Ana Sayfa Emperyalizm MEŞRUİYET NEDİR, NE DEĞİLDİR?

MEŞRUİYET NEDİR, NE DEĞİLDİR?

14017

Doç. Dr. Meltem Dikmen
9. Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Öğretim Üyesi
TEORİ DERGİSİ
EKİM 2007 – SAYI:213
MEŞRUİYET NEDİR,
NE DEĞİLDİR?

Doğrudan ilişkili olduğu en yakın kavram siyasal iktidar olduğu gibi, meşruiyet
tartışmalarının yoğunlaştığı günler de genellikle siyasi iktidarın azdığı ve azmanlaştığı
günlerdir. Hukuk, yasa kavramını tanımladığı ve tanımda herhangi bir sorun da olmadığı için
yasallık kavramını da yasaya bağlı olarak tanımlamakta ve yasalı yasal olmayandan ayırmakta
pek güçlük yaşanmıyor.

Yasal olan yürürlükteki yasaya uygun olandır. Yasa, yetkili kılınan organın yapmış
olduğu hukuk kuralıdır. Bağlayıcılığı, ihlali halinde yaptırım gücü bilinir ve buna itiraz
edilmez. Bütün mesele, yasayı koymakla yetkili organın siyasi iktidarın neresinde durduğu,
aslında yasanın ne olduğu ya da ne olması gerektiği, her hukuk kuralının yapılış usulü ve şekli
açısından “yasa” adını taşıyor olmasına rağmen içerik ve uygulanmakla doğan sonuçları ve
toplum vicdanında yaratacağı etkiler açısından yasa değeri taşıyıp taşımadığı ve tüm bunlara
ek olarak siyasi iktidar faaliyetini salt yasa yapmak ve uygulamaktan ibaret görüp
göremeyeceğimizdir. İşte meşruiyet bu tereddüt ve itirazların odağında yeşeren bir kavram
olmakla, yasallığı aşan, tartışma sürecine doğrudan siyasi iktidarı katan, hatta tartışmaların
muhatabı olarak siyasi iktidarı hedefe yerleştiren bir kavramdır.

Siyasi iktidar ve meşruiyet

Siyasi iktidarı, kaynağı ve kullanılışı açısından temellendirmek, özellikle
demokrasilerde otoriteyi (güç kullanma yetkisi) açıklamak ve toplumsal rızaya dayamak için
zorunludur. Bu konuda düşünenler, siyaset bilimine meşrulukla ilgili teoriler ya da bakış
açıları kazandırmış olmakla birlikte, günümüzde meşruiyetten kaynaklanan tartışmaları
yürütmekte etkisiz kalmışlardır. Siyasi iktidarı, bir kez ortaya çıktıktan sonra varlığını icra
eden, varlığı kendinden menkul bir kurum olarak düşünemeyeceğimize göre, meşruiyet
sorununu bir devamlılık bağlamında incelemek durumundayız. Bu nedenle kavramı, siyasal
iktidarın varlığını ve temellerini açıklamakta kullanan Max Weber’in yaptığı tasnif, siyaset
bilimince bugün bile kullanılıyor olmakla birlikte, siyasi iktidarın yapısı ve fonksiyonları göz
önünde bulundurulduğunda çok da açıklayıcı bir nitelikte değildir.
Siyasi iktidarın, görevi nasıl ve kimden devraldığı, hangi hakla bu görevi sürdürüyor
olduğu meşruiyet sorununun cevap alanında çok yüzeysel olarak yerini alır. Modern
toplumlar laiktir ve siyasi düzenleri de laik bir temele oturur. Bu toplumlarda artık tanrısal
iradeyi ya da ilahi buyrukları referans alan geleneksel iktidarlara bir meşruiyet temeli
aramanın yeri ve anlamı yoktur. Bunun dışında siyasi düzeni üzerine kurabileceğimiz iki
meşruiyet seçeneği kalıyor. Biri güç, diğeri rıza… Güç kullanımı siyasi düzeni kurar, fakat
devamını garanti etmez. İtaatin içselleştirilmesini önler. Kaldı ki, mutlak güç önünde eğilmek
onuru tüm değerlerinin üzerinde olan yurttaşlar için kabul edilebilir değildir. Yasalara bağlı
yönetim, egemen halkın yetkilendirilmiş temsilcilerince somut biçimde uygulanan genel
iradenin ifadesi olarak görülebilirse itaat kolaylaşacak, siyasal iktidara bir rıza tabanı da
yaratılabilecektir. Görülüyor ki güce dayalı, karizmatik geleneksel veya bürokratik, temeli
itibarıyla nereye dayanırsa dayansın, siyasi iktidarın meşruluk sorunsalı kaynağından çok
kullanılışına bağlı bu nedenle de devamlılık arzeden bir sorunsaldır. Siyasi iktidar, üzerinde
otorite kurduğu birey ve toplumla kurumsal düzlemde ilişkisini sürdürmek zorundadır. Bu
nedenle yasalar genel, soyut, objektif olmak zorundadır.

Kişisel ve grupsal çıkarların tatmin edildiği, kısa süreli, ne zaman, nerede ve kimler
için uygulanacağı önceden hesaplanmış yasalar biçimsel olarak yasa adını taşıyor ve bunlara
bağlı olarak yapılan işlemler yasallık kriterini karşılıyor olsalar da ortada otoritenin bu tarz
kullanımından doğan çok ciddi bir sorun var demektir. Hiçbir siyasi iktidar yasallık
şemsiyesine sığınarak ve sadece yasal kalarak varlığını sürdüremez. İstikrar, süreklilik ve
yapısal bir modele bağlılığın meşruluk duygusunu yarattığı söylenmiştir ki bu, eksik ama
doğru bir saptamadır.

Hukuka dayalılık, seçim, sandık, meşruiyet için yeterli midir?

Günümüz demokrasi uygulamaları içinde yasallık ve meşruiyet birbiri yerine
kullanılabilmektedir. Bu rahatlık, hukuka bağlı egemenlik, hukuk devleti gibi ilkeler gerisine
gizlenerek iktidarın kaynağını akıl ve kurallara dayamak eğiliminden kaynaklanmaktadır.
Açıklaması da çok basittir: “Kişiler belirli kurallara göre iktidara gelir, belli sınırlar içinde
yetkilerini kullanır ve belli kurallara göre iktidardan uzaklaşırlar. Bu hukuksal kökenli bir
otorite ve kaynağını hukuktan alan bir siyasal iktidar türüdür.” Günümüzde siyasi iktidarların
meşruiyet iddiasının temelinde işte bu son derece yanlış düşünce zinciri vardır. Hukuk, kural,
sınırlı yetki gibi kavramların cazip gölgesinde tüm meşruluk dışı eylemler fütursuzca
sergilenebilmekte ve itirazlara cevap olarak da “sandık” gösterilmektedir. Biçimsel
demokrasinin temel kurumları ekseninde döndürülen demokrasi oyunu, siyasi iktidarların
gidiş ve gelişleri konusunda oldukça etkin mekanizmalar geliştirmiştir, hukuk aracılığı ile
siyasi iktidarın anayasa ve yasaların sınırları içinde kalmasını da sağlamıştır, ama anayasa ve
yasaların da nihayet siyasi iktidarın kanatlarını oluşturan çeşitli yetki odaklarınca kotarıldığı
ve uygulandığı düşünüldüğünde bu hukukla ve bu hukukun belirlediği çerçevede kalmakla
meşruiyet sorununun çözülemeyeceği açıktır.

İktidar gücü ve rıza

Meşruiyet başka bir şeydir. Meşruiyet iktidarla toplum arasında kurulan güç-itaat
ilişkisinin aksadığı durumlarda, kaybedildiğinde önemi anlaşılan bir denge halidir.
Meşruiyetin kendine özgü koşullan vardır, meşruiyet kaybının yine kendine özgü göstergeleri
vardır. Koşullar ve göstergeler birbirinden farklıdır. Koşullar siyasi iktidarın eylem ve
işlemlerinden doğar, göstergeler halkın siyasi iktidara karşı verdiği tepkiler biçiminde
hissedilir. Nedensellik içinde doğru bir analiz yapabilmek bunları birbiriyle karıştırmamayı da
zorunlu kılmaktadır. Meşruiyet, otoritenin korkudan, bilgisizlik ve ilgisizlikten, çıkardan
değil, bilinçli bir toplumsal rızadan beslenmesi, rızaya dayalı olarak sürdürülmesidir. Bu,
meşruiyetin varlık koşuludur. Toplumsal rızanın olduğu yerde siyasi iktidarın güç kullanma
yetkisinin kullanım alanı ve sebebi olmaz. Buradan da meşruiyet kaybının göstergesine
ulaşıyoruz. Yurttaşlar üzerinde giderek artan baskı ve şiddet uygulamaları, siyasi liderlerin
giderek terbiyesizleşen üslupları, giderek derinleşen ve yaygınlaşan toplumsal muhalefet,
iktidar makamlarının muhalif unsurlara karşı giderek sertleşen ve keyfîleşen güç gösterileri
meşruiyet kaybının göstergelerindendir. Otorite-rıza dengesi bozulmuştur veya denge hukuk
yoluyla hiç kurulamamıştır ve sonuçları yaşanmaktadır. Biz bu tabloyu ülkemizde epeydir
yaşamaktayız, meşruiyet kaybı dibe vurmuş bir siyasi iktidar sandıktan kendine göre
meşruiyet tazeleyerek, gerçekte ise yasal onay alarak tekrar çıktı. İktidar-toplum ilişkisini
meşruiyet zemininde tartışmak ve olabilirse bu ilişkiyi meşruiyet zeminine taşımak
demokratik mücadelenin öncelikli hedefi olmalıdır.

Meşruiyet kavramını, ne olduğu, ne olmadığı ve meşruiyetin nerede nasıl aranması
gerektiği konularına girişle açmaya çalıştık. Hukuk bu kavramı tanımlamada yetersizdir. Bu
yetersizlik büyük ölçüde devletin hukuki tanım ve algısından kaynaklanmaktadır. Hukuk,
devleti ya da devlet kurumlarını bir ön kabul olarak görür ve devlette ortaya çıkan bir takım
olguların sınırlarının çizilmesi için gerekli pratik araçları yaratmaya çalışır. Anayasa, yasalar,
idari eylem ve işlemler devlet pratiğinin hukuki tezahürleridir. Hatta devleti moda eğilim
doğrultusunda “hukuk devleti” olarak isimlendirmek ve “hukuk devleti” kılmakla, sorunun
kökten çözüleceği inancı da yaygındır. Bu yanlış inanca dayalı bir algı karışıklığına da burada
yer açmak durumundayız.

Devleti dar bir hukukilik anlayışına dayamak, devlet olmaya karşılık gelen pek çok
işlevi tanımsız ve açıklamasız bırakır. Hukukun yetmediği veya doğasına yakıştıramadığı için
sessiz kaldığı yerde “devlet aklı”, “hükümet tasarrufu” vb kavramlar ve hatta “derin devlet”
gibi ürpertici kavramlar yaratmak ve bunların gölgesinde bir kısım devlete özgü işlemleri
sürdürmek çok da anlamsız ya da kabul edilemez değildir. Kurumsallaşmış siyasi iktidar tipi
de sayabileceğimiz devlet zaten bir hukuk düşüncesine dayalı olarak doğar ve bir hukuk
zeminine oturur. Devletin varlığına ilişkin bir olmazsa olmazı devlete ait üstün bir ayırıcı
vasıf gibi takdim etmek ve devletin hukukla sınırlanmasını bir üst devlet modeli gibi satmak,
buradan da devlet faaliyetini hukukla kontrol etmenin gerekli ve yeterli olduğu ve olması
gerektiğine ulaşıp düşünce zincirini tamamlamak, değil sorun çözmeye, soruna doğru
bakmaya bile bizi yaklaştırmaz. Çünkü sorun tam da bu noktanın konulduğu yerde varlığını
hissettirmeye başlar. Sorunun özünde siyasal kavramının hukukça ihmal edilen tanımı ve
niteliği yatmaktadır. Bu kavram şimdiye kadar hep devlete atıfla tanımlanmıştır. Devlet de,
siyasi iktidarın eylem ve işlemleri ile bir ve bütün tutulduğundan devlet siyasi iktidarla,
siyaset de siyasi iktidarın devlet adına yaptıklarıyla bir tutulmuştur. Oysa modern çağ, devlet
karşısında istikrarlı ve ayırt edilebilir bir güç olarak toplumun etkisini ortaya çıkarmıştır.
Artık devlet faaliyetini, siyasi iktidarın yasalar çerçevesinde sürdürdüğü yönetme
tekniğine ilişkin bir faaliyet zinciri olarak görmek mümkün değildir. Toplumsal sorunlar
devlete ilişkin sorunlar haline gelmiştir. Din, kültür, eğitim, ekonomi vb alanlar, klasik
devlette topluma özgü ve siyaset dışı alanlar olarak görülürken modern demokratik devletin
başlıca iştigal sahası oluvermiştir. Modern devlet bir total devlettir ve siyaset artık devlettoplum
ilişkisinin doğasından kaynaklanan sorunları anlama, yorumlama, karşılama ve çözme
süreçlerinden ibaret, devletle toplumun aynı anda katıldığı bir etkinlik zinciridir.

Meşruiyet ve sandık demokrasisi

Siyasi iktidar, devlet adına yapılması gerekenlerin tek belirleyicisi ve tek icraatçısı
olarak kendini gördüğü ve gösterdiği sürece meşruiyet sorununu ağırlaştırır ve çözümünü
olanaksız kılar. Klasik devlet algısı modern çağda demokratik bilinç ve kurumlarla yan yana
yaşamaya devam ederken, bunlara rağmen hukuka bağlılık, yasallık, ana-yasallık vb
kavramların siperinde bildiğini okuması, demokrasinin bir temel kurumunu ciddi olarak
tartışmak zamanının geldiğini de gösteriyor. Buna sandık demokrasisi de diyebiliriz, sandık
meşruiyeti de. Seçim sandığını siyasi iktidarı, bir kez içinden çıktıktan sonra bir daha halkın
önüne konuluncaya kadar her şeyi yapmasına imkân sağlayan bir sihirli kutu olarak görme
yanlışına sevk eden bu anlayış, çağdaş demokrasinin en temel patalojik zaafıdır. Türkiye
demokrasisinin içine itildiği ağır meşruiyet krizinin sebeplerinden biri de budur.
Salt çoğunluğun toplumsal uzlaşma sayıldığı, buna dayanılarak toplumsal yaşamı,
ülkenin (dolayısıyla halkın) bugününü ve geleceğini karartan, belirsizleştiren bir takım yasal
ve anayasal düzenlemeleri yapma cüret ve iradesinin sergilenebildiği bir dönemden geçiyoruz.
Atılan adımlar, siyasi iktidarın kendi destek tabanının dışında kalan kesimi düşman saydığını,
en azından dikkate almadığını gösterdiği gibi, bu dışlanan kesimin dünya görüşünü ve siyasi
tercihlerini belirleyen ulusal hafızadaki tüm izleri silmek, devletli yaşamın hukuki tabanında
bu kesime basacak bir zemin bırakmamak niyet ve kararlılığını gösteriyor. Siyasal iktidarın
halkın bir kısmını öteki ya da düşman konumuna yerleştirdiği bir siyasal sistemde meşruiyet
yoktur, sağlanması da mümkün değildir. Türkiye’de toplum bu ayrımın farkındadır, iktidarın
destek tabanını oluşturan muhipler ve bizzat iktidarın sözcüleri (düşmanlarını) seveceklerine,
onlara iyi davranacaklarına, koruyup kollayacaklarına sık sık her vesileyle söz vermektedirler.
Vesayet demokrasisinden kurtuluşun, toplumun ezici bir çoğunluğunu yüzde 47’nin şefkat ve
himayesine teslim etmekten başka bir anlamı olsa gerektir.

Sonuçta; meşruiyeti kamu hukuku terminolojisi içinde basit bir denklemle açıklarız:
Rıza artı İtaat = Otorite. Rızaya dayalı bir itaatten beslenen otorite meşru bir otoritedir.
Arzulanan, olması gereken; siyasi iktidarların korkuyla, çaresizlikle, demokrasinin klasik
oyun kurallarının rastlantısal sonuçlarıyla, ilgisizlik, bilgisizlik, kişisel ve grupsal çıkar
kollama vs sebeplerle sandığa yığılan halktan temsil yetkisini devralmaları değil, bilinçli bir
rıza temelinden güç alarak iktidar erkini kullanmalarıdır. Bu çok fazla geliyorsa, devletimizin,
Cumhuriyetimizin, bireysel ve toplumsal kazanımlarımızın korunması sınırında bir güç
kullanımına da razı olabiliriz.

Meşruiyet, seçimle ilk engeli aşılan çok engelli bir koşudur. Meşruiyet, toplumsal
uzlaşma tabanını rızaya dayalı olarak genişletmek ve geliştirmek, toplumu bilinç, vicdan ve
beklenti düzeyinde mümkün olduğunca toplamak ve kavramak ölçüsünde başarılan bir
sınavdır. Yasallığın mihenginde yasa varsa, meşruiyetin mihenginde de halk vardır. Meşruiyet
siyasi iktidarın halkın önünde her gün yeniden girdiği bir sınavdır. Meşruiyet, toplumu
geçmişten geleceğe kazasız belasız taşımak görev ve yetkisini süreli olarak devralan siyasi
iktidarın sık sık tartıldığı hassas bir terazidir. Meşruiyet sandık demokrasisi değildir.