Ana Sayfa Emperyalizm LENİN VE EMPERYALİZM KURAMI

LENİN VE EMPERYALİZM KURAMI

1746

LENİN VE EMPERYALİZM KURAMI
Bilim ve Ütopya Dergisi
Ocak 2014, Sayı 235
Yıldırım Koç

K.Marx, 1845 yılı ilkbaharında, Feuerbach Üzerine Tezler’in onbirincisinde şunları söylüyordu:
“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; ancak önemli olan onu
değiştirmektir”.

Dünyayı değiştirmek için yorumlayanların ve doğru yorumlar temelinde değiştirenlerin başında da
V.İ.U.Lenin gelmektedir. Lenin’in emperyalizm konusundaki tespit, çözümleme ve değerlendirmeleri,
dünyayı değiştirme çabalarının bir ürünüdür ve yorumlar doğru olduğu için de (diğer birçok başka
etmenin de katkısıyla) dünyayı gerçekten değiştirmiştir.

Lenin’in en yaygın biçimde okunan kitaplarından biri, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek
Aşaması (Anlaşılabilir Bir Çerçeve)(1) çalışmasıdır. Ancak kitabın adında da belirtildiği gibi, bu çalışma
“anlaşılabilir bir çerçeve”dir ve yazıldığı dönemin (1916 yılının ilk yarısı) sansür koşulları dikkate
alınarak hazırlanmıştır. Bu kitapta yer alan iktisadi analizlerin büyük çoğunluğu, 1916 öncesinde
Marksist veya Marksist olmayan başka yazarlar tarafından da ele alınmış ve geliştirilmiştir. Lenin’in
(esasında fazla yenilik içermeyen) bu tanımı, üretimin merkezileşmesini, finans kapitalin oluşmasını,
sermaye ihracının öne çıkmasını, dünyayı paylaşan tekelci birliklerin önem kazanmasını ve dünyanın
paylaşılmasının sona ermiş olduğunu vurgulamaktadır.(2) Lenin’in emperyalizm kuramına katkıları ve
bu katkıların Lenin’in devrimci pratiğine yansıması Lenin’in diğer çalışmalarında daha belirgindir.
Bu kısa çalışma, Lenin’in bu görüşlerini, öncülü ve çağdaşı düşünürlerin en önemlileriyle
karşılaştırmalı olarak sunmayı amaçlamaktadır.

Bilimsel sosyalizm, kapitalizmin tekel‐öncesi döneminde geliştirildi. Ancak Marx ve Engels daha 19.
yüzyılın ikinci yarısında kapitalizmin bazı önemli değişimleri yaşadığını ve bunun sınıf mücadelesi
üzerinde önemli etkilerinin olduğunu tespit ettiler.
Özellikle İngiliz burjuvazisi, 19. yüzyılın ilk yarısında İngiliz işçi sınıfının sert tepkisi karşısında yeni
bazı stratejiler geliştirdi.

Burjuvazinin yeni stratejisi, özellikle 19. yüzyılın sonlarında, gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi
sınıflarının kapitalizmin mezar kazıcıları olmaktan çıkıp, kapitalizmin payandalarına (destekçilerine)
dönüşmesine yol açtı. Bu süreçte kapitalizm daha “demokratlaştı,” sistemle bütünleşmiş
yapılar/örgütlenmeler için siyasal ve sendikal hak ve özgürlüklerin genişletilmesini kabullenebilecek
olanaklara ve güce kavuştu.

Bu gelişim, bilimsel sosyalist akım içinde revizyonizmin doğuşuna yol açtı. Eduart Bernstein’la
başlayan bu süreç, Avrupa sosyalist hareketinde büyük bir bölünmeye yol açtı. Avrupa’nın
sosyalistlerinin büyük bölümü, burjuvazinin uyguladığı yeni stratejiyle kapitalizmin payandalarına
dönüştürülmüş olan Avrupa işçi sınıflarının kısa vadeli çıkarlarına uygun olarak revizyonistleştiler.
Revizyonizm, emperyalist ülkelerin işçi sınıflarını kapitalizmle uzlaştıran ve hatta bütünleştiren bir
etmen değildi. Tam tersine, kapitalizmin yaşadığı evrimin ve burjuvazinin yeni stratejilerinin
emperyalist ülkelerin işçi sınıflarını kapitalizme “kazanması”nın doğal sonucu, revizyonizmin
doğuşuydu. Bu süreçte yalnız işçi aristokrasisi (işçi sınıfının kaymak tabakası) değil, işçi sınıfının
(komünistler dışında) hemen hemen bütünü emperyalizmin ve kapitalizmin destekçisi oldu. Yalnızca
büyük savaşlar ve bu nedenle işçi sınıfının ödemek zorunda kaldığı büyük bedeller (ölüm, yoksulluk,
vb.) bu tavrı etkiledi.(3)

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ve ardından savaş sırasında revizyonizm eğilimi daha da
güçlendi. Avrupa sosyalistlerinin büyük bölümü, Lenin’in ifadesiyle, “sosyal emperyalist” (sözde
sosyalist, davranışta emperyalist) oldu.

Lenin ise, Marx’ın devrimci geleneğini ve bilimsel yöntemini sürdürerek, dünyayı değiştirme
mücadelesinde somut şartların somut analizini yaptı. Emperyalizm kuramı konusundaki tartışmalar ve
Lenin’in çizgisi, bu nedenle son derece önemlidir. Lenin’in emperyalizme ilişkin tespit, yorum ve
değerlendirmeleri, Bolşevikler’in devrimci stratejisinin geliştirilmesinde belirleyici rol oynadı. Lenin’i
revizyonistlerden ayıran temel noktalardan biri de, emperyalizm konusu oldu.
Lenin’in emperyalizm konusundaki tespitleri ve onu emperyalizm konusunda çalışmış çağdaş
düşünürlerin büyük çoğunluğundan ayıran noktalar şöyle özetlenebilir:

‐ Tekelci kapitalizm döneminde sermayedarın kârının kaynağı çeşitlenmiş, sermayedarın toplam
kârı içinde emperyalist sömürü bazen artık değerin önüne geçmiştir.
‐ Bu durum, emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının “sosyal emperyalist” olmasına ve
emperyalizmi desteklemelerine (kapitalizmle uzlaşmalarına) yol açmıştır. Dünya halkları,
sömüren milletler ve sömürülen milletler olarak bölünmüştür.

‐ Emperyalistler dünyayı paylaşmış, sömürgeler üzerindeki baskı ve sömürüyü artırmış ve
kapitalizmin eşit olmayan gelişim kanununa uygun biçimde, sömürgelerin yeniden paylaşımı
gündeme gelmiştir. Emperyalizm dünyaya barış değil, savaş getirmiştir. Savaş ise emperyalist
ülkelerin işçi sınıflarının çalışma ve yaşama koşullarını kötüleştirmekte, emperyalist ülkelerde
bile devrimin altyapısını oluşturmaktadır. Savaş, emperyalist sömürü sayesinde işçi sınıfının
artan refah düzeyini iyice düşürmektedir. Emperyalist sömürüyle yükselen yaşam standardının
faturası, emperyalist yeniden paylaşım savaşlarının yarattığı büyük ekonomik ve toplumsal
yıkımdır.

‐ Sömürge ve yarı‐sömürge ülkelerin halkları, emperyalizme karşı mücadeleye aktif olarak
katılmaktadır ve dünya devrimci hareketinin önemli dayanaklarından birisini oluşturmaktadır.
Marksizmde emperyalizm konusu özellikle 1898 yılındaki İspanya‐ABD Savaşı ve 1899 yılındaki
Güney Afrika(Boer, Hollanda asıllı Güney Afrikalı)‐İngiltere savaşları sonrasında tartışılmaya başlandı
ve Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçte önem kazandı. Lenin’in emperyalizm kuramı bu tartışmalar
ışığında biçimlendi ve onları aştı.

Marx’ın çalışmalarında “emperyalizm” sözcüğü 1852 yılında yayımlanan Louis Bonapart’ın
Onsekizinci Brumeri kitabında iki kez geçmektedir. Ancak bu kitapta “emperyalizm” sözcüğü,
“Bonapartizm” anlamında kullanılmıştır.

İngiltere’nin 1882 yılında Mısır’ı işgal etmesinin ardından, Afrika, emperyalist güçler tarafından
paylaşıldı. Bu süreçte kapitalizmin olgunlaşması, aşırı tasarrufların yatırıma yöneltilebilmesi, artan
stokların eritilebilmesi, düşmekte olan kâr oranlarının yükseltilebilmesi amacıyla, yeni pazarlara ve
yatırım olanaklarına kavuşma gereksinimi ve dürtüsü tartışılmaya başlandı.

Kapitalizmin bu yeni aşamasındaki saldırganlık, tepkilere de yol açtı. örneğin daha 1898 yılında
ABD’nin Filipinler’e saldırısına karşı bu ülkede (ABD) Amerikan Anti‐Emperyalist Birliği oluşturuldu.
Bu dönemde emperyalizme karşı çıkanların en önemli kaygısı, ülke dışında emperyalist politikalar
izlenmesinin ülkede baskıcı yönetimlere zemin hazırlayacağıydı. Bu konu, bazı ülkelerde sosyalistlerin
emperyalizme karşı çıkışların temel nedenini oluşturdu. Emperyalizmin eleştirisinde, yukarıda Lenin’in
tespiti olarak belirtilen başlıklar ele alınmıyordu.

Emperyalizmin bu açıdan etkisi ikili oldu. Bazı ülkelerde emperyalist politikalar nedeniyle askeri
güç büyütüldü, devlet güçlendirildi ve baskı yaygınlaştı. Bazı ülkelerde ise, emperyalist politikalar
sayesinde sömürgelerden aktarılan kaynaklar, hakim sınıfların daha esnek davranabilmesini, burjuva
demokrasisinin sınırlarını genişletebilmesini, sendikal hak ve özgürlükleri tanıyabilmesini sağladı.
Ancak Avrupa sosyalistlerinin emperyalizme karşı çıkışlarındaki belirleyici neden, birinci olasılıktı.
Almanya’da 1884/1885 yıllarında önemli tartışma konularından biri, devletin buharlı gemilere
destek sağlamasıydı. Buharlı gemilerin geliştirilmesi, Almanya’nın sömürgeci politikasının bir
ürünüydü. Bu tartışma sürecinde Alman Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Wilhelm Liebknecht,
sömürgeciliğin amacının aşırı üretim ve nüfus fazlası sorunlarına çözüm aranması olduğunu
belirterek, işçi ücretlerinin artırılması yoluyla iç pazarın genişletilebileceğine değindi.(4) Olası tehdide
karşı Marksistlerin önlemi, emperyalist politikaları gereksiz kılacak ve işçilere de yarar sağlayacak
biçimde iç talebin artırılmasıydı.

Fransız İşçi Partisi’nin 1895 Eylül’ündeki kongresinde ise sömürge politikası konusunda bir karar
kabul edildi. Bu kararda sömürgeciliğe karşı çıkıldı. Ancak karşı çıkıştaki ana neden, “üretici
proletaryanın kanı ve parası pahasına mülksahibi sınıfın kâr alanlarının artırılması” çabasıydı.(5) Bu karşı
çıkışta da sömürge haklarına uygulanan baskı ve sömürü değil, emperyalist sömürünün faturasının
işçi sınıfına çıkarılması esastı.

Bu dönemde çok farklı bir görüş ileri süren kişi, İngiliz Marksist Ernest Belfort Bax’tı. E.B.Bax,
çağdaşı Marksistlerden farklı olarak, sömürgeciliği reddetmekle yetinmiyor, Avrupa’nın zalimlerine
karşı sömürge halklarıyla birlikte ortak silahlı mücadeleyi savunuyordu.(6) Bazı sosyalistler sömürgelere
uygarlık götürüldüğünden söz ederken, E.B.Bax, sermayenin sömürgelerde yol açtığı tahribata dikkat
çekiyordu.

Bu dönemin çok önemli yapıtlarından biri, liberal görüşteki John A.Hobson’un Emperyalizm: Bir
Çalışma kitabıdır. Lenin bu kitabı Rusça’ya çevirdi ve kendi çalışmalarında bu kitaptan çok yararlandı.
Hobson, Güney Afrika’ya giderek oradaki savaşı izlemişti. Emperyalizm kitabını bu önemli deneyimin
ardından yazdı. Kitap 1902 yılında yayımlandı. Hobson, emperyalizmi ülke içindeki talep yetersizliğine
çözüm arayışı olarak değerlendiriyordu. Bu sorunu ise gelir ve servet dağılımındaki adaletsizliğe
bağlıyor ve ülke içindeki ücretlerin artırılması ve etkili bir vergilemeyle bu dengenin sağlanacağı, iç
pazarın üretilenlerin tüketilebilmesi için böylece yeterli olabileceğini savunuyordu. Böylece
militarizm, savaşlar ve tehlikeli diplomasi oyunlarına gerek kalmayacaktı. Hobson, sendikaların da
emperyalizme karşı bir tavır içine gireceği beklentisi içindeydi.(7)

Bu konu daha sonraki yıllarda Marksistler arasında önemli bir ayrılığın nedeni oldu. Birçok
Marksist, işçi sınıfının militarizm, silahlanma ve yeni vergiler nedeniyle emperyalist politikalara karşı
çıkacağı umudunu taşıyordu. Halbuki Lenin, Marx’ın ve Engels’in çizgisini izleyerek, emperyalist
ülkelerde Marksistler arasında oportünizm ve revizyonizmin hakim olması ve işçi sınıfının (tümünün
veya bir kesiminin) burjuva politikalarını benimsemesi ile emperyalist sömürü arasındaki ilişkiyi daha
ilk yıllardan itibaren saptadı. Ancak Birinci Dünya Savaşı tahmin edilenin çok üstünde bir yıkıma ve
çok büyük kayıplara yol açtı. Geçmiş savaşlar yalnızca ordular tarafından yürütülürken, Dünya
Savaşı’nda tüm halklar savaşın tahribatını yaşadı. “Büyük Savaş,” yenilenin olduğu kadar yenenin işçi
sınıflarını da perişan etti. İşçi sınıfları savaş sırasında emperyalist sömürüden yararlanamadığı gibi,
emperyalist sömürünün büyük faturasını ödemek zorunda da kaldı. İngiliz ve Fransız ordularında
büyük ayaklanmalar yaşandı. Bu durum, emperyalist sömürünün çürütücü etkisini sildi. Lenin,
emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının barış zamanlarındaki uzlaşmacı tavrını ve çizgisinin “Büyük Savaş”
sırasında değiştiğini de saptadı.

Sosyalistler arasında emperyalizm konusuyla ilk ilgilenenler Londra’da yaşayan bir Avusturyalı olan
Max Beer (1864‐1943) ile Fransız uyruklu Paul Louis (1872‐1955) idi. Her iki yazar da önce
İngiltere’nin emperyalist politikalarını incelediler. Ancak bu konudaki çalışmaları başlangıç
tespitlerinin ötesine gidemedi.

Alman sosyalistlerinden Heinrich Cunow (1862‐1936) ise “finans kapital” kavramını ilk geliştiren
kişi oldu.
Avusturya kökenli ünlü Marksist Karl Kautsky daha 1907 yılında Sosyalizm ve Sömürge Politikası
kitabını yayımladı.(8)

Bu yıllarda çok önemli bir tartışma, sosyalistlerin sömürgeciliğe karşı çıkıp çıkmayacağıydı. Eduard
Bernstein sömürgeciliği savunurken, Kautsky ve arkadaşları, sömürgeciliğe karşı çıkıyorlardı. Ancak
Kautsky, sömürgeciliğe karşı çıkışta, bu politikanın büyük toprak sahipleri, askerler, bürokratlar,
spekülatörler ve tüccarlar tarafından savunulduğunu düşünüyor, Alman bankalarının ve ağır
sanayideki büyük şirketlerin etkisini gözardı ediyordu.

Kautsky, 1911 Ağustosunda yayımlanan “Dünya Politikası, Dünya Savaşı ve Sosyal Demokrasi”
başlıklı makalede şunları yazıyordu: “Hükümetin, halka hiç duyulmamış yükler yükleyen ve az sayıdaki
tekelci ve spekülatörden başka kimseye hiçbir yarar sağlamayacak tahripkar bir savaş riskini sürekli
olarak yakınlaştıran dünya politikasına devam etmesini önlemek, yalnızca proletaryanın değil, aynı
zaman tüm Alman halkının ve hatta mülk sahipleri kitlesinin çıkarınadır.”(9)

Kautsky 1915 Şubatında yayımlanan “Ulusal Devlet, Emperyalist Devlet ve Konfederasyon” başlıklı
yazısında da şu değerlendirmeyi yapıyordu: “Sanayi sermayesi, endüstriyel girişimciler sınıfı,
başlangıçtan itibaren ticari ve mali sermayeden tümüyle farklı eğilimler göstermektedir. Sanayi
sermayesi halklar arasında barıştan, devletin mutlak gücünün parlamenter ve demokratik kurumlar
aracılığıyla sınırlandırılmasından ve ulusal bütçede tasarruftan yanadır.”(10)

Sömürgeler konusu Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin 17‐21 Eylül 1900 günleri toplanan
kongresinde gündeme geldi. Rosa Luxemburg bu toplantıda sömürgeciliğe karşı etkili bir mücadele
verdi. Kongrede kabul edilen kararda da emperyalizme karşı çıkıldı. Ancak bu karşı çıkışta belirleyici
unsur, emperyalizmin Almanya’daki askeri gücü artırmasıydı. Alman sosyalistleri sosyalizme barışçıl
yollardan geçilebileceği beklentisi içindeydi. Emperyalist politikalar hem ülke kaynaklarının
silahlanmaya ayrılmasına yol açıyor, hem de sosyalizme barışçıl geçişi önlemeye çalışabilecek askeri
yapıyı güçlendiriyordu. Ayrıca günlük ekonomik‐demokratik mücadelede askerlerin işçi sınıfına ve
sosyalistlere karşı kullanılabilmesi de söz konusuydu.

Bu toplantının hemen ardından 23‐27 Eylül 1900 günleri 5. Uluslararası Sosyalist Kongre (II.
Enternasyonal) toplandı. Bu kongrede de Rosa Luxemburg önemli bir rol oynadı ve önerisi Kongre
kararı olarak kabul edildi. Bu kararda, emperyalizmin militarizme yol açtığı, kapitalistlerin kârlarının
artırılabilmesi için proletaryanın emeğinin ürünlerinin ve kanının harcandığı, sömürgelerdeki yerlilere
karşı büyük suçların işlendiği kabul ediliyor ve örgütlü proletaryanın sömürge politikasına karşı
çıkması isteniyordu. Önerilerden biri, sömürgelerde, metropol ülkelerdeki örgütlere bağlı sosyalist
partilerin örgütlenmesiydi.(11) Ancak bu kararda Lenin’in yukarıda özetlenen ve aşağıda daha ayrıntılı
olarak ele alınan tespitleri yoktu.

Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin 13‐20 Eylül 1903 günleri toplanan kongresinde ve 14‐20
Ağustos 1904 tarihlerinde toplanan 6. Uluslararası Sosyalist Kongre’de (II. Enternasyonal) de
militarizme, sömürgeciliğe ve emperyalist politikalara karşı çıkıldı.
Ancak bu karşı çıkışta da ana neden, emperyalist politikaların ülke işçi sınıfına ve ülkedeki sosyalist
harekete verebileceği zararlardı. Sömürge halklarının emperyalizme karşı bağımsız bir mücadele
geliştirebileceği, bu mücadelenin dünya sosyalist hareketinin önemli dayanaklarından biri olabileceği
düşünülmüyordu. Yaklaşım tümüyle Avrupa‐merkezciydi.

1904‐1908 döneminde Almanya’nın emperyalist politikaları özellikle Batı Afrika’da yoğunlaşmıştı.
Alman askerleri günümüzün Namibya’sı olan Alman Güney‐Batı Afrikası’nda 65.000 yerliyi öldürdü.
Emperyalist yayılmacılık ve sömürü Alman işçileri arasında şovenizmin yaygınlaşmasına yol açtı. 13
Ocak 1907 günü yapılan seçimlerde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin milletvekili sayısı 81’den 43’e
indi. Bu gerileme Alman Sosyal Demokrat Partisi yöneticilerinin önemli bir kısmının sömürgecilik
konusunda geçmiş kararlardan sapan bir çizgiye yönelmelerine yol açtı. Bu durum II. Enternasyonal’in
18‐24 Ağustos 1907 günleri toplanan Stuttgart Kongresi’nde sömürgecilik konusunda sert
tartışmaların ortaya çıkmasına neden oldu.

Bu kongrede Hollanda ve Almanya delegelerinin önemli bir bölümü, sömürgeciliğe karşı çıkmak
yerine, Avrupa’nın nüfus fazlası ve üretim fazlası sorunlarının çözümünde sömürgelerin önemli
olduğunu savundu. Ayrıca uygar olmayan halklar üzerinde uygar ulusların hakimiyet kurmasını
savunanlar da oldu. Özellikle Eduard Bernstein ve Hollandalı Henri van Kol, II. Enternasyonal’in
sömürgecilik konusundaki eski kararlarının değiştirilmesi için büyük çaba gösterdiler. Bu tartışmalar
sırasında Karl Kautsky doğru bir çizgiyi savundu ve değişiklik önerilerinin 108’e karşı 128 oyla
reddedilmesi sağlandı. 10 delege çekimser oy kullandı. Bu kongre sırasında sömürgeciliğe karşı çıkan
ve Asya halklarının da önemli uygarlıklar yaratmış olduğunu savunan kişi, Julian Marchlewski oldu.(12)
Amerika Sosyalist Partisi delegesi Algie Simons ise ABD askerlerinin Filipinler’deki isyanı bastırma
sırasında yaklaşık 250.000 kişiyi öldürdüklerini anlatarak, sömürgeciliğe karşı çıktı.(13)
Bu dönemin önemli tartışmalarından biri, kapitalizmin kendi iç pazarını genişleterek varlığını
sürdürüp sürdüremeyeceği konusundaydı.

Avusturyalı Marksistlerden Otto Bauer, 1905 yılında yazdığı “Sömürge Politikası ve İşçiler” başlıklı
yazıda, kapitalizmin kendi iç dinamikleriyle eksiktüketim eğilimlerini aşabileceği; ancak kâr oranının
düşme eğilimine karşı sömürgelere yöneldiği belirtiliyordu. Bauer, 1907 yılında yayınlanan Milliyetler
Sorunu ve Sosyal Demokrasi kitabında ise “finans kapital” kavramını kullandı.

Avusturya kökenli Marksist Rudolf Hilferding ise 1910 yılında Finans Kapital: Kapitalist Gelişmenin
Son Aşamasının İncelenmesi isimli ünlü yapıtını yayımladı.(14) Hilferding de kapitalistin kârının kaynağı
olarak emperyalist ülke proletaryasının yarattığı ve kapitalistin el koyduğu artık‐değeri kabul ediyor
ve büyük şirketlerin, ülkede yaratılan artık‐değerin bölüşümünde diğer sermayedarlara göre avantajlı
duruma geldiğini savunuyordu. Hilferding, emperyalist yayılmanın iç pazarın yetersizliğinden değil,
daha yüksek kâr oranları peşinde koşmaktan kaynaklandığı görüşündeydi. Hilferding’in bir görüşü,
daha sonra Kautsky tarafından geliştirilen ultraemperyalizm tezine kaynaklık etti. Hilferding,
kartelleşmenin sonunda tek bir şirkete yönelebileceği düşüncesini ileri sürüyordu. Böyle bir durumda,
sosyalizme geçiş çok daha kolay olacaktı.(15) Ayrıca, emperyalist politikalar silahlanma yarışına yol
açacak, toplumdaki diğer sınıflar da, bu yarışın yol açtığı vergi yüküne karşı işçi sınıfının müttefiki
olarak kapitalizme karşı çıkacaktı.

Marksistlerin Lenin öncesi analizlerinde hakim olan anlayış, emperyalizmin emperyalist ülke
proletaryasına zarar verdiğiydi. Emperyalist politikalar, askeri yayılmacılık sürecinde devlet aygıtını
güçlendiriyor ve proletaryanın iktidar mücadelesini zorlaştırıyordu. Emperyalist sömürünün işçi
sınıflarının yaşam düzeyini yükseltici ve bu ülkelerde siyasal ve sendikal hak ve özgürlüklerin
genişletilmesini kolaylaştırıcı etkisi gözardı ediliyordu. Ayrıca, sömürge ve yarı‐sömürge ülkelerin
halklarının mücadele potansiyeli gözden kaçırılıyor, Türk, İran, Çin ve Meksika devrimleri
önemsenmiyordu. Bu anlayışı savunanların büyük çoğunluğu, emperyalizme karşı mücadeleyi
emperyalist ülke proletaryasının verebileceği ve vermesi gerektiği düşüncesindeydi.
Lenin, emperyalizm konusundaki tezlerini, 1905 Rus Devrimi’nin İran, Çin ve Türkiye’deki etkilerini
gördükten sonra geliştirmeye başladı. 1916 ilkbaharında Zürih’te yazılan ve ancak 1917 Şubat
Devrimi’nden sonra Petrograd’da basılabilen Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması
(Anlaşılabilir Bir Çerçeve) kitabı, konunun ağırlıklı olarak ekonomik boyutuna değinen ve sansür
dikkate alınarak yazılmış, geniş okuyucu kitlesine hitap eden bir metindir. Lenin’in emperyalizmin
özellikle devrime ilişkin etkileri konusu diğer birçok çalışmasında yer almaktadır.
Lenin “emperyalizm” sözcüğünü çok farklı biçimlerde de kullanmaktadır. Örneğin, 1907 yılında
yayımlanan bir makalesinde, “burjuva emperyalizmi”(16) ifadesi bulunmaktadır. 1916 Ekim’inde
yayımlanan bir yazısında, Napolyon Bonapart döneminde Fransa’nın yayılmacı politikası “emperyalist
savaşlar” olarak nitelendirilmektedir. 1754‐1763 döneminde İngiltere ile Fransa arasında gerçekleşen,
sömürge kapışması mücadelesine de “emperyalist savaş” denmektedir. Bu savaş sırasında
İngiltere’nin “emperyalist çıkarları”ndan söz edilmektedir.(17) Emperyalizm kitabında ise şu
değerlendirme vardır: “Sömürge politikası ve emperyalizm, kapitalizmin son aşamasından önce ve
hatta kapitalizmden önce de vardı. Kölelik üzerine inşa edilmiş olan Roma bir sömürge politikası
izliyordu ve emperyalizm uyguluyordu.”(18)

Lenin’in emperyalizm kuramının sermaye birikimi, tekelleşme, sermaye ihracının önem kazanması,
sömürgelerin paylaşılması ve artık ancak yeniden paylaşımın mümkün olması gibi konulardaki tespit
ve değerlendirmeleri, Emperyalizm kitabının yayımlanması öncesinde çeşitli araştırmacılar ve
Marksistler tarafından da ele alınmıştı. Lenin’in katkıları, emperyalizm dönemine ilişkin iktisadi ve
toplumsal gelişmelerin sosyalizm mücadelesine etkileri alanındadır. Bunlar, girişte özetlenen dört ana
başlık altında özetlenebilir.

Tekelci kapitalizm döneminde sermayedarın kârının kaynağı çeşitlenmiş, sermayedarın toplam
kârı içinde emperyalist sömürü bazen artık değerin önüne geçmiştir.
Kapitalizmde kârın kaynağı (yüksek bir soyutlama düzeyinde) artık değerdir. Kapitalizmde işgücü
bir mala dönüşmüştür. İşgücü sermayedara değerinden satılır. Ancak işgücü öyle bir metadır ki,
üretim sürecinde, kendi değerinden daha fazla değer yaratır. Aradaki fark (artık değer), üretim
araçları mülkiyetine sahip olan sermayedarındır.

Marx ve Engels, kapitalistlerin sömürgeler aracılığıyla elde ettiği gelirin çok önemli bir kaynak
olduğunu farketmişlerdi. Bir alt bölümde, İngiliz işçi sınıfının bir “burjuva proletaryaya” dönüşmesine
ilişkin alıntıda bu noktaya değinilmektedir. Lenin’in döneminde diğer Marksistlerin bu olguyu gözardı
etmeleri ilginçtir. Lenin’in çağdaşlarının çoğu emperyalizmi, emperyalist ülke işçi sınıflarının yarattığı
ve sermayedarın el koyduğu artık değerin gerçekleştirilmesi (üretilen ürünün satılması) amacı
çerçevesinde ele almışlardır. Bu analizin siyasal mücadeleye yansıması ise, sömürge ve yarı‐sömürge
halklarının devrimci potansiyelinin ve emperyalist ülke işçi sınıflarının kapitalizmin mezar
kazıcılarından payandalarına dönüşmesinin kavranamamasıdır.

Tekel kârına değinen bir Marksist, J.B.Marchlewski’dir. J.B.Marchlewski, 1912 yılında yayımlanan
“Emperyalizm veya Sosyalizm?” başlıklı makalesinde, “Kapitalist kodamanların tekelci sömürüsü çok
büyük kârlar getirmektedir” demekteydi.(19)

Karl Radek ise, 1912 yılında yayımlanan “Alman Emperyalizmi ve İşçi Sınıfı” çalışmasında,
“emperyalizmin itici gücü” başlığı altında şunları yazıyordu: “İşçi sınıfı tarafından yaratılan artık
değerin, sermayenin tepesindekilerin ceplerine saf altın olarak dönebilmesi –kapitalist arzunun tek
hedefi budur.”(20)

Lenin, daha 1907 Stuttgart Kongresi’ni değerlendirdiği yazısında çok farklı bir yaklaşımı gündeme getirdi.
Lenin bu yazısında emperyalizmle ilgilenen diğer Marksistlerden farklı olarak, emperyalizmi
kapitalistlerin kârının kaynağı açısından değerlendirdi. Emperyalizme karşı çıkan Marksistlerin büyük
çoğunluğu, emperyalizmi artık‐değerin gerçekleştirilmesi açısından ele alıyorlardı. Başta Rosa
Luxemburg olmak üzere, aralarında Kautsky ve Parvus’un da bulunduğu birçok Marksist, kapitalizmin
eksiktüketim sorunuyla karşı karşıya bulunduğunu düşünerek, emperyalist ülke işçi sınıfının yarattığı
değerin gerçekleştirilmesinin ve böylece artık değere el konulabilmesinin yolunun emperyalizm
olduğu kanısındaydı. Lenin, daha 1907 yılında, tümüyle farklı bir bakış açısı getirdi. Emperyalizmi,
kapitalistin kârının kaynağının çeşitlenmesi ve sömürgelerden elde edilen gelirin, artık değerin çok
önüne geçmesine ilişkin bu değerlendirme, Lenin’in daha sonraki yıllarda sömürgelerdeki
mücadelenin önemini vurgulamasının ilk adımıdır. Bu değerlendirme, sömürgeleri ve yarı‐sömürgeleri
basit pazarlar olarak algılayan anlayışı aşarak, emperyalist sömürünün yarattığı önemli çelişkiyi ve
bunun sınıflar mücadelesine yansımasını öne çıkarıyordu.

Kapitalizmin tekelci veya emperyalist aşamasına geçilmesiyle birlikte emperyalist ülkelerin daha
da parazitleşmesi ve bu ülkelerin işçi sınıflarının üretken faaliyet içindeki rolünün azalması Lenin
tarafından 1907 yılında şöyle ifade ediliyordu:

“Hiçbir şeye sahip olmayanlar fakat aynı zamanda çalışmayanlar sınıfı sömürücüleri devirme yeteneğine
sahip değildir. Ancak tüm toplumun ihtiyaçlarını karşılayan proleter sınıfı başarılı bir toplumsal devrim
gerçekleştirebilme gücüne sahiptir. Ve şimdi görüyoruz ki, kapsamlı sömürge politikasının sonucu olarak
Avrupa proletaryası kısmen öyle bir duruma ulaşmıştır ki, toplumun tümünün ihtiyaçlarını karşılayan onun
çalışması değil, pratikte esirleştirilmiş olan sömürge halklarının çalışmasıdır. İngiliz burjuvazisi, örneğin,
İngiliz işçilerinden sağladığı kârdan fazla kârı Hindistan’ın ve diğer sömürgelerin nüfusunu oluşturan
milyonlarca kişiden sağlamaktadır. Bazı ülkelerde bu koşullar bir ülkenin veya diğerinin proletaryasının
sömürgeci şovenizm hastalığına bulaştırılmasının maddi ve ekonomik temellerini yaratmaktadır. Tabii ki bu
durum belki yalnızca geçici bir olgu olabilir, ancak yine de tüm ülkelerin proletaryasının bu tür oportünizme
karşı mücadelede toparlanabilmesi için bu kötülük açıkça saptanmalı ve onun nedenleri anlaşılmalıdır. Bu
mücadele muzaffer olmak zorundadır; çünkü ‘ayrıcalıklı’ uluslar kapitalist ulusların giderek küçülen bir
bölümünü oluşturmaktadır.”(21)

Lenin, 27 Mayıs 1917 günü yaptığı bir konuşmada da, dünyada servet açısından birinci sırada olan
İngiltere’nin bu serveti kendi işçilerinin emeğinden çok sayısız sömürgeyi sömürmesinden elde
ettiğini söylüyordu.(22)

Emperyalist sömürüye bağlı olarak, emperyalist ülkelerin işçi sınıfları “sosyal emperyalist”
olmuştur ve emperyalizmi desteklemektedir. Kapitalizmin mezar kazıcıları emperyalizm döneminde
savaşlardan doğrudan etkilenmedikleri sürece kapitalizmin payandalarına dönüşmüştür. Dünya
halkları ise, sömüren milletler ve sömürülen milletler olarak bölünmüştür.

Marx ve Engels, sömürgeci İngiltere’de işçi sınıfının kapitalizmin mezar kazıcıları olmaktan çıkıp
kapitalizmin payandasına dönüşmesine ilişkin önemli gözlemlerde bulundular.

Marx ve Engels, 1840’lı yılların hareketli döneminde İngiliz işçi sınıfına büyük umutlar bağlamıştı.
Ayrıca İngiltere’de bir ayaklanma geleneği oluşmuştu. Ancak 1848 devrimlerinin İngiltere’yi fazla
etkilememesi ve özellikle de 1857 krizinde bile İngiliz işçi sınıfının hareketlenmemesi karşısında, Marx
ve Engels, İngiliz işçi sınıfına umut bağlamaktan vazgeçtiler.

1848 yılında, “o büyük umut ve hayal kırıklığı yılında o kadar yakın –ve belki o kadar gerçek‐ olan
Avrupa devrimi, gözlerden kayboldu. Marx ve Engels hemen daha sonraki yıllarda Avrupa devriminin
yeniden canlanacağını umut etmişlerdi.” Bu beklenti gerçekleşmedi. 1857 yılında yeni bir ekonomik
kriz yaşandı. Ancak bu kriz de yeni bir 1848 dalgası yaratmadı.(23)

Kapitalist gelişmenin en ileri düzeyde olduğu İngiltere’de sömürgelerden aktarılan kaynakların işçi
sınıfını bir “burjuva proletarya”ya dönüştürmesi, ilk kez F.Engels’in 7 Ekim 1858 tarihinde K.Marx’a
yazdığı mektupta dile getirildi. Bu öngörü, özellikle emperyalist dönemde daha da büyük bir geçerlilik
kazandı.

Marx ve Engels 1858 yılından itibaren bu konuya eğilmeye başladılar. Bu yıllarda İngiltere’de
Çartist hareketin devrimci kanadının önderlerinden Ernest Jones, işçi sınıfı ile orta sınıf
reformcularının işbirliğini sağlamaya yönelik bir konferans çağrısı yaptığında, Engels İngiliz işçi
sınıfının burjuva proletaryaya dönüşmesinden söz etti: “İngiliz proletaryası gerçekte giderek daha
fazla burjuva oluyor; öyle ki, tüm ulusların en burjuvası olan bu ulus, gözüktüğü kadarıyla, nihai
olarak, bir burjuvazinin yanı sıra bir burjuva aristokrasiye ve bir burjuva proletaryaya sahip olmayı
amaçlıyor. Tüm dünyayı sömüren bir ulus için tabii ki bu belirli bir ölçüde geçerli nedenlere
dayanmaktadır.”

“Burjuva proletarya” kavramının 1858 yılında gündeme gelmesi herhalde 1857 yılındaki ekonomik
krizde İngiliz işçi sınıfının büyük ölçüde tepkisiz kalmasına bağlıydı.

Marx ve Engels, 1848 devrimlerinin yenilgisinin ardından bir iki yıl daha devrim beklediler; bu
beklenti gerçekleşmeyince, umutlarını bir sonraki krize ertelediler. Avrupa, 1850‐1857 döneminde
büyük bir ekonomik canlılık yaşadı. İstihdam arttı, işçi ücretleri yükseldi. Diğer kıtalara göç de işsizliğin
azaltılmasında etkili oldu. Ekonomik büyüme 1857 yılındaki buhranla sona erdi. Ancak bu buhran da
kitlelerin ayaklanmasına yol açmadı. 1860’lı yıllardaki ekonomik büyüme ve 1871‐1873 döneminde
zirveye ulaşan canlanma, kitlelerin sorunlarının kapitalist düzen içinde çözüme kavuşturulabileceği
umutlarını yarattı.(24) Kapitalizmin yarattığı cehennemden kapitalizm içinde, ayaklanmaların, ihtilalin ve
toplumsal devrimin gerekli kıldığı bedellere ve faturalara gerek kalmadan çıkılabileceği umudu
yaygınlaştı. İngiltere’de 1848’e kadarki ayaklanma geleneği hakim sınıfları nasıl eğitmişse, bu
ayaklanmalarda ölüm, idam, hapis ve sürgün biçiminde ödenen bedeller ve bu eylemlerle kalıcı
başarılar elde edilememiş olması da işçi sınıfını “eğitmiş,” işçileri “evcilleştirilmeye” hazır hale
getirmişti. 1857 buhranında İngiliz işçi sınıfının kapitalizme karşı tepkisizliği, bu tepkisizliği açıklama
çabasını gerekli kıldı.

Marx, 16 Nisan 1863 tarihinde Engels’e yazdığı mektupta “İngiliz işçilerinin belirgin burjuva
hastalığı” demektedir.(25)Marx ve Engels, “İngiliz proletaryasının burjuvalaşması”nı (26) İngiltere’nin dünyanın önemli ticariilişkilerindeki tekelci konumuna bağlıyordu. Beklentileri, diğer kapitalist ülkelerin de gelişmesi
sonucunda bu tekel konumunun sona ereceği ve İngiliz işçi sınıfının yeniden radikalleşeceği
doğrultusundaydı.

Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu kitabının 1892 yılında yapılan İngilizce baskısına yazdığı
önsözde, 1 Mart 1885 tarihli bir Londra gazetesinde yayımlanan “1845 ve 1885’te İngiltere” başlıklı
makalesinden uzun bir bölüm aktarıyordu. Bu bölümde şu değerlendirme yer alıyordu: “İngiltere’nin
endüstriyel tekel durumunun olduğu dönemde İngiliz işçi sınıfı, belirli bir ölçüde, bu tekelin
yararlarından payını aldı. Bu yararlar (İngiliz işçi sınıfı, Y.K.) arasında çok eşitsiz bir biçimde dağıtıldı;
ayrıcalıklı azınlık çoğunu cebine attı, ancak büyük kitle de, en azından zaman zaman geçici bir pay aldı.
İşte Owenizmin ölümünden beri İngiltere’de Sosyalizmin hiç olmamasının nedeni budur. Bu tekelin
parçalanmasıyla, İngiliz işçi sınıfı bu ayrıcalıklı konumunu yitirecektir; ayrıcalıklı ve önder konumdaki
azınlık da istisna tutulmaksızın (İngiliz işçi sınıfı, Y.K.) kendisini genel olarak diğer ülkelerdeki işçi
arkadaşlarıyla aynı düzeyde bulacaktır. Ve İngiltere’de Sosyalizmin yeniden varolacak olmasının
nedeni budur.”(27)

Bu dönemde Marx ve Engels’in İngiliz işçi sınıfına ilişkin umutları ve beklentileri gerçekleşmedi.
İngiltere’nin dünya ticareti üzerindeki tekelci konumu sona ererken, kapitalizmin tekelci
aşamasına geçildi. İngiliz kapitalizmi geçmişte ticaretteki tekelci konumundan sağladığı ek geliri (tekel
kârı veya süper kâr) bu kez sanayicilerin tekelleşmesi sayesinde sürdürdü ve İngiliz proletaryasını
beslemeye devam etti. İngiltere’nin tekelci konumunun sona ermesi, kapitalizmin tekelci aşamasına
geçilmesi nedeniyle, İngiliz işçi sınıfının umulan radikalleşmesine yol açmadı.

Marx’ın 11 Şubat 1878 tarihinde Wilhelm Liebknecht’e yazdığı mektup, bu sürecin İngiliz işçi sınıfı
üzerindeki etkisini özetlemektedir: “İngiliz işçi sınıfının ahlakı, 1848 yılından beri yaşanan çürüme
döneminde, bir süreç içinde giderek daha da derin bir biçimde bozuldu ve (İngiliz işçi sınıfı, Y.K.)
sonunda büyük Liberal Parti’nin, yani kapitalistlerin uşağının kuyruğu olmaktan başka bir şey olmadığı
bir noktaya geldi.”

Engels, 12 Eylül 1882 tarihinde Kautsky’ye yazdığı mektupta da şunları belirtiyordu: “Bana, İngiliz
işçilerinin sömürge politikası konusunda ne düşündüklerini soruyorsun. Ne diyeyim, genel olarak
politika konusunda düşündüklerinin tam olarak aynısını: Burjuvaların düşündüğünün aynısını. Burada
işçilerin bir partisi yok; yalnızca Muhafazakarlar ve Liberal‐Radikaller var; ve işçiler de, İngiltere’nin
dünya piyasasındaki tekelinin ve sömürgelerin sağladığı ziyafetten keyifle pay alıyorlar.”(28)
Engels, aynı mektubunda, İngiliz işçilerinin sömürgeler politikası konusunda İngiliz burjuvazisi ile
aynı düşüncede olduğunu ayrıca şöyle belirtiyordu: Hindistan, Mısır ve diğer İngiliz sömürgelerinde
İngiliz sermayeli işletmelerde çalışan ve İngiltere’ye geri gelen işçiler, “şovenist ve sosyal‐emperyalist
duyguların” yayılmasına katkıda bulunuyorlardı. Emperyalist ülkelerin sömürgelerdeki yatırımlarında
çalışan İngiliz işçiler, yerli işçilerle kıyaslanmayacak kadar yüksek ücret alıyorlar ve büyük çoğunlukla,
yerli işçilerle birlikte sermayeye karşı ortak bir tavra girmek yerine, İngiliz sermayedarlarının ve
emperyalist politikalarının yanında tavır takınıyorlardı.

Kautsky, 1899 yılı Kasım ayında yayımlanan “Güney Afrika’daki Savaş” başlıklı yazısında benzer bir
yaklaşım gösteriyordu: “İngiltere’nin işçileri, fethedilmiş bölgelerin halklarıyla ilişkide, ayrıcalıklı bir
sınıf olarak kendi kapitalistleriyle birlikte bir bütün oluşturduklarını hissetmektedirler. İngiliz işçilerine
bu bölgeler yalnızca kapitalistlerin girişimcilik ruhu için değil, fakat aynı zamanda ayrılmalarıyla emek
piyasasını rahatlatacak olan ihtiyaç fazlası proleterler için de; yalnızca zenginlerin daha da zengin
olması için değil, fakat aynı zamanda yoksulların da zengin olmak için bir şansa kavuşmaları için de
(bu şans bir piyango biletininkinden daha yüksek olmasa da); yalnızca dış pazarı genişletmekle
kalmayarak, savaş sanayileri, silahlanma ve denizaşırı mülklerde biriktirilen yağmalarla ülkeye geri
dönenlerin harcamalarıyla iç pazarı da genişleterek sanayii harekete geçirmek (…) için açılmış
gözükmektedir.”(29) Ancak K.Kautsky, 1899 yılındaki bu anlayışını sürdürmedi ve bu analizin siyasal
alandaki sonuçlarını geliştirmedi.

Marx ve Engels’in somut koşulların somut analizini yaptıkları alıntılar, Lenin’in çağdaşı Marksistler
tarafından gözardı edildi. Bunun en önemli nedeni, 19. yüzyılın son on yılında ve 20. yüzyılın ilk on
yılında emperyalist ülkelerde sosyal demokrat partilerin kurulması ve güçlenmesi olsa gerektir. Bu
durum Marx‐Engels’in yukarıdaki tespit ve değerlendirmelerinin önemsiz olduğu sonucuna yol açtı;
hayatın Marx‐Engels’i haksız çıkarttığı düşünüldü. Ortada güçlü ve iktidara yürüyen sosyal demokrat
partiler vardı. Amaç sosyalizmdi ve işçi sınıfı sosyalizmi benimsiyor, bu amaçla örgütleniyor ve
mücadele ediyordu. Muzaffer proletarya, sömürge halklarını da emperyalist baskı ve sömürüden
kurtaracak olan güçtü.

Gözden kaçan nokta, emperyalist ülkelerde işçi sınıflarının emperyalist politikalardan yararlanarak
hak ve özgürlüklerini geliştirdiği ve bu süreçte devrimci kimliğini yitirdiğiydi. Bu olgu ve II.
Enternasyonal’in 1912 yılında aldığı radikal kararların hiçbir anlam ve öneminin olmadığı, 1914 yılında
Dünya Savaşı’nın patlamasıyla kanıtlandı. Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları kapitalizmin mezar
kazıcıları olmaktan çıkıp, kapitalizmin payandalarına dönüşmüşlerdi. 1914 yılında emperyalist
ülkelerde işçi sınıfları da, II. Enternasyonal’in 1912 yılındaki kongresinde emperyalist savaşı iç savaşa
dönüştürme kararları almış olan sosyal demokrat partiler de “sosyal emperyalist” oldu ve kendi
ülkelerinin emperyalist politikalarını destekledi.

Lenin ise kapitalizmin bu yeni aşamasının somut analizini yapıyor, emperyalist ülkelerin işçi
sınıflarının ve sosyal demokrat partilerinin oportünizm ve revizyonizmini saptıyordu.
Bu doğrultuda saptama yapan bir kişi de, ABD’deki Sosyalist Emek Partisi önderlerinden Daniel De
Leon idi. D.D.Leon, Amerikan Emek Federasyonu (AFL) önderlerini “kapitalist sınıfın emek teğmenleri”
olmakla suçluyordu.(30) Lenin de, Emperyalizm kitabının 1920 yılındaki baskısına yazdığı önsözde
“kapitalist sınıfın emek teğmenleri” ifadesini kullanıyordu.(31) Emperyalizm kitabında tekellerin
süperkârları ile işçi aristokrasisi arasındaki ilişki çeşitli yerlerde incelendi.(32)
Julian B.Marchlewski de 1904 yılı sonlarında yayımlanan makalesinde şöyle diyordu: “Tröst
sisteminin doğal bir özelliği de çalışmalarının niteliği ve ücretlerinin düzeyi sayesinde işçi kitlesinin
üstüne yükselen ve bunun sonucunda kendi sınıfıyla belirli bir çelişki içine giren bir işçi tabakası
yaratmasıdır. (…) Tröstlerin göreceli olarak iyi ücretli işçilerinin kapitalizmin savunma askerleri haline
dönüşme tehlikesi, hiçbir yerde Amerika’dakinden daha büyük değildir.”(33)

Lenin, emperyalizm konusundaki analizlerine dayanarak, “ezen ulus” ve “ezilen ulus” kavramlarını
kullanmaya ve siyasal mücadelede “ezilen ulus”lara önem vermeye başladı. 1918 yılında Volga
Tatarlarından ve “Müslüman Bolşevik” Mir‐Said Sultan Galiev de “proleter ulus” kavramını
kullanıyordu.(34)

Lenin, “Emperyalizm ve Sosyalizmde Bölünme” yazısında bu konuyu şöyle ele alıyordu:
“İngiltere’nin tekel durumu niçin İngiltere’de oportünizmin (geçici) zaferini açıklamaktadır? Çünkü
tekel durumu süperkârlar, yani dünyanın her tarafında normal ve geleneksel olan kapitalist kârlarının
üstünde ve ötesinde kâr fazlası getirmektedir. Kapitalistler bu süperkârların bir bölümünü (ve bu söz
konusu olduğunda, hiç de küçük bir bölümü değil) kendi işçilerine rüşvet vermekte, belirli bir ulusun
işçileri ile onların kapitalistleri arasında başka ülkelere karşı ittifak benzeri bir şey yaratmakta
kullanabilmektedir… Süperkârlar ortadan kalkmamıştır; hâlâ varlığını sürdürmektedir. Ayrıcalıklı, mali
açıdan zengin bir ülkenin tüm diğer ülkeleri sömürmesi devam etmektedir ve daha yoğunlaşmıştır.”(35)
Lenin, “Emperyalizm ve Sosyalizmdeki Bölünme” yazısında İngiliz işçi sınıfının durumunu şu şekilde
değerlendiriyordu: “Marx da, Engels de dünya kapitalizminin, 1898‐1900 yıllarından daha erken
başlamamış olan emperyalist dönemini görecek kadar yaşamadı. Ancak ingiltere’nin ilginç bir özelliği,
daha ondokuzuncu yüzyılın ortasında bile emperyalizmin en az iki önemli ayırt edici özelliğini
göstermiş olmasıdır: (1) Geniş sömürgeler ve (2) tekel kârı (dünya piyasasındaki tekelci konumu
nedeniyle). Her iki açıdan da İngiltere bu tarihte kapitalist ülkeler arasında bir istisna oluşturuyordu
ve Engels ve Marx, bu istisnayı incelerken, çok açık ve kesin bir biçimde bunun İngiliz işçi hareketinde
oportünizmin (geçici) zaferi ile bağına işaret ettiler.”(36)

Lenin, 1915 yılında yazdığı “Devrimci Proletarya ve Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı”
yazısında şöyle demektedir: “Sosyal Demokrat programın odak noktası, emperyalizmin özünü
oluşturan ve sosyal şovenistler ve Kautsky tarafından hilekârlıkla kaçınılmış olan, milletlerin ezen ve
ezilen olarak bölünmesi olmalıdır.”(37)

Lenin, 1916 Ekiminde yayımlanan bu yazısında, işçi sınıfının bütünü ile işçi sınıfının bazı katmanları
arasında bir ayrım yapıyordu: “O günlerde bir ülkenin işçi sınıfına onyıllar boyunca rüşvet vermek ve
onu baştan çıkartmak mümkündü. Ancak bugün bu, olanaksız değilse de, olası değildir. Diğer taraftan
her emperyalist ‘Büyük’ Güç, ‘işçi aristokrasisi’nin (İngiltere’de 1848‐68 döneminde olduğundan)
daha küçük tabakalarına rüşvet verebilmekte ve vermektedir. Eskiden, Engels’in o çarpıcı derin
ifadesini kullanarak, bir ‘burjuva işçi partisi’ yalnızca bir ülkede ortaya çıkabilirdi, çünkü yalnızca o
ülke bir tekel durumundan yararlanabiliyordu, ancak, diğer taraftan, bu olgu uzun bir süre varlığını
sürdürebilirdi. Şimdi ise bir ‘burjuva işçi partisi’ tüm emperyalist ülkelerde kaçınılmaz ve tipik
durumdur; ancak yağmanın paylaşılması konusunda sürdürdükleri umutsuz mücadele dikkate
alındığında, böylesi bir partinin birkaç ülkede uzun bir süre kalabilmesi olası değildir.”(38)
Lenin, 1916 yılı ilkbaharında yazılıp ilk kez 1917 yılı ortalarında yayımlanan, Emperyalizm
kitabında, İngiltere’nin tüm dünyayı sömürmesi, dünya piyasasındaki tekelci konumu ve “sömürge
tekeli” nedeniyle büyük kârlar elde ettiğini belirttikten sonra, İngiliz proletaryasının bir kısmının
burjuva olduğunu, proletaryanın bir kısmının da burjuvazi tarafından satın alınmış veya en azından
beslenen kişilerce yönetilmeye izin verdiğini söylemektedir.(39)

Bu değerlendirme, iki yıldan daha uzun bir süredir devam eden Dünya Savaşı koşullarında
geçerlidir; burjuvazi emperyalist sömürüden elde ettiklerini savaş koşullarında işçi sınıfının tümüne
bölüştürememektedir. Ayrıca, bu yıllarda Bolşeviklerin beklentisi ve umudu, Avrupa’da devrimci bir
dalganın yeniden yükselmesidir. Bu nedenle, Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin işçi sınıflarının bir
bütün olarak “satın alınabilmesi” olasılığı düşük görülmektedir. Ancak daha sonraki yıllardaki
gelişmeler, bu olasılığın gerçeğe dönüştüğünü göstermiştir.

Lenin, 1915 yılı ortalarında yazdığı “Barış Sorunu” yazısında “ezen millet” ve “ezilen millet”
kavramını kullanmaktadır: “Biz emperyalizme, yani kapitalizme karşı devrimci mücadeleden yanayız.
Emperyalizm, bazı diğer milletleri baskı altında tutan milletlerin İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya,
Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, vd.), bu baskıyı yaygınlaştırma ve artırma ve sömürgeleri yeniden
paylaşma mücadelesinden oluşmaktadır. (…) Baskıcı milletlerin herhangi birinin baskı altındaki
milletlerin kendi kaderlerini belirleme hakkını (yani ayrılma hakkını) tanımayan ve bunun için
mücadele etmeyen bir sosyalisti, gerçekte bir sosyalist değil, bir şovenisttir.”(40)

Lenin, bu alıntının devamında da milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını özellikle sömürgeler
için savunduğunu belirtmekte, ezen millet ve ezilen millet kavramlarını vurgulamaktadır.
Lenin, Emperyalizm kitabında da şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Giderek artan sayıda küçük
veya zayıf milletin, bir avuç en zengin ve en güçlü millet tarafından sömürülmesi.”(41)
Lenin, Komünist Enternasyonal’in 1920 Temmuz’unda toplanan İkinci Kongresi’ne sonduğu rapor
taslağında da “ezilen, bağımlı ve kullaştırılmış milletler ile ezen, sömüren ve egemen milletler”
kavramlarını kullanmaktadır.(42)

Emperyalistler dünyayı paylaşmış, sömürgeler üzerindeki baskı ve sömürüyü artırmış ve
kapitalizmin eşit olmayan gelişim kanununa uygun biçimde, sömürgelerin yeniden paylaşımı
gündeme gelmiştir. Emperyalizm dünyaya barış değil, savaş getirmiştir. Savaş ise emperyalist
ülkelerin işçi sınıflarının çalışma ve yaşama koşullarını kötüleştirmekte, emperyalist ülkelerde bile
devrimin altyapısını oluşturmaktadır.

Lenin’i, emperyalizm konusuyla uğraşan çağdaşlarının önemli bölümünden ayıran temel
özelliklerden biri de, emperyalizmin savaşlara yol açması tespiti ve emperyalist savaşın iç savaşa
dönüştürülmesi talebi ve çabasıdır.

Hobson, kapitalizmin krizlerinin emperyalist politikalarla aşılmaya çalışılmasının sorunlara neden
olduğunu ileri sürerek, kapitalist ülkelerin kendi iç pazarlarını genişletmek için daha adaletli bir gelir
dağılımına yönelmeleri, ücretleri artırarak iç talebi güçlendirmeleri ve böylece kapitalizmin eksik
tüketim kaynaklı krizlerini engellemeleri önerisini yapmaktadır.

Rosa Luxemburg, kapitalist üretim ilişkileri içinde üretilen artık değerin iç pazarda
gerçekleştirilmesinin, diğer bir deyişle, üretilen ürünlerin iç pazarda satılmasının yeterli olmadığını,
kapitalizmin sürekli yeni alanlara yayılmak ve buralarda da kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmek
zorunda olduğunu düşünüyor; ancak bu yayılmanın sınırlarına erişilmesiyle birlikte, kapitalist
ülkelerde ciddi ekonomik krizlerin yaşanacağını bekliyordu. R.Luxemburg, emperyalist politikaları, el
konan artık değerin gerçekleştirilmesi açısından önemsiyordu ve yayılmanın durmasıyla kapitalizmin
tıkanacağı, kapitalist ülkelerin işçi sınıflarının hareketleneceği düşüncesindeydi.

Karl Kautsky ise, bir olasılık olarak ortaya attığı “ultraemperyalizm” görüşüyle, emperyalistler
arasında bütünleşme ve iç sorunların görüşmeler yoluyla çözüme kavuşturulması sayesinde dünya
barışı olasılığından söz etmekteydi. Kautsky, 1914 Eylülünde yayımlanan “Emperyalizm” yazısında
şunları söylüyordu: “Bu nedenle, tamamiyle ekonomik bakış açısından, kapitalizmin hâlâ yeni bir
aşamadan geçmesi, kartel politikasının dış politikaya aktarılması olanaksız değildir: Tabii ki
emperyalizmle olduğu kadar enerji bir biçimde mücadele etmemiz gereken ve ancak tehlikeleri farklı
bir yönde bulunan, silahlanma yarışında ve dünya barışına tehdit yönünde olmayan bir ultraemperyalizm
aşaması.”(43)
Lenin, ultraemperyalizm konusunda N.Bukharin’in Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi (44) kitabına
1915 yılı Aralık ayında yazdığı önsözde şunları söyledi:
“Gelişme eğiliminin, istisnasız tüm işletmeleri ve istisnasız tüm devletleri içine emecek tek bir dünya
tröstü doğrultusunda olduğu konusunda hiçbir kuşku yoktur. Ancak bu gelişme öylesine koşullarda, öylesine
bir hızda, öylesine çelişkiler, zıtlaşmalar ve ayaklanmalar (yalnızca ekonomik değil, fakat aynı zamanda siyasi,
ulusal, vb.) içinde geçerek olur ki, emperyalizm kaçınılmaz olarak patlayacak ve bir dünya tröstü ortaya
çıkmadan uzun süre önce, ‘ultra‐emperyalizm’, ulusal finans kapitallerin dünya ölçeğinde bütünleşmesi
gerçekleşmeden önce kapitalizm kendi zıttına dönüşecektir.(45)

Lenin’i ve benzeri düşünürleri revizyonistlerden ayıran temel noktalardan biri, emperyalizmin
savaşa yol açıp açmaması konusundaydı. Revizyonistler, tekelleşmenin daha rasyonel bir kapitalizme
yol açacağı, silahlanma yarışının ve savaşlarının yerinin dünya barışının alacağı beklentisi içindeydi.
Tekelleşme üretimin sosyalleşmesini daha ileri düzeylere taşıyacak ve sosyalizme barışçıl yollardan
geçişin maddi koşullarını oluşturacaktı. Bu anlayış, Kautsky’nin ultraemperyalizm tezinin yanı sıra,
Avrupa Birleşik Devletleri tartışmasında da gündeme geldi.

Otto Bauer ve Parvus (Alexander Helphand) 1907 yılında Avrupa Birliği’nin kurulmasını önerdi.
Otto Bauer, Milliyetler Sorunu ve Sosyal Demokrasi çalışmasında şöyle yazıyordu: “Avrupa Birleşik
Devletleri bu nedenle artık bir rüya olmaktan çıkacak, ulusların uzunca bir süre önceden başlattıkları
ve şimdiden belirgin olmaya başlayan güçlerin etkisiyle son derece hızlanacak olan bir hareketin
kaçınılmaz nihai amacı olacaktır.” Parvus ise Sömürge Politikası ve Çöküş başlıklı çalışmasında
emperyalist güçler arasındaki sömürge savaşları ve silahlanma yarışı olasılığına karşı çıkıyor ve
“demokrasi, Avrupa Birliği, serbest ticaret” çağrısında bulunuyordu.(46) Bu konu, Almanya Sosyal Demokrat Partisi milletvekillerinden Ledebour’un parlamentoda 3 Nisan 1911 günü yaptığı konuşmada gündeme geldi. Ledebour, “kapitalist toplumdan, kapitalist devlet adamlarından, Avrupa devletlerinin Avrupa Birleşik Devletleri’ni oluşturmak için bütünleşmelerini sağlamalarını talep etti.”(47)

Karl Kautsk, 29 Nisan 1911 günü yayımlanan “Savaş ve Barış, 1 Mayıs Kutlaması İçin Düşünceler”
başlıklı yazısında bu anlayışı Lenin ve arkadaşlarıyla tümüyle zıt düştükleri bir noktaya taşıyordu.
Kautsky şunları yazıyordu:
“Bu nedenle günümüzde yalnızca bir yol var: Avrupa uygarlığının devletlerinin ortak bir ticaret politikası,
federal bir parlamento, federal bir hükümet ve federal bir orduyla bir konfederasyonda birliği –Avrupa
Birleşik Devletleri’nin kuruluşu.
“Buna ulaşılabilirse, müthiş birşey başarılmış olur. Bu Birleşik Devletler öylesine üstün bir güce sahip olur
ki, savaş olmaksızın, diğer tüm ülkeleri, bu işi gönüllü olarak yapmamaları halinde, kendilerine katılmaya,
ordularını tasfiye etmeye ve donanmalarını bırakmaya zorlayabilirler. Ancak böyle bir noktaya gelindiğinde,
yeni Birleşik Devletler’in kendilerinin de silahlı kalması için geren nedenler de ortadan kalkmış olacaktır. O
zaman bizim bugün bırakılmasını talep ettiğimiz tüm silahlanma (daimi ordu, saldırı amaçlı savaş gemileri) ve
aynı zamanda tüm savunma araçları terkedilebilir; halk ordusunun kendisi de artık gerekli olmayacaktır.
“Böylece sonsuz barış çağı güvenceli bir biçimde yerleşecektir ve sınırsız ekonomik olanaklar serbest
kalacaktır.”(48)
Rosa Luxemburg, 1911 Mayısında yayımlanan “Barış Ütopyaları” yazısında bu yaklaşımı sert
biçimde eleştirdi; “Avrupa Birleşik Devletleri” düşüncesinin son çeyrek yüzyıldaki gelişmeler dikkate
alındığında, ekonomik ve toplumsal gelişime tümüyle ters düştüğünü ve “Avrupa Birliği düşüncesinin”
daima burjuva unsurlar tarafından gündeme getirildiğini ve açıkça “gerici bir eğilimi” yansıttığını
belirtti.(49)

Bu anlayışa Lenin de, 1915 yılında yayımlanan “Bir Avrupa Birleşik Devletleri İçin Sloganı Üzerine”
yazısında şöyle yanıt verdi: “Kapitalizm altında bir Avrupa Birleşik Devletleri ya olanaksızdır, ya
gericidir. (…) Kapitalizm altında bir Avrupa Birleşik Devletleri sömürgelerin paylaşımı konusunda bir
anlaşma anlamına gelir. (…) Bir Avrupa Birleşik Devletleri için sloganı yanlıştır.”(50)
İşçi sınıfı ancak ciddi bir mutlak yoksullaşma ve aynı zamanda hakim sınıflar cephesinde ortaya
çıkan büyük bölünmeler veya zayıflama koşullarında ayaklanmak zorunda kalır ve ayaklanır. Bu iki
koşulu ancak büyük iktisadi krizler ve savaşlar yaratabilir. Marx ve Engels, 1848 krizinin ardından
gelen ayaklanmaların yenilmesi sonrasında yeni bir iktisadi kriz beklemişlerdi. Lenin ise gözlerini
emperyalist savaşa dikti. Lenin açısından emperyalistler arasındaki savaş, bu iki koşulu da yaratacaktı.
Hele geçmiş savaşlarla karşılaştırılamayacak kadar kapsamlı bir yıkıma ve can kayıplarına yol açan
Dünya Savaşı, kitlelere devrimden başka seçenek bırakmayacaktı. Savaş, emperyalist politikaları
destekleyerek yaşam standartlarını yükselten ve demokratik hak ve özgürlüklerinin sınırlarını
genişleten emperyalist ülkeler işçi sınıflarının emperyalist savaş sürecinde bu ayrıcalıklarını
yitireceğini, büyük bedeller ödeyip büyük sıkıntılar yaşayacağını, onları ölüme ve yoksulluğa
sürükleyen kapitalizmin payandaları olmaktan vazgeçmekten ve yeniden kapitalizmin mezar
kazıcılarına dönüşmekten başka çarelerinin kalmayacağını düşünüyordu.

Lenin, 6/7 Kasım 1917 günleri başlatılan devrimin ertesi günü (8 Kasım) İşçi ve Asker Temsilcileri
Sovyetlerinin İkinci Tüm Rusya Kongresi’ne barış konusunda sunduğu raporda, savaşan tüm ülkelerde
işçi sınıfları ve tüm emekçilerin savaş nedeniyle tükenmiş, eziyete maruz kalmış ve harabolmuş
olduğunu belirterek, barış çağrısı yapıyordu. (51) Bu konuşmada özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya
işçi sınıflarının geçmiş mücadelesi övülüyor, bu “proleter kahramanlık ve tarihsel yaratıcı çalışma
örneklerini” vermiş olan bu işçi sınıflarının “insanlığı savaşın dehşetinden ve onun sonuçlarından”
kurtarma göreviyle karşı karşıya bulunduğu hatırlatılıyordu.(52) Barış, Dünya Savaşı’nın büyük bir
yoksulluğa ve yıkıma yol açtığı koşullarda, emperyalist ülkelerde şovenizmi çökertecek ve işçi
sınıflarının ayaklanarak iç savaş çıkartmalarının, iktidara gelmelerinin koşullarını yaratacaktı.
İlk başta umut, emperyalist ülkelerdeydi. Lenin 22 Kasım 1919 tarihinde Doğu Halkları Komünist
Örgütlerinin İkinci Tüm Rusya Kongresi’nde yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Herkes
bilmektedir ki Batı Avrupa’da sosyal devrim büyük bir hızla olgunlaşmaktadır ve aynı şey Amerika’da
ve Britanya’da da olmaktadır.”(53) Aynı konuşmada şu değerlendirmeler de yer alıyordu: “Sosyalist
devrim her ülkede devrimci proleterlerin yalnızca veya ağırlıkla kendi burjuvazilerine karşı verdikleri
bir mücadele olmayacak; hayır, emperyalistlerin ezdiği tüm sömürgelerin ve ülkelerin, tüm bağımlı
ülkelerin, uluslararası emperyalizme karşı mücadelesi olacak. (…) Tüm ileri ülkelerde emekçi hakların
emperyalistlere ve sömürücülere karşı yürüttükleri iç savaş, uluslararası emperyalizme karşı
sürdürülen milli savaşlarla birleşmeye başlamaktadır.” (54) Lenin, aynı konuşmada, 1905 Rus Devrimi
sonrasında gerçekleşen Türkiye, İran ve Çin devrimlerine ve Hindistan’da gelişmekte olan devrimci
harekete dikkat çekmekte ve Avrupalı emperyalistlerin Dünya Savaşı’nda sömürge halklarına askeri
eğitim vererek onları silahlandırdıklarını belirtmektedir. Daha sonraki değerlendirmesi de şöyledir:
“Yaşadığımız devrimde Doğu’nun uyanması döneminin yerini, Doğu halklarının tümünün tüm
dünyanın kaderinin belirlenmesine katılacakları bir dönem almaktadır.” (55)
Sömürge ve yarı‐sömürge ülkelerin halkları, emperyalizme karşı mücadeleye aktif olarak
katılmaktadır ve dünya devrimci hareketinin önemli dayanaklarından birisini oluşturmaktadır.
İngiltere’de 19. yüzyılda birçok kişi ve kuruluş, İngiltere’nin sömürgelerdeki “uygarlaştırıcı
misyonu”na inanıyordu. Ancak, sömürgelerdeki yerlilere yardımseverlik duygularıyla ve adaletli bir
biçimde yaklaşılmalıydı. İngiliz işçi hareketi de bu anlayışı benimsedi. Avam Kamarası’nda
sömürgecilik konuları tartışıldığında, sendikalar ve temsilcileri İmparatorluğu ve sömürge sistemini
veri kabul ediyor; ancak sömürgelerde sendikal hakların tanınmasını ve angaryaya karşı çıkılmasını
istiyorlardı.(56)

İngiliz işçi sınıfı ve sendikacılık hareketi, sömürgeciliğin ortadan kaldırılmasını, sömürgelere
bağımsızlık verilmesini ve sömürge halklarının demokrasiye kavuşmasını savunmadı. Demokrasinin
beşiği olduğu ileri sürülen İngiltere’de sermayedar sınıf da, işçi sınıfının çok büyük kesimleri de,
sömürge sisteminin devamını savundu ve bağımsızlığın olmadığı bir ülkede demokrasinin
varolamayacağı gerçeğini görmezden geldi. İngiliz Sendikalar Kongresi’nin 1916‐1968 dönemi genel
kurul raporları ve tutanaklarında, 1925 Kongresi dışında, sömürgelerin bağımsızlığını isteyen karar
kabul edilmemiştir.

Bu gelişmeler Marx’ın İngiltere ve hatta gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıflarına kısa dönemde
bağladığı umutların değişmesine yol açtı. “Marx 1870 yılından itibaren Rusya’ya bazı umutlar bağlamaya başladı… Marx’ın son yıllarına bir kendini geri çekme ve hayal kırıklığı havası hakimdir. Göreceli olarak daha az yazdı ve siyasal açıdan hemen hemen faaliyetsizdi. (…) Ölümünden sonra Engels tarafından Kapital İkinci ve Üçüncü Ciltler olarak düzenlenen kitapların ve Artık‐değer Teorileri’nin malzemesinin çoğu gerçekte 1867 yılında Kapital’in Birinci Cildi’nin yayımlanmasından önce yazılmıştı. Marx’ın önemli yazılarından, bazı mektupları dışında, yalnızca Gotha Programı’nın Eleştirisi (1875) Komün’ün yenilgisinden sonradır.”(57)

“1860’ların sonlarından itibaren Marx, ciddi bir biçimde, burjuva toplumunun devrilmesine yönelik üç
çizgideki bu dolaylı strateji yaklaşımını öngörmeye başladı; bunların ikisinin kahince olduğu kanıtlandı ve
birinde ise yanılmıştı: sömürge devrimi, Rusya ve Birleşik Devletler. Bunların birincisi, İrlanda devrimci
hareketinin ortaya çıkışı yoluyla hesaplarına dahil oldu. Ingiltere bu dönemde proletarya devriminin geleceği
açısından belirleyici önemdeydi, çünkü sermayenin merkeziydi, dünya piyasasının hakimiydi ve aynı
zamanda ‘bu devrimin maddi koşullarının belirli bir derecede olgunluğa ulaştığı tek ülkeydi.’ Bu nedenle
Enternasyonal’in ana amacı İngiliz devrimini hızlandırmak olmalıydı ve bunu yapabilmenin tek yolu da
İrlanda’nın bağımsızlığının kazanılmasıydı. İrlanda devrimi (veya daha genel ifadeyle, bağımlı halkların
devrimi) kendilerine sağlayacağı yarar açısından öngörülmüyordu; metropol kapitalizmin Aşil’in topuğu
olarak, merkezi burjuva ülkelerde devrimin muhtemel hızlandırıcısı olarak değerlendiriliyordu.” “Rusya’nın
rolü belki daha da ihtiraslıydı. 1860’lı yıllardan itibaren bir Rus devrimi yalnızca bir olasılık olmaktan çıkmış,
bir ihtimal ve hatta bir kesinlik haline gelmişti.”(58)

Hobsbawm, Marx’ın sömürgelerdeki mücadelenin metropol ülkedeki devrimci hareket üzerindeki
etkisi konusunda bir başka yazısında şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
“İngiltere’deki durumu devrimcileştirmede Marx’ın ana reçetesi İrlanda aracılığıylaydı, yani sömürge
devriminin desteklenmesinin dolaylı aracılığıyla; böylece İngiliz işçilerini İngiliz burjuvazisine bağlayan
önemli bağ tahrip edilecekti. Marx’ın da kabul ettiği gibi, başlangıçta İrlanda’nın İngiliz proletaryasının
zaferiyle kurtulmasını bekliyordu. 1860’lı yılların sonlarından itibaren tam tersi görüşü benimsedi; şöyle ki,
geri ve sömürge ülkelerdeki devrimler belirleyici olacaktı ve bunların kendileri metropolleri
devrimcileştirecekti… İrlanda iki açıdan engelleyici oluyordu: İngiliz işçi sınıfını ırk temelinde bölüyordu ve
böylece İngiliz işçisine bir başkasını sömürmede kendi yöneticileriyle belirgin bir ortak çıkar sunuyordu.”(59)
Hobsbawm, aynı yazısında, Marx’ın Laura ve Paul Lafargue’a 5 Mart 1870 tarihinde yazdığı
mektuptan şu alıntıyı yapmaktadır: “Eğer Avrupa’nın toplumsal gelişmesini hızlandıracaksak, resmi
(yani hakim sınıf) İngiltere’nin felaketini hızlandırmalıyız. Bu ise İrlanda’da, İngiltere’nin en zayıf
noktasında bir darbeyi gerektirmektedir. Eğer İrlanda kaybedilirse, İngiliz ‘İmparatorluğu’ biter ve
İngiltere’de bugüne kadar uykucu ve yavaş bir biçimde gelişmiş olan sınıf mücadelesi daha keskin
biçimler alacaktır. Ancak İngiltere tüm dünyada kapitalizmin ve toprak ağalığının metropolüdür.”(60)

Marx, I. Enternasyonal Genel Konseyi’nin 1 Ocak 1870 tarihli toplantısından sonra bir genelge
hazırladı ve bu genelge elle çoğaltılarak dağıtıldı. Marx, 28 Mart 1870 tarihinde Ludwig Kugelmann’a
yazdığı gizli mektupta da bu genelgedeki aşağıda yer alan bölümü de kullandı.
“Genel Konsey 1 Ocak 1870 günlü olağanüstü toplantısında kararlaştırdı:…
“İrlanda affı konusunda Genel Konsey’in Kararlarına İlişkin Soru.
“Eğer İngiltere Avrupa toprak ağalığının ve kapitalizminin koruyucusuysa, resmi İngiltere’ye önemli bir
darbe indirilebilecek tek nokta İrlanda’dır.
“İlk olarak, İrlanda İngiliz toprak ağalığının koruyucusudur. Toprak ağalığı eğer İrlanda’da çökerse,
İngiltere’de de çökecektir… İrlanda’da toprak ağalığı yalnızca İngiliz ordusu tarafından sürdürülmektedir.
Eğer bu iki ülke arasında zorla gerçekleştirilen birlik sona ererse, İrlanda’da derhal bir toplumsal devrim –bir
ölçüde geri bir biçimde olsa da‐ patlayacaktır. İngiliz toprakağalığı yalnızca servetinin önemli bir kaynağını
yitirmekle kalmayacak, aynı zamanda en büyük moral gücünü –İngiltere’nin İrlanda üzerindeki hakimiyetini
temsil etme gerçeğini‐ yitirecektir. Diğer taraftan, İngiliz proletaryası, kendi toprak ağalarının İrlanda’daki
iktidarını sürdürerek, onların İngiltere’de zarar görmemesini sağlamaktadır.
“İkinci olarak, İngiliz burjuvazisi, yoksul İrlanda halkını zorla göç ettirerek İngiltere’nin işçi sınıfını daha da
aşağılara çekerek, yalnızca İrlanda’daki yoksulluğu sömürmekle kalmamaktadır. Aynı zamanda proletaryayı
birbirine düşman iki kampa bölmüştür. Kelt işçisinin ateşli isyankarlığı, Anglo‐Sakson’un istikrarlı yumuşak
tabiatı ile iyi karışmamaktadır; gerçekte ise, İngiltere’nin önemli endüstriyel merkezlerinin tümünde İrlandalı
ve İngiliz proleterlar arasında derin bir karşıtlık bulunmaktadır. Sıradan bir İngiliz işçisi, ücretlerini ve yaşam
standardını düşüren bir rakip olarak İrlandalı işçiden nefret etmektedir. Ayrıca onun için ulusal ve dini
antipati hissetmektedir; bu durum, Kuzey Amerika’nın güney eyaletlerindeki yoksul beyazların siyah kölelere
ilişkin tavrının aynısı gibidir. İngiltere’de proleterlerin bu iki grubu arasındaki karşıtlık yapay olarak
sürdürülmekte ve bu bölünmenin iktidarlarını korumanın gerçek sırrı olduğunu iyi bilen burjuvazi tarafından
teşvik edilmektedir…

“Son olarak, eski Roma’nın devasa ölçüde sergilemiş olduğu olgu bugün İngiltere’de görülebilir. Başka bir
halkı baskı altına alan bir halk kendi zincirlerini döver.”
Marx’ın İrlanda’ya ilişkin saptamaları önemlidir. Ancak “başka bir halkı baskı altına alan bir halk
kendi zincirlerini döver” ifadesi yanlış anlaşılmamalıdır. Emperyalizm, bir halkın başka bir halkı baskı
altına alarak burjuva demokrasisini yaşayabilmesini sağlamıştır. Emperyalist ülkelerde burjuva
özgürlüklerin ana dayanaklarından biri sömürge/yarı‐sömürge/yeni‐sömürge ülkelerin halklarının
“baskı altına alınması”dır. Burjuva demokrasisinin de bir sınıf diktatörlüğü olduğu, ancak daha geri
toplumsal ilişkilerin de ilerisinde olduğu dikkate alınmalıdır.

Engels 1872 yılı ilkbaharında girdiği bir tartışmada, İrlanda’nın yaşadığı 700 yıllık baskının gözardı
edilemeyeceğini belirttikten sonra, İrlandalı işçilerin bağımsızlık mücadelesini reddetmesi talebinin
Enternasyonal’in ilkeleriyle ortak hiçbir yanının olmadığını söyledi. Şöyle dedi: “Eğer fetheden ulusun
üyeleri, fethettikleri ve hakimiyetleri altında tuttukları ulustan, kendi özel milliyetlerini ve durumlarını
unutmalarını, ulusal farklılıkları kenara atmalarını ve benzeri şeyleri isterlerse, bu, enternasyonalizm
değildir; yapılan, onlara boyunduruğa boyun eğme vaazı vermekten ve fethedenin hakimiyetini
enternasyonalizm örtüsü altında meşru kılma ve sürdürme çabasından başka birşey değildir.”(61)

Karl Kautsky’ye göre, Almanya Sosyal Demokrat Partisi, “devrimciydi, ancak devrim yapan bir parti
değildi.” 1890 yılında Alman sosyal demokratları, kapitalist toplumun gelişmesinin kendiliğinden çok
sıkıntılı bir aşamaya ulaşacağına ve kaçınılmaz olarak sosyalist bir topluma evrileceğine inanıyorlardı.
August Bebel, sokak kavgalarına, barikatlara ve benzeri ayaklanmalara karşı çıkıyordu.(62) Alman sosyal
demokratlarına göre, kapitalizm ve sınıf hakimiyetine dayalı devlet kendiliğinden çökmeye
mahkumdu. Almanya Sosyal Demokrat Partisi bir gün mutlaka parlamentoda mutlak çoğunluğu
sağlayacaktı. Bunun için ayrı bir mücadele gerekmeyecekti. İktidara gelmelerinden sonra hakim
sınıfların anayasadışı yöntemlere başvurmaları, bir darbe teşebbüsünde bulunmaları durumunda da,
başta genel grev olmak üzere, eldeki tüm olanaklarla karşılık verilecekti. Bu anlayış, ihtilalciliğini
yitirmiş Alman işçi sınıfına uygun bir modelin, Marksist determinizm cilasıyla sunulmasıydı.

19. yüzyılın sonlarında Alman Marksistlerinin reformistleşmiş bir işçi sınıfıyla ilişkilerini
sürdürmede karşılaştıkları zorluk, bir yazar tarafından şöyle ifade edilmektedir: “Parti üyelerinin
devrimci olmayan anlayışları, partinin bir süreç içinde kazanmış olduğu güçlü siyasal konumdan tutarlı
bir biçimde yararlanılmasının önündeki engellerden birini oluşturuyordu; parti üyeleri mevcut devlete
ve toplumsal düzene karşı devrimci faaliyetin gerektirdiği görevleri yerine getirmeye hazır değillerdi.
Eğer partinin önderleri kitlelerden devrimci siyasal mücadeleye katılmalarını ve elde edilmiş
kazanımları bir kez daha tehlikeye atmalarını istemiş olsalardı, kendilerini tabandan tecrit edilmiş
olarak bulurlardı.”(63)

Alman işçi sınıfı emperyalist dönemde kapitalizmle uzlaşınca, Alman sosyal demokratları da
uzlaştı. Reformistleşen Alman işçi sınıfı, Alman Marksistlerinin revizyonistleşmesine yol açtı.
Almanya yeni sömürgeler elde etmek için, yayılmacı bir politika izliyordu. Bu yayılmanın, kısa
vadede Alman işçilerine de yarar sağlayacağına inanılıyordu. Alman sendikaları ve işveren örgütleri, 2
Ağustos 1914 günü yaptıkları anlaşmayla, bütün grevleri durdurdular. Sendikaların bu tavrı, savaş
coşkusunu yaşamaya başlayan üye tabanının havasının da yansımasıydı. Alman Parlamentosu 4
Ağustos 1914 günü savaş kredilerini oy birliğiyle kabul etti. Sosyal demokratların hepsi hükümete
savaş kredisi açılması için destek verdi. Sosyal demokratlar içinde muhalif konumda olan ve aralarında
Karl Liebknecht’in de bulunduğu 14 milletvekili de çoğunluğun kararına uydu.

Albert Merrheim, 1914 yılında savaşa karşı çıkmış olmaları durumunda başlarına gelecekler
konusunda şu değerlendirmeyi yapıyordu: “İşçiler, karşısında direnilemeyecek bir milliyetçilik
dalgasına kapılmıştı ve bizi vurmayı polise bırakmazlardı. Bizi kendileri vururlardı.”(64)
Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin işçi sınıfları, bir yandan
sürdürülen şovenist politikanın etkisiyle, diğer yandan emperyalist politikaların kendi üzerindeki yükü
azaltacağı ve yeni olanaklar sağlayacağı umuduyla, savaşı destekliyordu. Politikalarını işçi sınıfı
üzerine inşa eden sosyalistlerin çok büyük bölümü de, işçi sınıflarıyla ters düşmemek ve burjuvazinin
saldırılarına karşı kendilerini koruyabilmek amacıyla, savaşı desteklediler. Bu konuda yalnızca Rus
Bolşevikleri ve Sırp sosyalistleri açık bir savaş karşıtı tavır takındı. İtalyan Sosyalist Partisi de savaşı
desteklemeyi reddetti ve İtalya’nın 1915 Mayıs’ında savaşa girmesi sırasında savaş kredilerine karşı
oy kullandı. Alman ve Avusturya sosyal demokratları, İngiliz İşçi Partisi ve Sendikalar Kongresi (TUC),
Fransız sosyalisti Guesde, anarkosendikalist Jouhaux, Rus Marksizminin ünlü kuramcısı Plekhanov ve
Rus anarşisti Kropotkin, “düşman”a karşı kendi devletlerini destekledi. Almanya’da Kautsky,
İngiltere’de Keir Hardie gibi bazı kişiler de, “parti bütünlüğü”nü korumak ve “ihanet” suçlamasından
kurtulmak için bu konuda tavır açıklamadı.(65)

1900’lerin başlarında özellikle İngiliz ve Alman işçi sınıfları, 1848 ve öncesinin kendiliğindenci
ihtilalci geleneğini yitirmiş durumdaydı. Emperyalizm öncesi dönemde işçi sınıfı kendiliğinden ihtilalci
olabiliyordu. 1848 yılında Fransa’da ve Almanya’da işçi sınıfını barikatlara sürükleyen bir öncü örgüt
yoktu. 1871 Paris Komünü’nü de Paris işçileri kendiliklerinden kurdular. Ancak 1900’lü yılların
başlarında emperyalist ülkelerde işçi sınıflarının kendiliklerinden gelebildikleri en ileri nokta,
sendikacılıktı. Lenin, 1902 yılında Ne Yapmalı’yı yayımladığında ve işçi sınıfına dışarıdan bilinç
götürülmesi gerektiğini belirttiğinde, emperyalist ülkelerin o günkü (ve bugünkü) durumunu
yansıtıyordu. 1917 Mart’ında Rusya’da, 1918 Kasım’ında ve sonrasında Almanya’da yaşananlar, işçi
sınıfının kendiliğindenci bilincinin sendikacılığı aşabileceğini, ancak bu girişimin başarılı olabilmesi için
bir siyasal partinin önderliğinin şart olduğunu gösterdi.

Bu reformist çizgi, sömürgecilik ve emperyalizm konusunda da ortaya çıktı.
Alman işçi sınıfı, sömürgeciliğin getirdiği olanaklardan yararlandı ve son derece bilinçli bir biçimde,
sömürgeciliği destekledi veya en azından bu konuda tam bir duyarsızlık sergiledi. İşçi sınıfının bu
genel tavrının ideolojik alandaki temsilcisi ise, ilk önce Bernstein’dı.
19. yüzyılın sonlarına doğru Alman sosyal demokrasisi Marksist bir çizgi izliyordu. Ancak Alman
Marksistlerinin Alman sömürgeleriyle en ufak bir ilgisi bile yoktu. Sömürgeleri, kamu maliyesi üzerinde bir yük olarak görüyorlardı. (66) Sömürgelerin bağımsızlık kazanması gibi bir anlayışları da
bulunmuyordu. Ancak emperyalist döneme geçişle birlikte, Alman sosyal demokrasisi Bernstein
revizyonizminin etkisi altına girdi ve sömürge sistemini savunmaya başladı. Bernstein’a göre, “üstün”
uygarlıkların, “aşağı”dakiler üzerinde bazı hakları bulunuyordu Sömürgecilik, sosyalistler tarafından
sürdürülürse, “uygarlaştırıcı” bir etki yaratabilirdi. Ayrıca, sömürgelerin işçi sınıfına zarar verdiği
iddiası da doğru değildi.(67)

Bernstein, 1899 yılında yayınlanan Evrimci Sosyalizm kitabında şöyle diyordu: “Alman sosyal
demokrasisinin Alman İmparatorluğu’nun sömürge politikasından korkacağı bir şey yoktur… Tropik
bölgelerin Avrupalılar tarafından işgal edilmesinin yerlilerin hayattan aldıkları zevke zarar vermesi
gerekmez ve bugüne kadar genellikle de böyle olmamıştır. Ayrıca, vahşilerin işgal ettikleri topraklar
üzerinde yalnızca koşula dayalı bir haklarının olduğu kabul edilebilir. Daha yüksek uygarlık nihai olarak
daha yüksek bir hak iddiasında bulunabilir.”(68)

E.Anderson bu süreci şöyle özetlemektedir: “İşçiler, bir süreç içinde, zincirlerinden başka
kaybedebilecekleri çok daha fazla şeyleri olduğunu kavramaya başladılar… Sosyalist düşünce
dünyasında ise bu duygu Eduard Bernstein’ın ‘revizyonizmi’nde ifadesini buldu… Bernstein, özellikle,
kapitalizmde işçi sınıfının payına düşenin sürekli olarak kötüleştiği ve kapitalist toplum düzeninin
felaket biçiminde bir çöküntüye doğru gittiği düşüncesine karşı çıktı… Bernstein’ın ‘revizyonizmi’nin,
savaş öncesi dönemin Alman işçi hareketiyle, Karl Marks’ın uzlaşmazlığı ve Komünist Manifesto’nun
devrimci coşkusundan çok daha fazla bir uyum içinde olduğu konusunda fazla bir kuşku duyulamaz.”(69)
Alman, İngiliz ve Fransız işçi sınıflarının sömürgeler sorununa bakışı konusunda güvenilir ve
kapsamlı bir çalışma, Fritjof Tichelman’ın “Sosyalist ‘Enternasyonalizm’ ve Sömürge Dünyası”
makalesidir.(70) Tichelman’ın belirttiğine göre, Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde sömürgecilik
karşıtı güçlü bir eğilim vardı. Ancak, Almanya güçlenip yayılmacılığa başlayınca, farklı sesler ortaya
çıkmaya başladı. “Almanya’nın, siyasal, ekonomik ve kültürel gücüne gerçekten uyan bir sömürge
imparatorluğu yaratma hakkı” bir süreç içinde kabul edildi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ise
“inanmış reformist çoğunluk, Almanya’nın sömürge imparatorluğunun yeniden canlandırılması
talepleri de dahil olmak üzere, saldırgan bir savaş çabasını koşulsuz olarak desteklemeye
başlamıştı.”(71)

Benzer bir değerlendirme, Gottfried Mergner tarafından da yapılmaktadır. Mergner şöyle
demektedir: “Alman işçi hareketinin enternasyonalizmi, sömürgecilik karşıtlığını içermiyordu. ‘Uygar’
dünyanın (yani, Avrupa’nın endüstrileşmiş uluslarının) insanın gelişiminin en üst noktasını
oluşturduğu varsayımı, Alman işçi hareketinin temsilcilerinin ‘vahşilerle’ (yani, Avrupa sömürgeciliği
tarafından ezilen halklarla) dayanışma içine girmesini önlüyordu.”(72)

“Emperyalizm, çatışma durumlarında daima örgütlü işçilerin ulusal dayanışmasına
güvenebiliyordu.” Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin önderi August Bebel, Alman Parlamentosu’nda
yaptığı konuşmada, sömürgelerle ilgili bilgisinin olmadığını söyleyebiliyordu. 1912 yılına kadar, Afrika
sömürgelerinin halklarıyla Alman Sosyal Demokrasisi birbirini tanımıyordu.(73) Alman işçileri için
“dayanışma, yalnızca kendileriyle eşit olanlar arasında mevcuttu.”(74) Alman işçi sınıfının temsilcileri
Alman Parlamentosu’nda yaptıkları konuşmalarda, sömürgelerin getirisinin düşüklüğünden ve
sömürgelere yapılan büyük devlet harcamalarından yakınıyorlardı.(75) Alman sendikalarının uluslararası
dayanışmasında ise, sömürgelerdeki siyah işgücünün maruz kaldığı acımasız sömürü sistemini
sendikal yardımla değiştirme çabaları yer almıyordu. “Sömürgelerdeki uygarlaşmamış kişilerle
birliktelik” mümkün değildi.(76)

Almanya’da sosyalist solun sömürgeler konusuna yaklaşımındaki çarpıklık, Almanya Sosyal
Demokrat Partisi’nin 1891 yılındaki Erfurt Kongresi’nde kabul edilen programında da görülmektedir.
Programın girişinde şöyle denilmektedir: “Kapitalist bir üretim biçiminin bulunduğu tüm ülkelerde işçi
sınıflarının çıkarları aynıdır… Buna göre, işçi sınıfının kurtuluşu, tüm uygar ülkelerin çalışanlarının eşit
biçimde dahil olacakları bir çalışmadır.”(77)

Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin ve Alman sendikalarının bu tavrı, “enternasyonalizme
ihanet“ olsa bile, Alman işçi sınıfına ihanet değildi. Alman işçi sınıfının kısa ve orta vadeli çıkarları,
Alman emperyalizminin yanındaydı. Alman sosyal demokratları ve sendikacıları da, Alman işçi sınıfının
kısa ve orta vadeli çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu. Evelyn Anderson’un, 1914 yılı Ağustos
ayında Birinci Dünya Savaşı öncesinde savaş kredilerinin oylanmasında Sosyal Demokrat Parti
yöneticilerinin olumlu oy vermeleri konusunda yaptığı değerlendirme, genel politikayı son derece
doğru olarak yansıtmaktadır: “Sosyal Demokrat önderler, konuştuklarında ve davrandıklarında
kesinlikle Alman işçi sınıfına ’ihanet’ etmiyordu. Tam tersine, en basit ifadeyle, kitlelerin dürüst
sözcüleri olarak davranıyorlardı; ve böylece, daha bağımsız bir tavrın yol açabileceği aşırı tepkilerden
kaçınıyorlardı.“(78)

Avrupa sosyalistleri 1914 öncesinde sömürgelerde demokrasi konusuyla ancak çok istisnai
durumlarda ilgilendiler. İkinci Enternasyonal’de sömürge ülkelerin halklarının temsilcileri yoktu.
Ayrıca İkinci Enternasyonal partileri sömürgelere yönelik politikalar konusunda genellikle sessizdi ve
bazı durumlarda emperyalist ülkelerin sömürgecilik politikalarını onaylıyordu. Uygulanan politikaların
sömürgelerde “uygarlaştırıcı bir işlev” yerine getirdiği bile ileri sürülüyordu. Bu anlayış, sömürgeciliğin
emperyalist ülkelerin işçi sınıfları üzerindeki olumlu etkisinin yansımasıydı. Sömürgelerin, daha fazla iş
olanağı, daha ucuz ürünler ve daha güvenceli pazarlar anlamına geldiği biliniyordu.(79)
İşçi sınıfının kısa vadeli çıkarlarındaki bu dönüşüm, onlardan destek isteyen Marksistler arasında
da revizyonizme yol açtı. Bir dönem F.Engels’in en yakınındaki kişi olan Eduard Bernstein’ın ve
Marx’ın ve Engels’in halefi kabul edilen, Kapital’in IV. Cildi olarak bilinen Artık Değer Kuramları’nı
yayımlayan Karl Kautsky’nin Marksizm’den kopmalarına yol açtı. Özellikle Eduard Bernstein,
İngiltere’deki sosyal emperyalist Fabiancılar’dan da etkilenerek, Avrupa’nın işçi sınıflarının
sorunlarının çözümünde başka ülkelerin halklarının ezilmesini ve sömürülmesini kabullenmesi, tüm
dünya halkları için insanca bir yaşam isteyen komünist gelenekten tümüyle kopuştu. İkinci
Enternasyonal içindeki kavga ve ardından yaşanan bölünmenin bir unsuru ihtilale cesaret edip
etmemekse, ikinci unsuru, başka ülkelerin ve halklarının sömürülüp sömürülmemesiydi.
Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin bu çizgisine karşı çıkanlar, Rosa Luxemburg ve Karl
Liebknecht’in önderliğinde 1 Ocak 1916 tarihinde Enternasyonal Grup’u oluşturdular. Bu yapılanma
içinde yer alanlar, 1917 yılı Ocak ayında partiden atıldı. Bu grup, bunun üzerine 1917 yılı Nisan ayında
Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi’ni kurdu.

Alman işçi sınıfının Alman burjuvazisi ile savaş öncesinde yaptığı anlaşma, Alman işçilerinin savaş
nedeniyle önemli hak kayıplarına uğramalarını engelledi; hatta bazı yeni kazanımlar elde edilmesini
sağladı. Ancak savaşın yol açtığı sıkıntılar, bazı büyük işyerlerinde bu politikaya karşı çıkan Devrimci
İşyeri Temsilcileri hareketinin gelişmesine neden oldu.

Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin sosyalistleri veya sosyal demokratları, kendi ülkelerinin işçi
sınıflarının refahı için, başka ülkelerin sömürülmesini kabul ediyorlar, onaylıyorlar ve destekliyorlardı.
Emperyalizme destek verilmesi ise, kapitalizmin güçlendirilmesi anlamına geliyordu. Bu kesimler,
programlarında üretim araçlarının kolektif mülkiyetini belirli bir süre bir hedef olarak korusalar bile,
zaman içinde bundan vazgeçtiler ve kapitalizmi açıkça savunmaya başladılar. İşçi sınıfının çalışma ve
yaşama koşullarının başka ülkelerin sömürülmesi temelinde geliştirilebileceği anlayışı, kapitalizmin
savunulması sonucunu getirdi.

Komünistler ise, belirli bir ülkenin işçi sınıfının ve bir bütün olarak halkının refahının bir başka
ülkenin ve halkının sömürülmesine dayandırılmasına karşı çıkıyorlardı. Kapitalizme karşı mücadele ile
sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele bir bütün olarak kabul ediliyordu. Emperyalizme karşı
çıkılmadan kapitalizmin yıkılamayacağı savunuluyordu.

Bu dönemde sosyalist hareket içinde yeni kavramlar ortaya çıktı.
“Sosyal‐şoven” sözcüğü, “lafta sosyalist, uygulamada şovenist” olduğu ileri sürülen kesimler için
kullanılıyordu. Lenin, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’ni de “sosyal emperyalist” olmakla suçluyordu.
Lenin, 1916 yılı Ekim ayında yazdığı “Emperyalizm ve Sosyalizmdeki Bölünme” yazısına
“Emperyalizmle oportünizmin (sosyal şovenizm biçiminde) Avrupa’da işçi hareketi üzerinde kazanmış
olduğu canavarca ve iğrenç zafer arasında herhangi bir bağ var mı?” sorusuyla başlıyor ve şöyle
devam ediyordu: “Çağdaş sosyalizmin temel sorusu budur.”(80)
İkinci Enternasyonal içindeki bölünme, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sosyalist Enternasyonal ve
Komünist Enternasyonal arasında da devam etti. 1919 yılından itibaren Uluslararası Sendikalar
Federasyonu (IFTU) ile Sendikalar Kızıl Enternasyonali (Profintern) arasındaki en önemli kavga da bu
konudaydı.

Bu nedenle, Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin işçi sınıflarının komünist partilerine verdiği destek
ile sosyalist/sosyal demokrat/işçi partilerine verdiği destek arasındaki fark, kapitalizme ve
emperyalizme karşı çıkış ile emperyalist sömürüden yararlanma karşılığında kapitalizmi destekleyerek
çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirme umudu arasındaki farktır.

Bu nedenle, Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin işçi sınıflarının muhafazakar partilerin yanı sıra
sosyalist/sosyal demokrat/işçi partilerine verdikleri oy, onların emperyalist sömürüye verdiği desteğin
ve sefilleşmesinin göstergesidir.

Bu dönemde Fransa’da yaşanan bir gelişme, emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının ve sosyalist
partilerinin reformistleşmesi ve kapitalist düzenin bir parçasına dönüşmesi açısından çarpıcıydı.
1899 yılında Fransa’da kurulan bir burjuva hükümetine, ülkenin önde gelen bağımsız
sosyalistlerinden Alexandre Millerand ticaret bakanı olarak katıldı. Hükümette “1871 Paris
Komünü’nün kasabı” olarak bilinen General Gaston Gallifet de vardı. Millerand, bakanlık görevi
sırasında, haftalık çalışma süresinin kısaltılması, iş müfettişliği kurumunun güçlendirilmesi, kamu
ihaleleri aracılığıyla çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi olumlu düzenlemeler yapılmasını sağladı.
Bir sosyalistin burjuva hükümetinde görev alması birçok çevre tarafından eleştirildi.
Ancak kapitalist devletin mekanizmalarında yer alarak kapitalizmi dönüştürebilme umudu 19.
yüzyılın sonlarında Avrupa’nın çeşitli ülkelerinin sosyalist partilerinde öne çıktı, hakim oldu.
İngiltere’de Fabian Derneği, Almanya’da Eduard Bernstein, Fransa’da Jean Jaures, Belçika’da
Vandervelde, Avusturya’da Victor Adler, İsveç’de Hjalmar Branting ve İtalya’da Turati bu anlayışı
savunuyordu. Bu anlayış bu ülkelerin işçi sınıflarının geniş kesimlerinin düşüncelerini, niyetlerini ve
çabalarını yansıtıyordu. Bu anlayışı savunanlar, kapitalizmi dönüştürebilmek için gerekli olan burjuva
demokrasinin ve ekonomik kaynakların ancak sömürgeciliğin sürdüğü koşullarda sağlanabileceğini
bilerek, sömürgeciliği, emperyalizmi ve böylece kapitalizmi onaylıyordu.

Marksistler arasında sömürgeler konusunda üç ayrı görüş vardı. Yaygın eğilim, sömürgeciliğe karşı
çıkıyordu. Revizyonistler, sömürgeciliğin sürmesinden yanaydı. Lenin ise sömürgeciliğe karşı çıkmanın
ötesinde sömürge halklarının mücadelesinin devrimci potansiyelini görüyor, “bütün ülkelerin işçileri
ve ezilen halklar, birleşin!” çağrısını yapıyordu.

Lenin, daha 1908 yılında, “Dünya Politikasında Tutuşacak Malzeme” başlıklı yazısında şöyle
diyordu: “Sınıf bilinçli Avrupa işçisinin şimdi Asya’da yoldaşları vardır ve bunların sayısı büyük bir
hızda büyüyecektir.(81) Lenin 1908 yılında yazdığı “Balkanlar ve İran’daki Olaylar” yazısında, Rus‐Japon
Savaşının ve 1905 Rus Devrimi’nin Asya halklarının siyasi uyanışına büyük bir güç verdiğini
belirtiyordu.(82)

Lenin, 1911 yılında yayımlanan bir yazısında da şöyle demektedir: “Rus devrimi Asya’nın her
tarafında bir demokratik devrimler çağı başlattı ve şimdi 800 milyon insan tüm uygar dünyanın
demokratik hareketine katılmaktadır.”(83)

Julian B.Marchlewski, 1912 yılında yayımlanan “Emperyalizm veya Sosyalizm?” makalesinde
emperyalizmin Çin, türkiye ve İran’da yolaçtığı devrimlere değiniyordu.(84) Lenin’in 1913 yılında
yayımlanan “Geri Avrupa ve İleri Asya” yazısında da şu değerlendirme yer almaktadır: “Tüm genç
Asya, yani yüzmilyonlarca Asya emekçisi, tüm uygar ülkelerdeki proletaryada güvenilir bir müttefike
sahiptir. Hem Avrupa halklarını, hem de Asya halklarını kurtaracak olan zaferini yeryüzündeki hiçbir
güç engelleyemez.”(85)

Lenin 1914 yılında yazdığı “Uluslararın Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” çalışmasında Batı Avrupa’da
burjuva demokratik devrimleri çağının kapandığını belirtiyordu. Doğu Avrupa ve Asya’da burjuva
demokratik devrimler dönemi 1905’ten önce başlamamıştı. Rusya, İran, Türkiye ve Çin’de devrimler
olmuştu. Bu olaylar bağımsız ulusal devletler kurmayı amaçlayan bir dizi burjuva demokratik milli
hareketin uyandığını göstermekteydi. Bu durum, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının önem
kazanmasına yol açıyordu.(86)

Lenin, 1916 yılı Nisan ayında yayımlanan “Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin
Hakkı” yazısında şunları yazıyordu: “Sosyalistler sömürgelerin tazminatsız olarak koşulsuz ve derhal
kurtuluşunu talep etmekle yetinmemeli (ve bu talep, siyasi olarak, kendi kaderlerini tayin etme
hakkının tanınmasından başka birşey ifade etmemektedir); bu ülkelerde ulusal kurtuluş isteyen
burjuva demokratik hareketlerdeki daha devrimci unsurlara kararlı bir destek sağlamalı ve onları ezen
emperyalist güçlere karşı ayaklanmalarına (ve eğer ortaya çıkarsa, devrimci savaşa) yardımcı
olmalıdır.(87)

Lenin, 1916 yılı Ekim ayında yazdı “Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı Tartışmasının Özeti” yazısında da,
“sömürgelerin kurtuluşu talebi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasından başka birşey
değildir,” diyordu.(88)

Lenin, 1916 sonbaharında yazdığı Marksizmin Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm çalışmasında
da şu değerlendirmeyi yapıyordu: “Sömürgelerin kurtuluşu ulusların kendi kaderlerini tayini anlamına
gelir. Avrupalılar sık sık sömürge halklarının da uluslar olduklarını unutmaktadır; ve bu ‘unutkanlığa’
hoşgörüyle bakmak şovenizme hoşgörüyle bakmaktır.”(89)

Bu konuda önemli tartışmalardan biri, emperyalizm çağında milli savaşların olup olamayacağı
konusundaydı. Rosa Luxemburg, Sosyal Demokrasinin Krizi, Junius Broşürü adıyla bir çalışma
yayımlamıştı. Kitapçığın yazarının R.Luxemburg olduğu bilinmiyordu. Lenin, 1916 yılı Ekim ayında bu
konuda yayımlanan yazısında bu anlayışa karşı çıktı ve “emperyalizm çağında sömürge ve yarısömürgelerin
verdiği milli savaşlar yalnızca mümkün değil, ayrıca kaçınılmazdır,” dedi.(90) Aynı çalışma,
emperyalist güçlere karşı verilen milli savaşların aynı zamanda ilerici ve devrimci olduğunu
vurguladı.(91)

Lenin’in emperyalizm kuramına katkıları, genellikle zannedildiğinin aksine, Emperyalizm kitabının
dışındaki çalışmalarda öne çıkmaktadır. Lenin için önemli olan, kapitalizmin emperyalizm döneminde
yaşadığı dönüşümün sınıf mücadelesi ve devrim açılarından etkilerini kavrayabilmektir. Lenin,
özellikle yukarıda belirtilen dört noktada öncülü ve çağdaşı Marksistlerden farklı bir anlayışı kavramış
ve bunu siyasi mücadelesinde etkili bir biçimde kullanmıştır.

1 Kitabın İngilizce asıl adı şöyledir: Imperialism, The Highest Stage of Capitalism (A Popular Outline). (Lenin, Collected Works, Vol.22,
December 1915‐July 1916, Progress Publishers, Moscow, 1977), İngilizce kapak, s.185, Rusça original kapak, s.192. Türkçe çevirilerde
genellikle parantez içindeki bölüm belirtilmemektedir.
2 Lenin, a.g.k., 1977, s.266.
3 Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Koç, Y., Batılı İşçi Sömürüye Ortak (Burjuva Proletarya), Bilgi Yay., Ankara, 2005 ve Koç, Y., Avrupa
İşçi Sınıfları, Kapitalizmin Mezar Kazıcılığından Siyasetsizliğe, Epos Yay., Ankara, 2011.
4 Day, R.B.‐Gaido,D., Discovering Imperialism, Social Democracy to World War I, Haymarket Books, Chicago, 2011, s.9‐10.
5 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.10.
6 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.11.
7 Hobson, J.A., Imperialism, A Study, Ann Arbor Paperbacks, Michigan, 1965.
8 Kautsky, K., Socialism and Colonial Policy (1907), www.marxists.org/archive/kautsky/1907/colonial/htm.
9 Day‐Gaido, a.gk.k., 2011, s.476‐477.
10 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.812.
11 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.21‐22.
12 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.26.
13 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.27.
14 Hilferding, R., Finance Capital, A Study of the Latest Phase of Capitalist Development, Routhledge and Kegan Paul, Oxon, 1981.
15 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.55‐56,
16 Lenin, The National Liberation Movement in the East, Third Revised Edition, Progress Publishers, Moscow, 1969, s.28.
17 Lenin, a.g.k., 1969, s.182,183.
18 Lenin, a.g.k., 1977, s.260.
19 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.502; ayrıca bkz. s.517.
20 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.530.
21 Lenin,V.I., “The International Socialist Congress in Stuttgart,” Collected Works, Vol.13, Moskova, 1978, s.77. “Lenin zaten orijinal Roma
proletaryasının bir bütün olarak parazit bir sınıf olduğunun kesin bir biçimde farkındaydı.” (Hobsbawm, “Lenin and the Aristocracy of
Labour,” Revolutionaries, The New Press, New York, 2001, s.152.)
22 Lenin, a.g.k., 1969, s.217.
23 Hobsbawm, E., The Age of Capital 1848‐1875, Charles Scribner’s Sons, New York, 1975, s.156.
24 Hobsbawm, E., a.g.k., 1975, s.31, 32, 69, 108, 156.
25 Marx’ın Engels’e 16 Nisan 1863 tarihli mektubu. Hobsbawm, E.J., “Karl Marx and the British Labour Movement,” a.g.k., 2001, s.112‐114.
26 “Embourgeoisement of the English proletariat” Engels’in Marx’a 7 Ekim 1858 tarihli mektubu.
27 Engels, F., The Condition of the Working‐Class in England, Penguin Classics, London, 1987, s.44‐45.
28 Ponomarev, B.N. ve diğ., The International Working‐Class Movement, Problems of History and Theory, The Working‐Class Movement in
the Period of Transition to Imperialism (1871‐1904), Vol. 2, Progress Publishers, Moscow, 1981, s.87.
http://www.marxists.org/archive/marx/works/1882/letters/82_09_12.htm.
29 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.160.
30 Leon, D.D., Flashlights of the Amsterdam Congress, 1904, s.53, 75.
31 Lenin, a.g.k., 1977, s.193‐194.
32 Lenin, a.g.k., 1977, s.281‐285, 301.
33 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.311.
34 Bkz. Bennigsen, A.A.‐Wimbush,S.E., Muslim National Communism in the Soviet Union, A Revolutionary Strategy for the Colonial World,
the University of Chicago Press, Chicago, 1980, s.41‐45 ve 123. Daha sonraki yıllarda bazı yazarlar da “burjuva ulus” ve “proleter ulus”
kavramlarını kullandı.
35 Lenin, “Imperialism and the Split in Socialism,” Collected Works, Vol.23, August 1916‐March 1917, Progress Publishers, s.Moscow, 1977,
s.114‐115.
36 Lenin, “Imperialism and the Split in Socialism,” a.g.k., 1977, s.111‐112. Lenin’in benzer bir analizi için bkz. Lenin, “Imperialism, The
Highest Stage of Capitalism, A Popular Outline,” Collected Works, Volume 22, December 1915‐July 1916, Progress Publishers, Moscow,
1977, s.283.
37 Lenin, a.g.k., 1969, s.125.
38 Lenin, a.g.m., 1977, s.115‐116.
39 Lenin, a.g.k., 1977, s.284.
40 Lenin, a.g.k., 1969, s.109.
41 Lenin, a.g.k., 1969, s.300.
42 Lenin, a.g.k., 1969, s. 269.
43 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.774.
44 Bukharin, N., Imperialism and the World Economy, http://marxists.org/archive/bukharin/works/1917/imperial/index.htm.
45 Lenin, a.g.k., 1977, s.107.
46 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.442.
47 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.452.
48 http://marxists.org/archive/kautsky/1911/04/war1911.htm.
49 Day‐Gaido, a.g.k., 2011, s.455.
50 Lenin, a.g.k., 1969, s.120‐122.
51 Lenin, a.g.k., 1969, s.231.
52 Lenin, a.g.k., 1969, s.233‐234.
53 Lenin, a.g.k., 1969, s.250.
54 Lenin, a.g.k., 1969, s.254.
55 Lenin, a.g.k., 1969, s.255.
56 Tichelman, F., “Socialist ‘Internationalism’ and the Colonial World, Practical Colonial Policies of Social Democracy in Western Europe
Before 1940 with Particular Reference to the Dutch SDAP,” Holtman, F.v.‐ Linden, M.v.d., Internationalism in the Labour Movement 1830‐
1940, Cilt I, E.J.Brill, Leiden, 1988, s.95.
57 Hobsbawm, E., a.g.k., 1975, s.115.
58 Hobsbawm, E., a.g.k., 1975, s.157.
59 Hobsbawm, E., “Karl Marx and the British Labour Movement,” a.g.k., 2001, s.118‐119.
60 Hobsbawm, “Karl Marx and the British Labour Movement,” a.g.k., 2001, s.119.
61 Ponomarev, B.N. ve diğerleri, The International Working‐Class Movement, Problems of History and Theory, The Working‐Class Movement
in the Period of Transition to Imperialism (1871‐1904), Vol. 2, Progress Publishers, Moscow, 1981, s.188.
62 Grebing, H., The History of the German Labour Movement, A Survey, Oswald Wolff, London, 1969, s.75‐76, 77.
63 Grebing, H., a.g.k., 1969, s.81.
64 Eley, G., Forging Democracy, The History of the Left in Europe, 1850‐2000, Oxford University Press, New York, 2002, s.127.
65 Harman, C., A People’s History of the World, Verso, 2008, s.407.
66 Mergner, G., “Solidaritaet mit den ‘Wilden’? Das Verhaeltnis der deutschen Sozialdemokratie zu den afrikanischen Widerstandskaempfen
in den ehemaligen deutschen Kolonien um die Jahrhundertwende,” Holthoon, F.v.‐Linden M.v.d., Internationalism in the Labour
Movement, 1830‐1940, Cilt 1, E.J.Brill, 1988, s.68‐86.
67 Ponomarev, B.N. ve diğerleri, a.g.k., 1981, s.531‐532.
68 Bernstein, Evolutionary Socialism, 1899, www.marxists.org./reference/archive/bernstein/works/1899/evsoc/index.htm.
69 Anderson, E., Hammer or Anvil, The Story of the German Working‐Class Movement, Oriole Editions, New York, 1973, s.11, 12. Bu konuda
ayrıca bkz. Russell, B., Freedom versus Organization 1776 ‐ 1914, Unwin Books, London, 1965, s. 179.
70 Tichelman, F., a.g.y., 1988, s.87‐108.
71 Tichelman, F., a.g.y., 1988, s.100‐101.
72 Mergner, G., a.g.y., 1988, s.68.
73 Mergner, G., a.g.y., 1988, s.70.
74 Mergner, G., a.g.y., 1988, s.72.
75 Mergner, G., a.g.y., 1988, s.76.
76 Mergner, G., a.g.y., 1988, s.79.
77 Russell, B., a.g.k., 1965, s.139
78 Anderson, E., a.g.k., 1973, s.19‐20.
79 Eley, G., a.g.k., 2002, s.112.
80 Lenin, “Imperialism and the Split in Socialism,” a.g.k., 1977, s.105.
81 Lenin, a.g.k., 1969, s.33.
82 Lenin, a.g.k., 1969, s.37.
83 Lenin, a.g.k., 1969, s.53.
84 Lenin, a.g.k., 1969, s.509‐511.
85 Lenin, a.g.k., 1969, s.83.
86 Lenin, a.g.k., 1969, s.95.
87 Lenin, a.g.k., 1969, s.130.
88 Lenin, a.g.k., 1969, s.187.
89 Lenin, a.g.k., 1969, s.197.
90 Lenin, a.g.k., 1969, s.183.
91 Lenin, a.g.k., 1969, s.185.