Milletçilik

Ziya GÖKALP

Teori DERGİSİ – Mayıs 2007

Ziya Gökalp’in “Milletcilik” başlıklı bu yazısı Yeni Mecmua’nın 14 Şubat 1918 tarihli
33. sayısından (s. 122–123) alınmış olup, yeni harflerle ilk kez TEORİ DERGİSİNDE yayımlanmaktadır. Yazı, aslına sadık kalınarak aktarılmıştır. Metin içerisinde bazı sözcüklerin açıklamaları dipnot olarak, aktaran tarafından verilmiştir. Eski yazıdan yeni yazıya aktaran M. Erman Arslanoğlu.

MİLLETCİLİK

Cihan harbi, iki büyük mefkûreyi şiddetlendirdi; bunlardan biri “halkçılık”, ötekisi “milletcilikdir. Bu mefkûrelerin anlaşılabilmesi için, ibtida “halk”la “millet”in ne gibi şeyler olduğunu bilmek lâzımdı; bundan dolayıdır ki geçen nüshadaki “halkçılık” makalesinde “halk”ın muhtelif içtimâi devirlerdeki vaziyetini tedkik etmiştik.1 Bu makalede de “milletcilik”in ne suretle doğduğunu “halkçılık’la ne gibi münâsebetleri bulunduğunu arayacağız.

Son asırda devletlerin uğradığı değişmeler, bize, birbirine zıdd olmak üzere iki temayül gösteriyor. Bir tarafdan küçük devletler birleşerek büyük bir devlet şekli alırken, diğer cihetden de büyük devletler parçalanarak küçük devletlere bölünüyor. Meselâ, asırlardan beri küçük devletler halinde yâhûd komşu devletlerin birer vilâyeti hükmünde kalan İtalyan milletinin eyâletleri birleşerek büyük bir İtalyan devleti vücûda geldiği gibi, bugünkü Almanya devleti de bir çok Alman devletçiklerinin, Prusya kralının riyaseti altında birleşmesiyle teşekkül etdi.

Bu iki devlet bize gitdikce küçük devletlerin birleşerek büyük devletler teşkil etdiğini gösteriyor. Halbuki başka misâller de bunun aksine hüküm virdirecek bir hâldedir. Mesela eski Türkiya imparatorluğu Romanya, Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan namlanyla bir çok küçük devletleri doğururken, Avusturya İmparatorluğu da Macaristan krallığını doğuruyordu. Bugünkü Rusya’dan da başta Ukrayna Lehistan, Finlandiya, Kafkasya ve müteaddid Türkistanlar olmak üzere bir çok yeni devletler teşekkül etmektedir. Devletlerin uğradığı değişmelerin bu iki sûretde olması, devletlerin istikbâlde alacakları şekil hakkında iki ma’kûs nazariye doğurmuşdur. “Ogüst Kont”, Rönesans, Reform gibi içtimâi inkılâblardan

sonra, kurûn-ı vustâdaki2 Hıristiyan ümmetiyle ona dayanan mukaddes imparatorluğun inhilâl etmesini nazara aldığı içün, istikbâlde büyük devletlerin parçalanmasıyla siyâsî zümrelerin “Hollanda” derecesinde küçük devletlerden ibaret olacağına hükm etmişdi.

Bunun aksi olarak, Alman coğrafyacılarından “Raçel” de, istikbâlde küçük devletlerin büsbütün ortadan kalkmasıyla meydanda yalnız büyük imparatorlukların kalacağını iddia ediyor. Bu iki nazariye, yukarıda gösterdiğimiz veçhile, devletlerin bir tarafdan gitdikce büyümesi, diğer cihetden gitdikce küçülmesi vakıalarına dayanıyor.
Dikkat olunursa görülür ki, birbirine zıdd gibi görünen bu iki hareket, aynı cereyanın iki türlü tecellîsinden başka bir şey değildir. Devletler, umûmî sûretde, ne büyümeğe, ne de küçülmeğe doğru gidiyor. Belke, küçüklü büyüklü bütün devletler millîleşmeğe doğru gidiyor. Bir milletden olub da ayrı ayrı devletler arasında bulunmuş olan memleketler İtalya ile Almanya’da olduğu gibi millî bir bayrak altında birleşerek büyük bir devlet vücûda getiriyorlar. Halbuki bir çok milletleri içine almış olan büyük imparatorluklar da, eski Türkiya ile Avusturya’da, husûsiyle bugünkü Rusya’da görüldüğü veçhile, parçalanarak millî devletlere ayrılıyorlar. Demek ki devletlerin istikbâli umûmî bir sûretde büyümek yâhûd küçülmek değil, belke bir tarafdan birbirinden ayrı milletlerin birleşmesinden husule gelen imparatorlukların parçalanması, diğer tarafdan da bir milletden olan küçük devletlerin birleşmesi yani her iki ihtimâle göre de, çıkacak netice millî devletlerin vücûda gelmesidir. Hülâsa, istikbâl içün bir keşif yapmak lazımsa bu günden diyebiliriz ki ileride devletlerin siyâsî hudutları, milletlerin içtimâi hudutlarına intibak edecekdir.

Devletlerin böyle bir istihaleye uğramasının sebebi nedir?3 Bu istihalenin sebebini anlamak içün, “devlet’in muhtelif içtimâi devirlerdeki enmûzeclerini [örneklerini] tedkik etmek lâzımdır.

Cem’iyyetler “aşiret'”, “devlet” namlarıyla iki türlü siyâsî zümre teşkîl ederler. İbtidâî cemiyetlerde, siyâsî zümre “aşiret’den ibaretdir. Aşiretlerde ne kavmin ne de fertlerin hukuku yokdur; yalnız semiyyelerin [kandaşların] hukuku vardır ki kan davası şeklinde tecellî eder.

Cemiyetlerin aşiret hâlinden devlet şekline geçdiğini anlamak içün yalnız bir noktaya bakmak kâfîdir: Bir cemiyetde kan davasının izleri büsbütün ortadan kalkmış, bunun yerine velâyet-i âmme tarafından yapılan eczalar yerleşmişse, o cemiyetin aşiret hâlinden devlet şekline geçtiğine kat’î bir sûretde hükm edebilirsiniz.

“Devlet”, üç şekilde tecellî eder: “kavmi devlet”, “imparatorluk”, “millî devlet”.

1) Kavmî devlet: Bu enmûzecde, devlet, Ak Halk’dan ibaret olan kavmî bir orduya dayanır. Binâenaleyh, bu devletin esâsı kavmî bir halkcılıkdır. Hükümet bütün kuvvetini kavmî bir dinden, yani kavmî bir harsdan alır. Eski Türklerde “Tanrı”, kavmî bir ilâh olduğu gibi, “töre” de kavmî bir harsdı. Şarkda “Gök Budun”, garbda “Ak Budun”, nâmını alan hâkim kavm devletin esâsıydı. Devlet, kavmî bir seciyeye, kavmî bir orduya, kavmî bir dine, kavmî bir efkâr-ı âmmeye dayanıyordu. Bu devirde halkçılıkla kavmciliğin birleşdiğini görüyoruz.

2) İmparatorluk: İslâm âleminde (saltanat) nâmını alan imparatorluk muhtelif kavmlerden toplanmış karışık bir orduya dayanır. Emeviye hilâfeti, kavmî bir devlet olduğu içün yalnız Arablardan toplanmış kavmi bir orduya istinâd ediyordu. Abbasiye hilâfeti ise bir saltanat mahiyetinde olduğu içün, Arab ordusundan başka Horasanlılardan, Berberiler’den, Türkler’den de bir ordu teşkil etdi. Bundan başka sarayda da beyaz yâhûd siyah kölelerden türlü türlü iç ağalarıyla saray askerleri vücûda getirmişdi. Bil’âhire Deylemiler’den meydana gelen bir ordunun da bunlara ilâve olunduğunu görüyoruz.4

Selçuk saltanatı da, muhtelif kavmlerden toplanmış karışık bir orduya dayanıyordu.
Nizâmü’l-Mülk, Siyâsetnâme’sinin yirmi dördüncü faslında ordunun yalnız bir kavinden olmasını muhâtaralı5 görüyor, binâenaleyh Deylemli, Horasanlı, Gürcü gibi muhtelif kavmlerden toplanılmasını şart koşuyor. Yirmibeşinci fasılda, “Arab, Kürd, Deylem, Rum, Kûhi, Taberistanlı” ve şâire tâbi’ bulunan kavmlerden her sene beşer yüz beğzadenin rehine kabilinden saraya getirilerek aynı zamanda sarayın muhafaza hidmetinde [hizmetinde] kullanılmasını ve ancak sene nihâyetinde yenileri gelince eskilerin yerlerine gönderilmesini bir ihtiyat lâzımesi olarak zikr ediyor. Yirmialtıncı fasılda da “hükümdar sülâlesinin akrabaları olan Türkmenler her ne kadar usanç virecek bir hale gelmişse de devlete ısındırılmaları içün, bunlardan da bin gencin saraya alınmasını” nasihat ediyor.

Hülâsa, imparatorluk kavmî bir orduya değil, bilâkis karışık bir orduya dayanır. Bundan başka bu devirde, kavm dini yerine ümmet dini kaim olur. Ümmet dininin esâsı, cihanşümul yani beyn-el-akvâm olmakdır. Kavm dininin ilâhı “yalnız kendi kavminin hâmisi” olduğu halde, ümmet dininin ilâhı “Rabb-ül-âlemin”dir. Bu haller gösteriyor ki imparatorluk şeklindeki devlet bir kavmin seciyesine, efkâr-ı âmmesine, harsına istinâd etmez. Askerlikçe halita6 hâlindeki bir orduya güvenir. İktisadca halita halindeki bir halka dayanır. Kavmî harslara kıymet virmeyerek, yalnız beyn-el-akvâm bir mâhiyetde olan bir irfan ve edebiyata rağbet gösterir.

Osmanlılığın, zeamet ve derebeğlik devirleri, imparatorluk şeklindeki devletin iki safhasıydı. Bu safhaların ikisinde de, birçok kavmler, saltanat ve ümmet teşkilâtları altında ehemmiyetsiz bir hâlde kalmışdı. Devlet, bu kavmlerden hiç birisine istinâd etmiyordu. Türk halkı da diğer Osmanlı kavmleri gibi raiyye hayatı yaşıyordu. Avrupa’da da “Şarlmani” imparatorluğunun zeamet devrinden sonra, derebeğlik devrine geçtiğini görürüz. Fakat Avrupa’da derebeğlik hukukî esâslara istinâd ederek muntazam bir feodalizm teşkilâtı vücûda getirmişdi. Yeni devlet, bu teşkilâtın ilga’sından sonra, husule gelen siyâsî temerküzle başlar.

3) Millî devletin esâsları: Avrupa’da “top”un icadı, zırhlı şövalye sınıfının eski imtiyazlarına nihayet virdi. Topla kuvvetlenmiş piyade askeri artık süvari askere üstün gelmişdi. Bunun neticesi olarak devletler, halkdan ordular teşkil ederek derebeğlerin şatolarını zabt etmeğe, bu küçük hükümetleri ortadan kaldırmağa başladı. Hükümdarla halkın birleşmesi, derebeğlik usûlüne nihayet virdi. Bu suretle, aynı zamanda millî bir ordu teşekkül ediyordu.

Yeni devre yol açan ihtirâ’lardan 7 biri de “matbaa”nın icadıydı. Matbaanın icadından sonra, “gazete” nin de meydana çıkması zaûrîydi. Gazete, halk lisânında yazıldığı ve halka hitâb etdiği içün, halkın duygularını uyandırmağa başladı. Binâenaleyh gazete, halka hitab ederken milliyete kıymet virmeğe, millî duyguları uyandırmağa çalınıyordu.

Bu zamanda. ictimâi iş bölümünün kuvvetlenmesi, müşterek duyguların şiddetini azaltarak ma’şeri vicdanın yanında meslek vicdanını ve ihtisas ruhunu uyandırıyordu. Bunun neticesi olarak, ferdi şahsiyetler teşekkül edince artık saltanatın hod-ferma şekliyle ümmet ruhunun m’aneci ve fıkıhcı hususiyeti ruhlara ağır gelmeğe başladı. Artık ilmin tenkide, siyâsetin murakabeye tâbiyyeti lüzumu hissediliyordu. Bir tarafdan hudâ-şâhi hükümet yerine, millet-şâhi bir hükmetin kaim olması, diğer cihetden iskolastik felsefe yerine tecrübı ve müsbet bir ilmin yerleşmesi lâzım görülmeğe başladı. Bu yeni duyguların neticesi olarak bir tarafdan “Meşrûtiyet”, diğer tarafdan “maarifin ta’mîmi” fikirleri zuhur etdi. Binâenaleyh,
imparatorlukların inhilâliyle millî devletlerin teşekküle başlaması bu dört müesseseden doğuyordu: 1) Asker mükellefiyetinin ta’mîmiyle ordunun millîleşmesi, 2) Meşrûtiyet, 3) Matbuatın serbestliği, 4) Maarifin ta’mîmi. İşte bu dört müessesenin her devri de hükümetin millî bir efkâr-ı âmmeye istinâd etmesini iktizâ’ ediyordu. Halbuki millî efkâr-ı âmme ise, millî harsla millî seciyeden ibâretdi. Demek ki millî devlet, hükümetin bir millî seciyeye istinâd etmesinin bir neticesidir. Meşrûtiyetten evvelki devletlerde, hükümet halkın hâkimi olduğu içün, halkın efkâr-ı âmmesine yani millî bir seciyeye istinâd etmek mecburiyetinde değildi. Hâlbuki meşruti bir devletde, hükümet ahâlînin hâkimi değil, hadimidir. Ordu ahâlîden mürekkeb olduğu gibi, gazete de halkın lisânı mahiyetindedir. Binâenaleyh, böyle bir devletde halkın müşterek duyguları, yani millî seciyesi devletin istinâdgâhı olmadığı takdirde hiç bir devlet pây-dâr olamaz. Meşrûtiyetden evvelki devletlerde, ahâlî hakiki bir cemiyet değil, belke bir halîtadan ibâretdi. Cemiyet, içtimâ’ etmiş ferdlerin mecmûai olduğu halde, halîta, ruhlarıyle birleşerek içtimâ’ etmeyen, yalnız zihni bir sûretde birbiriyle ihtilât eden8 ferdlerin mecmûai demektir. İşte eski imparatorlukların tebaa yâhûd raiyye kitleleri bir halîtadan başka bir şey değildi. Bir devletin ahâlîsi halîta halinde bulundukca, o devlet dahilinde ne meşrûtiyet, ne gazetelerin serbestliği, ne de millî bir ordu menfaatli olabilir. Ahâlîsi yalnız bir milletden olan mütecanis bir devletde meşrûtiyet ve matbuatın hürriyeti mahzurlu değildir. Fakat, halîta halindeki cemiyetlerde bu tehlikeli silahlar, gayet ihtiyatla kullanılmalıdır.

Meşrûtiyet, her ferde intihâb hakkı virerek ona bir nev’i hükümranlık tevcih ediyor.

Bu hakkın zararsız bir sûretde kullanılması içün her ferdin millete karşı olan ve halifelerini bilmesi lâzım geldiğinden, tahsîlin herkes içün mecburi ve meccânî olması zaruret hâlinde meydana çıkar. Bu cemiyetlerde, her ferd asker olacağından aynı zamanda askerlik de gitdikce daha ziyâde tahsil ve terbiyeye lüzum gösterdiğinden, bu mecburi tahsîl, askerlik mükellefiyeti nokta-i nazarında da bir fariza mâhiyyeti alır. Herkesin okuyub yazması ise, gazetelerin efkâr-ı ammeye tercüman olması hususundaki mecburiyetini şiddetlendirdiğinden, gitdikce gazeteler daha ziyâde halkçı olmak zaruretini hissederler. Tahsîlin devlet tarafından umûma teşmili mes’elesi ortaya çıkınca, tahsîlin hangi lisânda cereyan edeceği hakkında bîr takım ihtilâfların zuhur etmesi de gayet tabiî bir hâldir. Çünkü bir memleketde bir çok lisânlar mevcut olub da her lisânda gazeteler çıkıyorsa, bu gazeteler mensûb bulundukları lisânların tahsîl ve terbiyede esâs olmasını istemekde gerek hamiyyet ve gerek menfaat nokta-i nazarından alâka sahibidirler. Bu isteyiş, tabiî millet meclisinde muhtelif milliyetleri temsil eden meb’ûslar tarafından da te’yid olunur. Hatta bu iddia bu günkü Rusya’da olduğu gibi ordunun muhtelif unsurlarına kadar da sirayet edebilir. İşte bu hâllere binâendir ki meşruti bir memleketde günden güne her lisânın etrafında husûsi bir harsa malik müstakil bir milliyet teşekkül etmeğe çalışır. Devletlerin haricinde olarak bir takım millî vicdanlar ve seciyeler, millî edebiyatlar ve harslar teşekkül edince artık hükümetin eski kuvveti kat’iyyen kalmaz. Eski imparatorluklara dahîl olan muhtelif milletler birbirinden yalnız lisân cihetiyle değil, bazan din cihetiyle de ayrı bulunduğundan lisân ihtilâflarına, daha şiddetli olarak bir de din ihtilâfları ilâve olunur. Hatta bu ihtilâflar hem lisân, hem de din cihetiyle olursa, inhilâl [dağılma] daha şiddetle vuku’a gelir. Bu hâle iki canlı misâl olarak eski Türkiya’nın kırkılmasıyla bugünkü Rusya’nın parçalanmasını gösterebiliriz. Bu iki inhilâlde lisân ve hars ihtilâflarından başka, din ihtilâfları da şiddetle âmil oldu. İşte bu izahlar imparatorlukların niçün parçalandığını, bir milletden olan müteaddit devleterin de neden birleşdiğini gösteriyor.

1 Yazarın, Yeni Mecmûa’nın 32. sayısına atfen sözünü ettiği ‘”Halkçılık” adlı makalesi. Teori demişinin Ocak 2007 tarihli 204’ncü sayısında yayımlanmıştır.
2 Kurûn-ı vustâ: Ortaçağ [İsa’nın doğumundan sonra 395. yıldan 1453’e dek süren çağ).
3 İstihaleye uğramak: Bir halden başka bir hale geçmek.
4 Deylem, Daylam: İran’ın kuzeyinde bugünkü Gilan eyaletinin bir kısmını teşkil eden dağlık arazinin, ve orada yaşayıp, özellikle IX.-X. Yüzyıllarda İslâm tarihinde çok önemli bir rol oynamış kavmin adı.
5 Muhataralı: Tehlikeli
6 Halîta: Birkaç şeyin karışması, karma.
7 İhtirâ: Benzeri görülmemiş bir şey bulma, buluş.
8 İhtilât eden: Karşılaşıp görüşen.

Paylaş: