Kemalizm, Demokrasi ve Sosyaldemokrasi

Kemalizm, Demokrasi ve Sosyaldemokrasi

Kemalizm, Demokrasi ve Sosyaldemokrasi

Mehmet ULUSOY

TEORİ DERGİSİ – Temmuz 2004

“Türk, zorbalık ve tutsaklık zincirini parçalayabilmek için, iç ve dış düşmanlar karşısında hayatını ortaya attı; çok kanlı ve tehlikeli savaşlara girdi, sayısız özverilere katlandı; başarılı oldu, ondan sonra özgürlüğünü kazandı. Bu nedenle özgürlük Türkün hayatıdır.

“Türk, bireysel özgürlüğünden ve çıkarlarından bir bölümünü, Anayasa’da belirlenmiş olduğu kadarını Cumhuriyete bırakmıştır Cumhuriyet, bireyin ona bıraktığı bir kısım özgürlüğü, bireyin ve Türk ulusunun içeride özgürlüğünü ve dışarıya karşı bağımsızlığını sağlamak için kullanır.”

“Devletçilik, bilhassa içtimai (toplumsal), ahlaki ve millidir. Milli servetin tevziinde (dağıtımında) daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin muhafazası için şarttır”

M. Kemal Atatürk, Medeni Bilgiler

Son seçim yenilgisinin ardından CHP, beklendiği gibi, yeniden derin bir ideolojik-siyasi “kimlik krizi”ne girdi. Ancak, kimlik sorununa getirilen çözümlerin ya da seçeneklerin oy hesabına sıkışmış çerçevesine bakıldığında, tartışmaların, Kemalist Cumhuriyetin ve ulusal devletin yıkım planlarının adım adım uygulandığı günümüzün olağanüstü gerçekleri karşısında ne kadar yüzeysel ve yavan kaldığı ortadadır. Aslında “kimlik krizi”, büyük ölçüde yanıltıcı bir kavram; köklü bir devrimci geçmişe ve programa dayanan, ulusal devletin kurucusu CHP’nin -Kemalizm’in partisi olma yönüyle- bir kimliği vardır. “Kimlik krizliyle söylenmek istenen, Kemalist geçmişini terk etmede zorlanması (!), saflarında terk yönündeki bu “değişim”e direnen ulusalcı bir geleneğin var olmasıdır. Ya da yaşanan sürecin yakıcı ihtiyacı olan, Cumhuriyetin temeli Kemalizmin kurucu ilkelerine yeniden sarılmada gösterilen isteksizliğin bir ifadesidir.

Krize verilecek yanıt nettir bugün: CHP’li olsun olmasın bütün siyasi güçler, bütün toplum olarak emperyalist saldırı karşısında ya yeniden bir ulusal direnişi gerçekleştirmek ya da teslim olmak. Bu nedenle, birçok Kemalist aydının ve CHP üyesi yurtseverin gecikmeli de olsa farkına varmaya başladığı gibi soruna, son üç yılın, beş yılın, on-yirmi yılın, hepsi de taktik planda kalan siyasetleri, yönetim ve örgütsel sorunları olarak bakmak, tam bir sığlık ve çapsızlık olacaktır. Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu, bütün Ortadoğu’yu’ Asya’yı ilgilendiren devasa gelişmeler, kuşatma ve dayatmalar karşısında CHP saflarında yaygın olarak ileri sürülen “ideolojik (ve siyasi) sorun yok, yönetim sorunu var” söylemi, dramatik bir yaklaşım, acı verici bir aymazlıktır. Oysa, ABD işgaline karşı Irak’ın yürüttüğü ulusal direniş bize şu çarpıcı gerçeği öğretti: Meşruluğun, haklılığın ve siyasi güç olarak var olmanın biricik ölçüsü emperyalist tehdide ve işgale karşı koşullar ne kadar kötü olursa olsun her
alanda topyekün direnmektir, ve günümüzün en önemli ideolojik sorunu budur. Bütün diğer sorunların çözümü, özgürlükler bu ulusal davayı desteklediği ölçüde bir anlam taşımaktadır.

Sorunun, sadece bir yönetim sorunu, bir Baykal sorunu olmadığını son on yıllık yaşanan sürece, zahmet edip, biraz kafa yorarak bütünsel bakabilen Atatürkçü bir aydın tarafından rahatlıkla görebilecek apaçık bir gerçekken ve ülkeyi uçuruma sürükleyen bir felaket ortadayken, gözleri perdeleyen, kafaları kilitleyen nedir? Elbette birçok neden sayılabilir. Ama hepsini belirleyen ve bugünün de ihtiyacı olan asıl neden, 1920 ve 30’ların emperyalistlere kafa tutan, kendine güvenli büyük devrimci atılımlarının halkçı-devrimci idealist ruhunun parti merkezlerinden kovulmuş olmasıdır. Halkın mutluluğunu, vatanın bağımsızlığını, toplumun sorunlarını her şeyin üstünde tutan ve en büyük bireysel mutluluğu bu doğrultuda bir şeyler yapmakta gören cumhuriyetçi CHP yöneticisinin yerini, küçük hesaplar, bireysel çıkarlar peşinde koşan, milletvekili olmayı hayatının biricik amacı olarak gören cüce “politikacılar” almıştır. Kafası günübirlik çözümlere ve hedeflere sıkışmış bu “yenilik”çi, “değişim”ci aydın ve siyasetçi tipi için, büyük ilkeler, büyük toplumsal hedefler bir anlam taşımıyor artık. Bunlara göre Kemalizm, devrimci pratiği ile birlikte geçmişte kalmış, değişen dünyanın ihtiyaçlarına cevap vermeyen salt bir tarih bilgisi olarak kalan anılardan ibarettir.

1940’lardan itibaren devrimin kabuk bağlamasıyla partiye hâkim olan ve Batıyla hızla bütünleşme özlemi içindeki artık kodamanlaşmış sermaye kesimi ve süpürülüp atılamamış ortaçağ artığı güçler, devrimin tasfiyesinin toplumsal temelini oluşturuyordu. Böylece Kemalizmin devrimci ilkelerinin içeriği boşaltılmış, törensel bir “Atatürkçülük” söyleminin malzemesine dönüştürülmüştür. 1950’deki DP iktidarı ise, başından itibaren Kemalist devrime karşı olan ve savaş yıllarında iyice palazlanan CHP içindeki en kodaman kesimin emperyalizm ve ortaçağ güçleriyle ittifakının bir ürünüdür. 1950’lere gelindiğinde emperyalist Batının denetiminde verilen “demokrasi sınavı”nda CHP yönetiminin Kemalizme mesafesi DP’den çok farklı değildi. Nitekim 1950 Seçim Bildirgesi’nde CHP yönetimi, partinin yalnız Devletçiliği değil, Altı Ok’un tümünü birden Anayasa’dan çıkarmaya hazır olduğunu belirtiyordu: “Tek parti devrinin icabı sayılarak Anayasa’ya sokulmuş olan 6 umdeyi oradan çıkaracağız!”1 Bir halk hareketinin ürünü olan 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin rüzgârı CHP’de yeniden halkçı, sol bir kımıldanma yarattı. Bu halkçı rüzgârın sonucu Ecevit iktidarıyla parti, 1974 ve 1977’de Kemalizme en çok yaklaştığı noktada ulaşabileceği en büyük başarıya ulaşmıştır. Ama bu süreç, diğer yandan Sosyaldemokratlaşan CHP’de dağılmanın ve çürümenin de başlangıcıdır. Son 25 yıl, bölünmüş partiler olarak, Kemalist ilkelerden vazgeçmenin, çağdaş uygarlık eşittir AB’yle bütünleşmek, Kopenhag Kriterlerini harfiyen uygulamaktır bayrağı altında Batı’ya adım adım teslim olmanın tarihidir.

Sosyaldemokrasinin Türkiye’ye kazandırdığı tek şey: Çarpık tartışma demokrasisi

Seçenek olarak ortaya atılan “Yeni sol”, “Anadolu solu”, “sosyal liberal sentez”, “Atatürkçü sosyal demokrat sentez” vb kavramlarıyla yürütülen CHP’deki bu bozulmuş, çarpık tartışma demokrasisi (!), emperyalist Batı’nın limanına sığınmış bir gemide bağımsızlık ve demokrasi söylemleriyle, yöntem tartışmalarıyla kendini kandıran, böylece durumu kurtardığını sananların acıklı halini gösteriyor. Buradaki “solculuk”, “yenilikçilik, “Anadoluculuk” vb her şey, sağa giden bir gemide sola doğru yürüyerek solculuk yapma gösterisinden başka bir şey değildir. Gerçek, gözler kapatılarak, görmezden gelinerek gerçek olmaktan çıkmaz. Stratejik olarak dümeni emperyalistlerin kontrolüne geçmiş bir gemide
bağımsız bir siyasetten, demokrasiden, özgürlükten vb söz edilebilir mi? Doğaldır ki, aynı gemide, bu onulmaz çelişkiyi yaşayan ve Altı Ok ilkeleriyle direnmeye ve geminin rotasını karşıt yönde değiştirmeye çalışan ulusalcılar, özellikle Kıbrıs, Kuzey Irak ve “Kamu Reformu” konularındaki tavırlarından dolayı, “yeni bir MC (Milliyetçi Cephe) ya da KEK (Kızıl Elma Koalisyonu) yandaşlarıyla aynı çizgiye düşmekle” suçlanabiliyorlar. Yine Batı’ya teslimiyetin bir sonucu, “Alemdaroğlu faşist” denerek onun şahsında ulusalcıları köşeye sıkıştıracağını sanan mandacı kafaların “demokratlık” taslayan gösterilerine tanık olunuyor.

Batı işbirlikçisi liberalizm cephesinden gelen bu eleştiri ve suçlamalar, kuşkusuz CHP’nin kumanda merkezine egemen olan Sosyaldemokrat ideoloji ve stratejinin doğal sonucudur.2 Kaldı ki, son 15 yıl içinde SHP, Sosyaldemokrasi rotasında gerçekleşen Gümrük Birliği, özelleştirme, Tahkim Yasası, İkiz Yasalar, IMF ve AB’nin dayattığı “UyumYasaları” vb ulusal devleti yıkma doğrultusundaki girişimlere verilen desteklerle somutlaşmış Batıcı çizgiye karşı, Kemalizmin devrimci mirasından destek alarak cepheden ideolojik bir mücadele verilmediği sürece, yukarıdaki suçlamaların kendi içinde bir mantığı, tutarlılığı olduğunu reddetmek mümkün mü?

Nedir bu kargaşalığın, bu büyük çelişkiler yumağının kaynağı? Açmaz nerededir? Hem Atatürkçü olup hem Sosyaldemokrat olmak, yani “Atatürkçü sosyal demokrat sentez” mümkün mü? Aslında bu kördüğümün nasıl çözüleceğinin anahtarı da kendi içindedir. Kördüğümü İskenderce çözmenin bugünkü anlamı, birleşmesi mümkün olmayan iki karşıt programı, Kemalizm ve Sosyaldemokrasiyi uzlaştırmaktan vazgeçmek, her birini kendi toprağına göndermektir.

Avrupa Sosyaldemokrasisinin değişmez misyonu: Yeniden Sevr’e dönüş

Sosyaldemokrasinin toprağı, dünya gericiliğinin merkezi Batı’dır. Ezilen Dünya’yı sömürerek, talan ederek büyüyen Avrupa tekellerinin kârlarıyla ve bu kârlardan emekçilere verilen sus paylarıyla, refah kırıntılarıyla sulanmıştır. Bizim solcuların gözünü boyayan, Sosyaldemokratların sadece emekçileri uyutma aracı olarak kullandığı “sosyalist”, “işçi”, “emek”, “özgürlük” gibi kavramlar ise, 19. yüzyılın demokratik devrimci döneminden kalma, bugün içi boşaltılmış kavramlardır. Sosyaldemokrasi, köken olarak emekçi hareketi içinden doğan bir akım olmakla birlikte, 20. yüzyılın başında emperyalist sistemin bir parçası, sol ayağı haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda, temsil ettiği emekçi sınıflara ihanet ederek dünya çapındaki emperyalist sömürünün sol görünümlü sadık temsilcileri olmuşlardır. Sosyaldemokrasi, bütün teori ve pratiğiyle yüz yıldır Ezenler Dünyası’nın, Zenginler Kulübü’nün, yani emperyalist tekellerin siyasal akımıdır. Ekim Devrimi’nden soma İkinci Enternasyonal’de toplanan Avrupa Sosyaldemokrasisi, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye’ye Sevr’i dayatan emperyalistlerin yanındaydı. İkinci Enternasyonal üyesi Ermeni Taşnak örgütünün arkasındaydılar; Sözde sosyalist Taşnak örgütü, Anadolu’da “sosyalizm” adına Çarlık emperyalizminin içerdeki ajanı olarak gerçekleştirdiği etnik katliamların raporunu ikinci Enternasyonal merkezine düzenli bir şekilde gönderiyor ve onay alıyordu. Ve bizde, bugünkü Sosyaldemokratların öncüsü sayılan İştirakçi Hilmi’nin Sosyaldemokrat partisi, Mütareke yıllarında, bağlı olduğu İkinci Enternasyonal’e sadık bir şekilde Mustafa Kemal’e karşı İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin yanında yer alıyordu.3
Günümüzde Avrupa Parlamentosu ve ulusal parlamentolarda “Ermeni soykırımı” iddialarının en ateşli savunucuları, Kürt bölücülüğünün, Kıbrıs’ın Türkiye’den kopartılmasının en sadık destekleyicileri Sosyaldemokratlardır. Nitekim, Avrupa Sosyaldemokrasisinin en etkili partisi olan Fransız Sosyalist Partisi Genel Sekreteri François Hollande, geçtiğimiz günlerde Devrimci Ermeni Federasyonu (FRA) adlı partiyle yayımladığı ortak bildiride, “Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımını tanımasının AB’nin tam üyelik müzakerelerini başlatması için bir koşul olarak değerlendirmesi gerektiğini”4 savunması Sosyaldemokrasinin değişmez misyonunu yeterince açıklıyor.

Batı’nın burjuva liberalizmine karşı ulusal demokrasi

Tartışmaların Altı Ok’un Milliyetçilik, yani antiemperyalizm ve Devletçilik ilkeleri üzerinde yoğunlaşıyor olması rastlantı değildir; bu durum aynı zamanda ortalığa saçılmış yönsüz, birbirine çarpıp duran “fikir” anarşisinden nasıl çıkılacağının anahtarını veriyor. Bu, Türkiye’deki temel bölünmenin, milli-gayrimilli saflaşmasının, doğal olarak bugün CHP’de de bütün sorunların merkezine yerleştiğini gösteriyor. Burada kafalarda netleşmeye muhtaç iki kritik sorun var. Birincisi, Kemalizmin devrimci diktatörlüğünün mü, yoksa Batıdan alınan sözde çok partili parlamenter sistemin mi daha demokratik ve özgürlükçü olduğu sorunudur, ikincisi ise, dünyadaki önemli siyasi, kültürel değişikliğin yaşandığı yaklaşık yetmiş yıllık bir dönemden sonra 1930’ların program ve siyasetlerinin bugün uygulanma olanağının ne kadar olduğudur. Yani “değişim”cilerin ileri sürdüğü gibi, Milliyetçilik ve Devletçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin o dönemki yeni kuruluş ihtiyaçlarıyla mı sınırlıydı, yoksa emperyalizm ve dolayısıyla bir dış tehdit, gerilik ve yoksulluk var olduğu sürece ulusal devletin varoluşunu belirleyen, günümüzde de hayatiyetini koruyan temel ilkeler midir?

Kuşkusuz, 20. yüzyılın başından bu yana süren bu tartışmanın eksenini, gelişmiş kapitalist-emperyalist Batı’nın sömürgeleştirdiği ya da ekonomik olarak kendine bağımlılaştırdığı Ezilen Dünya ülkelerinin demokratik devrimini tamamlamak, sanayileşmelerini gerçekleştirerek ulusal bağımsızlığın temeli olan kendi ulusal ekonomilerini kurmak için hangi yolu izleyeceği sorunuydu. Aslında bu, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi ile çözülmüştü. Ya Sevr’ci veya mandacı yol izlenecek, Batı’yla kestirmeden “bütünleşilecek”, parçalanmış, paylaşılmış bir yok ülke olunacaktı; ya da ekonomik ve siyasi tam bağımsız, özgür ve uygar bir ulus olunacaktı. Bu yol, bütün 20. yüzyıl pratiğinin gösterdiği gibi, bağımsızlık mücadeleci veren ezilen ulusların başarısının matematiksel bir denklemiydi. İzlenen çizgi, aynı zamanda demokrasinin gerçek içeriğini de belirtmektedir. Emperyalist Batı’nın biçimsel liberal demokrasisi ve onun zorunlu tamamlayıcısı sömürge demokrasisine karşı, ezilen dünyanın halkçı ulusal demokrasisi. İnsanlığın ortak özgürlük değerlerini taşıdığı ölçüde bazı benzerlikler olsa da, bu iki demokrasi, tarihleri, içerikleri, dayandığı sınıflar ve hedefleri bakımından, yani kime karşı kimin demokrasisi oldukları açısından birbirine karşıt konumlarda geliştiler ve gelişmektedirler.

Bütün 20. yüzyıl tarihi, başta Türkiye olmak üzere, Ezilen Dünya ülkelerinin emperyalist boyunduruğuna ve onun liberal parlamenter demokrasi reçetelerine karşı direnme tarihidir. Uluslaşma, demokratikleşme ve az çok ulusal bir ekonomi kurma yönündeki bütün başarılar bu direnme süreçlerinde kazanılmıştır. Emperyalizm çağının bu temel karakteri kavranmadan, günümüzde yaşanan, Batı’nın yeni biçimlerle süsleyip sunduğu, tekelci burjuvazinin çıkarları ve egemenliğiyle sınırları iyici çizilmiş, emekçiler açısından tamamen biçimsel bir rol oynayan “demokrasi”, “özgürlük”, “çoğulculuk” zokasını yutmak, mandacılığın aymazlığına düşmek kaçınılmazdır.
Türkiye Sosyaldemokrasisi Kemalizmle hesaplaşarak gelişti

Türkiye’deki Sosyaldemokrasinin tarihi, bir anlamda Kemalizmle hesaplaşmanın, onun mirasından kurtulmanın tarihidir. “CHP’nin kimlik arayışı”, aslında partinin omurgasında rahatsız edici bir ağırlık olarak duran Altı Ok’tan kurtulup “bütün kurum ve kurallarıyla” Kemalizmin “otoriterliğine” ve “dayatmacılığına” karşı Batı tekellerinin dayattığı, hemen her noktasında “Batı ölçütlerinde”, Batı’nın onayından geçirmeye özen gösterilen bir sosyaldemokrat omurgaya oturtma isteğinin ifadesidir. Çünkü, Kemalizm her şeyden önce bir devrim programıdır; yani 1930’larda bitmemiştir ve gelinen noktada bitmediğini bütün kapsamıyla olgular göstermektedir. Bugün de bütün derinliği ve şiddetiyle devam eden, 1937’de Altı Ok’la yetkinleşen, emperyalizmin yeniden sömürgeleştirme niyetlerine karşı bağımsızlıkta ısrar” ederek, ortaçağ kuramlarını temizleyerek ve adım adım kendine özgü bir demokrasi geliştirerek sanayileşmiş çağdaş bir ulus yaratmayı hedefleyen, hemen arkasından sosyalizme geçişin koşullarını yaratan bir devrim programıdır. Sosyaldemokrasi, bu nedenle, AB’nin Tanzimat’tan ve Sevr’den kalma, “demokrasi ancak Batı tarzında olur, Doğu’dan demokrasi çıkmaz” bayrağını sallayıp Kemalizmi en kritik noktalarda eleştirerek ve “değişim”e uğratarak tasfiye etmeye çalışmaktadır.

Sosyaldemokratların Kemalizme bakışı ve bütün eleştirileri, esas olarak neoliberalizmin ulusal devleti ve ekonomiyi çökertmeyi hedefleyen yeni Sevrci teorilerinden türetilmektedir; o kaynaktan beslenmektedir. Avrupa Sosyaldemokrasisinin neoliberalizmin aç gözlü saldırgan teori ve siyasetlerinden, onları “sosyal” sıfatlarla biraz yumuşatma dışında temelde farklı siyasetleri yoktur, bugünün dünyasında olması da olanaksızdır. Bu tezlere “sosyal küreselleşme”, “sosyal liberal sentez” ya da “sosyal piyasacılık” gibi birkaç dayanaksız sıfat eklemenin dışında yeni hiçbir şey getiremediler. O nedenle Baykal ve diğerlerinin yeni bir şey bulmuşçasına büyük bir hevesle sarıldıkları Blair’in “Üçüncü Yol” siyaseti birkaç yıllık pratik içinde iflas etti. Çünkü emperyalist sistemin 1940’lardan 80’lere kadarki dönemde, bir yerde Sovyet sistemine karşı bir alternatif olarak da, savunulan, “sosyal devlet”çi uygulamalarla yaşama şansı verilen Sosyaldemokrat iktidarlara bugün artık tekellerin pek tahammülü yok, ihtiyacı da kalmadı.

Sosyaldemokratlara göre, Kemalizmin Milliyetçilik (ya da bağımsızlık) ilkesi, Türkiye’nin içe kapanmasına, dünyadaki büyük değişimlere karşı tutuculuğu, etnik özgürlüklere karşı baskıcılığı temsil etmekte dünyayla bütünleşmeyi engellemektedir! Hatta şovenist Türkçülüğe zemin oluşturmakta, çoğulcu demokrasinin gelişmesini zorlaştırmaktadır! Aynı şekilde Devletçilik, “demokrasinin tek seçeneği” olan “çoğulcu Batı demokrasisi”nin ve onun temeli serbest piyasanın Türkiye’de yerleşmesinin başlıca engelidir; “bürokratik-muhafazakâr, otoriter, seçkinci” anlayışın dayanağıdır. Bütün bunlar “totaliter”, tek partici sistemin kalıntılarıdır! Sonuç olarak, Devletçilik, milliyetçilik (ve doğal olarak devrimcilik) ilkeleri programdan çıkarılmalıdır! “Demokrasi, ister Batı tipi parlamenter biçimlerde anlaşılsın, ister başka biçimlerde anlaşılsın, güçlü bir merkezi devletle değil, halkın katılım olanaklarını genişleten yaygın bir âdemimerkeziyetçilikle daha tutarlıdır.”5 Burada, Köker’in âdemimerkeziyetçilikle, yani serbest piyasayla demokrasinin “daha tutarlı” olduğu iddiası aslında güçlü devleti dışlayan, Batı dışında ve “başka biçimlerde” bir demokrasi olmayacağını öngören bir anlayış türemektedir. Bu anlayışa göre, Batı trenine atlamadıkça, Batı’nın bir parçası olmadıkça, dünyada böyle bir pratik bugüne kadar ne gerçekleşmiştir, ne de gerçekleşme olanağı vardır. Çünkü kapitalist-emperyalist sistemin yasaları buna izin vermez. Bütün bunlar, bilindiği gibi, AB işbirlikçisi liberal ve neosol
çevrelerin ortak iddialarıdır. Gelelim Kemalizmin liberalizme karşı tavrına ve demokrasi anlayışına.

Demokrasinin birincil şartı,
ulusun bağımsızlığı ve özgürlüğüdür

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, 20. yüzyılın başından itibaren Jöntürk hareketi içinde gelişen ve aşama aşama olgunlaşan özgürlük, demokrasi, sosyalizm, liberalizm, milliyetçilik vb konusundaki düşünceleri, Türkçülük ve Halkçılık olarak ideolojik ifadesini bulan, emperyalizme karşı bağımsız ulusal bir devlet kurma hedefiyle belirlenmiştir. Başında da belirttiğimiz gibi, tamamlanmamış ve bugün de devam etmekte plan ulusal demokratik Türk devriminin temel stratejisidir bu. Yani, emperyalist sistemden tam olarak kopmak ve eşit ve özgür uluslar içinde hak ettiği yeri almak. Demek ki özgürlüklerin ve demokrasinin içeriğini bu ulusal özgürleşme stratejisi belirliyordu. Mustafa Kemal’in “pozitivist”liği konusundaki bütün eleştirilere yanıt niteliğinde, aşağıdaki, özgürlük konusundaki tarihsel materyalist tanımı bu sürecin temel felsefesini açıklıyor:

“… bireyin yalnız doğal hak ve ahlaksal sorumluluğu ile bağımlı olan kesin (mutlak) bağımsızlığı, bütün uygarlık kurumlarından önce, ilk durum olarak, başlangıç noktası gibi kabul olunuyor. Fakat, diğer yandan, insanların toplumsal ve siyasal kurumlar olarak bulunması da doğal ve gereklidir.

“Bu kurumlar ise, kısmen zorunlu ve yazgısal yasaların hükümlerine göre gelişir. Bu yazgının varlığı oranında ve zekânın bu yazgının gidişini ve yönünü değiştirebildiği ölçüde, insanların özgürlük ve iradeleri bu yazgıya boyun eğmek zorundadır. İnsanlar hareketlerini bu yazgının gidişine ve yönüne uydurmak zorundadır. Bu gereklilik ve zorunluluk durumu, gerçekte kaçınılması mümkün olmayan bir sonucu, daha iyi ve daha uyumlu yapmaktır. Doğanın ve tarihin bir ürünü olan bir ulusun bireyleri, her zaman bu gerçekle karşı karşıya bulunur ve ona saygı gösterir.”6

Görüldüğü gibi, Atatürk, özgürlüğü ve onun bir aracı olan demokrasiyi, yaşanan tarihin, Türkiye’nin ulusal bağımsızlık ve özgürlük pratiğinin zorunlulukları ve sınırlılıkları içinde tanımlıyor. Yani Kurtuluş Savaşı’nda ve Cumhuriyet Devrimi’nin, Şeyh Sait İsyanı’nı bastırmada, ikinci kez Menemen olayında kendini gösteren gericiliği ezmede görüldüğü gibi hepsi de ortaçağ kurumlarını ve güçlerini jakobence temizleyerek gerçekleşen uygulamalarında “Türk, bireysel özgürlüğünden ve çıkarlarından bir bölümünü, anayasada belirlenmiş olduğu kadarını Cumhuriyet’e bırakmıştır.”7

Demokrasinin temel, vazgeçilmez ilkesi ise halkçılıktır. 1930’larda yayımlanan, Cumhuriyet Anayasasının temel ilkelerini ve kavramlarını açıkladığı Medeni Bilgiler (Uygarlık Bilgileri) kitabında bu ilişkiyi şöyle açıklıyor: “Demokrasi ilkesi ‘halkçılık’: Bu ilkeye göre irade ve egemenlik, ulusun bütününe aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi ilkesi, ulusal egemenlik biçimine dönüşmüştür.”8 Yani ulusal egemenlik varsa demokrasi vardır. ABD, İngiltere, Fransa gibi gelişmiş, ulusal tehdit altında olmayan bu ülkenin değil, ezilen bir ülkenin devrimcisi olarak Mustafa Kemal burada iki şeye vurgu yapmaktadır. Demokrasinin birinci şartı, ulusun bağımsızlığı ve özgürlüğüdür, bunu sağlayacak ve koruyacak olan da
halktır. Dolayısıyla ikinci olarak da, demokrasinin içteki boyutu halka dayanmak, halk egemenliği, yani halkçılıktır.

Falih Rıfkı Atay, “Eski Saat, 1933 kitabında Atatürk’ün tutumunu şöyle açıklar:

“Milleti yetiştirecek Kuvayı Milliye yöntemleri ne olabilir? Ata’nın bu soruya yanıtı şöyledir:

“- Halkçı ve devletçiyim.

“- Tek particiyim.

“… Hoca ve mürteciler, Tanzimat ve Babıâli, Galata

“Hep birlikte liberalizm ve demokrasi (çok particilik anlamında) kazanını kaldırdılar…
Ekonomide liberalizm, Türkiye’nin kapılarını tekrar yabancı ve kilise finans ve ticaretine
açmak demektir…

“… Türkiye’de rekabet serbestliği demek, Türk bireyini yenmek demektir. Türkiye’de jandarma-devlet, tahsildar-devlet, tüketici-devlet kalktı. Onun yerine baba devlet, yol gösterici devlet, kardeş devlet, üretici devlet geldi.

“… Demokrasi Ankara’ya Babıâli’yi, liberalizm Galata’yı getirir.”9

Yine 1930’lardaki bir konuşmasında şöyle diyor Atatürk: “Siyasi özgürlüğü şimdiden kayıtsız şartsız verdiniz. Sonu ne olacak? Halk sokaklarda serbestçe bağırıp çağıracak. Hedef bu mu? Evvela İçtimai (toplumsal) hürriyet, efendiler! İçtimai hürriyet! Millete evvela bunu vereceğiz; böylece o, kendi siyasi hürriyetini alacağı ve iyi kullanabileceği safhaya gelir.”10

Nitekim, ulusal ve demokratik devrim tamamlanmadan, bireyler kul kültüründen yurttaşlık kültürüne yükseltilmeden 1950’den itibaren girilen Batı tipi çok partili demokrasi süreciyle günümüzde geldiğimiz noktada Atatürk’ün bütün öngörüleri gerçekleşmiştir.

“Halk egemenliği (demokrasi)” mi, “özgürlükçülük (liberalizm)” mü?

Ulusal demokrasinin, ulusal, antiemperyalist yanını temsil eden devrimci milliyetçilik, aynı zamanda bireysel çıkarı değil, toplumsal çıkarı, toplumsal kurtuluşu, ulusun ortak bir kaderde birliğini öne çıkarır. 23 Mayıs 1938’de Ankara Halkevi’nde verdiği bir konferansta Yavuz Abadan, halkçılık ve milliyetçiliğin birlikte varoluşlarının Türkiye Cumhuriyeti ‘nin siyasal ve hukuksal niteliğinin demokratikliğini sağladığını belirtir. Ve Kemalist demokrasinin liberalizmle karşıtlık içinde olduğunu Abadan ideolojik olarak çok özlü biçimde şöyle vurgular: “Bir kere her ikisinin dayandığı prensipler ayrıdır. Demokraside eşitlik, liberalizmde özgürlük esastır. Birinin yurttaşlara sunduğu hak ve özgürlükler mutlaktır. Demokrasi, bireye ölçülü, liberalizm ölçüsüz bir değer biçer. Birinde ahlaki değer toplumdabelirdiği için çokluk iradesi hâkim, diğerinde ahlaki değer bireyde gerçekleştiği için onun iradesi esastır.”11

Türkçülüğün ve Cumhuriyet Devrimi’nin en önemli ideologlarından Yusuf Akçura, Şeyh Sait İsyanı’nın bastırıldığı 1925’teki devrimin teorik perspektifini veren “Çağdaş Türk Devleti ve Aydınlara Düşen Görevi başlıklı konuşmasında, halkçı devrimci demokrasi ile liberalizm ayrımını net bir şekilde ortaya koyuyordu: “Çağdaş bir devletin esas niteliği halk hâkimiyetindir (demokrasi); özgürlükçülük (liberalizm) değildir. Çağdaş devlete hâkim olan halk, daha doğrusu halkın çoğunluğu, kendi çıkarlarını dar zümrelerin özgürlüğüne feda etmez. Çağdaş devletlerin oluşmasında demokrasi ve liberalizm prensipleri çarpışmış ve çoğunlukla demokrasiye karşı gerici bir nitelik kazanan liberalizm yenilmiştir.”12

Yine Kemalizmin ideologlarından Atatürk İhtilali’nin yazarı Mahmut Esat Bozkurt’a göre, 20. yüzyılda insanlığın ihtiyaçlarını artık liberalizm karşılayamayacaktır. Bozkurt, Batı liberal demokrasisinin bugünkü uygarlığın gereklerini yerine getiremeyecek kadar hasta, hatta ağır hasta olduğunu ile sürmekteydi. Türkiye, Tanzimattan beri uygulanan liberal politikalar nedeniyle geri kalmış ve yarı sömürge haline gelmişti. Bozkurt’a göre, demokratik devrimleri hazırlayan etkenlere bu devrimleri yapanların dileklerine nüfuz ettikçe görüyoruz ki, demokrasi esas itibariyle sadece bireysel bir özgürlük faaliyeti değildir. Amaçları sadece siyasi bir hâkimiyet, kuru bir hükümet davası değildir. Demokraside halkın siyasi hâkimiyeti bir esas olduğu kadar bir vasıtadır ki, amacı bireyin, bireysel özgürlüğün, eşitliğin, ruhi yükselmenin olgunlaşması ile birlikte ekonomik, toplumsal varlıkların da gelişmesidir. Bu nedenle, demokrasi halk egemenliği demekti. Bu egemenlik, özgürlük, eşitlik ve adalet ilkesine dayanır. Demokrasi partiler demek değildir. Halk, iradesini ister bireysel olarak, ister partiler halinde kullanabilir. İradesini kendi başına, tek parti olarak kullanırken, partiler halinde kullanacaksın denilemez. Günümüz demokrasimizin partilerden önce düzeltmek zorunda olduğu şeyler vardır.13

Bozkurt, demokrasiyi, toplumsal ve ekonomik ihtiyaçlardan kopararak “… demokrasi toplumsal dayanışma ve iktisadi teşkilat işi değildir. Ekmek ve yağ düşünün mide meselesi değildir. Kısaca demokrasi siyasidir, ruhsaldır, bireycidir, eşitlikçidir” diye tanımlayanları eleştirmekte ve halkçı devrimci demokrasinin tanımını şöyle yapmaktadır “Şüphe yok ki demokrasi devleti, bedava dağıtan fırıncı dükkanı demek değildir. Fakat halkın bu saf dileklerinden devlet faaliyetinin yalnız siyasi alanda kalamayacağını ekonomiyle ilgilenmenin demokrasinin belli başlı işlerinden biri olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz. (…) Zaruret içinde çırpınan bir topluluğa “egemensin” demek onu biraz da hayal ardında koşturarak üzmek demek olmaz mı? Kişisel özgürlüğü sağlamakla yükümlü olan devlet, onun dayanağı olan toplumsal ekonomik tedbirleride almak zorundadır. Demokrasiyi sade siyasî bir faaliyet olarak anlamak onu sarih kabul etmek demek olur. Hâlbuki halk hâkimiyeti şarta bağlı değildir; mutlaktır. Demokrasiler yalnız bir açıdan şarta bağlıdırlar. O da mutlak (halk-MU) hâkimiyetlerinden vazgeçmek hakkına sahip olmamalarıdır.”14

Halkçılık ve devletçilik, birbirinin zorunlu tamamlayıcıları
Emperyalizmin ekonomik kuşatmasına karşı, ancak merkezi bir sermaye yoğunlaşmasıyla planlı, denetimli ve hızlı bir sanayileşmeyle ekonomik bağımsızlığım sağlayabilen bizim gibi ülkelerde Devletçilik, halkçılığın zorunlu bir bileşenidir. Başka bir deyişle halk egemenliğini, halk demokrasisini gerçekleştirmek, sanayileşmeyle sağlam bir toplumsal temele oturtmak için devletçilik zorunludur. Çünkü, zaten çok kısıtlı olan kaynaklar halka adil, eşit bir şekilde dağıtılmadan halk özgürleştirilemez, Cumhuriyet yaşayamazdı. Demokrasinin temel koşulu, emperyalizmi ve feodalizmi tasfiye etmektir; bu zor yoluyla, kuvvet kullanarak mümkündü, bu zoru uygulayacak güç ise, sadece ulusal devletin elindedir. O nedenle halkın kaderi, özgürlüğü ulusal devletin kaderiyle birleşmiştir. Ayrıca Kemalistler bu zorunluluğu 1920’lerin deneyimleriyle kendi pratiklerinde görmüşlerdir. Bu nedenle Kemalizm’de halkçılık, genel bir siyasi söylemden öte, nüfusun yüzde 90’ını oluşturan köylünün, emekçinin maddi refahının yükseltilmesi demektir. Böylece halk, tarikatların, ağaların, şeyhlerin denetiminden kurtulacak, onların şeriatçı ideolojik tekeli kırılabilecek; birey, ortaçağın geleneksel kulluk bağlarından özgürleşerek cumhuriyetin ve demokrasinin temelleri genişleyecekti. Bütün bunlar olmadan, kafaları özgür, eğitilmiş, hem ekonomik hem kültürel olarak bağımsız karar verebilen insanı yaratmak olanaksızdı. 1930’ların, 40’ların insanları bunun ürünlerini yeterince göremedi kuşkusuz, ama bu stratejik hamleler sonucudur ki, bugünkü, sağlıkta, eğitimde, ekonomide, demokraside vb sahip olduğumuz hemen bütün kazanımlar bu atılımların sonucudur.

Neoliberalizmin ve Sosyaldemokrasinin “Üçüncü Dünyacı”, “popülizm” ya da “yoksullukta eşitlik” olarak eleştirdiği Kemalizmin halkçılık ilkesi, yani “demokrasi ilkesi”, gerek toplumsal dayanakları gerekse programı açısından liberal Batı demokrasisinden tamamen farklıdır; aksine Batı liberalizmine karşı mücadele içinde, özellikle ondan farklılığını öne çıkararak gelişmiştir. Liberal demokrasinin içerdeki temsilcileri ise, 1920’lerde Terakkiperver Fırka ve 1930’lardaki Serbest Fıkra’nın etrafında toplanan ortaçağ güçleriyle Batıcı liberal kesimdi. Kemalizmin halkçı-devletçi programına, serbest piyasa, çok partililik, bireysel özgürlük ve inançlara saygı sloganlarıyla karşı çıkıyorlardı. Oysa ilk bakışta demokratik gibi görünen bu kavramlar, bugün de aynı stratejinin parçası olarak, halkçılık ve devletçiliğin devrimci karakterine karşıydı. Burada çok partililikle ifade edilen sözde çoğulcu demokrasi ile tek partili halkçı-devletçi demokrasi karşı karşıya geliyor.

Bu, aynı zaman da, bireysel özgürlük, serbest piyasa vb ile ekonomik eşitsizliğe dayanan liberal demokrasi ile, zenginliği “emeğin ürünü” ile sınırlayan eşitlik anlayışının birbirine karşıtlığını gösteriyordu. Diğer bir deyişle, ulusal demokrasi, bireysel çıkara karşı toplumsal çıkarı demokrasinin temeline yerleştiriyordu. Bu özellik aynı zamanda, emperyalist sistemden kopan ve kopma mücadelesi veren, bir kısmı sosyalizm deneyimine giren bütün ezilen ülkelerin seçmek zorunda olduğu yoldu. “Toplumsal ve kültürel boyutları yanında, siyasal anlamıyla demokrasiyi ifade eden bir biçimde ‘halk hükümeti’ karşılığında kullanılan halkçılık ilkesinin demokrasi açısından taşıdığı değer açıktır. Devletçilik ise, başka birçok özellikleri yanında, toplumsal çıkar ile bireysel çıkar ayrımını temel alan ve bireysel çıkara karşı toplumsal çıkarın üstünlüğünü vurgulayan bir iktisadi politika ilkesi olarak ifade edilmiştir. Bu yönüyle demokrasi ve halkçılık kavramlarında teorik olarak var olması gereken eşitlikçi bir boyutu ifade etmesi ve bir başka açıdan da ‘hızlı sanayileşme’ aracı niteliğinde kavranması, devletçiliğin Kemalizm-demokrasi ilişkilerinin analizindeki vazgeçilmez önemini ortaya koymaktadır.”15

Kemalizmin karşıdevrimle tasfiyesi ve yeniden yükselişi
Bugün koro halinde tekrarlanan, “Kemalizmin esas olarak liberal demokrasiyi hedeflediği, ancak bu hedefe ulaşmak bakımından zorunlu olan reformların gerçekleştirilmesi için gereken bir geçici otoriter sistem”16 olduğu ve “…Kemalizm, topyekün, ödünsüz bir Batılılaşma programı olarak görülmektedir”17 biçimindeki değerlendirmeler, Kemalizm tasfiyecisi bu Batı güdümlü demokrasi anlayışının ürünleridir. Ulusal devrimi ve aydınlanmayı, emperyalizm merkezli “modernleşme” (yenilikçilik) kavramıyla değiştiren, onu Batı işbirlikçiliğinin anahtar kavramı haline getiren bu anlayış, Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefini Batı kapitalizminin güdümüne hapsetmektedir. Oysa, 1940’lardan sonra geliştirilen, “devletçilik ve planlama kapitalizmi geliştirmek içindi” diyen Batıcı liberal demokrasi teorilerinin aksine, “Normal sermayenin tek kaynağı, ulusal emek ve birikimdir” diyen Kemalistlerin (1930’larda da devletçiliğe karşı çıkanların değil) devletçiliği, Japonya’da olduğu gibi kapitalizmi geliştirme aracı olmaktan çok, zaman zaman kapitalizmi zayıflatma ve yeni bir yola yönelme yöntemiydi.18 Bugün ulusal devleti demokrasinin, “dünyayla bütünleşme”nin engeli olarak gören ve tasfiyesinin teorisini yapan bu çevrelerin, Kemalizmin ulusal bağımsızlıkçı ve Batı karşıtı, Batı’ya rağmen bir çağdaşlaşmacı olduğunu görmezden gelmeleri, hatta ırkçı, tutuca olarak yorumlamaları doğaldır.

Avcıoğlu devamla şunları söylemektedir: “Bu devletçilik politikasının kapitalizmi geliştirmeyi mi, yoksa kapitalizmden ayrılmayı mı amaçladığı kesinlikle belli değildir. Yöneticiler, daha çok liberalizme kesinlikle karşı olduklarını, güdümlü ekonominin zorunlu bulunduğunu belirtmekte ve seçim, liberal kapitalizm ile güdümlü kapitalizmin arasındaymış gibi bir izlenim vermektedir. Fakat uygulanan politika, çeşitli dalgalanmalar da geçirse, kapitalist yoldan ayrılma olasılığını taşımaktadır.”19

Atatürk’ün 1937 ve 1938’deki söylevlerinde, ekonomik konular ve sanayileşmeye devletçe verilen karar ve hareketin ulusal bir dava olduğu ve İkinci Beş Yıllık Plan’ın mutlaka bitirilmesi gerektiği yönünde vasiyet niteliğindeki öğütlerine rağmen, İnönü iktidarıyla birlikte bu yol adım adım terkedilmiştir. Dış politika değişmiş, 1938’e kadarki planlı ekonominin büyük başarılarında önemli bir oynayan Türk-Sovyet dostluğu terkedilmiş, dış yardımlar ve yabancı sermayeye yönelinmiştir. O yıllarda Türk ekonomisini incelemeye gelen Amerikalı iktisatçı Thornburg, “Devletçiliği bırakacaksınız, Karabük’ten vazgeçeceksiniz, makine ve motor yapımı olmaz vb…” öğüdünde bulunmaktadır.20

Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda başarılı oldu. Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir sistemdir”21 diye tanımladığı halkçı-devletçi sistemi, karşıdevrimci bir süreç içinde adım adım tasfiye edilmiştir.

Bugün, mafyalaşan emperyalizmin uzantısı olan mafya-tarikat sistemi, ekonominin, ulusal devletin ve birçok toplumsal kurumun tepelerini ele geçirmiş durumda. Bu sistemin güçleri, kendi parçası hortumcu ve kara paracı medyasını da yaratarak ve bu alanda tekel kurarak, “milli irade”ye, oy sandığına ipotek koymuş, egemen olmuştur. Cumhuriyet Devrimi
tamamlanmadığı, halk, tarikat şeyhlerinin, ağaların kulluğundan kurtulup yurttaşlık bilinci ve iradesine ulaşamadığı için, karşıdevrim süreciyle birlikte “milli irade”, sandıktan ulusal bağımsızlığın iradesi olarak değil. Kemalizme karşı, artık, ortaçağın ve emperyalizmin iradesi olarak çıkıyor. Tarikatlar koalisyonunun iktidarı olan AKP hükümeti işte bu, milli olmayan güçlerin “milli irade”yi nasıl ele geçirdiğinin somut örneğidir, Buradaki milli irade, aslında Osmanlıdaki farklı dinler, mezhepler, etnik grupları ve cemaatler anlamındaki “milletler”in iradesine dönüşmüştür. Yani savaşla, kanla kurulan ulusal devletin ve ulusun çözülmesinin iradesidir bu: Ulusu savunma ve yaşatmaya iradesizlik, ulusu dağıtmaya irade!

İşte ezilen bir dünya ülkesinde, Kopenhag Kriterleri’nin sadık bekçisi Sosyal demokrasinin, neoliberalizmin yerleştirmeye çalıştığı demokrasinin tek ölçütünü sandık olarak gösterilen çoğulcu liberal demokrasinin varabileceği en ideal nokta budur.

Ulusal devlete karşı suç işlemiş olan Tayyip Erdoğan, Sosyaldemokrat Baykal yönetimi tarafından, kariyerist, hizipçi Baykal olduğu için değil, sosyaldemokrat oldukları için -burada ideoloji ve siyasetin belirleyiciliğine vurgu yapıyoruz- sandıktan çıkan oya (sayısına, niteliğine değil), ulusal egemenlikten, bağımsızlıktan, laiklikten, daha çok itibar ettikleri için, suçlarından arındırılarak yasadışı olarak başbakan yapıldı. Devrim yasaları ayaklar altına alındı. Sadece tek bir şey için, çoğulcu demokrasiye, “sandık iradesine” sadık olduklarını Batı’ya kanıtlamak için.

İşte Türkiye’deki Sosyaldemokrasinin serüveni: Emperyalizm destekli şeriatçı, mafyacı ortaçağ güçlerini iktidara taşıyan liberal çoğulcu demokrasinin payandası olmak; özelleştirmelerle kamu kuruluşlarının tasfiyesi, Tahkim Yasaları, İkiz Yasalar ve niyet mektuplarıyla ulusal egemenliğin Batı’ya teslimi vb vb…

Bu yolun devamı bataklıktır, çöküştür, ihanettir… Oysa Kemalizm bu ulusal varoluş, yokoluş noktasında bütün sağlamlığıyla ve aydınlatıcılığıyla duruyor. Ulusun köleleştirilmesine karşı yürütülecek ikinci bir kurtuluş savaşının programı, ancak bütün ulusu birleştirme niteliğine sahip olan Altı Ok programı olabilir.

Irak’ta görüldüğü gibi, “özgürlük” ve “demokrasi” adı altındaki emperyalist programlar iflas etmektedir. Onlar ne kadar güçlü görünürse görünsün, yükselmekte olan, Ezilen Dünya’nın yeni ulusal kurtuluş savaşlarıdır. 21. yüzyıla damgasını, insanlığın özgür ve eşit uluslardan oluşan bir kardeşlik dünyasına girişi vuracaktır. Ve aynı yüzyıl, mafyalaşan, insanlığı çürüten ve kendine yabancılaştıran, doğayı yıkıma uğratan kapitalizmin kaçınılmaz olarak yerini sosyalizme terkedeceği bir çağ olacaktır. Sosyaldemokrasinin bu süreçte emperyalizmi ve çürümüşlüğü meşrulaştırma dışında bir işlevi olmayacaktır.

1 Aktaran Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, Ant Yayınları 1970, s. 63.
2 Bu konuda bkz: Cumhuriyet, 9 Haziran 2004 tarihli sayısında yayımlanan “CHP’de bir kez daha kimlik sorgulama” başlıklı yazı dizisi.
3 Bkz. Doğu Perinçek, Aydınlık, 16 Mayıs 2004 tarihli başyazı.
4 Cumhuriyet gazetesi, 4 Haziran 2004
6 M. Kemal Atatürk, Medeni Bilgiler, Özgün Yayınevi, İstanbul, 2003, s. 219–220. 7 Age, s. 222.
8 Age, s. 175.
9 Aktaran Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Üçüncü Kitap, İstanbul Matbaası 1974, s. 1381.
10 Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş, Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997, s. 267.

11 Yavuz Abadan, Hukukçu Gözüyle Milliyetçilik ve Halkçılık, Ankara Halkevi, 23 Mayıs 1938 tarihli konferans, seri 1, kitap2, CHP Yay.

12 Bkz. Teori, Ekim 2003, sayı 165, s. 6.
13 Dr. Hakkı Uyar, “Sol Milliyetçi” Bir Türk Aydını: Mahmut Esat Bozkurt, büke Yayınları, İstanbul 2000, s.
112.
14 Mahmut Esat Bozkurt, “Muasır Demokrasilerin Istırapları”, Ayın Tarihi, cilt 21, no 71, Şubat nüshası (1930), ss. 5555-5568’den aktaran Dr. Hakkı Uyar, age, s. 109.
15 L. Köker, age, s. 22.
16 L. Köker, age, s. 213.

17 Mete Tuncay, “Türkiye Cumhuriyeti’nde siyasal düşünce akımları”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 7, s. 1924–1928.

18 Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, s. 1383.
19 Age, s. 1384.
20 Age, s.1392.
21 Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Sanayi Planı 1936, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1973, özel sayfa.

Paylaş: