Ana Sayfa Emperyalizm ÖZELLEŞTİRME ULUSAL DEVLET YIKICILIĞIDIR

ÖZELLEŞTİRME ULUSAL DEVLET YIKICILIĞIDIR

756

Doğu PERİNÇEK
TEORİ DERGİSİ – AĞUSTOS 2001
ÖZELLEŞTİRME ULUSAL DEVLET YIKICILIĞIDIR
I. GENEL OLARAK ÖZELLEŞTİRME

Yeni Dünya Düzeni projesinin Türkiye açısından anlamı

Dünya sermayesinin merkezlerinde üretilen Yeni Dünya Düzeni projesi, Türkiye
açısından üç maddede özetlenebilir:

1. Ekonomik düzlemde: Ulusal piyasanın çökertilmesi, dünya piyasasıyla sınırsız
bütünleşme.

2. Siyasal düzlemde: Ulusal devletin yıkılması.

3. İdeolojik kültürel düzlemde: Merkezlerde kozmopolitizm; çevrede bağnaz
milliyetçilik, dincilik, mezhepçilik, tarikatçılık ve cemaatçilik pompalanarak toplumun
parçalanması ve dünya merkezlerinin ideolojik hegemonyası altında tutulması.
Özelleştirme, işte bu programın bir aracıdır. Böylece Ezilen Dünya’daki kamu
mülkiyeti yanında sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik alanındaki bütün kamu faaliyeti
çökertilecek, dünya piyasasıyla sınırsız bütünleşme sağlanacaktır. Ezilen Dünya, sistemin
hiyerarşisinde en tepede oturan ABD ve AB’nin eyalet ve vilayetleri olan sömürgelere
dönüştürülecektir.

KİT’leri savunmak, Cumhuriyeti savunmaktır

Bu programı uygulayanlar, özelleştirme yoluyla ulusal devleti ve Cumhuriyet’i
yıktıklarını ilan etmekten çekinmemişlerdir. Özelleştirme Yasası’nın çıkarıldığı akşam,
zamanın Başbakanı Tansu Çiller, kadehini “son sosyalist devleti yıktık” diye kaldırdı.
Washington’un penceresinden bakanlar, kamu iktisadî kuruluşlarım “sosyalizm” olarak
görüyorlar. Yıktıkları, Cumhuriyet Devrimiyle inşa edilen kamu mülkiyetidir; Cumhuriyetin
kendisidir ve ulusal devlettir.
Buna karşılık Cumhuriyet Devrimi’ni savunanlar aynı tutarlılık içinde görünmüyorlar.
Laiklik konusunda duyarlı olan birçok aydın, özelleştirme karşısında sessiz kalabilmekte,
hatta özelleştirmeye onay verebilmektedir.

Topun ağzında olan işçiler ve SSK çalışanları ise, işini ve ekmeğini savunurken, göğsünü
Cumhuriyet ekonomisi ve ulusal devlet için de siper etmektedir. Özelleştirmeye karşı
mücadele, Aydınlanma ve laikliğin kazanımlan için verilen mücadele ile aynı mevzilerdedir.

II. KİT’LERİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ CUMHURİYET’İN EKONOMİK TEMELİNİN YIKILMASIDIR

Ekonomide Sevr

Atatürk’ün Büyük Nutuk’un sonunda, “ülkenin tersanelerine girilebilir” diye tasvir
ettiği tehdit, ne yazık ki bugün gerçek olmaktadır. Bugün ülkemizin enerji santrallerine, petrol
ofislerine, Telekom’una, Tekerlerine, bankalarına, madenlerine, tersanelerine girilmektedir.
Sevr’in ekonomik maddelerinin uygulanması, 78 yıl sonra yeniden gündeme gelmiştir.
Öte yandan eğitim paralı hale getirilerek, Cumhuriyet Devrimi eğitimi çökertilmekte,
genç kuşaklar tarikatlara ve gerici vakıflara teslim edilmektedir. Özel okullar, yabancı
sermaye acentelerine ve tarikatlara eleman yetiştirmektedir.

Özelleştirmeciler, IMF dayatmasına boyun eğip tarıma destek akçalarını kaldırarak,
hayvancılıktan sonra tarla ve bahçe tarımını da büyük bir yıkımla tehdit ediyorlar. Türk
pancarcı ve tütüncüsüne kota koyanlar, iç piyasadaki sigara tüketiminin yüzde 60’ını
Amerikan şirketlerine teslim etmişlerdir. Torbalı’daki Marlboro sigara fabrikası, Türk
tütününü bile Yunanistan’dan almaktadır. Türkiye artık şeker ithal etmeye başlamıştır. En
tehlikelisi, Türk bankacılık sistemi, uluslararası bankalara teslim edilmektedir.
Yine Cumhuriyet’in yarattığı devlet hastaneleri ve sosyal sigortalar tasfiye edilmekte,
sağlık hizmeti kavramı çökertilmektedir.

Elli yıl önce Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapacaklarını ilan edenler, Kemalist
Devrimle inşa ettiğimiz sistemi yıkama uğratmış ve kendi mafya-tarikat sistemlerini
kurmuşlardır. Dünya sermayesi, ekonomide, eğitimde ve sağlıkta özelleştirme saldırısıyla,
Cumhuriyet’in elde kalan son kalelerine de girmektedir.

— Ya bu kaleleri de teslim edip sömürge statüsünü sineye çekecek ve ortaçağ
karardığına gömüleceğiz;

— Ya da yeniden Cumhuriyet Devrimi rotasına girerek, Atatürk’ten bize kalan Altı Ok
programını devletçilik ve halkçılığıyla bir bütün olarak uygulayacağız.
Önümüzdeki seçenekler bunlardır.

Cumhuriyet Devrimi’nin laiklik ve ekonomi cepheleri

Cumhuriyet Devrimi güçleri, 1996 sonbaharından beri ve özellikle 28 Şubat 1997
MGK Kararlarıyla irticanın üzerine yürümektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin irticayı ve
ırkçılığı tasfiye kararlılığı içine girmesiyle, güç dengesi, Laiklik ve Aydınlanma cephesinde
Cumhuriyet Devrimi’nden yana dönmüştür.

Ne var ki, ekonomi cephesinde durum farklıdır, inisiyatif hâlâ Cumhuriyet
yıkıcılarının elindedir. Taarruzda olan dünya sermayesidir, Cumhuriyet ekonomisi ise,
savunmadadır.

Telekom’un, bankacılık sistemimizin, THY’nin, enerji santralleri ve dağıtım
şebekeleri’nin ve Petrol Ofisi’nin özelleştirilmesi, bu savaşın en kritik çarpışmalarıdır. Bu
mevzileri kaybedersek, ekonomide Sevr yürürlüğe girmiş olacaktır. Sık sık Sevr’den söz
edenler, Sevr anlaşmasına lütfen baksınlar, orada ülkenin enerji ve haberleşme ağının yabancı
tekellere teslim edildiğini göreceklerdir.

Arkada kalan yıllarda Cumhurbaşkanı ve Başbakan sıfatını taşıyanlar, Carrefour denen
Fransız hipermarketinin kurdelasını kesmiş, ülkemizin iç pazarını bile yabancı sermayeye
teslim etmişlerdir. “Anadolu kaplanları”, Özalların iddia ettikleri gibi dünya pazarlarında
rekabete girememiş, fakat dünyanın filleri Türkiyemizin çarşılarını yıkmıştır.

Cumhuriyet yurttaşı mı, şeyhin müridi mi?

Bu yüzyılın başında bağımsızlık savaşını kazanarak ulusal bir ekonomi ve laik bir
toplum kurmuştuk. Emperyalist merkezler, bu programı tersten uyguluyorlar, ulusal
ekonomimizi ve laikliği yıkarak bağımsızlığımızı da ortadan kaldırıyorlar.
Yarattıkları “Küçük Amerika”, hem uluslararası hem de ulusal düzlemde bir kulluk
toplumudur. Bu sistemin iktidar modeli olan mafya-tarikat yönetimi. Cumhuriyet yurttaşlarım
elli yıldır tarikat şeyhlerinin kullarına dönüştürürken, ülkemizi de dünya sermayesinin kulu
haline getirmiştir. Bize tek tek bireyler olarak dayattıkları program, Müslüm Gündüz ve Ali
Kalkancıların Emiresi ve Fadimesi olmaktır. Ulusumuza dayattıkları program ise, ABD’nin ve
Avrupa’nın Fadimesi olmaktır. Enerji sisteminin özelleştirilmesi, bu programın denebilir ki en
önemli adımlarından biridir.

Bugün uygulanan özelleştirme, satış bile değildir, yağmadır. Kamu işletmeleri, 1-2
yıllık geliri karşılığında, neredeyse bedavaya yabancı ve özel sermayeye verilmektedir,
işletmelerin arsa fiyatları dahi, saptanan bedellerin çok üzerindedir. Üstelik birçok örnekte
alıcı, ödemeleri devlet kredisiyle yapmaktadır.

Kamu yararı yerine özel çıkarı getirdiler

Özelleştirmeciler, Cumhuriyetin halkçılığını hedef almışlardır. Cumhuriyet’in getirdiği
kamu yararı ve kamu hizmeti kavramları, bugün topa tutulmaktadır. Liberalizmin özel çıkar
ve özel kâr felsefesi toplumsal dayanışma ve vatan sevgisini yıkıma uğratarak, parayı bütün
değerlerin tepesine oturtmakta, çıkar hırsıyla gözü dönmüş ve yırtıcı insanlar yetiştirmektedir.
Yoksullaşan kitleler gericiliğin kucağına itiliyor
Gelir dağılımındaki dengesizlikler, artık uçurum halini almıştır. Bu gerçeği herkes
kabul ediyor. Hatırlanacağı üzere, Genelkurmay Başkanlığı, 29 Nisan 1997 günü Milli Askeri
Stratejik Kavramı (MASK) açıkladıktan sonra kamuoyunu bilgilendiren bir dizi toplantı
düzenlemişti. Bu toplantılarda gelir dağılımındaki bozulmanın gericiliği besleyen bir bataklık
haline geldiği sayılarla ve tablolarla gösterildi.

Özelleştirme, tarıma destek akçalarının kaldırılması, eğitimin ve sağlığın paralı hale
getirilmesi sonucu yüzbinlerce yurttaşımız işsizler ordusuna katıldı. Yeni özelleştirmelerle bu
sayı milyonu aşacaktır. Köylü kitleleri büyük bir yıkımı yaşıyor. Yüzbinlerce esnaf ve
zanaatkâr iflas ediyor. Özelleştirme uygulamalarıyla yoksullaştırılan kitleler, Şeriatın ve
tarikatların kucağına itilmektedir.

Liberalizm Türkiye’yi bölüyor

Cumhuriyet, ekonomiyi bölgeler arasında dengeli olarak geliştiriyordu. Devletçilik
sayesinde yatırımlar yurt düzeyine dengeli olarak yapılıyordu. O dönemde, üretim hacmi ve
bireysel gelir açısından önlerde olan bazı Doğu ve Güneydoğu illerimiz, liberal politikaların
uygulanmasıyla en arkalara düşmüş bulunuyor. Özel sermaye, altyapının geliştiği, tüketici
talebinin güçlü olduğu, özetle kâr oranlarının yüksek olduğu kıyılara ve göreli gelişmiş
bölgelere akmaktadır.

Dünya sermayesiyle bütünleşen piyasa sistemi, Türkiye’yi bölmektedir. Bölgeler arası
dengeleri sağlamak için, kamu girişimi dışında bir çözüm bulunmuyor. Devletçilik ve
halkçılık, Türkiyemizin bütünlüğü açısından da zorunludur.

Batı destekli irtica ile hesaplaşma

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, “Batı destekli irtica ile iç savaşa göre yapılandığı”, 1997
yılı Aralık ayında basına yansımıştı. Bu tahlil, şimdi güncellik kazanmaktadır. Batı devletleri,
dış hatlarda Kuzey Irak ve Kıbrıs üzerinden yönelttikleri tehditleri, iç hatlarda “Eylül
ayaklanması” propagandasıyla takviye ediyorlar.
Türkiye’ye Kuzey Irak ve Kıbrıs’tan silah gösteren, bu bölgeleri Avrupa Ordusu’nun
müdahale alanı içinde gören, içerde irticayı ve bölücülüğü destekleyen Batı, aynı zamanda
özelleştirmeyi dayatmaktadır.

Batı’nın dış tehdidine, “kontrollü çatışma” planlarına ve iç savaş kışkırtmalarına göğüs
germenin bir koşulu da, özelleştirmenin önünü kesmektir.

III. PARALI EĞİTİM VATAN SATICILIĞINI VE TARİKATLARI GÜÇLENDİRİYOR

Halk çocukları tarikat ve vakıf ağına teslim edildi

Türkiye’de eğitimin paralı hale getirilmesiyle birlikte, özellikle köylü çocukları, tarikat
ağına teslim edilmiştir. Nedeni, basit ve ekonomiktir. Tarikat ve vakıf yurtları, dar gelirli
yurttaşların çocuklarına daha külfetsiz okuma olanağı sağlıyor. Devlet, Cumhuriyet
Devrimi’nin kurumlarından, parasız eğitimden, Köy Enstitüleri’nden, Yatılı Bölge
Okullarından, yurtlardan, burslardan vb vazgeçtikçe, boşluğu tarikatlar ve vakıflar
doldurmuştur. Öğrencinin barınma, öğrenme, ders aracı, üniversite hazırlık kursları ve diğer
ihtiyaçlarının paralı hale getirilmesiyle bu işlevler tarikatlar ve vakıflar tarafından
üstlenilmiştir. Böylece Cumhuriyet’in parasız eğitim kurum ve uygulamalarını yıkıma
uğratanlar, tarikat ağını güçlendirmişlerdir.

Bu politika bugüne kadarki emperyalist işbirlikçisi iktidarlar tarafından kasıtlı olarak
uygulanmıştır. Bunlar efendisi oldukları sistemin güvencesini tarikatlarda görmektedirler.
Emperyalizm ile Ortaçağ güçleri arasındaki ittifak, eğitim alanında da geçerlidir. Devletin
eğitime ayırdığı kaynakların kısılmasını öngören IMF reçetesi, aynı zamanda tarikat
reçetesidir.

Kent kökenli gençlik yuppileştiriliyor

Kent gençliği ise, özel okullarda dünya sermayesiyle bütünleşme programının
gerektirdiği bir öğretim ve eğitimden geçirilmektedir. Neredeyse her holdingin bir koleji veya
üniversitesi bulunmaktadır. Buralarda özet olarak vatan satıcılığı öğretilmekte ve yabancı
sermaye acenteleri ve bürokratları yetiştirilmektedir. Açıkçası, kent kökenli gençlik
yuppileştiriliyor ve ajanlaştırılıyor. Burada en küçük bir abartma yoktur. En son TÜSİAD
tarafından açıklanan Coğrafya kitabı, bunun en somut kanıtıdır. Arkasından Tarih ve diğer
ders Kitapları da gelecektir.

Özel okullar, Cumhuriyet’in Tevhid-i Tedrisat ilkesini paramparça etti.
Eğitimde devletçiliğin terk edilmesi ve özel okullar sistemine gidilmesi, Cumhuriyet
Devrimi’nin Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birliği} ilkesini darmadağın etmiştir. Artık
Cumhuriyetin devrimci, laik ve çağdaş eğitimi yoktur; holdinglerin, tarikatların, vakıfların
mandacı ve Şeriatçı özel eğitimleri vardır. Bu durumda, yeni kuşakların önemli bir bölümü,
asıl öğretimini işbirlikçi holdinglerden ve tarikatlardan almaktadır. Kaldı ki, eğitimi paralı
hale getiren politika, devlet okullarında verilen öğretimi de dincileştirmişti.

Bağımsızlık ve Cumhuriyet Devrimi için parasız eğitim

Eğer Türkiye’nin bütünlüğü korunacak, bağımsızlık kazanılacak ve Cumhuriyet
Devrimi rotasında gidilecekse, ilkokuldan üniversite sonuna kadar parasız eğitim hizmeti
verilmesi zorunludur. Özellikle dar gelirli ailelerin çocuklarının okuma, barınma, beslenme ve
kültürel ihtiyaçlarını parasız olarak karşılaması Türkiye için hayati önemdedir. Bu
yapılmadığı zaman, özellikle yoksul ailelerin çocuklarının tarikatların ağma düşmesi ve şeyhmürit
ilişkileri içine girerek ortaçağın kulları haline getirilmeleri kaçınılmazdır.
Parasız ve laik eğitim için kaynak vardır; yeter ki irade olsun. Bugün holdinglerin ve
tarikatların elindeki eğitim kurumları ve tarikatların mal varlığı kamulaştırıldığı zaman,
Cumhuriyet’in kaynağı olur. Kaldı ki, Nereden Buldun Kanunu’yla, zenginden daha çok vergi
alan köklü bir vergi reformuyla, vergi disipliniyle, verimli devlet işletmeciliğiyle vb geniş
kamu kaynağı yaratma olanakları vardır. İşçi Partisi’nin Halkçı Devletçi Ekonomi
Programı’nda kaynaklar gösterilmiştir. Bütün sorun, bu programı uygulayacak bir Milli
Hükümetin kurulmasındadır.

Özel okulların ve yurtların kamulaştırılması, Cumhuriyet Devrimi’nin gereğidir

Bugün 4 binin üzerinde vâkıfın gerici eğitim faaliyetine girdiği, resmî araştırmalarla
saptanmıştır (11 Temmuz 1998 günlü gazeteler). Gerçekten laiklik ve aydınlanma istiyorsak,
tarikat ve vakıf okulları ve yurtları yanında, tarikatların elindeki bütün ekonomik varlık
kamulaştırılmalıdır. Bu uygulama 1925 sonrasında Bakanlar Kurulu kararıyla
gerçekleştirilmiş ve çok başarılı sonuçlar alınmıştır.(1)
Öğretimin birliği ilkesini uygulamanın diğer bir şartı da, bütün özel okulların ve
yurtların kamulaştırılmışıdır. Cumhuriyet Devrimi’nin Anayasada korunan yasalarından olan
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ancak bu sayede uygulanabilir.
Üstelik bu adım, toplumdaki meşruluk tartışmasına da son verir; ya tarikatlar
meşrudur, ya da Cumhuriyet devrimi. Tarikatların malvarlığının kamulaştırılması,
Cumhuriyet Devrimi’nin rüzgârını estirir.
Kemalist iktidar döneminde, tarikatların bütün yapıları, devlet okullarına
dönüştürülmüştür.(2) Cumhuriyetimiz, Türkiye’den kaçan hanedanın, tekke ve zaviyelerin
mallarını kamulaştırmak yanında, örneğin 1934 yılındaki İskân Kanunu ile Aşiret reislerinin
topraklarını da kamulaştırmış ve ihtiyacı olan yoksul köylülere dağıtmıştır.(3)

IV. LAİKLİK, HALKÇILIK VE DEVLETÇİLİK BİR BÜTÜNDÜR

İki akım karşı karşıya

Türkiye’nin son yüzelli yılına baktığımız zaman, iki akımın karşı karşıya olduğunugörürüz.
Birisi Prens Sabahattin’lerin, Damat Ferit’lerin, Bayar ve Menderes’lerin, Demirel,
Özal ve Çiller’lerin temsil ettiği Batı işbirlikçisi, özel girişimci, liberal akımdır. Diğeri ise,
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik ettiği ulusal devrimci akımdır.
Bugün bu iki akım, özelleştirme ve gericilik konusunda yine cephe cepheye gelmiş
bulunuyor. Her iki akımın tarihlerine ve programlarına göz atmak, anlamlı olacaktır.

Liberaller 31 Mart’tan beri gericiliği destekliyor

Liberal partiler, ülkemizde ortaya çıktıkları gönden beri gericiliği beslediler,
desteklediler ve gerici kalkışmalar tertiplediler.
1908 Devrimi’ne karşı kışkırtılan 31 Mart gerici ayaklanmasının arkasında Prens
Sabahattin’in ünlü Osmanlı Ahrar Fırkası vardı. Sınırsız özel teşebbüsçülüğü ve âdemi
merkeziyetçiliği savunan bu parti, İngiliz elçiliğiyle birlikte 31 Mart’ın planını yapmış ve

İttihadı Muhammedi Cemiyeti adındaki gericilik örgütlenmesinden Şeriatçılarla birlikte
hareket etmiştir. Eski Cumhurbaşkanı Demirel, hatırlanacağı üzere, Genç İşadamları
Derneği’nde yaptığı konuşmada, bu partinin programını savunmuştu (Yeni Yüzyıl, 23 Haziran
1998).
1930’da Liberalizmi bayrak yaparak kurulan Serbest Fırka, kısa zamanda gericilerin
toplanma merkezi haline gelmişti. Menemen olayı ile Serbest Fırka arasındaki bağlantı, bizzat
Atatürk tarafından tespit ve ifade edilmiştir. 1950’lerde, Bayar-Menderes’ler, 1960 ve 70’lerde
Demirel-Erbakan-Türkeş’ler, özel teşebbüsçülük ile gericilik arasındaki kutsal ittifakı
sürdürmüşlerdir.

Liberal-gerici ittifak, 12 Eylül rejimi, Turgut Özal ve Tansu Çiller’le birlikte
Cumhuriyet Devrimi’ne son öldürücü darbeyi indirmeye kalkıştı. Liberalleşme atağının en
hızlı lideri Özal’ın aynı zamanda bir Nakşibendî müridi olması rastlantı değildir. Özal’ın
kişiliğindeki Liberal-gerici ittifakı, Çiller-Erbakan hükümetinde koalisyon ortaklığına
dönüşmüştür ve bugün de açıkça Cumhuriyet yıkıcıları bloku olarak kendini göstermektedir.
Son yüzyılın tarihsel tecrübesi ortadadır: Liberalizm bayrağı açarak Cumhuriyet’in
halkçılık ve devletçiliğini yıkıma uğratanlar, laikliği de yıktılar.
Liberalizm, Türkiye’de elli yıl imam hatip okulları açtı, yeni kuşakları Kur’an kursları
ağına düşürdü, tarikatları besledi. Hele önümüzdeki dönem buna daha çok mecburdurlar;
çünkü özelleştirme sonucu işten attıkları insanları ancak Şeriatla uyuşturabilirler. Paralı hale
getirdikleri eğitim sisteminde, halk çocukları tarikat ve vakıfların okul ve yurtlarına
sığınmaktadır. Sendikasızlaştırdıkları milyonlarca işçiyi, tarikatların kucağına atmaktadırlar.
Kapitalizmin merkezleriyle onun hizmetçisi olarak bütünleştirilecek bir “sivil
toplum”a, “bütünleşme”nin acılarına katlanması için dayatılacak ideoloji, kasabalarda ve
varoşlarda şeriattır. Bunu yapacak örgütlenme ise, tarikatlardır.
Tarihsel birikim ve kaynaklar

Atatürk’ün önderlik ettiği devrimci akım ise, tarihi boyunca liberalizme cepheden karşı
çıkmış ve halkçı-devletçi bir program üretmiştir. Bu program Türkiye koşulları içinde ve
pratikte sınanarak geliştirilmiştir.

Türkiye’nin ilk anayasası olan 1921 Anayasasının taslağı, Mustafa Kemal imzasıyla 13
Eylül 1920 günü TBMM Başkanlığına sunulmuştu. Büyük devrimci önder, 18 Eylül 1920
günü Meclisle okunan bu Anayasa taslağına “Halkçılık Programı” adını vermiştir. Bu
programda şu vurgulara yer verilmekteydi:

TBMM hükümeti, hayatını ve bağımsızlığını kurtarmayı biricik amaç edindiği halkı,
emperyalizmin ve kapitalizmin baskısından ve zulmünden kurtararak, yönetimin ve
egemenliğin hakiki sahibi kılarak, amacına ulaşacağı inancındadır.
TBMM hükümeti, milletin hayatına ve bağımsızlığına kasteden emperyalist ve
kapitalist düşmanların saldırılarına karşı savunmayı ve dış düşmanlarla işbirliği edip milleti
kandırmaya ve kargaşa çıkarmaya çalışan içerdeki hainleri yola getirmek için orduyu takviye
etmeyi ve onu ulusal bağımsızlığın bekçisi kılmayı bir görev kabul eder.

Yine Türkiye, 1930 yılından sonra devletçi bir ekonomik inşa çizgisine girmiş,
dünyada Sovyetler Birliğinden sonra plan yapan ikinci ülke olmuştur.
Cumhuriyeti yönetenler, 1931 yılında, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik alanındaki
hedeflere, “devlet sosyalistliği” yoluyla varacaklarını belirtmişlerdir. Atatürk’ün kendi
elyazısıyla belirlediği “devlet sosyalistliği” politikası, 1931 yılında çıkan “Medeni Bilgiler
(Yurttaşlık Bilgisi)” ve “Devrim Tarihi” (Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali)
derslerinde genç kuşaklara öğretilmiştir. Buna bağlı olarak Atatürk’ün önderliği altında
hazırlanan Devrim Tarihi derslerinde, Liberalizm cepheden eleştirilerle mahkûm edilmiştir.(4)
Cumhuriyet’in okları olan Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik, 5 Şubat 1937’de,
Anayasanın 2. maddesine devletin tanımı olarak eklenmiştir: “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi,
Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Lâik ve devrimcidir.”
Yine 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra yapılan Anayasa’da, sosyal devlet ilkesine,
sosyal haklara ve kamulaştırmaya ilişkin düzenlemelere yer verilmiş, devlet bazı
sorumluluklar yüklenmiştir.

Ulusal devrimimizin ve emekçi hareketinin bütün bu tarihsel deneyimleri, ülkemizde
kamu ekonomisi için, çok önemli bir kuvvet kaynağı ve düşünsel-manevî birikim
oluşturmaktadır.

Atatürk’ün “Halkçılık Programı” uygulanacak

Cumhuriyet’in programı bellidir. Atatürk’ün Altı Ok programı, yüzelli yıllık devrim
tarihimiz içinde oluşmuştur. Bu program bir bütündür.
Son elli yılın dersi göstermiştir ki, Altı Ok’un birinden vazgeçildi mi, diğerleri de peş
peşe terk edilmektedir.

Halkçılık, devletçilik ve devrimcilik okları da, tıpkı laiklik gibi, önümüzdeki dönem
kaçınılmaz olarak Türkiye’nin gündemine girecektir. Türkiye, tıpkı Cumhuriyet Devrimi
Kanunları gibi, 13 Eylül 1920’de Mustafa Kemal’in imzasıyla TBMM’ye sunulan Halkçılık
Programı’nı da uygulamak zorundadır.

Yine Türkiye, Sevr planının bir parçası olan özelleştirmeye karşı yeniden 1930’ların
devletçilik ve planlama bayrağım yükseltmek durumundadır. Kamu ağırlıklı karma ekonomi
ve planlama, ülkenin kaynaklarım halkın ihtiyaçları için değerlendirecek, Sevr saldırısını
püskürtecek, ulusal devleti koruyacak, Batı destekli irticayı etkisiz hale getirecek, Türkiye’nin
bütünlüğünü sağlamlaştıracak ve gelir dağılımını düzeltecek biricik çözümdür.

1 Bkz. Doğu Perinçek, “Cumhuriyet Devrimi’nde Kamulaştırma”, Teori, sayı 134, Mart 2001. s.29 vd.
2 Aynı yazı.
3 Aynı yazı.
4 Örnek olarak geniş bölümlerini bizzat Atatürk’ün yazdığı Medeni Bilgiler kitabı yanında Recep Peker ve
Mahmut Esat Bozkurt’un Devrim Tarihi kitaplarına ve Tekinalp’li Kemalizm kitabına bakılabilir.