KÜRT RAPORLARI

Bayram YURTÇİÇEK
15 Haziran 2009

Türkiye’de Kürt sorununun tarihsel bir geçmişi var. Kürt Sorunu da, toprak sorunu gibi Osmanlıdan miras olarak devraldığımız sorunlardan biridir. Dolayısıyla Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hep Kürt sorunu ile birlikte yaşadık ve daha uzun bir süre de yaşanacağa benziyor.

Cumhuriyet döneminin çeşitli düzeylerdeki yetkilileri Kürt sorunu üzerine kafa yormuşlar ve yerinde yaptıkları araştırma ve incelemeleri raporlar halinde gerekli yerlere sunmuşlardır. Devletin politikalarının oluşmasında önemli roller oynayan bu raporları incelemek önem kazanmış bulunmaktadır. Geçmişte yapılan doğru tespitleri ve uygulamaları bu günlere uyarlayarak geliştirmek ve uygulamaya devam etmek, diğer yandan raporlarda dile getirilen ve kısmen bu gün de sürdürülmeye çalışılan yanlış görüş ve uygulamaları eleştirmek gerekir.
Genel olarak ‘Şark Raporları’ olarak adlandırılan raporlar, Umumi müfettişlerin, bölgede görev yapmış komutanların, İsmet İnönü ve Celal Bayar gibi bakanlık başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış tarihsel şahsiyetlerin raporlarından oluşmaktadır. Bu incelememizde İsmet İnönü’nün ‘Kürt rapor’u ile Celal Bayar’ın “Şark Raporu’nu ele alacağız.

İSMET PAŞA’NIN KÜRT RAPORU

İsmet İnönü 1935 yılında Başbakan olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine yaptığı gezi sonucunda bir rapor hazırlıyor ve bu raporu Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e sunuyor. İnönü’nün hazırladığı rapor bir bütün olarak incelendiğinde, Raporuna damgasını vuran temel düşüncenin anti emperyalizm olduğunu görürüz. Gerçi sorunun çözümünde askeri ve idari önlemlere ağırlık verdiğini görürüz. Yine de Kürt sorununda dış tehdidi, özellikle Suriye’yi sömürgeleştiren Fransız emperyalizmine karşı alınacak önlemleri önerdiği de söylenebilir. Rapor’da bir takım ekonomik tedbirler de önerilmektedir. Ama Rapor’a damgasını vuran düşünce devletin askeri ve idari tedbirlerle korunması ve kollanmasıdır. İnönü, haklı olarak genç Cumhuriyetin bir numaralı güvencesi olarak Silahlı Kuvvetleri yani orduyu görmektedir. Ordunun yanı sıra Mülkiye mezunu genç idareciler, özel mahkemeler ve bazı siyasi tedbirlerle cumhuriyet yönetiminin hakimiyetini bölgede sürdüreceğini savunmaktadır. Bölge halkını özellikle de Kürt kökenli yurttaşlarımızı kazanmak ve devletin birliğini ve bütünlüğünü halk desteğine kavuşturma konusunda ise önerdiği tedbirlerin yetersiz olduğunu söyleyebiliriz.
Şunu önemle belirtmek gerekiyor. İnönü’ye bu geziyi yapmasını ve bir rapor hazırlayarak kendisine sunmasını isteyen Mustafa Kemal’in bizzat kendisidir. Bundan şunu anlayabiliriz ki, genç Cumhuriyet Doğu ve Güneydoğu’da cereyan eden olaylardan rahatsızdır ve çözüm arayışları içindedir. Bu rahatsızlığı duyanların başında da Mustafa Kemal Atatürk gelmektedir.

“Biz Kabuğun Üstünde ve Halktan Ayrı Olarak
Yalnız Kuvvetle İdare Etmeye Çalışıyoruz”

İsmet İnönü Rapor’unun Mardin’le ilgili bölümü şu çarpıcı tespitle başlıyor: “Bu haydutlar hudut üzerinde otururlar ve bir iki senede bir defa bizzat içeri girmeye lüzum görerek köylülerden hakları saydıkları alacak ve gelirlerini toplayarak geri dönerler… Bu hadiseyi İdaremizin Arap ve Kürt mıntıkasında köylere ve halka nüfuz etmediğine, biz kabuğun üstünde ve halktan ayrı olarak yalnız kuvvetle idare etmeye çalıştığımıza delillerden biri olarak zikrediyorum.” (Kürt Raporu S.22) Yine Siirt ile ilgili gözlemlerinde köylülerin ağaların elinde olduğunu söyler; “ Şimdiki halde halk daha çok kendi ağaları elindedir. “ (Kürt Raporu S.31)
Bu doğru tespitleri yapan İnönü buna uygun tedbirler önermez. Feodal derebeylik sisteminin prangaları altında yaşayan halkı bu prangalardan nasıl kurtaracaklarını söylemez. Hükümet olarak yerel derebeylerin iktidarına nasıl son verecekleri, halkı nasıl kazanacakları konusunda açık ve uygulanabilir bir önerisi yoktur. Cumhuriyet dönemi boyunca yerel derebeylerine, ancak merkezi hükümete karşı geldikleri ölçüde darbe vurulmuş, uzlaşma sağlanınca tekrar eski hükümlerini sürdürmelerine sessiz kalınmıştır. Köylü kitlelerinin de desteğini alan ve toprakta ve toplumun her alanında feodalizmi tasfiye eden tutarlı bir devrimci demokrasi projesi görülmez. Örneğin, İnönü’ye göre çözüm: “Halkın içine girmek için buralar da seyyar doktorları tesirli bir tedbir olarak göz önüne almalıyız.” (Kürt Raporu S.31)

“Fransızların Mardin, Urfa, Antep ve Maraş’ta gözleri var”

İsmet İnönü haklı olarak Kürt sorununun sadece bir iç mesele olmadığını bilmekte ve komşu halkları sömürgeleştiren emperyalist devletlerin bu sorunu bilerek kaşıdığını düşünmektedir. İnönü raporunun özellikle Türkiye’nin güneyini konu eden bölümünde çok açık bir şekilde emperyalizme karşı tutum ve duruş vardır. Bilindiği gibi Mardin, Urfa, Antep, Maraş, Adana ve Mersin 1919’larda Fransız emperyalizminin işgaline uğramıştı. Bölge halkı Kürdüyle, Türküyle birlikte mücadele ederek Fransızların geri çekilmesine neden olmuşlardı. İnönü, Fransızların Kurtuluş Savaşıyla bölgeden atıldıkları bu topraklara tekrar geri dönmenin planlarını yaptıklarını iyi bilmektedir. Zaten sınır bir uzlaşmayla çizilmiş, Fransızlar atıldıkları bu topraklara geri dönmenin fırsatını kollamaktadırlar.
İnönü raporunda Fransızların güney sınırlarımızla ilgili siyasetlerini analiz ediyor ve şu sonuca varıyor:
“Suriye hududunda, Fransız politikasını bizimle mücadele halinde görmemek mümkün değildir. Denilebilir ki, kuvvetli bir Türkiye Cumhuriyeti’nin er geç vuku bulacak taşmasına karşı, Suriye’yi muhafaza edebilmek, Fransız idaresinin başlıca kaygısıdır. Genel siyasamızın barışçı, istila gütmez, hele son zamanlarda Fransız siyasası ile bir cephede ve bir istikamete görünmesine rağmen, Fransızların bu endişesi ancak şu sebeplerle anlaşılabilir; Bunlardan birisi coğrafidir. Suriye’de yerleşmek için Fransızlar, Mardin, Urfa, Antep ve Maraş’ın kendi ellerinde bulunmasını zaruri görmüşlerdi.” (Kürt Raporu S.23)
“ Türklerin Fırat’ın şarkında çöl mıntıkasına bir hudut dahilinde malik olmaları ve Fırat’ın garbında Halep mıntıkasını ellerinde tutmaları, coğrafi ve iktisadi bakımdan tabii bir taksim olacaktı. Bu da mümkün olmadı. Şu halde her iki taraf tabii olmayan coğrafi şartlar içinde ati (gelecek) için hazırlanmaya mahkum görünüyor. Biz, daha sakin ve daha kanaatkar durumdayız. Yeni şimendiferler ve yollarla coğrafi ve iktisadi irtibatlarımızı düzeltiyoruz. Siyasi anlaşmalarda Fransızlara uysal ve barışçı davranıyoruz. Bütün bunlar Fransızları faal tedbirlerden ve daima uyanık endişeden uzak tutmuyor.” (Kürt Raporu S.24)
Raporun da çok doğru bir şekilde tespit ettiği gibi aslında Suriye sınırımız doğal değil. Suriye, coğrafi, beşeri hem de ekonomik olarak Anadolu’nun doğal bir uzantısıdır. Kürt ve Türk nüfusun doğal olmayan bir şekilde bölünmesi sağlanmıştır bu sınırla. Bazı yerlerde aşiretler hatta aileler bölünmüştür. Dini bayramlarda Suriye sınırındaki bayramlaşma manzaraları sınırın bu doğal olmayan yapısından kaynaklanmaktadır. Hala sınırın iki yakası evlenmeler yoluyla akrabalık bağlarını sürdürmektedirler. Hatta iki tarafın vatandaşı olan ve iki ülkede de askerlik yapmak zorunda kalan vatandaşlara da sınır boyunca bolca rastlanabilir.
Bunun yanı sıra daha önce, birbiriyle çok yakın ekonomik ilişkiler işinde olan bizim güney illerimizle Halep mıntıkasının bir ekonomik bölge iken Halep’in sınırlarımız dışında kalması ekonomik birliği bozmuş ve uzun süre kaçakçılığın sürmesine sebep olmuştu. Bu nedenle Cumhuriyet hükümetleri yıllarca demiryollarını ve karayollarını inşa ederek güney sınırlarımızın Suriye pazarı ile ilişkisini kesmeye çalışmıştır.

“Fransa, Türkiye’yi Zora Sokmak İçin Çeteler Yetiştiriyor”

Fransa’nın, Türkiye’nin demiryolu yapmasından rahatsız olduğunu söyleyen İnönü raporunda Fransızların Türkiye ile mücadele konularını şöyle sıralar:
“1. Çöl şimendiferi, Şark vilayetlerimizle başlıca iktisadi, idari ve askeri irtibatımızı teşkil eden çöl şimendiferi bütün rolünü bize taalluku (ilgi, ilinti) itibariyle kaybetmek üzeredir. Urfa, Antep, Malatya şimendiferi bir taraftan Urfa, Viranşehir, Mardin mıntıkası ile Diyarbakır hattı, diğer taraftan yollarla bağlanırsa bizim mıntıkamızın Fransız mıntıkasına irtibat bakımından muhtaçlığı esasından kalkmış olacaktır.”(Kürt Raporu S.24)
“2. Fransız durumunda ikinci mücadele mevzuu iktisadidir. Bu mevzu evvela kaçakçılık şeklinde tebarüz ediyor. İskenderun’dan Cizre’ye kadar Suriye hududu hemen hudut üzerinde bulunan bir çok kaçakçı merkezleriyle bezenmiştir. Kaçakçılığın bize verdiği zararları saymaya lüzum yoktur. Fransız hududunda kaçakçılık Fransız nüfuzunun ve siyasi kudretinin yayılma vasıtası olmak itibariyle ayrıca önemlidir.”(Kürt Raporu s.24)
“Fransızlar hudut ahalisine menfaat temin ederek taraftar peyda etmiş ve ta Karadeniz sahiline kadar hükümetle mücadele edecek haydut kolları yetiştirmiş bulunuyorlar. Cenuba geçen kaçakçılar Fransız memurları tarafından her türlü kolaylığı bulurlar, silahları ile gezebilirler, hudut boyunda yer yer kaçakçılıkla geçinen Ermeni ve Türklerden mürekkep, müreffeh ve kuvvetli merkezler vücuda gelmesi, Fransızların siyasi istinat noktaları olmaktadır.” (Kürt Raporu S.24

“Kaçakçılığa Karşı En Tesirli Tedbir İktisadidir”

Kaçakçılığa karşı mücadeleye büyük önem veren İnönü bununla ilgili tedbirlerini de yazmaktadır raporuna. Kaçakçılığın basit bir gümrüksüz mal sokma olayı olarak görmek çok yanıltıcı olur. Yukarıda verilen bilgiler ışığında meseleye baktığımızda, kaçakçılığın milleti oluşturan maddi temel olan iktisadi yaşantı birliğini yıktığını ve hudut bölgesinin Türk ekonomisinin değil Suriye’deki Fransız ekonomisinin bir parçası haline getirmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Ortak pazardan kopmak milletten de kopmayı getiriyor. Tek bir millet olmanın en önemli aracı iktisadi yaşantı birliğidir. Kaçakçılığı önlemek ve gümrükler buna hizmet içindir. İnönü’nün de dediği gibi;
“Kaçakçılığa karşı en tesirli tedbir iktisadidir. Yani kaçırılmasında büyük kar olan maddelerin fiyatlarını düşürmektir. Tuz ve Şeker fiyatlarındaki indirme bunların kaçakçılığını karsız bir hale getirdiği bana anlatılmıştır. Şimdi en karlı madde pamuklu ve ipeklidir” ( Kürt Raporu S. )

“Fransa, Kürt Çeteleri Üzerimize Her Zaman Saldırtabilir”

“4. Fransızların elinde üstün bir mücadele vasıtası hudut üzerinde vücuda getirdikleri düşman anasır (unsurlar) perdesidir. Senelerden beri türlü vakalardan kaçan Kürt ve Arap reisleri hudut üzerinde yerleşmişlerdir. Ermeni merkezler vardır. Şimdi Nasturi iskanı ile yeni bir tabaka meydana getiriyorlar. Bu unsurların tecavüz edememelerinin temin olunması ve huduttan uzak bulunmaları için ahdi ahkam vardır. Bu hükümlerin doğru tatbiki için bir taraftan sistematik takip ve taleplere devam etmeliyiz. Fakat bu muhabereler fiili ve ameli vaziyet üzerine kati bir çare değildirler ve olmayacaklardır. Düşman unsurlar içinde Nasturiler, Ermeniler ve Çerkezler teşkilatı nihayet pasif ve tedafüi (savunmalık) mahiyettedir. Tecavüzi olan teşkilat, Kürt reisleri ve adamlarıdır. Fransız istihbarat zabitleri her istedikleri anda Kürt reislerini çeteler halinde memleketimize saldırtmaya muktedirdirler.” (Kürt Raporu S.26)
Fransızların bu politikalarına karşılık İnönü Suriye’deki Araplarla iyi ilişkiler kurarak karşılık verilebileceğini önerir. “ Fransızların Kürtleri kullanmak hevesine mukabil biz Arapları iyi muamele ile elde tutabiliriz.” (Kürt Raporu S.27) Halbuki Kürt aşiret reislerinin Kürt yoksul köylüleri üzerindeki etkisini bertaraf edecek bir toprak ve tarım reformunu gerçekleştirmek, Suriye’de Fransızların himayesinde yaşayan ve zaman zaman Türkiye’yi taciz eden bu feodal güçlere karşı en etkili tedbir olacağı gün gibi aşikardır. Fransa’nın sömürgesi Suriye halkını, bağımsızlık ve özgürlük savaşlarında desteklemekte o zaman daha etkili ve caydırıcı bir politika haline gelebilir.
“Fransızları Düşman Görmek, Bölgede Daima Bir Gıda Olmalı”
Kurtuluş Savaşında Fransızlara karşı kahramanlık destanları yaratan Urfa, Maraş ve Antep’i kazanmak için Fransızların yoğun bir çalışma içinde olduğunu söyleyen İnönü “Fransız hududu gerisinde irtibat yolları da önemli bir meseledir. Her şeyden evvel mücadelesi ile Fransızları yıldırmış olan Maraş, Antep, Urfa mıntıkasının ihtiyaçtan düşmeleri veya menfaatle Fransızlara ısınmalarına meydan vermemeliyiz. Fransızları düşman görmek, bu mıntıka için daima bir gıda olmalıdır. Onun için Maraş, Antep, Birecik,Urfa, Mardin gibi şehirlerin ihtiyaçlarına devletin yardım etmesi ve bunlar arasındaki yolun iyi ve emniyetli olması lazımdır.” (Kürt Raporu S.28) Sorun burada bütün açıklığıyla konmaktadır. Bölge illerini Fransız emperyalizmine muhtaç etmemek. İşte bu bakış açısı ile bölgeye yaklaşıldığı zaman, bölge yabancı emperyalist güçlere muhtaç kılınmadığı zaman, emperyalist kışkırtmaların etkisiz kalacağı açıktır.

“Türklüğe Isınan Kürtler”

İsmet İnönü rapor hazırlamak için çıktığı yurt gezisinin Güney’inden Doğu Anadolu’ya geçer. Karaköse’de ( Bu günkü Ağrı) askerlik yapan Kürt gençlerinin nasıl Türklüğe ısındıklarını memnuniyetle gözlemler. “ Dikkate değer ki asker yerli ve halkta Karaköse vilayeti halkıdır. Eleşkirtli veya Diyadin’li erlerin Orta Anadolu eri haline geldiğini görmek çok ümit verici bir şeydir. Bu erlere Kürt köyleri içinde rast geldim. Askerden geldikleri ve Türklüğe ısındıkları besbelliydi”. (Kürt Raporu S. )

Kürt’le Türk’ün benzeşmesinde Türk ordusunun çimento rolü oynadığını görüyoruz. Doğu ve Güneydoğulu gençlerin batıda, Batılı gençlerin ise büyük oranda Doğu ve Güneydoğuda askerlik yapmaları, feodal tecridin yıkılmasında ve ortak kültür ve değerlerin oluşmasında en az ekonomik etkenler kadar önemli olduğunu görebiliyoruz. Kürt’lerin Türkçe’yi öğrendikleri yerlerin başında okulun yanı sıra ordunun da bulunduğunu söyleyebiliriz.

Iğdır
İnönü Raporunda Iğdır’la ilgili ilginç analizleri ve çözüm önerileri var:
“Iğdır dertleri iskan ve sulama işleridir. Iğdır’dan üç tabaka halkla görüştüm. Yerliler su istiyorlar. Bunlardan bir kısmı arazilerinin henüz tapusuz olmasından veya arazilerinin değiştirilmesi ihtimalinden korkudadırlar.”
“Muhacir denilen bir tabaka var ki, bunlar geleli seneler olduğu halde, arazileri kati olarak kendilerine verilmemiştir.”
“ Bir de Ağrı Harekatı esnasında o mıntıkadan sürülen Kürtler en verimli boş Ermeni köylerine yerleşmişler, ovaya ve bol mahsule alışmışlar, şimdi yerlerinden çıkarılmamak ve oturdukları yerlerin tapusunu almaktan başka istekleri yoktur.”
“ Iğdır’da kimsenin yerinden oynatılmasına ne lüzum, ne de imkan var. Kürtleri verimli topraktan nereye göndereceğiz? Hudut üzerinde bulunan yerler derhal Kürtlerle dolacak. Ağrı’dan geçici gelen Kürtleri de bir yere gönderemeyiz. Pişman olup sükunet bulmuş olmaları kafi bir kardır. “
“Iğdır Ovası’nda çalışan halkın iskan işlerinin türlü mevzularıyla bihuzur (huzursuz) olmasına acele nihayet vermeliyiz.” (Kürt Raporu S. 41)
Aslında Iğdır ile ilgili söylenenler farkında olmadıkları büyük bir gerçeği gösteriyor; “ovaya ve bol mahsule alışmışlar.” Yani toprakları var. Ekip biçiyorlar. Huzur ve sükun içinde yaşıyorlar. Iğdır için kabul edilen şeyler, Muş Erzincan ve Van ovası için de uygulansa sorunların bir anda asgariye ineceği görülecekti.
İnönü Raporunda en dikkat çekici olan unsur, Fransız emperyalizminin ülkemiz aleyhine çalışmalarına ve bölücülüğe verdiği desteğe dikkat çekmesi ve anti emperyalist politikalarda kararlı olmasıdır. Burada İngilizlerin neden zikredilmedikleri sorulabilir? 1926 yılına kadar İngilizler, her türlü bölücü ve yıkıcı, rejim karşıtı hareketin arkasındaydılar. Lozan’da barış antlaşması imzalanmasına rağmen İngilizlerle Musul-Kerkük sorunundan dolayı tam bir barış ortamı yakalanmamıştı. 1925 yılında patlayan Şeyh Sait ayaklanması Cumhuriyet Hükümetini ürküttü. Bunun üzerine 1926 yılında yapılan anlaşma sonucu Musul ve Kerkük İngiliz sömürgesi Irak’a bırakıldı. İngilizler uzun bir süre Türkiye aleyhtarı çabaları desteklemediler.
Mütareke yıllarında İstanbul’da kurulan ve İngilizlerin yoğun desteğine sahip, Kürt Teali Cemiyeti başta olmak üzere çeşitli Kürt örgütlerinin yöneticileri, Kurtuluş Savaşı başarıya ulaştıktan sonra Şam’a ve Halep’e yerleştiler. Bedirhanlar, Cemilpaşazadeler ve diğer ileri gelen Kürt aileleri Suriye-Fransız sınır boyunda faaliyet yürütmeye devam ediyorlardı. Türkiye Fransa’yı sıkıştırdığında çalışmalarına sınırlamalar getiriliyor, bir müddet sonra tekrar eski haline dönüyordu. Mehmet Uzun “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” ve “Kader Kuyusu” romanlarında bu ünlü Kürt ailelerinden gençlerin Halep ve Şam’da yaşadıkları dramı çıplak bir şekilde anlatmaktadır. Bu aslında başlı başına bir yazı konusudur. Ama şu kadarını söyleyeyim, bu iki roman da sürgünlere ve kaçaklara sevgi ve sempati dolu bir ruhla yazılmış olmasına rağmen yine de sürgünlerin Fransa’nın çıkarlarına göre muamele gördükleri, kullanıldıkları ve Fransızların işlerine yaramadıkları zaman nasıl bir kenara atıldıklarının hüzün dolu anlatımıdır. Ağrı isyanını bu grup hazırlamış ve icra etmişti. Fransızların himayesinde, Suriye’nin Şam ve Halep kentleri uzun zaman Kürtçülüğün karargahı olmuşlardı. Bu nedenle İsmet İnönü’nün Fransız tehlikesine dikkat çekmesi doğru ve yerindedir.

“Dersim Planı”

İsmet İnönü’nün raporunda en önemli bölümü Dersim ile ilgili kısım oluşturmaktadır. Dersim’in ıslahı, Rapor’da Kürt sorununun çözümü olarak sunulmaktadır. Raporu inceleyenler şöyle bir kanıya bile kapılabilirler. Dersim sorununu çözen Kürt sorununu da çözer. Halbuki Rapor okunduğunda görülmektedir ki, Dersim sorunu esas olarak o günlerde feodalizmin ve derebeyliğin tasfiyesi ile birlikte bir asayiş ve güvenlik sorunudur. Doğal olarak derebeylik sisteminin tasfiyesi Kürt sorunun çözümü için kilit önemdedir. Ama Dersim hareketinin bir Kürt isyanı olduğu fikri doğru değildir.
İnönü, Erzincan Halkevi’nde Dersim’liler tarafından soyulanları dinliyor. İnönü, ‘soyulanlar adeta geçit yaptılar’ diyor. İnönü, soygunları, Dersimlilerin baskılarını raporunda şöyle belirtiyor: “Hikayeler çok acıklıdır. Amerika’da çalışarak biriktirdiği para ile dönerken soyulup dilenci haline gelmiş olanlar, bilmem kaç defa sürülerini kaptırarak artık hayvan beslemekten vazgeçmiş olanlar, tarlasına ve merasına gidemeyenler birer birer anlattılar. Dersim Kürtlerine karşı vaktiyle set olan Türk köyleri dağılıp zayıflayarak ve Ermeniler kamilen kalkarak Dersim’lilerin istilasına karşı meydan tamamen boş kalmıştır. “
“Erzincan yanındaki boş köyler, Dersim’in semiz halkı ile süratle dolmaktadır. Erzincan beyleri arazileri işlemek için Dersimli’leri maraba adı ile kullanmaktadır. Bu beylerin bir nevi Dersimli himayesine sığınmasıdır.”
“Bu köyler ve marabalar Dersim çapulcu kollarının içeri yayılması için menzil veya yatak rolü yapmaktadırlar. Az zamanda Erzincan’ın Kürt merkezi olmasıyla asıl korkunç Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir.” (Kürt Raporu S.51)
“Peki ya Tercan” diye sormaktadır İnönü. Cevabını da kendisi vermektedir; “ Dersimlilerin ayağı altında çok anlayışlı bir halk olarak senelerden beri Cumhuriyet hükümetini aramaktadır.” ( Kürt Raporu S. 50)

Bütün bu olaylardan yola çıkan İsmet İnönü, Dersim ile ilgili bir ıslahat programı önermektedir. Gizli ve sadece ‘İcra Vekilleri, Genelkurmay Başkanı ile Kamutay başkanından başka yalnız ilbay ve iki genel Enspektör ve üç ordu müfettişi şahsen bileceklerdir.’

“Dersim Islahına bir program halinde tevessül edeceğiz. Program, hazırlık, silahtan tecrit ve icap ederse iskan safhalarına ihtiva edecektir.”
“Hazırlık ve silahsızlama üç senede olacaktır.
“Dersim vilayetini yeni usulde teşkil edeceğiz. Muvazzaf bir kolordu kumandanı, vali ve üniformalı muvazzaf zabitler kaza kaymakamları olacaktır. Kaza memurlarından hiçbiri yerli olmayacaktır. Ve bulundukça, emekli zabitler memuriyetlere tayin olunacaktır.
“İlbaylık dairesi bir kolordu karargahı gibi, fakat maksada elverişli olarak teşkil olunacaktır. Asayiş, yol, maliye, ekonomi, adliye, kültür, sağlık şubeleri olacaktır. İdama kadar infaz ilbaylıkta bitecektir. Adliye usulü basit, hususi ve kesin olacaktır.
“İlbaylığın, muhakeme etmek üzere Dersim haricinden istediği yerli alakalılar veya yatakları ilbaylığa göndermeye devlet teşkilatı mecburdur. Kazaların teşkilatı bu esasa göre yapılacaktır.
“İlbaylığın emrinde asgari yedi seyyar jandarma taburu bulunacaktır. Sabit jandarması ayrıdır. İlbaylığa yardım etmek Genel Enspektörlerin vazifesidir. İlbaylık bu teşkilat ile idareyi alacaktır.
“1935 ve 1936’da yolları, karakolları yapılacaktır. 1937 ilkbaharına kadar hazır olursa mürettep ve seferber 2. fıkra kuvvet ilbaylığın emrine 1937 ilkbaharında verilecektir. Süratle bütün Dersim silahtan tecrit olunacak. İlbaylığın o zamana kadar tetkiki neticesinde kuvvetle yapılmasını tasavvur ettiği, hükümete bildirdiği icraat da yapılacaktır.”
“Bundan sonra Dersim’e verilecek şeklin safhası başlayacaktır. Bütün bu tasavvurlar gizlidir.
“İlbaylık yol, orman işletme, çabuk ve kesin adalet gibi bir idare ile işe başlayacaktır.
“İlbaylığın lüzum göstereceği diğer ihtiyaçları temin etmek ve eğer Dersim’liler bizim düşündüğümüz zamandan evvel harekete kalkarlarsa programı hemen tatbik etmek zaruridir. ( Kürt Sorunu S.57)
Görüldüğü gibi daha sonra çıkarılacak olan Tunceli Kanunu’nun maddeleri sıralanıyor sanki. İnönü’nün raporunun Dersim ıslahat programında birinci dereceden etkili olduğu net olarak görülüyor.
“İnönü: En Mühimi Kürt Meselesidir”
İnönü, raporunun genel görüş ve teşhisler bölümüne şöyle başlıyor: “ Samsun- Sivas hattını dışarıda bırakırsak bu hattın doğusunda bulunan ülke düzü Türkiye’nin yarısını geçiyor, nüfusu Türkiye’nin üçte birini oluşturuyor. Ülkenin bu kısmı, hazineye bütün gelirin üçte birini bile vermiyor. Bu kısmın masrafları ve müdafaası batı illerinin üstünde. Doğu illeri verimli bir hale gelmedikçe bütçenin ve devlet kudretinin artması beklenemez.”
“Fazla olarak Doğu illeri dört hududun siyasal ihtimallerine ve en mühimi Kürt meselesine de maruzdurlar. Bunun için Doğu illerimize esaslı ve devamlı bir programla girerek burasını yalnız gailesiz değil, hatta verimli bir hale getirmek lazımdır.” (Kürt Raporu S.54)
“Genel Enspektörlük, Doğu illeri için esas idare şekli olacaktır. Mütemadiyen teftiş lüzumu, hudut meseleleri, iskan meseleleri, birkaç vilayeti alakadar eden ekonomi ve muvasala (ulaşım) programları ve yer yer özel adliye rejimi, geniş salahiyetli, geniş teşkilatlı Genel Enspektör’le temin edilebilir( Kürt Raporu S.54)
“Doğu illerinde yer yer tatbik olunmak üzere özel bir adliye rejimi kanun ile tayin olunacaktır.”
“Adliye memurları üzerinde 1. ve 3. Genel Enspektörlerin kati salahiyetleri olacaktır”.(Kürt Raporu S.55)
“Van, Muş, Erzincan ve Elazığ’da Acele Türk Kütleleri oluşturmalıyız”
1 ve 3. Genel Enspektörlük’te olumlu ve büyük iskan işleri vardır. Van, Muş ve Erzincan ovaları kısmen boş ve genel olarak Kürt yayılmasına açıktır. Van ve Erzincan’da acele olarak ve Muş ovasında tedricen ve bir de Elazığ Ovası’nda kuvvetli Türk kütleleri vücuda getirmek mecburiyetindeyiz. (Kürt Raporu S. 58)

“Kürtlere Kesinlikle Dokunulmayacak”

“Muhtelif ovalara kendiliklerinden gelmiş veya yerleşmiş olan Kürtlere dahi dokunulmayacaktır. Yalnız Erzincan Ovası için Dersim ıslahından sonra ayrıca karar vereceğiz.
“ Şarkta iskan kaynağı başlıca Karadeniz halkıdır. Başarının tılsımı ilk muhacirlerin memnun olması ve Karadenizlileri teşvik etmesidir. Bunun için ilk muhacirlerin yerleşmesinde ortalama iskan masrafı pahalı da olsa memnun etmek esas meseledir. Devamlı ve geniş bir iskan siyasetini ancak bu ilk tecrübelerden sonra daha faal yürütebiliriz. (Kürt Raporu S. 58)

“Ayrılık Siyasetini Kaldırıyoruz”

“Kürtlere okutma yapılıp yapılmayacağı şimdiye kadar bir politika olarak mütalaa edilmiştir. Bu politikayı halk biliyor. Biz bundan hiç istifade edemediğimiz halde yalnız mahzurunu çekiyoruz. Daha Türk köylerindeki mektepleri yapamamışken ve en nihayet yüzde ona varmayan okutmada bir hususi siyasayı halkın diline düşürmekte hiçbir fayda yoktur.
“ Sonra ilk tahsil için okutmakta faydamızın daha siyasi olduğu görüşündeyim. Kürtleşmiş ve kolayca Türklüğe dönecek yerleri okutmak, hatta Kürtlere Türkçe öğreterek Türklüğe çekmek için ilk tahsil ve onun iyi hocası çok etkili vasıtadır. Sonuçta ilk tahsil için ayırma siyasası yapılamaz. Zaten sınırlı olan vasıtalarımızı daha çok Türk köylerinde kullanmak elimizdedir.
“Memur yetiştirecek büyük müesseseler güneyde yoktur. Orta mektebe girecekler içerisinde Kürtlerden müracaat eden olursa onları da reddetmemeliyiz.
“Bu görüşlerimi Hükümet kabul ederse, ayrıntısını yalnız Genel Enspektörler (Müfettişlik) bilmek üzere, açık şekilde ayrılık siyasetinin kaldırıldığını tebliğ etmeliyiz. Van böyle bir tebliği daha acele bekliyor.”(Kürt Raporu s. 62-63)

İnönü Raporunun genel Değerlendirilmesi

İnönü’nün Raporunda öne çıkan çözüm önerileri:

1.İskan Politikası

Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlere Karadeniz’den nüfus yerleştirmek ve isyan eden, şekavete meyilli aşiretleri ve köyleri Batıya sürmek. İsmet İnönü’nün iskan politikasının esası budur. İskan politikaları tutarlı ve kapsamlı bir toprak reformunun hizmetinde kullanılırsa olumlu sonuçlar verebilir. Aksi durumda ters tepki yaratır. İnönü’nün bu politikasına karşılık Celal Bayar, köylüye toprak dağıtalım, feodal mütegalibeyi sürelim diyerek daha devrimci çözümler önermiştir. İsyan çıkaranlara karşı askeri tedbirlere evet diyen Celal Bayar, sonrası için ekonomik tedbirler, huzur ve ayrım yapmayan bir yönetim öneriyor.

2.İdari Tedbirler

Kürt nüfusun yaşadığı bölgeyi özel yöntemlerle yönetmek, bölgeye özel idari, adli ve askeri yönetim biçimleri önermek. Doğu ve Güneydoğu’nun üç Genel Müfettişlik tarafından yönetilmesi ve her türlü, idam dahil olağanüstü yetkilerle donatılması savunulmaktadır. Bölgeye atanacak memurların emekli subaylardan olması, kritik görevlere muvazzaf subayların atanması önerilmektedir. Rapor, Kürtleri kazanmaya ve Kürtlerle kaynaşmaya çalışmayan ve Kürtleri hep sorun olarak gören ve mümkünse her kürdün başına bir jandarma dikmeye çalışan bir anlayışa sahiptir. Dersim ıslahat programında da göreceğimiz gibi, Kürt meselesi bir baskı ve güvenlik sorunu olarak görülmüştür. Astığı astık, padişah yetkileriyle donatılmış ve en önemlisi Kürt’ten korkan ve onu dışlayan bir idarenin başarılı olması mümkün değildir ve zaten başarısız olmuşlardır. Cumhuriyetin kendini savunması ve derebeylik sistemini yıkmaya çalışması, halkı kazanmadan ve seferber etmeden başarılı olamaz. Halkı kazanmanın yolu da halkın ihtiyaçlarını esas alan bir sosyal ve ekonomik bir program uygulamaktır.

3.Sağlık Hizmetleri

İsmet İnönü Raporunun bir çok yerinde halkı kazanmanın en önemli yolu olarak halka sağlık hizmetleri götürmek olduğunu söylüyor. O dönemde bölgede yaygın olan verem, sıtma ve trahom gibi hastalıklar milleti kırıp geçirmekteydi. Yeni hastaneler yapmak ve yeteri kadar doktoru bölgeye göndermek halkı kazanmada önemli bir işlevi olabilir. Ancak İnönü’nün düşündüğü gibi sağlık hizmetlerinin Kürt sorununu çözmeye yetmediği açıktır.

4. Ayrım Politikası

Rapor aslında yapılan ayrımcılık politikasının nasıl iflas ettiğini somut kanıtlarla göstermektedir. Ama yine de İnönü’nün Raporunda ayrımcı fikirler ve öneriler yer almaya devam ediyor. Daha Türk köylerine okul götüremediklerini, okuma yazma oranının Türkler arasında da düşük olduğunu söyleyen İnönü, Kürtleri okutmanın zamanı gelmediğini söylemektedir. Önce Türkler okuyup yazacak, sonra imkanlar elverirse Kürtlere de okuma imkanı tanınacaktır. Kürtlerden okumak isteyen olursa onlara ilkokul düzeyinde bu imkan verilebilir. Bunun açık ayrımcı bir politika olduğu bellidir. Celal Bayar bir yıl sonra yazdığı ‘Şark Raporu’nda bu fikirleri isim vermeden eleştirmekte ve ayrım politikasının yanlış olduğunu söylemektedir. Zaten İnönü’de ayrım politikasının bir yarar getirmediğini ve bölge halkının ayrımcılık politikasının hemen kaldırılmasını istediğini ve özellikle Vanlıların böyle bir talebi olduğunu söylemektedir. Eğitim konusunda bölgeye ağırlık vermek, Kürt kökenli yurttaşların Türklerle kaynaşması ve benzeşmesinde en önemli tedbirlerden birdir. Halbuki öncelik Türklere verilerek, Kürt kökenli yurttaşların Türkçe öğrenme ve benzeşme konularında sorunların doğmasına neden olmuştur.

5.Dersim Islahatı

İnönü raporundaki Dersim ile ilgili önerilerin daha sonra Tunceli Kanunu halinde uygulandığını görüyoruz. Dersim ile ilgili önerileri tamamen derebeylik sisteminin kaldırılması ve soygun ve şekavatın ortadan kaldırılmasına hizmet etmiştir. Kamuoyundan gizlenmesi Dersim aşiretlerinin harekete geçmesini geciktirmek ve gerekli hazırlıkları yapabilmektir. Sadece Bakanlar Kurulu ile bölgeden sorumlu olacak Müfettişliklerin bileceği bir ıslahat programı. Bu ıslahat programının esası sürgün ve bastırmaya dayanıyor. Burada yanlış olan şey isimlendirmedir. Kürt sorununun çözümü yerine Dersim’de derebeyliğin tasfiyesi denseydi daha doğru olurdu.
İnönü raporunda Dersimlilerin Erzincan Ovasına yerleşmesini çok büyük bir tehlike olarak görüyor ve asıl o zaman Kürdistan’ın kurulacağını söylüyor. Bu analizin hem akıl ve mantıkla hem de gerçekle bir ilişkisi yoktur. Birincisi, Dersim Sorununu, doğrudan doğruya Kürt Sorunu olarak koymak yanlıştır. Zaten rapor incelendiğinde Dersim ile ilgili şikayetlerin hepsi, eşkiyalık, yol kesme, talan üzerinedir.İnönü raporun bir yerinde Tercan’lılardan bahsetmekte, onların da Dersimlilerin baskı ve talanına uğradığını ve Cumhuriyet hükümetinin yardım ve desteğini beklediğini yazar. Tercan’lılar da Alevi ve Kürt kökenlidirler. Demek ki sorunun esası Dersim’lilerin Kürt olmaları değildir. İnönü raporunda Dersim’in Kürtlükle ilgili herhangi bir faaliyetinden, eyleminden bahsedilmemektedir. Henüz derebeylik sisteminde yaşayan, aşiret sistemini, en ilkel koşullarda koruyan bir bölgedir Dersim. Dersim isyanı merkezi, modern devlete karşı çıkarları bozulan aşiret liderlerinin başkaldırısıdır. Özet olarak feodalizmin modern devlete karşı ayaklanmasıdır. Bunu bir Kürt ayaklanması olarak görmek çok yanlıştır. Nitekim hem Türkiye Komünist Partisi hem de Komünist Enternasyonal Dersim isyanını feodallerin Modern ve devrimci Türkiye’ye karşı ayaklanması olarak değerlendirmişti. Doğrusu da budur.
İkincisi, Ekonomisi talana dayanan dağlık bir bölgede yaşayan insanların ovalık bölgelere göç etmesini olumlamak ve hatta desteklemek gerekirken, Erzincan Ovasına Dersimlilerin yerleşmesini en büyük tehlike olarak görüyor İnönü. Halbuki üreten, kazanan ve refah seviyesi sürekli yükselen bir toplum, hem bir güvenlik sorunu olmaz, hem de kaynaşma ve benzeşme için bir temel yaratmış olursunuz.

Hem Bayar’ın ‘Şark Raporu’ hem de İnönü’nün ‘Kürt Raporu’ ortak bir yanlışı birlikte paylaşıyorlar. Kürt gerçeğini resmi olarak reddetmek. Kürt Sorunu ile ilgili raporlar hazırlanıyor, ama Kürtler resmen tanınmıyor ve kabul edilmiyor. Kürtlerin varlığını tanımadan, bunun konuşulmasını ve tartışılmasını yasaklayarak sorunun çözülemeyeceği ortadadır. Kurtuluş Savaşı döneminde uygulanan Kürdü tanıyan ve kazanan politikaların terk edilmesi sorunu büyütmüş ve bugünkü hale gelmesi sağlanmıştır. İnönü’nün Dersim ile ilgili söyledikleri, bölgenin huzur ve güvenliğini, üretimin ve ticaretin güvenliğini sağlamak ile Kürt sorunu karıştırılmıştır. Kürt sorunu bir eşkiyalık ve haydutluk olarak konulduğu zaman, çözümlerde buna uygun olarak asmak ve kesmek olmuştur. Suç işleyen her kökenden yurttaşların cezalandırılması ile belli bir bölgede topluca yaşayan etnik bir topluluğun sorunları birbirinden ayırt etmek gerekirdi. Cumhuriyet dönemi boyunca, soruna hep güvenlik sorunu olarak yaklaşılmış ve sorunun çözümü de esas olarak güvenlik kuvvetlerine terkedilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra, 1938-1950 yılları arasında ki İnönü dönemi ile birlikte 12 Mart ve 12 Eylül yönetimi bu uygulamaların en aşırı olduğu dönemlerdir.
Kürt kökenli yurttaşlarımızın ovalara yerleşmesi, toprak sahibi olması, üretici olması, eğitim alması, ve ülke iktisadının bir parçası haline gelmesi, özendirilmesi ve desteklenmesi gerekirken, tam tersi uygulamalar gerçekleşmiştir.Ama hayat kendi kanunlarını uygulamış ve ekonomik, sosyal ve kültürel nedenlerle milyonlarca Kürt Batıya göç etmiştir. Batıda yaşayan Kürt asıllı yurttaşlarımızın sayısı bölgede yaşayan Kürtlerin sayısını aşmıştır. Bu gelişme içinde bazı sancılar ve zaaflar taşısa bile benzeşme ve birleşmenin en demokratik yolu budur.

ŞARK RAPORU
Celal Bayar’ın ‘Şark Raporu’ 1936 yılında hazırlandığı ve ‘gayet mahrem ve zata mahsustur’ ibaresiyle Başbakan İsmet İnönü’ye sunulduğu anlaşılmaktadır. Raporu hazırladığı zaman Celal Bayar, İnönü kabinesinde İktisat Vekili olarak görev yapmaktadır. 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün İsmet İnönü’nün hazırladığı Rapor’u yeterli görmediği anlaşılıyor. Kabinede iktisat Vekili olarak görev yapan Celal Bayar’ı da aynı görevle 1936 yılında bölgeye gönderdiği anlaşılmaktadır. Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy’a göre, Celal Bayar’ın bu Rapor’unun, sonraki siyasi gelişmeleri belirlediği ve Celal Bayar’ın Başbakanlığı ile sonuçlandığı kanaatindedir.
İktisat Vekili Celal Bayar’ın ‘Şark Rapor’unda, Kürt sorunun çözümü için gözlemlerine dayanarak ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel tedbirler önermektedir. Rapor’da ekonomik tedbirler ağırlıktadır. Ama rapora ruhunu veren temel fikir anti feodalizmdir. Bu bakış açısıyla, o günkü koşullara göre oldukça ileri siyasi tedbirler de raporda yer almaktadır.

“TÜRK- KÜRT AYRIMI YAPILMAMALIDIR”

Şark Raporunun hemen girişinde ‘Farklı Muamele’ başlığı altında “Doğu illerinde hakimiyet ve idare bakımından göze çarpan açık bir hakikat vardır: Şeyh Sait ve Ağrı İsyanları’ndan sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası, karşılıklı şahlanmıştır. İsyan edenleri cezalandırmak için şiddetin manası, anlaşılır ve yerindedir.” dedikten sonra “ İsyandan sonra, fark gözetmeksizin idare etmek de, bundan ayrı ve mutedil bir sistemdir…. Kendilerine, yabancı bir unsur oldukları resmi ağızlardan da ifade edildiği taktirde, bizim için elde edilecek netice, bir tepkiden ibaret olabilir.” ( Şark Raporu S.64) diyerek ayaklananlara uygulanan şiddeti makul karşılarken, isyanlar bastırıldıktan sonra ise ayrım yapmayan ve ılımlı bir yönetim tarzını önermektedir. Bayar ayrımcılık politikasının yanlışlığını ve yaratacağı sıkıntıya dikkat çekmektedir. 1935 yılında bölgeyi gezen Başbakan İsmet İnönü’nün ‘Kürt Raporu’nda dile getirilen ve yine o günlerde Erzincan gezisinden dönen Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın yaptığı açıklamaları söz konusu ederek; “Bugün, Kürt diye bir kısım vatandaşlar okutturulmamak ve devlet işlerine karıştırılmamak isteniyor” ( Şark Raporu s.64) eleştirisini dile getirerek ayrımcı politikalara karşı çıkıyor. Gerçekten de Fevzi Çakmak, Kürtlerin okutulması ve eğitilmeleri durumunda bunlarda milliyetçilik fikirlerinin gelişeceğini ve sorun yaratacaklarını ileri sürerek Kürt kökenli yurttaşların eğitilmesi ve devlet görevlerinde yer almalarına karşı çıkıyordu. Celal Bayar’a göre en önemli siyasi tedbir, Türk- Kürt ayrımının yapılmaması ve bütün vatandaşlar etnik kökenine bakılmaksızın kanun önünde eşit olmalarıydı. Bu eşitliğin sadece kanun önünde eşitlik ilkesiyle sınırlanamayacağı ve devletin olanaklarından ve nimetlerinden de eşit bir şekilde yararlanmalarını öngörmektedir.
“Hariçten sokulmaya çalışılan politikanın zararlı cereyanlarını kırmak ve bu yurttaşları anavatana bağlamak için devamlı çalışmak ister. Bunu bir sisteme bağlayarak, kendilerine ( idare memurlarına) açık talimat verilmesini, çok yerinde ve faydalı bir tedbir olarak görmekteyim. Hiç olmazsa bu suretle, tereddütlerin kişisel değerlendirmelere dayanan keyfi hareketlerin önüne geçilmiş olur”
Kürt kökenli yurttaşlarımızın çalışmak ve üretmek için nasıl canla başla çalıştıklarını söylüyor Celal Bayar raporunda.
“Gözlemlerime göre, Kürtçe konuşan vatandaşlarımızın hayatında da canlılık vardır. Faaliyet vardır. Bu husus kendilerinde ve çocuklarında nazarı dikkati çekmektedir.”
“Esasen söz konusu etmek istediğim hayatiyetin en kati bir delili de buldukları boş ve bereketli yerlere, derhal, hiçbir taraftan yardım görmeden yerleşmiş ve işe başlamış olmalarıdır.” (Şark Raporu s.64)

AĞALIK SİSTEMİ, CUMHURİYET DÖNEMİNDE DE SÜRDÜ

Celal Bayar’ın Şark Raporunun en can alıcı bölümü Rapor’un “Toprak Dağıtımı” bölümüdür. Raporun giriş bölümünde oldukça doğru ve ileri tespitler yapmakta ve çözüm önerisini de bu durum tespitine dayandırmaktadır.
“Doğu illeri bizim rejimimize gelinceye kadar kati bir tarzda hakimiyetimiz altına girmemiştir. Geçmiş hükümetler, halk üzerindeki hakimiyetlerini ağalar ve şeyhler vasıtasıyla yürütmek istemişlerdir.Doğu’da, bugün için dahi, tamamen yerleştiğimiz iddia olunamaz.” (Şark Raporu s.63) Aslında Kürt sorununun altında yatan temel etken bu itirafla dile getirilmiş oluyor. Kürt kökenli yurttaşların toprak ağalığı, aşiret reisliği ve şeyhlik düzeninin hakimiyetinden kurtularak, özgür cumhuriyet yurttaşları haline gelmesinin önündeki engel, bizzat devletin hükümetler aracılığıyla uyguladığı bu politikalardır. Cumhuriyet kendi varlık nedeni olacak özgür köylüyü yaratmak ve ona dayanmak yerine, ağalık ve şeyhlik sistemine dayanmıştır. Ağaya ve şeyhe dayanan Cumhuriyet köylüden ve halktan kopmuştur. Dikkat edilirse 1950’lere kadar Kürt ayaklanmaları olarak kamuoyuna duyurulan ayaklanmaların büyük çoğunluğu aşiret reislerinin ve şeyhlerin ayaklanmasıdır. Şeyh Sait ve Ağrı isyanları dışında, isyancıların doğru dürüst bir milli ve demokratik talepleri de yoktur. Ayaklanma nedenleri; Laik ve merkezileşen bir cumhuriyet ile anlaşamamalarıdır. Cumhuriyet Devrimi Kanunlarına en büyük karşı koyuş Kürtler arasında olmuştur. Çünkü feodalizmin gücü ve hükümetler tarafından korunup kollanmaları bunu yaratmıştır. İsyan eden aşiret reisleri ve şeyhler bile bir müddet sonra affedilip tekrar eski konumlarına gelebiliyordu.

TOPRAK DAĞITIMI

“Doğu vilayetlerinde toprak dağıtmanın, halkı toprak sahibi kılmanın ehemmiyeti aşikardır. Gayemiz bunları sadece toprak sahibi yapmakla yetinmek de değildi. Mümkün olduğu kadar kredi vasıtalarını, üretim imkanlarını da aynı zamanda vermek lazımdır. Mahsullerinin satışlarını da temin etmek icap eder. Bu suretle hükümet, ağaların yerini alır ve bu hareket tarzı, halkla hükümeti birbirine bağlar. (Şark Raporu s.65) Rapor, sorunu doğru bir şekilde ortaya koyduğu gibi çözümü de doğru bir şekilde tespit etmektedir. Köylüye toprak dağıtmak, toprağı sürmesi için üretim araçlarını ve üretilen ürünü de devletin satın almasını sağlamak böylece Cumhuriyet ile köylüyü buluşturmak. Demokratik, kaynaşmış bir halk yaratmanın temel koşulu işte budur. Celal Bayar’ın deyişiyle, ancak bu koşullarda Cumhuriyet hükümetleri ağalık sisteminin yerini almış olur.
Bismil’in Aslanoğlu (Cumhuriyet) ve Sinan köylüleri ellerinde Atatürk posterleri ve ‘Yıkılsın Ağalık, Yaşasın Cumhuriyet’ pankartlarıyla yürümelerinin gerçek nedenini de öğrenmiş oluyoruz. Erzurum Çat ilçesi Elmapınarı köylüleri ‘Cumhuriyet rejiminde ağalık olur mu’? diye mücadele yürüttüler. Demek ki Cumhuriyet rejimi ağalık sistemine karşı olmak ve köylüsünün yanında olmak zorundadır.
Kürt sorununun maddi temeli topraktır. Ama Kürt sorunu, sadece toprak meselesinden ibaret değildir. Kürtlerin demokratik haklarının kabulü (Dil ve Kültür gibi), sanayileşme, kültür ve eğitimle ilgili kısmı da vardır. Ancak toprak sorunu çözüldüğü zaman diğer etkenler verimli olabilirler. Toprak temizlenmeden atılacak her adım amaçlanın tersi sonuçlar verir. Bu gün AB dayatmasıyla tanınan hakların siyasetten bölücülüğe ve feodalizme hizmet ettiğini görmekteyiz. İlginçtir; Ne kadar çok “reform” yapıldıysa, Doğu Güneydoğu’da feodalizmin yeniden yeşermesi o kadar arttı. Toprağın temizlenmediği ortamda yapılacak her reform gericiliğe hizmet eder.
Raporun ileri bölümlerinde ekonomik çözüm önerileri de bulunmaktadır. Bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz.

İSKAN POLİTİKALARI

“Köylüyü toprak sahibi yapmak, köylüyü hükümete bağlayacak çok tesirli bir tedbirdir. Bu tedbirin tam semere verebilmesi içinde ikinci bir şart vardır: O da muhitteki nüfuz sahibi mütegalibenin aileleriyle birlikte iç vatana nakledilmesi keyfiyetidir. Bu hareket, devlet nüfuz ve kuvvetini göstermekle beraber, halkın zorbalıktan fiilen kurtulmasına yardım etmektedir. Bu itibarla muhitte memnuniyet yaratmaktadır… Özetle mütegalibenin, aileleriyle beraber yerlerini değiştirmek esaslı ve iyi bir politikadır.” (Şark Raporu s.65)
Rapor toprak dağıtmanın tek başına yeterli olmadığını ve köylü kitlelerini tesiri altında tutan ve fiili iktidar odaklarının da dağıtılmasını öneriyor. Büyük toprak ağaları ve aşiret reisleriyle, yörelerinin büyük şeyh aileleri batıya Türkiye’nin iç kısımlarına iskan etmek en tesirli tedbirdir. Bu radikal tedbir tam olarak hiçbir zaman uygulanmadı. İskan politikaları köylüyü de kapsayan kitlesel sürgünlere dönüştü ve sonuç olarak gericilerin cezalandırılması ve feodalizmin tasfiyesi adı altında, aslında geniş yoksul köylü kitleleri mağdur edildi. Bu iskan politikaları yerel mütegalibenin zayıflamasına değil, kitleler üzerindeki hakimiyetlerini pekiştirmelerine hizmet etti. Doğrusu şuydu: Köylüye toprak ve özgürlük. Köylü çocuklarının eğitimi. Köylünün ürününü pazara sunması için araçlar yaratmak ve Türkiye’nin ortak pazarına ekonomik entegrasyon. Mütegalibenin ailesiyle sürgünü bu şartlarda yarar sağlardı.
1973’lerde Şanlıurfa’da uygulanan toprak reformunun başarısızlıkla sonuçlanması tamamen bu tedbirin alınmamasındandır. Devletin kamulaştırarak ağanın elinden alıp köylüye dağıttığı topraklar bir süre sonra tekrar toprak ağalarının mülkiyetine geçmişti. Yoksul köylüler bir nevi emanetçi rolünü oynamışlar ve ağalar emanetlerini geri almıştı.
Toprak ağalığı sistemini tasfiye etmeyi ve toprak reformunu hem de radikal bir tarzda cumhuriyet hükümetlerine öneren Celal Bayar daha sonra, bu savunduğu fikirlere tam zıt politikaların temsilcisi olarak siyaset sahnesinde yer almıştır.
TBMM, 11 Haziran 1945 günü “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”nu çıkardı. Bu kanun CHP’nin bölünmesine ve Demokrat Partinin kurulmasına varan süreci de ateşlemiş oldu. Bilindiği gibi, o tarihe kadar tek parti olarak iktidarını sürdüren CHP içindeki toprak ağaları bu kanun üzerine ayaklandılar. Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Emin Sazak, “Dörtlü Takrir” olarak bilinen meşhur muhtırayı parti yönetimine verdiler. Muhtıra kabul edilmeyince de CHP’den ayrılarak Demokrat Partiyi kurdular. Devletçiliği ve toprak reformunu savunan Celal Bayar’dan Toprak ağalığını ve serbest piyasacılığı yani liberalizmi savunan Celal Bayar’a evrilmenin öyküsünü de ayrıca incelemek gerekir. Bağımsızlığı ve devletçiliği savunduğu dönemde derebeylik sisteminin tasfiyesini öngören Celal Bayar, bağımsızlık politikalarından vazgeçip batı ile işbirliğine girince derebeylik sistemiyle ittifak kurmaya başlamıştır. İçerde demokratik atılımlar ancak anti emperyalist mücadele temelinde olabilir. Bu da Türk devriminin tunç kanunudur.

EKONOMİDE DEVLETÇİLİK

Celal Bayar Raporunun ‘Doğu illerindeki iktisadi gözlemlerimiz ve tekliflerimiz’ başlıklı bölümünde de ekonomik çözüm önerilerini anlatır. Bölgede görevli valilerin ve diğer bürokratların tutumlarını eleştiren Bayar şöyle diyor; “İdare amirlerimiz ve memurlarımız ekonominin devlet ve millet hayatında birinci derecede rolü olduğunu ve milletin iktisadi bünyesi kuvvetlendiği taktirde diğer işlerin kolaylaşacağını takdir etmemiş görünüyorlar. Ve hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, bazıları milli iktisat ile uğraşmaklığın lüzumunu bile anlamamış görünüyorlar.” ( Şark Raporu S. 66)
İl Özel İdarelerinin yapması gereken işler olduğunu söyleyen Bayar; “…halkın iyiliği için devleti temsilen ve idareler tarafından kurulacak ve örnek teşkil edecek ekonomik işler vardır. Bunların yapılabilmesi için İdarei Hususiyelere (Özel İdareler) genel devlet programlarında olduğu gibi belli ve sistematik bir programla ve yerel karakteriyle Devletçiliği sokmak zamanı gelmiştir.” (Şark Raporu S. 67)
İl Özel İdarelerinin o günkü kanunlarının liberal sistemi öngördüğünü ve idarecilerin buna sarıldığını şöyle yazar:”İdareyi Hususiyelerin bu günkü organik kanunları liberal sistemin mahsulüdür. İdarecilerimizin bir kısmı da kırık bir liberal zihniyetle bunlara sarılmışlardır.” (Şark Raporu S. 67-68) Bu tür idarecilerle gezi boyunca karşılaştığını ve “ Devletçilik prensibine sahip olan hükümetin İdareyi Hususiyeleri tarafından bu insanlara el uzatılması lazım geleceğini anlattım.” (Şark Raporu S. 131-132) Halkçı bir tutumla, bölge insanının iktisaden ilerlemesi için ilk elde yapılması gerekenleri belirten Celal Bayar, yöneticilerin en önemli görevinin, fakir halka iş bulmak ve karınlarını doyurmasıdır diye düşünmektedir. “Böyle olmasa dahi mahalli idarelere bu imkanı vermek bir zaruret olduğu kadar bunların da mahalli özellikler göz önünde tutularak hazırlanmış bir program dahilinde, boş yaşayan fakir halka iş bulmak, onları çalıştırmak karınlarını doyurmak için yapabilecekleri her teşebbüsü en yüksek bir iş olarak görmeleri lazımdır.” (Şark Raporu S. 132)
Celal Bayar Rapor’un bu bölümünde en can alıcı tespiti yapar; Doğu, ülke ekonomisinin dışında ve tecrit edilmiş durumdadır. Hızla Doğu’yu ülke ekonomisinin bir parçası yapacak olan tedbirler alınmalı ve tek pazar etrafında birleşmelidir.
“Doğu havalisindeki halkın yedi aydan aşağı olmamak üzere evlerine kapanarak geçirdikleri, boş denilecek hayatları vardır. Bu zaman kendileri için beyhude geçirilmiş ve israf olunmuş bir ömür parçasıdır. Demiryolunun henüz ulaşmaması ve yukarıda da tafsilatlı olarak arz edildiği gibi nakliye vasıtalarının çok pahalı ve gayri muntazam olması dolayısıyla Doğu vilayetlerimiz, memleketin piyasa merkezleriyle normal bir şekilde irtibat temin edememişler ve netice olarak memleket ekonomisinin haricinde tecrit edilmiş bir halde kalmışlardır.”(Şark Raporu S. 130)
Celal Bayar’ın 1936 Sonbaharında çıktığı Doğu gezisinin sonuçlarının raporlaştırıldığı bu belge her ne kadar Başbakanlığa sunulduğu söyleniyorsa da, Çankaya’ya yani Mustafa Kemal Atatürk’e de bir nüshasının sunulduğu anlaşılıyor. Atatürk’ün Raporu beğendiği ve orada ileri sürülen görüşlere uygulama olanağı yaratmak için Celal Bayar’ı Başbakan olarak görevlendirdiği bile söylenebilir. Çünkü Rapor’un Çankaya’ya sunulması ile Bayar’ın Başbakan olması arasında 9-10 ay gibi kısa bir zaman var. Ayrıca Bayar’ın Hükümet Programını büyük ölçüde ‘Şark Raporu’na dayandırdığı da söylenebilir. Atatürk’ün Bayar hükümetini ve programını Büyük Millet Meclisinde övmesi “Yepyeni bir program. Milletle beraber takip edeceğiz. Bizim istikametimiz budur.” demesi Raporda dile getirilen görüşleri benimsediği, en azından sıcak baktığı söylenebilir.
Mustafa Kemal Kürtleri kazanmaya yönelik her programa sıcak bakmıştır. Celal Bayar’ın halka daha hoşgörülü ve kazanıcı davranmayı öneren raporunu desteklemesi normal görülmelidir. Çünkü Türk-Kürt birliğinin gerçek mimarı Mustafa Kemal’dir. Daha l. Dünya savaşı döneminde görev yaptığı Doğu ve Güneydoğu’da kurduğu ilişkiler bunu göstermektedir. Kurtuluş Savaşı boyunca da bu ilişkilerini sürdürmüştür. Mustafa Kemal Misakı milli sınırlarımızın belirlenmesinden tutun da Türk milletinin oluşumuna kadar her temel meselede Kürt kökenli yurttaşlarımızı da hesaba ve sürece katan bir yol izlemiştir. Kürtleri dışlayan, hele feodaliteyi koruyan her tutuma karşı koymuş, ama gücü bunları yapmaya yetmemiştir.

Paylaş:

Yorum Yap