk meclis Ekim 1906 açılıyor ama uzun ömürlü olmuyor. Büyük mücadelelerden sonra 1909’da İran’da Meşruti yönetim yeniden ilan ediliyor.)
Özellikle Türkiye, İran ve Çin yarı-sömürge durumunda üç Asya ülkesidir. Bu ülkelerin ortak özelliği büyük imparatorluk mirasına ve köklü uygarlık birikimine sahip olmalarıdır. Bu özellikleri; yani devlet geleneği ve bağımsız yaşama birikimi, onların devrimlerinin güç aldığı kaynaktır.

İttihat Terakki hareketi ile Kemalizm arasındaki temel fark neydi?

İttihat Terakki hareketi ile Kemalizm arasındaki temel fark neydi? Sina Akşin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: İttihat Terakki, milli demokratik devrimi gerçekleştirmek için yola çıkmıştı. Atatürk de aynı şeyi yapmak istiyordu. Tabii arada büyük farklar var: İttihat Terakki, bunu meşrutiyet düzeni içinde -yani padişahlı bir düzeni içinde- yapmaya çalışıyordu; başaramadı. Savaş yenilgiyle bitti, daha radikal çözümler gerekli oldu. Atatürk, cumhuriyetçiydi, padişahlığa karşıydı. Zaten Padişah vatana ihanet ederek kendini devre dışı bıraktı. Padişah, ağalık düzeninin doğal lideri… Ayrıca Batılılar Sevr Antlaşması ile baklayı ağızlarından çıkarmış oldular. Bu da durumu, çok değiştirdi ve radikalleştirdi. İttihat Terakki ile Atatürk’ün hedefleri aynı olmakla beraber, değişen koşullar çok daha köktenci yollardan gidilmesi zorunluluğunu doğurdu” (17).

Doğu Perinçek de ülkemizde Meşrutiyetler ile Cumhuriyet arasındaki kopmaz bağı açıklıyor: “Kemalist Devrim, bir bakıma 1908’de başlar ve onu izler. (…) Meşrutiyetler Sultanlıkla mücadele hareketiydi. Ama o Meşrutiyetçiliğin içinde bir Cumhuriyet seçeneği vardır. Hayat, bir süre Meşrutiyetlerin yetersizliğini ve hatta çaresizliğini ispatlamak için yürüdü. Tecrübeler, deneme ve sınamalar, Meşrutiyet’in çıkmazlarını gösterdi ve Cumhuriyet seçeneğini büyüttü” (18, sayfa: 35).

The Times gazetesinin haberine göre Şemsi Paşa suikastı
Londra’da yayınlanan The Times gazetesi Şemsi Paşa suikastı ile ilgili haberleri 14 Temmuz 1908 günkü sayısında şöyle veriyordu:

Şemsi Paşa suikastının ayrıntıları Politische Correspondenz gazetesinin Manastır kaynaklı bir haberinde verilmektedir. Habere göre, Şemsi Paşa’nın iki tabur askerle Mitroviçe’den Manastır’a gelmesinden kısa bir süre sonra erat arasında huzursuzluğun ve itaatsizliğin belirtileri görülmeye başlandı. Askerler Resne üzerine yürümeyi reddettiler. Şemsi Paşa bu gelişmeyi telgrafla İstanbul’a bildirdi ve kendisine cevap olarak Resne’ye gitmesi ve askerlerin de itaatini sağlaması emredildi. Birçok kişinin Paşa’yı caydırma çabasına rağmen o koruma güçleriyle desteklenmiş bir araba hazırlanmasını emretti. Hazırlık esnasında Telgrafhane’nin önünde içlerinde subayların da bulunduğu bir kalabalık oluşmaya başladı. Şemsi Paşa’nın tam arabasına bindiği esnada etrafta, atılan birkaç el silâh sesi duyuldu. Bunun önceden kararlaştırılmış bir oyun olduğu sanılıyor. Zira kalabalık silâh sesinin geldiği yöne doğru koşmaya başladığı esnada bir subay Şemsi Paşa’nın arabasına yaklaştı ve yakın mesafeden kendisine iki el silâh sıktı (*). Suikastçı kaçtı. Nöbetçi askerler ve kolluk güçleri sağa sola ateş açtılar ama başardıkları yalnızca askeri okullar müfettişi olan bir başka paşa ile bir Telgrafhane görevlisini hafifçe yaralamak oldu. Başka bir kaynaktan gelen haberlere göre, üç Arnavut taburu da Resne’de ayaklananlar üzerine yürümeyi reddetti. Bunun üzerine İzmir’den Makedonya’ya üç tabur asker yollanması emredildi. Bu akşam gelen resmi telgrafta İzmir’den gönderilen askerlerin yalnızca üç tabur olmadığı, iki redif bölüğünün de yola çıkarıldığı bildirildi.

Tüm bu haberlere İstanbul’daki resmi çevrelerin tepkisi ortalıkta olağanüstü bir durumun olmadığı yalanını yinelemek ve bunun önceden planlanmış bir operasyon olduğunu söylemekten ibaret oldu. (19)

* Şemsi Paşa’yı vuran, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyesi olan ve “Manastır Kahramanı” olarak tanınan Mülazım Atıf Bey’dir (Kamçıl).

Manastır valisinin Sadrazama yolladığı telgraf

Manastır valisi Hıfzı Bey, İstanbul’da Sadrazama çektiği telden durumu değerlendiren bazı bölümler şöyle:
“18 Temmuz 1908’de Niyazi Bey ve adamlarının takip edilerek ele geçirilmesi emredilmekte ise de, mevcudiyeti yaptığı şiddet hareketleriyle malum olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin taraftarları yalnız ondan ibaret değildir. Birçok defa gönderilen yazılarımızda arz ettiğimiz gibi bütün zabitler kendisiyle beraber olduğu, halkın da onlarla fikir beraberliğinde bulundukları anlaşılmıştır. Dün mıntıka kumandanı Osman Paşa’ya yapılan tecavüz ile de mütalaamızın doğru olduğu ortadadır. Bu bakımdan kendisini takip etmek şöyle dursun herhangi bir tetkikatı üzerine almaya da kimse cesaret edememektedir. Şükrü Paşa’nın reisliğinde teşekkül eden komisyon azaları gizlice yapılan tehditler üzerine işten el çekmek mecburiyetinde kalmışlardır. Ohri’den köylülere nasihatte bulunmak üzere çıkarılan heyete dolaşmaları sırasında imha edilecekleri Cemiyet tarafından tebliğ edilmesi üzerine, dönmek mecburiyetinde kaldıkları kazadan bildirilmiştir. Ben de başta olduğum halde vazifelilerin hepsinin hayatları tehlikededir. Tetkikatta ileri gitmek isteyenler ölümle korkutulduğu gibi Cemiyetin bunu yapma kuvvetinde olduğu da ortadadır.

“Cemiyetin tuttuğu istikamet erler tarafından da kabul edilmiş olduğundan takibe teşebbüs bile askerin Cemiyete karşı silah kullanmayacağı Resne’ye gönderilen altı taburun orada durup kalmasından ve kumandanlarının bir şey yapamadıklarından anlaşılmaktadır. Şemsi Paşa’nın kendisini müdafaa için getirttiği Arnavutlarla hadise mahallinde bulunan asker ve jandarmaların ateş eden zabiti sanki takip için silahlarını ona değil, havaya atmış olmaları da bunun ispatıdır. Mahrem olarak malumat alındığına göre buraya gönderilmesi arzu edilen Anadolu’dan gelecek tümen birliklerinin de aynı hareketi yapacakları tahmin edilmektedir. Bu vaziyet yalnız burası için değildir. Malumat aldığımıza göre Selanik ve Üsküp vilayetleri de aynı hareketlerin içindedir. Buna göre ve işin ehemmiyeti nazarı itibara alınarak daha başka istikametlere sıçrayıp genişlemekte olan İttihat ve Terakki’nin arzuları devletçe dikkate alınarak başka melun hallerin çıkmasına meydan bırakılmamak üzere zamanı geçmiş olan nasihat etme ve mecbur bırakmadan çok, vaziyete münasip tertibatın acele alınması lüzumu bağlılıklarımızla beraber arzolunur” (1, sayfa: 327-329).

Yararlanılan Kaynaklar ve Dipnotlar:

Not-1: Eleştiri ve önerileriyle yazıma katkı yapan Dr. Arda Odabaşı’na, Prof. Dr. H. Zafer Kars’a ve konu önerisiyle ve sağladığı kaynaklarla beni destekleyen genç arkadaşım Onurcan Ülker’e teşekkür ederim.
Not-2: Resneli Niyazi Hatıratı’ndan ve diğer kaynaklardan alıntılanan söyleşi, konuşma, mektup, telgraf ve beyannamelerin çoğundan, yalnızca belirli bölümler aktarılmıştır.
* Resneli Niyazi Hatıratı’nı orijinal metninden okuyan Dr. Arda Odabaşı; Niyazi Bey’in “Türkler” değil “millet-i Osmaniyye” (Osmanlı milleti) terimini kullandığını belirtiyor.
** Yine Dr. Arda Odabaşı’nın uyarısına göre; Niyazi Bey burada “azınlık” değil “anasır-ı saire” (diğer unsurlar) tabirini kullanıyor. Bu dödönemde Gayrimüslim Osmanlı vatandaşları zaten “azınlık” statüsünde değiller. Dr. Arda Odabaşı, Örgün Yayınevi’nin bastığı çevirinin baştan sona yanlışlarla dolu olduğunu, Resneli Niyazi’nin hatıratının keyfi bir biçimde tahrif edildiğini vurguluyor. “Türkler” ve “azınlıklar”ın buna sadece iki örnek olduğunu ve hatırat üzerindeki tahrifatın salt kelimeler düzleminde kalmadığını belirterek bir örnek veriyor:

Örgün Yayınevi’nden alıntı şöyle:
“Niyazi Bey gayelerini şöyle özetliyor: ‘evvela bütün Müslümanları beraberlik içinde topladıktan sonra azınlıkları da (**) içimize almaktı. Gayeye varmak için dosta düşmana her zaman kuvvetli görünmenin büyük ehemmiyeti vardı’ (1, sayfa: 247).”Bu da Hatırat-ı Niyazi’nin orijinalinden:”Fikrimiz bütün Müslümanları yekvücut ettikten sonra anasır-ı sairenin ittihadını kazanmak idi. Zira maksadın tervici için düşmana, dosta daima kuvveti göstermek lüzumu hiçbir vakitte hatırımdan çıkmıyordu.” (Hatırat-ı Niyazi, s. 109).Odabaşı’ya göre, Örgün Yayınevi sadece bazı kelimelere değil, tüm metne nizami olmayan müdahalelerde bulunmuştur. Bu kitapta, baştan sona ciddi bir tahrifat söz konusudur.

1- Resneli Niyazi, Hürriyet Kahramanı, Resneli Niyazi Hatıratı, Hâtırat-ı Niyazi, Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, 1908 Yılında İkinci Meşrutiyetin Ne suretle İlân Edildiğine Dair Vesikalar, Örgün Yayınevi, Türkçesi: Sami Kara – Nurer Uğurlu, Birinci Baskı: 2003, İstanbul 2- http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9499386.asp. Meşrutiyet’in İlanı’nın 100.Yılında, Niyazi Resnelioğlu ile Hürriyet gazetesinden Yaşar Aksoy’un yaptığı söyleşiden, Hürriyet.
3- İsmail Hakkı Sunata, İstibdattan Meşrutiyete Çocukluktan Gençliğe, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Birinci Baskı: 2006, İstanbul
4- Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki, 1908-1914, Kaynak Yayınları, Birinci Baskı: 1984, İstanbul
5- Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C. I, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1970.
6- http://www.mustafaarmagan.com.tr/bir-devrimcinin-ask-mektubu.html, Eylül-2010 tarihinde M. Armağan tarafından yayımlanmıştır.
7- H. Zafer Kars, 1908 Devriminin Halk Dinamiği, Kaynak Yayınları, İkinci Baskı: Haziran 1997, İstanbul
8- Aykut Kansu, 1908 Devrimi, İletişim Yayınları, 6. Baskı, 2011, İstanbul.
9- Emine Gümüşsoy, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2008, Sayı:18, II. Meşrutiyeti Hazırlayan Bir Merkez: Ohri.
10- http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9499386.asp. Aktaran Niyazi Bey’in torunu Niyazi Resnelioğlu: “İhsan Ilgar, 1975’te “Resneli Niyazi Bey’in Anıları”nı yayınladı. (O bu olayı şöyle açıklıyor) ‘Resneli Niyazi Bey’in feci öldürülüşünü, birlikte seyahat ettikleri Tıbbiyeli Mazlum’dan (Emekli Tümgeneral Doktor Mazlum Boysan) 1972 yılında not etmiştim. Mazlum Paşa, o esnada berberde traş olduğu için suikasttan kurtulmuştu.”
11- Vikipedi İnternet sitesi; bu sitede: “Ne şehittir ne gazi, pisipisine gitti Niyazi” deyişinin bu öldürme olayından sonra dile girmiş olduğu yazılıyor.
12- http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9499386.asp. Meşrutiyet’in İlanı’nın 100.Yılında, Niyazi Resnelioğlu ile Hürriyet gazetesinden Yaşar Aksoy’un yaptığı söyleşiden, Hürriyet.
13- Yahya Sezai Uzay, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sancılı Yıllar, Yahya Sezai Uzay’ın Anıları (1879-1970), Derleyen: Lale Uzay Akalın, Tarihçi Kitabevi, Birinci Baskı: Kasım 2012, İstanbul
14- İ. Arda Odabaşı, Osmanlı’da Sosyalizm, Türkçülük ve İttihatçılık –Rasim Haşmet Bey-, Kaynak Yayınları, Birinci Baskı: Ekim 2011, İstanbul
15- Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, Yayına hazırlayan: Ruşen Sezer, İletişim Yayınları, Birinci Baskı: 1997,Üçüncü Baskı: 2005, İstanbul
16- Arda Odabaşı’nın Bilim ve Ütopya Kooperatifinin ve Çankaya Belediyesi’nin düzenlediği, 27 Nisan 2008 tarihinde gerçekleşen “Yüzüncü Yılı Anısına Jön Türk Devrimi” çalıştayına sunulan bildirisi, İttihat Terakki ve Jön Türkler, Kaynak Yayınları, Birinci Baskı: 2009, İstanbul.
17- Feyziye Özberk, Bilim ve Ütopya dergisinin, İz Bırakanlar dosyasında yayımlanan Sina Akşin söyleşisinden, Ekim 2010, 196. Sayı.
18- Doğu Perinçek’in “İttihat Terakki ve Jön Türkler” Bildirisi, Bilim ve Ütopya Kooperatifi’nin ve Çankaya Belediyesi’nin düzenlediği, 27 Nisan 2008 tarihinde gerçekleşen, “Yüzüncü Yılı Anısına Jön Türk Devrimi” Çalıştayı, Kaynak Yayınları, Birinci Baskı: 2009, İstanbul.
19- Aykut Kansu/Arşivi, Radikal gazetesi, http://www.radikal.com.tr.