MADDECİ TARİH ANLAYIŞI VE DİN

Özcan BUZE
TEORİ DERGİSİ ŞUBAT 2002 – SAYI: 145
MADDECİ TARİH ANLAYIŞI VE DİN

Din nedir? Din, herşeyden önce bir toplumsal bilinç biçimidir. Bu nedenle önce toplumsal bilinç kavramına bakmak gerekiyor.

Toplumsal bilinç, dünya görüşlerinin, anlayışların, teorilerin ve sosyal-psikolojinin tümü, bir başka deyişle bir toplumun üstyapısının ideolojik yanını oluşturan manevi yaşamın tüm değerleridir. Toplumsal bilinç, bağımsız, maddi varlıktan ayrı bir alan değildir. Tersine, maddi toplumsal ilişkilere, maddi toplumsal varlığa dayanır. Toplumsal varlık derken kastettiğimiz, daha önceki toplumsal gelişme süreci içinde olgunlaşan ve her toplumun insanının hazır olarak kendini içinde bulduğu maddi ve toplumsal varlık koşullarının ve ilişkilerinin tümüdür. Bu ilişkilerin ve koşulların tabi olduğu yasal düzenlilikler, insanların yaşam koşullarını belirler. Toplumsal varlık her zaman tarihsel olarak belirlenmiş bir biçimde, belirli bir toplumsal-ekonomik kuruluşun çerçevesi içinde varolur. Toplumun kendine malettiği yaşam koşullarını, yani üretim tarzını, üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin bütünlüğü olarak kavrar. Toplumsal varlığın özgül karakteri ve tarihsel özelliği, her toplumda, öncelikle mülkiyet ilişkilerinin damgasını taşır.

Toplumsal bilinç

Toplumsal bilincin kökeni, mevcut toplumsal varlığın içinde aranmalıdır. Marks’ın dediği gibi, “Bilinç, asla varlığının bilincine varmış varlıktan başka birşey olamaz. İnsanların varlığı, onların gerçek yaşam sürecidir. … yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine bilinci belirleyen yaşamdır.” Toplumsal bilinç, toplumsal yaşamın çeşitli yanlarının, giderek nesnel dünyanın tümünün bir yansısıdır. Yalnızca toplumsal ilişkileri yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda insanların doğayla ilişkilerini ve doğanın kendi içindeki ilişkileri de yansıtır. Bu durumda doğaya ilişkin görüşler, maddi toplumsal ilişkiler ve ekonomik temel yapı tarafından biçimlendirilir. Bu zengin içerik, çeşitli toplumsal bilinç biçimleri şeklinde varolur. Bu bilinç biçimleri insanlığın tarihi boyunca biçimlenip ortaya çıkmışlar ve gitgide birbirlerinden farklılaşmışlardır. Toplumsal bilincin politik, hukukî, felsefî, bilimsel, ahlakî, estetik ve dinsel biçimlerinden söz edebiliriz.

Toplumsal bilinç biçimleri nesnel dayanaklarını toplumsal yaşamın çeşitli yanlarında, ilişkilerinde ve öğelerinde bulurlar. Ama öznel dayanağına, insanlığın tarih boyunca gelişen bilincinin nesnel gerçeği birbirinden farklı biçimlerde yansıtma yeteneğinde ve zihinsel kavramanın çeşitli biçimlerinde kavuşurlar. Toplumsal bilinç, bir toplumdaki insanların tek tek bilinçlerinin toplamı değildir. Bu bilinç, toplumsal olarak koşullanmış ve biçimlenmiştir. Toplumsal gelişmenin bütününün bir ürünüdür.

Toplumsal bilincin sınıfsal karakteri

Sınıflı toplumlarda, toplumsal bilinç sınıfsal karakter taşır. Uzlaşmaz çelişkiler barındıran sınıflı toplumlarda, bir yandan egemen sınıfların, öte yandan ezilen sınıfların teorilerini ve görüşlerini dile getirir. Bu sınıfların görüşlerindeki uzlaşmazlık, toplumsal yaşamın bütün alanlarını kapsayan ideolojik sınıf mücadelesinde ifadesini bulur. Marks bunu şöyle ifade etmişti: “Egemen sınıfların fikirleri her çağda egemen olan fikirlerdir, yani topluma maddi bakımdan egemen olan sınıf, ona aynı zamanda manevi bakımdan da egemendir. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda düşünsel üretim araçlarını da eli altında tutar. Böylelikle düşünsel üretim araçlarından yoksun duruma düşenlerin fikirleri genel olarak egemen sınıfa boyun eğer.”

Öte yandan, toplumsal bilincin gelişmesi göreceli bir bağımsızlık da gösterir. Bu göreceli bağımsızlık çeşitli biçimlerde dile gelir. Hem toplumsal bilincin tümü, hem de biçimlerin her biri, kendilerine özgü gelişme yasalarına uyarlar. Toplumsal bilincin gelişmesi, maddi toplumsal ilişkilerin gelişmesini birebir izleyen bir biçim göstermez. Giderek, her bir fikri, ona birebir tekabül eden maddi bir nedene bağlamak olanaksızdır. Genellikle yeni düşünceler ve yeni fikirler, o andaki mevcut düşünce mirasına dayanırlar. Onu değerlendirir, değiştirir ve sürdürürler. Mevcut düşünce mirasına bağlanmanın ve bu mirası işleyip değiştirmenin, sürdürüp gitmenin, ya da geliştirmenin biçimlen son tahlilde, maddi toplumsal ilişkiler ve bunlardan çıkan sınıf çıkarları tarafından belirlenirler.

Toplumun gelişmesinde zorunlu işlev

Ayrıca toplumsal bilincin göreceli bağımsızlığı, nihayet toplumsal gelişme sürecine aktif olarak etki yapabilme yeteneğinde kendini gösterir. Toplumsal bilinç, toplumun gelişmesinde zorunlu bir işlevi yerine getirir. Çünkü, Engels’in işaret ettiği gibi, “Toplumun tarihinde eylem yapanlar, çoğu kez bilinçle donanmış, düşünceyle ya da tutkuyla faaliyet gösteren ve belirli amaçlara yönelen insanlardır; bilinçli bir amaç ve benimsenmiş bir hedef olmadan hiçbir şey olmaz.”

Görüşler, teoriler ve fikirler içinde insanlar doğal ve toplumsal çevrelerini, sınıfsal konumlarını ve nesnel çıkarlarını tanırlar; bunların bilincine varırlar. Toplumun genel yasal düzenliliklere uygun gelişme eğilimlerini, şu ya da bu ölçüde kavrarlar. Teoriye dayanan görevler, hedefler ve programlar formüle ederek mevcut toplum düzenini sağlamlaştırmaya ya da ona son verip yerine yeni bir toplumsal düzen koymaya çalışırlar. Toplumsal bilincin ortaya koyduğu hedefler, yalnızca toplumun nesnel gelişme yasalarına uygunsa gerçekleşme olanağı taşırlar. Yani, onları temellendiren toplumsal bilinç, toplumsal yaşamın maddi koşullarından ve nesnel gelişme yasalarından çıkmalıdır. Marks ve Engels bunu şöyle ifade ettiler. “Fikirler, hiçbirşey gerçekleştiremezler, onların gerçekleştirilebilmesi için pratik bir güç ortaya koyabilen insanlara ihtiyaç vardır.”

Toplumsal-ekonomik kuruluş

Bu noktada, yukarıda sözünü ettiğimiz toplumsal-ekonomik kuruluş kavramına geri dönüp, daha yakından bakmak gerekiyor:

Batı dillerinden uyarlanmış şekliyle “sosyo-ekonomik formasyon” diye de adlandırılabilecek olan bu kavram, maddeci tarih anlayışının ve toplum teorisinin temel kavramlarından biridir (Buna rağmen Türkiye’deki Marksistler arasında en az bilinen kavramların başında gelmektedir. O kadar ki, Marksist eserlerin Türkçe çevirilerinde, bu kavramın anlatıldığı, hatta tanımlandığı yerlerde bile, çevirmenin kavramdan habersiz oluşu nedeniyle, hem de aynı çeviri içinde, “sosyo-ekonomik formasyon” için “biçimlenme”, “şekillenme”, “oluşum” gibi, kavramı yansıtmayan, terim birliğinden uzak yakıştırmalar yapılmaktadır). Bu kavram insanların toplumsal yaşamını genelleştirilmiş bir şekilde, belirli bir yasası olan toplumsal ilişkiler sistemi halinde, toplumsal bir organizma olarak yansıtır. Bu organizma genel yasal düzenlilikleri ve karşılıklı etkileri içinde, toplumsal yaşamın bütün önemli yanlarını ve öğelerini kapsar. Bu öğeler arasında en başta üretim güçleri, ekonomik temel olan üretim ilişkileri toplumsal ilişkileri ve üst-yapı gelir. Toplumsal-ekonomik kuruluş kavramı, bunları tarihsel olarak belirlenmiş bir toplum tipi biçiminde kavramaya olanak sağlar.

Üretim güçleri, üretim ilişkileri

Üretim güçleri derken, kastedilen en genel anlamıyla, üretim sürecinin maddi ve öznel etkenlerinin tümüdür. Üretim güçleri arasında bir yanda yetenekleri ve üretim denetimleri, iş becerileri ve genel bilgileriyle insanlar, öte yanda üretim araçları, üretim teknolojisi ve örgütlenmesi bulunur. Üretim güçleri mevcut üretim ilişkileriyle kopmaz bir bağlantı içinde varolurlar ve birlikte, tarihsel olarak belirlenmiş olan üretim tarzını oluştururlar.
Üretim ilişkileri, toplumsal yaşamda maddi zenginliklerin üretimi, mübadelesi (değiş tokuş) ve bölüşümü süreci içinde, toplumdaki bireyler arasında ortaya çıkan ve insan bilincinden bağımsız olarak varolan, maddi toplumsal ilişkilerin tümüdür. Üretim ilişkileri, üretim güçlerinin gelişim düzeyi tarafından belirlenir ve bunlarla birlikte üretim tarzını oluşturur.

Toplumsal ilişkiler

Toplumsal ilişkiler, belirli bir toplumsal-ekonomik kuruluşta, insanların maddi toplumsal üretimdeki ve bütün yaşam alanlarındaki faaliyetlerinden çıkan karşılıklı ilişkilerin tümüdür. Toplumsal ilişkiler, toplumsal-ekonomik, toplumsal-siyasal ve hukuksal ilişkileri ve insanların çeşitli ideolojik ilişkilerini kapsar. Tarihsel maddecilik, insanların maddi toplumsal ilişkileri ile ideolojik toplumsal ilişkileri arasında ayrım yapar. Maddi toplumsal ilişkiler, insanların bilinci dışında varolan ilişkilerdir. İdeolojik ilişkilerse, bunlardan türetilmiş olan ve bunların bilinçteki yansısını oluşturan ilişkilerdir.

Toplumsal-ekonomik kuruluş kavramı Marks tarafından ortaya atılmış olup, tarih anlayışındaki ve toplum bilimindeki en büyük buluşlardan biridir. Lenin’in dediği gibi, bu buluş “çeşitli ülkelerdeki durumları genelleştirerek toplumsal-ekonomik kuruluş kavramında özetlemeyi” olanaklı hale getirmiş ve bu da giderek “Toplumsal fenomenlerin betimlenmesinden ve idealize edilmesinden, bunların kesin bilimsel analizine geçilmesine olanak vermiştir.”
Çeşitli toplumsal-ekonomik kuruluşların analizi, maddi-toplumsal ilişkilerin ideolojik ilişkiler karşısında daima birincil, temel ve belirleyici olduklarını gösterir. Toplumun ekonomik temeli, üstyapının doğrudan dayanağıdır, ama üretim tarzı, toplumun maddi yaşamının belirleyici koşulunu oluşturur. Bu analiz, ayrıca toplumsal-ekonomik kuruluşun değişmesinin ve gelişmesinin yasal düzenliliklere uygun, doğal ve tarihsel bir süreç olduğunu göstermiştir. Böylece genel bir kavram olan toplum kavramı, toplumsal-ekonomik kuruluş kavramı sayesinde belirli bir toplum tipi olarak somutlaşmaktadır. Bu tip, söz konusu toplum tipinin çeşitli ülkelerde gösterdiği tarihsel özellikler ne olursa olsun, elverişli koşulların bulunduğu her yerde genel yasal düzenliliklere uygun olarak ortaya çıkar.

Temel yapı-üstyapı

Burada, konuyla ilgisi bakımından temel yapı ve üstyapı kavram çiftinden de söz etmek gerekir (Bu kavramlar da dilimize yetersiz çevirmenlerin marifeti olarak, yanlış çevrilmiştir. Bazı Marksist eserlerin çevirisinde hâlâ “altyapı ve üstyapı” denmektedir. Oysa terimin, Marksizmin kurucularınca kullanıldığı şekliyle Almanca aslı “basis und überbau”dur. Bu kavram çifti Fransızca’da “base et superstructure”, İngilizcede ise “basis and superstructure” olarak adlandırılmaktıdır. Yani bir altyapıdan değil, temelden söz edilmektedir. Altyapı, daha çok “altyapı tesisleri” teriminde ifadesini bulduğu gibi yol, su, elektrik, kanalizasyon vb gibi tesisleri anlatır).
Temel yapı ve üstyapı kavram çifti, maddeci tarih anlayışının ve toplum teorisinin, bir toplumsal-ekonomik kuruluştaki ekonomik ilişkiler ile diğer bütün ilişkiler arasındaki yasal düzenliliklere uygun bağlantıları ve karşılıklı etkileri dile getiren temel kavramlardır. Bir toplumsal-ekonomik kuruluşun temel yapısını üretim güçleri ile bunların gelişme düzeyi tarafından belirlenen ekonomik ilişkilerin tümü oluşturur. Ekonomik ilişkilerin en önemli öğesi üretim ilişkileridir. Ekonomik ilişkilerin diğer bir öğesi olan bölüşüm ilişkileri, üretim ilişkileri tarafından belirlenir.

Bir toplumsal ekonomik kuruluşun üstyapısını ise, bir yandan temel yapı üzerinde yükselen ve onun tarafından belirlenen toplumun devlet, hukuk kurumları, eğitim vb kuruluşları ile siyasal, hukuksal, kültürel, bilimsel, ahlaksal, sanatsal anlayışlar ve dünya görüşleri gibi fikirlerin tümü, bir yandan da toplumun toplumsal bilinç sistemi oluşturur.

Burada Marks’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı kitabının “Önsöz”ündeki ünlü formülasyonunu hatırlatmak yerinde olur: “insanlar yaşamlarının toplumsal üretimi sırasında belirli, zorunlu ve iradelerinden bağımsız üretim ilişkilerini kurarlar, bu ilişkiler maddi üretim güçlerinin belli bir gelişim basamağına tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun ekonomik yapısını, üzerinde siyasal ve hukuksal bir üstyapının yükseldiği ve kendisine belirli bilinç biçimlerinin tekabül ettiği gerçek temel yapıyı oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, son tahlilde toplumsal, politik ve manevi yaşam sürecini belirler.”
Toplumun temel yapısı, üretim tarzıyla özdeş değildir, çünkü üretim tarzı, üretim güçlerini ve üretim ilişkilerini kendi diyalektik bütünlüğü içinde kavrar ve toplumsal gelişmenin ekonomik tabanını oluşturur. Temel yapı ise toplumun üstyapısının ekonomik temelidir. Temel yapı kavramı, maddi toplumsal ilişkiler arasındaki bağıntıyı yansıttığı halde, Üstyapı kavramı bir toplumsal-ekonomik kuruluşun, o maddi ilişkilerle belirlenen ideolojik toplumsal ilişkileri arasındaki bağıntıyı dile getirir. Bu toplumsal ilişkilerin her iki türü de insan faaliyetlerinin hem sonucu, hem de önkoşuludur. Bir toplumun içindeki maddi ve ideolojik ilişkilerin birbirinden ayırdedilebilmesi, maddeciliğin, toplumun incelenmesine tutarlı bir şekilde uyarlanabilmesiyle olanaklı hale gelir. Böylesi bir uygulama, toplumsal fenomenlerin çeşitliliği içindeki nedensel bağlantıları kavramaya olanak sağlar. Her toplumsal-ekonomik kuruluşta, o kuruluşun yapısının belirgin öğelerini oluşturan belirli bir temel yapı ve ona tekabül eden bir üstyapı vardır.

Üstyapının iki yönlü işleyişi

Burada şuna işaret etmek gerekiyor: Uzlaşmaz çelişkiler taşıyan bir sınıflı toplumun üstyapısı iki yönlü bir işleyişe sahiptir. Bu şu anlama gelin üstyapı bir yandan mevcut temel yapının korunmasına, öte yandan da yeni bir temel yapının kurulmasına olanak verecek şekilde kullanılabilir. Bu üstyapının hangi sınıfın denetiminde olduğuna bağlıdır. Şöyle de ifade edilebilir:

1) Üstyapının belirleyici ve egemen öğeleri mevcut toplumsal düzenin, yani herşeyden önce ekonomik temel yapının her yola başvurarak korunmasını güvence altına almaya olanak sağlar. Üstyapının belirleyici ve egemen öğeleri, özellikle zora başvurma mekanizmasıyla devlet, hukuk, egemen siyasi partiler gibi, egemen sınıfın emri altında bulunan zorlayıcı (buna rıza göstermeye zorlamanın çeşitli biçimleri de dahildir) güçlerdir.

2) Ezilen sınıfların görüşleri ve örgütleri ise ekonomik temel yapıyı yıkıp, yerini yeni bir temel yapıya bırakması için zorlamaya, aynı zamanda üstyapı kurumlarına karşı etkili olmaya yönelmişlerdir.

Bundan çıkan sonuç şudur: Üstyapı, toplumsal gelişmenin akışı üzerinde aktif bir etki yapar. Engels bunu şöyle ifade etmişti: “Ekonomik durum esastır, ama üstyapının -sınıf mücadelesinin çeşitli siyasal biçimleri ve sonuçları, kazanılan meydan savaşından sonra zafere ulaşan sınıfın yaptığı Anayasalar vb -çeşitli uğrakları, hukuksal biçimler ve hatta gerçekteki bütün bu mücadelelerin, mücadeleye katılanların kafalarındaki yansıları, hukuksal ve felsefi teoriler, dinsel görüşler ve bunların gelişe gelişe sonunda birer dogma sistemine dönüşmesi, tarihsel mücadelelerin akışına da etki yapar ve birçok durumda bu mücadelenin biçimini belirler. Burada sözkonusu bütün uğraklar birbirini öyle etkilerler ki, bu karşılıklı etki sırasında ekonomik hareket, rastlantısallıkların sonsuz yığını içinde bir zorunluluk olarak çıkar ve kendini kabul ettirir.”

Toplumsal devrim

İnsanlığın tüm tarihinin, bir toplumsal-ekonomik kuruluşun genel yasal düzenliliklere uygun olarak doğması, gelişmesi ve daha yüksek bir toplumsal-ekonomik kuruluş tarafından ortadan kaldırılması sürecinden başka birşey olmadığının anlaşılması, tarih anlayışında ve toplumsal bilinçte bir devrim demekti. Böylece ilk kez, toplumu maddeci bir anlayışla, genel yasal düzenliliklere uygun bir süreç olarak kavramak, bilinen tekrarlanabilirlik ilkesini toplumsal gelişmeye uygulamak ve toplumsal olguları iç ilişkileri ile anlamak ve göstermek olanaklı olmuştur.

Bir toplumsal-ekonomik kuruluşun yerini bir yenisi nasıl alır? Eskimiş bir toplumsalekonomik kuruluşun yerini yenisinin almasına toplumsal devrim diyoruz. Devrim kendini, siyasi iktidarın gerici bir sınıfın elinden ilerici bir sınıfın eline geçmesiyle belli eder. Uzlaşmaz çelişkiler barındıran sınıflı toplumlarda toplumsal devrimler, gelişen üretim güçleri ile bunlara ayakbağı olan üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın kaçınılmazlığından doğan bir olaydır. Bu çatışma köhnemiş üretim ilişkilerini ve bundan doğan toplumsal ve politik düzeni her yola başvurarak, özellikle de devlet iktidarını kullanarak savunan gerici sınıflar ile ilerleyen, yükselen sınıflar arasındaki sınıf mücadelesinin toplumsal zeminini oluşturur. Bu mücadele doruk noktasını toplumsal devrimde bulur.
Toplumsal devrimde ayırdedici olan, gerici sınıfın iktidarının devrilip, yerine ilerici sınıfın iktidarının kurulmasıdır. Köhneleşmiş olan üretim ilişkileri ortadan kaldırılır ve toplumun ekonomik temel yapısıyla birlikte giderek tüm üstyapı da birlikte değişir. Sonuç olarak ortaya yeni ve daha yüksek bir toplumsal-ekonomik kuruluş ortaya çıkar. Marks bu nedenle, “Toplumsal devrimler, tarihin lokomotifidir” demiştir. Fakat bu lokomotifin işlemesi için, halk kitlelerinin de devrime katılması gerekir. Halk kitlelerini devrime katan ise, eski toplumun gerici egemen sınıfına karşı, yükselen yeni egemen sınıfın ilerici fikirleri temsil etmesi ve kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları olarak kabul ettirebilme gücüdür.

İdeoloji

Burada ideoloji kavramına geri dönmek gerekiyor. İdeoloji toplumdaki maddi ilişkiler tarafından koşullanan, belirli sınıf çıkarlarını dile getiren ve insanın düşüncesini, duygularını ve eylemlerini etkileyip, kendi doğrultusunda görüşler ve değer yargılan yaratmaya ve davranış normları koymaya yönelik toplumsal-siyasal, felsefi, dinsel, sanatsal, hukuki, ahlaki vb fikirler sistemidir. Bundan ideolojinin sınıfsal bir karakter taşıdığı sonucu çıkar. Bir sınıfın ideolojisinin biçimi ve içeriği, o sınıfın tarihsel olarak belirlenmiş bir toplum içindeki konumu tarafından, özellikle de üretim araçlarının mülkiyeti ile o sınıf arasındaki ilişki tarafından koşullanır. Yani, ideolojiler nesnel toplumsal ilişkileri, belirli bir sınıfın politikası sınırları içerisinde kalarak yansıtır. Egemen sınıfların ideolojileri, çarpıtıcı, yanılsatıcı öğelerle, mevcut toplumsal ilişkileri haklı gösterme gayretini içinde barındırır.

Yukarıda, toplumsal bilincin, bağımsız, maddi varlıktan ayrı bir alan olmayıp, maddi toplumsal ilişkilere, toplumsal varlık’a dayandığını belirttik. Toplumsal varlık her zaman tarihsel olarak belirlenmiş bir biçimde, belirli bir toplumsal-ekonomik kuruluşun çerçevesi içinde varolur. Toplumsal varlık ise öncelikle mülkiyet ilişkilerinin damgasını taşır.

Toplumsal ilişkilerin göğe yansıması

Din, toplumsal bilinç biçimlerinden biri olduğuna göre, bu ilişkileri yansıtır. Bunu söyleyerek, başta sorduğumuz “Din nedir?” sorusuna geri dönmüş oluyoruz.

Tarihsel gelişme içinde, kapitalizmden önceki toplum tiplerinde egemen sınıfların ideolojileri dinsel biçimler içinde ifade edildi. O nedenle bir toplumsal-ekonomik kuruluşun ortadan kalkıp yerini yeni, daha ileri bir kuruluşun alması, dinsel düşüncede de buna uygun değişikliklere eşlik etti. Toplumdaki değişiklikler, göğe yansıtıldı. Engels’in deyişiyle din, “İnsanların günlük yaşamlarını kontrol eden dış güçlerin insan zihnindeki fantastik yansımasından, dünyevi güçlerin doğaüstü güçler biçimini aldığı bir yansımadan başka birşey değildir. Burada “insanların günlük yaşamlarını kontrol eden dış güçler” ifadesine dikkat çekmek isteriz. Bu toplum bağlamında, maddi toplumsal ilişkiler anlamını taşımaktadır. İlkel topluluklarda, ya da kabile toplumlarındaki tipik din biçimleri fetişizm, büyücülük, totemizm ve animizm iken, sınıflı toplumlara geçiş aşamasında çok tanrıcılık ve etnik dinler ortaya çıktı. Dünya çapındaki dinlerin doğuşu ise, feodalizmin doğuşu ile bağlantılı olmuştur (Bu “dünya çapındaki dinler” ifadesine geri döneceğiz). Sınıflı toplumlarda din, bir kural olarak, özel bir ideoloji halini alır. Bu da, formüle edilmiş bir dogmalar sistemiyle birlikte teoloji çerçevesi içinde özgülleştirilen bir toplumsal-siyasal, toplumsal-ekonomik, moral, etik, estetik, hukuksal ve öteki fikirler ve teoriler dizisini içerir. Din, toplumsal-siyasal muhalefet grupları tarafından da sık sık bir sancak olarak kullanılmıştır. Bu konuya da daha sonra dönmek üzere, çeşitli toplum tiplerindeki tipik dinlere bir göz atalım.

Din sosyolojisi

Yukarıda, “İlkel topluluklarda, ya da kabile toplumlarındaki tipik din biçimleri fetişizm, büyücülük, totemizm ve animizm iken, sınıflı toplumlara geçiş aşamasında çok tanrıcılık ve etnik dinler ortaya çıktı. Dünya çapındaki dinlerin doğuşu ise feodalizmin doğuşu ile bağlantılı olmuştur” dedik. Burada konuya Marksist din sosyolojisi açısından bakmaya çalışıyoruz. Marksist din sosyolojisi, burjuva din sosyolojisinin tersine, ateizmin bir dalıdır. “Ateizmin bir dalıdır” derken, ateist düşüncenin gelişmesinde nesnel olarak yeni bir aşamayı, Marksist ateizmi kastediyoruz. Marksist ateizm, feodal toplumdaki ateizmin ve burjuva ateizminin sınıfsal sınırlarını aşmış, bilimsel bir ateizmdir. Marksist ateizm, materyalist felsefeyi tüm tarihe olduğu gibi, dinler tarihine de uygular. Böylece dinleri tarihsel gelişmesi içerisinde açıklar.

Dinlerin toplumsal olarak belirlenmiş birer fenomen olarak incelenmesi Marksist din sosyolojisinin konusunu oluşturmaktadır. Marksist din sosyolojisi, dinlerin ortaya çıkışını ve gelişmesini, işlevlerde bulunmasını ve ortadan kalkışını, bileşen parçalarının ve yapısının mahiyetini ve toplumların hayatında oynadığı rolü ayırdedilebilir modeller halinde inceler. Marksist din sosyolojisinin temel ilkeleri Marks ve Engels ile daha sonra Lenin’in eserlerinde formüle edilmiştir. Marksizmin kurucuları, dinin toplumun dışında ve onun üzerinde, kendi başına, ayrı bir özü olan bir olgu olduğu yolundaki idealist ve teolojik düşünceyi reddederek, dinin köklerinin dünyada olduğuna dikkat çekmişlerdir.

Burjuva din sosyolojisi ise, 19. yüzyılın sonlan ile 20. yüzyılın başlarında bir disiplin olarak ortaya çıktı. Bazı ilkeleri Auguste Comte ve Herbert Spencer tarafından ortaya konmakla birlikte, Max Weber ile Emile Durkheim, burjuva din sosyolojisinin kurucuları olarak kabul edilir. Burjuva din sosyolojisinde “laik” ve “imanlı” olmak üzere iki akım ayırdedilebilir. Bunların her ikisinin de felsefi temeli, idealizmin çeşitli biçimleridir (neoKantizm, pozitivizm, pragmatizm, fenomenoloji, vb).

Dünya çapındaki dinler ve öteki dinler

Marksist din sosyolojisi, burjuva din sosyolojisinden farklı olarak, dinleri önce tektanrılı-çoktanrılı, semavi olan dinler, semavi olmayan dinler olarak ikiye ayırmaz. Marksist din sosyolojisi, dinler arasında sınıflama yaparken dinleri dünya çapındaki dinler ve bunların dışında kalanlar olmak üzere ikiye ayırır. Aşağıda göstermeye çalışacağımız gibi, bu çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa gidişin bir evrim ve sıçrama olduğu anlayışını reddetmek anlamına gelmez. Ancak şunu dikkate alır: Tektanrıcı dinlerden bazıları dünya çapında dinler haline gelmişken, örneğin Yahudilik etnik din olarak kalmıştır. Öte yandan, klasik tektanrıcılıktan kimi farklılıklar gösteren Budizm dünya çapında bir din haline gelmiştir. Dünya çapındaki dinlerin ayırdedici özelliği, bunların büyük tarihsel dönüm noktalarında, bir toplumsal-ekonomik kuruluştan bir başka toplumsal ekonomik kuruluşa geçiş aşamasında ortaya çıkmasıdır. Dünya çapındaki dinler, dünya çapındaki imparatorluklar evrimleşirken, Engels’in Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu adlı kitabındaki ifadesiyle, “Dünya çapındaki imparatorluğu, dünya çapındaki bir din ile bütünleme ihtiyacı ortaya çıktığı zaman” şekillendiler. Burada “doğdular” yerine “şekillendiler” sözcüğünü bilerek kullanıyoruz. Çünkü, dünya çapındaki dinler, doğdukları gibi kalmadılar. Kabile toplumundan devlete sıçramanın eşiğinde ve daha bu geçiş tamamlanmadan ortaya çıktılar ve geçişle birlikte önemli değişiklikler gösterdiler, ihtiyaca göre değişiklikler geçirerek, ihtiyacı karşılayacak şekilde uyarlandılar. Bu, dünya çapındaki her üç din için de geçerlidir. Her üçü de kurucusunun sağlığında iktidar olmamıştır (Bu ifade, İslam’ın, kurucusunun hayattayken iktidar olduğu şeklindeki yaygın, ama yanlış inanışla çelişmektedir. İslam’ın kurucusu Hz. Muhammed’in, hayattayken yönetimini Medine ve Mekke’ye kabul ettirdiği doğrudur. Ancak onun yönetimi bir “devlet” diye nitelenemez. Kabile toplumundan devlete geçişte bir aşamadır, davletin embriyonik biçimidir. Ondan sonra gelen halife Ebubekir ve Ömer zamanlarında da devletin klasik kurumları henüz tam olarak olgunlaşmamıştır. Belirli bir olgunluk düzeyine ancak Osman zamanında varır. Emeviler’le bu olgunlaşma devam eder. Ancak asıl “imparatorluk dini” oluşu Abbasiler ile gerçekleşir. O nedenle, İslam’ın bir imparatorluk dini olarak daha kurucusunun sağlığında iktidar olduğunu iddia etmek, İslam’ın hiç değişmeden kaldığını ileri sürenlerle hemfikir olmak demektir).
Dünya çapındaki dinlerin özelliği, din yayıcılığı, ya da dinsel propaganda faaliyetidir. Bu, çeşitli biçimler altında yürütülür. Bir tanesi, misyonerlik faaliyetidir. Dünya çapındaki dinler, kapsamları itibarıyla çok milliyetlidir. Çünkü tanımı gereği, imparatorluklar çok milliyetlidir. Bu tanıma uyan üç tane dünya çapında din vardır: Budizm, Hıristiyanlık ve İslam (Musevilik, bu son ikisinin kökeni olduğu halde bu karakteri kazanamamıştır. Bunun da tarihsel nedenleri vardır).

Bu üç dinin dışında kalan dinler feodalizm öncesi toplum tiplerine özgü dinler olarak ortaya çıkmışlar ve evrimleşmeleri boyunca feodal imparatorlukların yönetici sınıfların ideolojisi işlevini üstlenmemişlerdir.

Özgül tarihsel örnekler

Fakat bu, feodalizm aşamasına ulaşan her toplumun zorunlu olarak bu dinlerden birini benimsediği anlamına gelmez. Bazı özgül tarihsel örneklerde, etnik din, gerekli uyum aşamalarından geçerek bu işlevi üstlenmiştir. Örneğin, feodal imparatorluklar sisteminin merkezinin kıyısında kalan Japonya’da Şintoizm böyle ortaya çıkmıştır. Şintoizm, Japonya’da erken feodal dönemde, kabile toplumunun animist inançları temelinde ortaya çıktı. Ama yine de tüm toplumu kapsayamadı. Budizm’in Japonya’ya ulaşmasıyla toplumun yarısı Budist oldu. Şintoizm, feodal beylerin ve imparatorluk ailesinin resmi dini oldu. Japon toplumundaki özel yerini ise, kapitalizmin gelişmesiyle aldı. Ama, kapitalizmin ilk geliştiği Batı Avrupa’daki Reform hareketleriyle Hıristiyanlığın kapitalizmin ruhuna uyarlanması gibi (Engels: “Burjuvazi yeteri kadar kuvvetlenince, o zamana kadar yerel bir niteliği olan feodal soyluluğa karşı mücadele de, ulus çapında boyutlara varmaya başladı. İlk büyük eylem Almanya’da oldu. Bu eyleme Reform adı verildi”), Şintoizm de Japon kapitalizminin ruhuna uyarlanarak Neo-Şintoizm halini aldı. 1868 yılındaki Meiji devriminden Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisine kadar (1945) devlet dini olarak kaldı.

Feodalizm öncesi toplum

Yukarıda, insanların yaşamlarının toplumsal üretimi sırasında kurdukları üretim ilişkilerinin tümünün toplumun ekonomik yapısını oluşturduğuna ve bunlara belirli bilinç biçimlerinin tekabül ettiğine işaret ettik. Yine, bir toplumsal-ekonomik kuruluştan bir başkasına geçilirken, buna dinsel ideolojilerdeki değişikliklerin de eşlik ettiğini belirttik. Dünya çapındaki dinler, feodal imparatorlukların kuruluşuna denk düştüğüne göre, bu dinlerin şekillenmesi incelenirken feodalizm öncesi toplum tiplerine, bunların dayandığı toplumsalekonomik kuruluşlara ve buradan feodal toplumsal-ekonomik kuruluşa geçişe bakmak gerekiyor.

İnsanlık tarihinde feodalizm öncesindeki toplumsal-ekonomik kuruluş ilkel toplumdur, insan topluluğunun gelişerek, hayvanlar âleminden kopuşuyla birlikte ortaya çıkmış olan bu toplumsal-ekonomik kuruluş, her halkın ilk çağında yaşadığı bir evredir. Sınıfsız bir toplum olan ilkel toplumdaki üretim ilişkileri, kendilerini üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyetle belli ediyordu. Bu toplumsal mülkiyet, insanlığın bu gelişme basamağındaki üretim güçlerinin ve az gelişmiş toplumsal işbölümünün düşük düzeyi ile koşullanmıştı. Zamanla, toplumsal mülkiyetin yanısıra, silahlar ve bazı kullanım araçları üzerinde kişisel mülkiyet oluşmuştu. Bitki ve meyve toplama, avlanma, balık tutma, toprak işleme, hayvan yetiştirme gibi ortak yapılan işlerin semeresi eşit olarak dağıtılıyordu. Üretim düzeyinin düşük olması nedeniyle insan, doğaya çok büyük ölçüde bağımlıydı. İnsanın doğa karşısındaki aczi, çocuksu dinsel tasarımlarda dile geliyordu.

Erkek ile kadın arasındaki işbölümünün yanısıra, üretim güçlerinin uzun bir zaman aralığını kapsayan gelişmesinin belli basamağında birinci, ikinci ve üçüncü toplumsal işbölümü ortaya çıktı. Yani önce hayvancılık ile tarım birbirinden ayrıldı, sonra el sanatları doğdu ve daha sonra buna bağlı olarak ortaya çıkan mübadele tarafından koşullanarak ticaret oluştu, çalışmanın üretkenliğinin yükselmesi, toplumsal işbölümündeki bu üç basamağın oluşması ve üretimde durmadan ilerleyen farklılaşma, insanların gündelik ihtiyaçlarının giderilmesi için gerekenden fazla ürün elde edilmesini olanaklı hale getirmiştir. Bir başka deyişle, insanlar artık artı-ürün elde etmeye başlamışlardır. Sonuç olarak üretim araçları üzerinde bir özel mülkiyet doğmuş, bu ise ekonomik bakımdan eşitsizliğe, toplumun uzlaşmaz sınıflara bölünmesine ve ilkel toplumun dağılıp çökmesine yol açmıştır.

İlkel toplumdan feodal topluma

Klasik Marksist literatürde, ilkel toplumdan sonra köleci toplumun ortaya çıktığı, köleci toplumu ise feodal toplumun izlediği ifade edilir. Ancak günümüzde, ilkel toplumun çözülmeye başlamasıyla ortaya çıkan bağımlılık ilişkilerinin ortak bir payda altında toplanabileceği yolundaki görüş daha çok destek bulmaktadır. Buna göre, ilkel toplumun çözülmesiyle artı ürüne hâkim sınıfın ekonomi dışı araçlarla el koyduğu bir sosyo-ekonomik formasyona geçilmiştir. Bu geçiş aşamasındaki toplumsal ilişkilerin karakteristik özelliği ya klasik Marksist literatürde belirtildiği gibi kölelik ya da proto-feodal denebilecek bağımlılık ilişkileri olmuştur. Yani köleci üretim tarzı ilkel toplumdan feodalizme geçişin Yunanistan ve Roma’ya ve yer yer Hindistan ile Amerika yerlilerine özgü biçimi olup, bir üretim tarzı olarak dünya çapında yaygınlık kazanmamıştır. Diğer yerlerde insan toplumları genellikle ilkel toplumun çözülmesiyle feodal toplum düzenine geçti. Kabile toplumunun son aşamaları sınıfların şekillendiği, devletin oluşmaya başladığı bir aşama oldu. Burada hatırlanması gereken bu aşamaların tüm toplumlarda eşzamanlı olarak yaşanmadığıdır.

Devlet ve din

Artı-ürün kapitalist üretim tarzında artı-değer biçimini alır. Egemen sınıf artı-değere ekonominin işleyişi içinde, dışarıdan bir zor kullanmadan el koyar. Oysa kapitalizm öncesi üretim tarzında bu el koyma ekonominin işleyişinin doğal bir sonucu değildir. Feodal devlet iktidarı, artı-ürüne bu ekonomi dışı yollarla el koymanın mekanizmalarım oluşturur. Devlet bu mekanizmanın somutlaşmış halidir.

Öte yandan hiçbir mekanizma sadece zor kullanmaya dayalı olarak işleyemeyeceğinden, egemen sınıfın emekçilerde bir rıza da yaratması gerekir. Bu rıza, artıürüne el konmasını haklı gösterecek bir takım açıklamalara, formülasyonlara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı karşılayan dinsel ideolojidir.

Kabile toplumlarının çözülmesi, kabileler arasında mübadelenin ve savaşların doğurduğu bir egemenlik-bağımlılık ilişkilerinin sıklaşması ve kabile konfederasyonları kurulması uğrağından geçer. Kabile konfederasyonları devletin doğmasından önceki son aşamadır. Devletin cenin halinin ileri evresidir. Bundan sonra devlete sıçrama aşaması gelir. Devlet, toplumun belirli bir gelişme aşamasının ürünüdür. Yani, topluma dışarıdan dayatılmış olmayıp, iç çelişmelerinin ürünüdür. Engels bunu şöyle belirtiyor: “Devlet, toplumun kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin, önlemekte yetersiz kaldığı uzlaşmaz karşıtlıklara bölündüğünün itirafıdır. Fakat bu karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir mücadele içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde duran, çatışmaya gem vurması, ‘düzen’ sınırları içinde tutması gereken bir güç gerekli hale gelmiştir ve işte toplumdan doğan, fakat kendisini onun üstüne çıkaran ve ona gitgide yabancılaşan bu güç, devlettir.”

Engels, devlet ile ideoloji arasındaki ilişkiyi de şöyle ifade ediyor: ” (…) Şu var ki, devlet bir kez toplum karşısında bağımsız bir güç haline geldi mi, kendisi de artık yeni bir ideoloji yaratır. (…) Devlet kendini bize toplum üzerindeki ilk ideolojik güç olarak gösteriyor. (…) Daha da yüksek, yani kendi maddi ekonomik temellerinden daha da uzaklaşmış ideolojiler, felsefe ve din biçimini alırlar.” Devlet bir sınıfın devleti olduğuna göre, o ideoloji de devlete egemen sınıfın ideolojisidir.

Devlete sıçramada din

Devlete sıçramanın eşiğinde bulunan toplumun hayatına, ilkel kabile dinlerinin yanısıra dünya çapındaki dinler girmeye başlar. Sıçramanın eşiğindeki toplum ya kendi kabile dinlerinde gerekli uyarlamalar yaparak yeni durumun ihtiyaçlarına uygun hale getirir, ya da herhangi bir şekilde mevcut olan dinlerle, yani devlete sıçrama aşamasına daha erken gelmiş ve bu uyarlamayı daha önce yapmış olan toplumların dinleriyle temasa gelir (Bir toplumun hayatında bunlardan hangisinin olacağı, yani kabile dinini mi uyarlayacağı, yoksa başka bir dini mi kabul edeceği, özgül tarihsel koşullara, coğrafi komuna vb bağlıdır). Bu temaslar çeşitli şekillerde olabilir. Fakat genellikle barışçı biçimlerde olmaz. Barışçı biçimlerine de, (örneğin misyonerlik faaliyeti gibi) hemen hemen her zaman şiddete dayalı biçimler refakat eder.

Yeni din, onunla temasa gelen topluma iki şekilde etkide bulunur. Ya önce egemen sınıflar yeni dini kabul eder ve toplumun geri kalanına kabul ettirmeye çalışır, ya da halk sınıfları yeni dine girmeye başlar. Birinci durumda, halk, egemen sınıfın baskısı karşısında muhalefetini yeni dinin heterodoks akımlarını benimseyerek ortaya koyabilir, ikinci durumda ise, egemen sınıflar gerekli uyarlamaları yaparak yeni dini kabullenir. O zaman yeni din artık muhalif karakterini kaybetmiş ve devlet dini haline gelmiştir. Kurumsallaşan din bu durumda da birinci durumda oynadığı rolü oynar. Halk muhalefeti yine heterodoks akımlar halinde ifadesini bulur.

Hıristiyanlık

Feodal imparatorlukların dini olarak dünya çapındaki dinlerden Hıristiyanlık ve İslam, tektanrıcı dinlerdir. Engels, tektanrıcı dinlerin ortaya çıkışında rol oynayan toplumsal koşullara işaret ederken şöyle yazıyordu: “Tek kral olmadan, tek Tanrı asla ortaya çıkamazdı. … çok çeşitli doğal fenomenleri kontrol eden ve Doğa’nın çatışan güçlerini bir arada tutan Tanrının tekliği, çıkarları çelişen çatışma halindeki bireyleri görünüşte birarada tutan şark Despotu’nun imgesinden başka bir şey değildir.”

Hıristiyanlık ile ilgili olarak yine Engels’ten devam edelim: “Ama dünya çapında bir din, imparatorluk kararnameleri ile yaratılamaz. Yeni evrensel din, yani Hıristiyanlık daha o zamandan, genelleşmiş şark teolojisi, özellikle de Yahudi teolojisiyle, bir de halk arasında yayılmış biçimiyle Yunan felsefesinin, özellikle de Stoacılığın birleşmesi sonucu gizli olarak oluşmuştu bile. Hıristiyanlığın başlangıçtaki görünümünü bilmek için, herşeyden önce, çok ayrıntılı, titiz araştırmalara girişmek gerekir; çünkü Hıristiyanlığın bize aktarılan biçimi, onun devlet dini haline geldiği ve İznik Konsili tarafından bu amaca uyarlandığı zaman aldığı biçimiydi. Tek başına, doğuşundan 250 yıl sonra devlet dini haline gelmiş olması bile, onun, çağının koşullarına uygun düştüğünü kanıtlamaktadır. Hıristiyanlık, Ortaçağ’da feodalite geliştikçe, tam bir feodal hiyerarşiyle birlikte feodaliteye uygun düşen bir din haline dönüştü. Ve burjuvazi ortaya çıktığı zaman ilkin Fransa’nın güneyinde Albi bölgesi halkı arasında … feodal Katolikliğe karşı bir sapkınlık olarak protestanlık gelişti. Ortaçağ bütün öteki ideoloji biçimlerini, felsefeyi, siyaseti, hukuk bilimini teolojinin bir eki haline getirmiş, bunları teolojinin birer alt bölümü yapmıştı.” Yani bir Hıristiyan şeriatı oluşmuştu. Hıristiyanlıkta şeriat olmadığı doğru değildir. Hıristiyan şeriatının kırılması, ancak burjuvazinin egemenliğini kurması ve Aydınlanma Hareketi’nin başarısı ile mümkün oldu.

İslam

İslam da diğer dünya dinleri gibi ilk ortaya çıktığı şekilde, kurucusu Hz. Muhammed’in zamanındaki gibi kalmadı ve insanların toplumsal yaşamlarındaki değişikliklere bir yanıt olarak İslam da evrimleşti. Bu gelişme, Hz. Muhammed’in eylemleri ve sözlerinin anlatılışının bir külliyatı olan Hadis’e dayalı Sünnet’te, yani geleneksel İslam hukukunda ifadesini buldu. Şeriat’ın gelişmesi bu ihtiyaçlara paralel oldu. Şeriatın yeterli olmadığı hallerde, örneğin Osmanlı devletinde kanunnameler, son zamanlarında Mecelle çıkarıldı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslam bir imparatorluk dini olarak, klasik biçimini Abbasiler’le aldı. Abbasiler’in iktidara gelmesiyle Sasani imparatorluk gelenekleri kabul edilmeye ve ihtiyaca göre uyarlanmaya başladı. Nasıl ki Hıristiyanlık ortaya çıktıktan sonra olduğu gibi kalamamış ve imparatorluğun ihtiyaçlarını karşılayacak bir ideoloji haline gelince Konstantin tarafından devlet dini olarak ilan edilmişse, İslam da aynı değişimi yaşamıştır. Yani bu anlamda Hıristiyanlık ile İslam arasında bir fark yoktur.

Budizm

Dünya çapındaki üç dinden biri olan Budizm, tektanrıcı bir din değildir. Ama “yüce bir Tanrısallık” fikrini içerir. Budizm’in ilk doğuşu MÖ birinci binyılda oldu, ama şekillenmesi Hindistan toplumunda önemli değişikliklerin meydana gelmesine, kabile ilişkilerinin ve geleneklerinin çözülmesi ve büyük çaplı devletlerin ortaya çıkışma paralel oldu. Bu durumda eski kabile dinleri yeni toplumsal ilişkilerin ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi. Köleci toplumların ortaya çıkışıyla doğmuş olan Brahmacılık önce çok değişik şekillerde yorumlanmaya başladı. Dinsel bir kurtuluş vazeden bu farklı yorumlan MS üçüncü yüzyılda büyük ölçüde birleşerek Budizm’i oluşturdular. Bu birleşme, ifadesini Budizm’e inananların, bu dinin tek bir kişinin vaazlarının bir sonucu olarak (Buda Şakayama tarafından) kurulduğuna inanmasında bulur. Yani bir bakıma Buda Şakayama da bir “peygamber” işlevi üstlenmiş gibidir.

Budist öğretiler, egemen sınıflar için elverişli bir ideolojik temel oluşturdu. Çünkü, sömürü de dahil olmak üzere dünyadaki tüm kötülüklerin bireyin kendi hatalarının (daha önceki dünyaya gelişleri sırasında işlenen hatalar) sonucudur. Birey daha önceki hayatında yaptığı hatalar nedeniyle, bu hayata gelişi için kendine böylesi bir kader hazırlamıştır. Kötülüklerden kurtulmak için mücadele etmemeli, yumuşak olmalıdır. Böylece olgunlaşacak ve bir daha bu dünyaya gelmesine gerek kalmayarak Tanrısal Varlık’a kavuşacaktır. Budizm, Hindistan’da Kuşan Hanedanı’nın yönetimi sırasında epey yayıldı. Ancak zamanla etkisi zayıflayarak yerini Hinduizm’e bıraktı. 12. yüzyıldan sonra ise Hindistan’dan hemen hemen tamamen silindi, fakat Hindistan sınırları dışında yayıldı. Budizm, çeşitli mezheplere bölünmüştü. Hindistan sınırları dışına yayılan büyük ölçüde Mahayana Budizmi oldu. Çin’de Beşinci Yüzyıl’da Zen (ç’an) biçiminde şekillendi. Tibet’te ise ondördüncü ve onaltıncı yüzyıllar arasında Lamaizm biçimini aldı.

Hinduizm

Hinduizm ise daha özgül koşulların gelişmesinin bir sonucu oldu. Hindistan’da Budizm yayıldığı zaman, Hindistan altkıtasının nüfusunun tamamını kapsamadı. Çok çeşitli bir etnik haritaya sahip Hindistan’da sadece toplumsal gelişmenin bu basamağına gelmiş olan gruplar tarafından benimsendi. Kabile inançlarını, Brahmanizm’i sürdüren geniş bir nüfus kaldı. Müslümanlar sekizinci yüzyılda Hindistan’ı istila hareketlerine başladıklarında İndüs ırmağının ötesindeki ahaliye “Hindu” demeye başladılar. Bu isim daha sonra İslam’ı benimsemeyenler için kullanılmaya başlandı. Bu din de bir evrensel yaratıcının (Brahma) varlığını kabul eder. Ama iki Tanrı daha vardır: Vişnu ve Şiva.

Bu üçlü, bir yönüyle Hıristiyanlığın Üçlübirlik (Teslis) inancını andırır. Hindu Panteonunda (Tanrılar hiyerarşisinde) daha başka Tanrılar vardır. Bu Tanrılar arasında, Vişnu’nun onuncu dünyaya gelişi olarak Buda da vardır. Hinduizm’in ayırdedici özelliği, ibadet yerine, bir törensel davranışlar dizisini (ritüelleri) getirmesidir. Birey, bu ritüelleri gereği gibi yerine getirirse (yani Darma eksiksiz ifa edilirse) dünyaya yeniden gelişler zincirinden kurtulur, Mokşa’ya ulaşılır. Görüldüğü gibi, Hinduizm de sınıflı toplumların doğuşuyla ortaya çıkmış ve tekabül ettiği toplumsal-ekonomik kuruluşa uygun bir evrim geçirmiştir. Dünya çapındaki dinlerden biri olarak sınıflandırılmaması, feodal imparatorluklardan birinin dini olarak Hindistan dışına yayılmaması nedeniyledir. Hindistan’da kurulan feodal imparatorlukların dini Hinduizm’den başka dinler olmuştur. Hinduizm büyük ölçüde Hindistan alt-kıtasında yayılmıştır.

KAYNAKÇA

* Manfred Buhr, Alfred Kosing, Marksçı-Leninci Felsefe Sözlüğü, Konuk Yayınları, İkinci Basım, İstanbul, 1978. * A Dictionary of Believers and Nonbelievers, Progress Publishers, Moskova, 1989. * Sergey Tokarev, A History ofReligion, Progress Publishers * P. Engels, Ludwing Feurbach ve Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu, Sol Yayınları. * K. Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları.
13

Paylaş: