TARİHSEL SÜREÇ VE DİNE YAKLAŞIM

TARİHSEL SÜREÇ VE DİNE YAKLAŞIM

Dr. Veysel YILDIZ
TEORİ DERGİSİ ŞUBAT 2002 – SAYI: 145
TARİHSEL SÜREÇ ve DİNE YAKLAŞIM

“Uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlikte de bir ilerlemedir. Uygarlıkta doğmuş toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler”
Friedrich Engels

Teori dergisinin Ocak 2002 tarihli 144. sayısında yer alan Zeki Sarıhan’ın, “Bağımsızlık mücadelesinin ihtiyaçları açısından dine yaklaşım” başlıklı makalesi, din gerçekliğinin ana yönlerinin tarihsel ve toplumsal bakımdan yeniden ele alınmasının bir ihtiyaç haline gelmiş bulunduğunu düşündürdü. Konuyla ilgili olarak, önce, Türkiye aydınlanmacılığının büyük ismi Turan Dursun’un eşsiz emeğini anımsamak ve anımsatmak başta gelen görev olur: O, gerçekliği ortaya koydu. Bilim ve tarihsel çözümleme düzlemine gelince, Doğu Perinçek ile birlikte Özcan Buze’nin emeklerine değinmezlik edemeyiz. Ülkemizin siyasal ve bilimsel gündeminden hareketle, konuya ilişkin başlıca gerçekleri ve kavramları tarihsel süreç içerisindeki yerlerine oturttular ve aydınlığa kavuşturdular. Konuya ilişkin olarak, özelikle, Perinçek’in, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm’ın ortak tarihsel zeminini ve uygarlık tarihinin ana kategorilerini berraklığa kavuşturan “İslâm ve uygarlık” başlıklı makalesi1 ile Orta Asya Türk kavimlerinin soyut tanrı kavramına ulaşma ve devlet kurma süreçlerini açıklayan “Göktanrı’dan Allah’a” başlıklı incelemesini2 ve Özcan Buze’nin, Asya, Avrupa ve Amerika’da uygarlığa geçiş ve Hıristiyanlık ve İslâmiyet arasındaki ilişkileri ele alan, “Halklar dinlerini nasıl kabul eder?” başlıklı makalesini3 hatırlatmalıyız. Ayrıca, Dr. Hikmet Kıvılcımlının, antik tarihin ve tarih öncesinin yasallıkları ile birlikte kutsallaştırma sürecini, dinlerin oluşum ve ortaya çıkış süreçlerini ve dinamiklerini aydınlığa kavuşturan emekleri de gün ışığına çıkmış bulunuyor.

Bir özet: Dine Bilimsel Sosyalist yaklaşım

Bir tanım ile başlayabiliriz: Din, toplumsal süreçte insana ve topluma egemen olan dünyasal güçlerin dünyasal olmayan sistematik zihinsel yansısı; sınıflı toplumun, başka bir ifade ile uygarlığın eşiğindeki toplumun birikmiş, kutsallaştırılmış pratik sentezi ve bu kutsallaştırma sürecinin pratiğidir. Dinin ve dinler tarihinin kavranmaya başlanması, tarih biliminin ve tarihsel materyalizmin ortaya çıkmaya başlayışına denk düşen Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi adlı eserinin giriş bölümünde, dinleri, insanlık için vazgeçilmez kılan insanî koşullar ile tarihsel ilişkilerin çözümlenmesi gerekliliği üzerinde durur.5

1 Bilim ve Ütopya, Temmuz 1997, sayı 37 2 Bilim ve Ütopya, Kasım 1997, sayı 41 3 Bilim ve Ütopya. Kasım 1997, sayı 41 4 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Allah-Peygamber-Kitap, Bumerang Kitaplar Yayınevi, 1999, İstanbul ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Komün Gücü, Tarih Bilimi Kitapları, İstanbul, 2000. 5 Karl Marks, Friedrich Engels, Din Üzerine, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Giriş, Sol Yayınları, çeviren Kaya Güvenç, Ankara, 1995.

Engels, Feuerbach Üzerine Tezler’de, Alman düşünürü Feuerbach’ı eleştirirken, insanlık tarihinin üç büyük dini olan Budizm, Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in tarihin büyük dönüm noktalarına eşlik ettiklerini belirtmiş ve bunlar arasından Hıristiyan tanrısının uzun bir soyutlama sürecinin ürünü ve daha önceki kabile ve insan topluluklarının sayısız tanrılarının özü olduğu görüşünü ortaya koymuştur.6 Engels, aynı yerde, dinsel fikirlerin geçirdiği değişimlerin, toplumsal koşullar ile sınıf ilişkilerindeki değişmeleri yansıttığına da işaret etmiştir.

20. yüzyılın başında Lenin, Çarlığa karşı halkın mücadelesinde dine ilişkin tutumun aydınlığa kavuşturulmasının ivedi bir görev olarak ortaya çıktığını saptadı ve tarihsel materyalizme dayanmayan din karşıtlığının toplumu dönüştürmek bir yana, halk hareketim zaafa uğratacağı belirlemesini yaptı. Lenin, dinin tarihsel bir olgu ve zorunluluk olarak ortaya çıkmış bulunan bir bilinç biçimi olması saptaması ite yetinilemeyeceğini belirterek, dinin hayatiyetinin mevcut toplumdaki köklerini ve kaynaklarını da ortaya koydu. Lenin’e göre, “Dinin en derin kökleri bugün, çalışan yığınların toplumsal olarak ayaklar altına alınmış durumunda ve onların, her gün ve her saat çalışan sıradan insanlara, savaşlar, depremler vb. gibi olağanüstü olayların verdiğinden bin kez daha şiddetli olarak, acıların en korkuncunu, işkencelerin en vahşisini veren kapitalizmin kör güçlerinin karşısında, görünüşteki tam çaresizliklerindedir”7

Demek oluyor ki, dine esas olarak üç gerçeklik düzleminde yaklaşılabilir. Bunlar tarihsel, toplumsal ve siyasal düzlemlerdir. Tarihsel düzlem, toplumsal düzlemin öncülü olmasının yanı sıra, onun şimdiki an olarak oluşumunda, zaman zaman belirleyiciliğe varan ölçüde etki sahibi olur. Buna karşılık toplumsal düzlem de, bir yandan tarihsel düzlemi içinde barındırırken, diğer yandan da sürekli olarak ona dönüşür.

Siyasal düzleme gelince, hem toplumsal düzlem içinde yer alır, hem de ona yön verir; bir yandan onun bir parçasıdır ve ona bağımlıdır, öte yandan, onu değişikliğe uğratarak kendisi olmaktan çıkarır. Bir tarihsel süreç olarak bakıldığında din, doğuşu bakımından, insanın doğa ve toplum karşısındaki güçsüzlüğünü, tarihsel özgün biçimlerdeki bir bilince çıkarılışlar bütünü ve ilkel komün toplumundan uygarlığa, başka bir ifade ile, barbarlıktan sınıflı topluma geçişin ideolojik manivelasıdır. Din, uygarlığa geçişin düşünsel dayanağı ve aynı zamanda o sürecin bir ürünüdür. Sömürü ve ezilmenin sürekliliği ise, onun sınıflı toplumdaki başlıca varoluş koşulunu oluşturur.

Burjuva din sosyolojisi

19. yüzyılın sonları ile 20.yüzyılın başlarında Emile Durkheim ve Maks Weber tarafından bir disiplin haline getirilen burjuva din sosyolojisi, dinlerin, bir dogmalar (naslar) bütünü olarak ortaya çıkış ve gelişim yasallıklarını kavramak yeteneğinden yoksun bulunduğu gibi, dinlerin özgün süreçler olarak tarihsel ihtiyaçlardan kaynaklandığını ve tarihsel süreçler üzerinde karşı etkide bulunduğunu kavramaktan da uzaktır. İdealist tarih anlayışının bir yansıması olan din sosyolojisi ilkel topluma özgü inanış sistemleri ile dinleri birbirine karıştırır. Dinlerin ve bu inanış sistemlerinin tekabül ettiği tarihsel dönem ve ilişkilerin ayniyet veya farklılığını da ortaya koyamaz.

6 Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, çev. Sevim Belli, Ankara. 7 V. İ. Lenin, İşçi Partisinin Din Karşısındaki Tutumu, Marks-Engels-Marksizm içinde, Sol Yayınları, çev. Vahap Erdoğdu, Üçüncü baskı, Ankara.

Burjuva din sosyolojisi dinin, akılcılıkla bağdaşmadığı noktasından hareket eder. Dinin ilkel toplumdaki kökleri ile uygarlığa geçiş sürecindeki rolünü görmek yeteneğinden yoksun kalır. Emile Durkheim’in, Dinsel Yaşamın İlksel Biçimleri8 kitabı, etraflı olarak bu yaklaşımı ortaya koyar. Burjuva din sosyolojisinin ikinci büyük temsilcisi Maks Weber ise, öncelikle ahlaksal sorunlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Weber, bu sorunlarla tarihsel gelişim arasındaki bağlantıları ortaya koymaktan uzak kaldığı gibi, dinin ve ahlâkın, ideoloji tarihi içerisindeki yerini ve ideolojik süreçle olan karşılıklı etkileşimlerini de yok saymıştır.9

Tarihsel düzlem

Dinlerin uygarlığa geçişte belirleyici bir düşünsel rol oynamaları onları ideolojik düzey ve içerik bakımından birbirlerine yakın sistemler haline getirir. Feodalizmin öncülü krallıkların ve feodal imparatorlukların ideolojileri olarak büyük dinler, tarihsel süreç ve oluşumlar olarak bu krallık ve imparatorlukların benzeşmeleri gibi birbirlerine benzerler.

Aslında, dinlerin oluşum tarihini on binlerce yıl sürmüş ilkel komünal toplum tarihinden ayırmak mümkün değildir, tikel insanlığın yüz binlerce yıl sürmüş vahşet döneminin, tarih açısından en göze batan ve en belirleyici özelliği, cinsel yasaklara koşut olarak bilinçaltı-bilinç karşıtlığının belirip ortaya çıkmasıdır. Tabuların ortaya çıkış süreci, kutsallaştırma sürecinin hem içeriği ve hem de özüdür.

Vahşetten barbarlığa geçiş, insanlık tarihinde birkaç yüz bin yıl almıştır. İlkel komünal toplumun aşağı, kısmen de orta barbarlık dönemlerine denk düşen totemlerin ortaya çıkışı, kutsallaştırma sürecinde, tarih açısından önemli bir sıçramayı temsil eder. Göçebe barbarlığın ilk aşaması, “anaerkillik” yahut “anahanlık” dönemi olarak bilinir. Bu dönemi, çoban ve sürü ekonomisinin egemen olduğu ” ataerkillik” ya da “babahanlık” dönemi izler. Bu tarihsel dönem, örneğin, Türk kavimlerinin tarihi açısından gözden geçirilirse “Şamanizm” birinci döneme ve “İlhanlık” ikinci döneme denk düşer. Burada anahanlık sistemi bir ilkel kadıncıl sosyalist sistem olarak Şamanizm biçiminde, babahanlık da, uygarlığın eşiğindeki Çin kavimlerini “Tsin” inanış ve davranış biçimlerinin etkisi altında ilhanlık olarak kutsallaştırıldı.

Türkler, henüz anahanlık döneminde bulunurlarken Tsin ile temasta bulunmalarına rağmen etkilenmediler; çünkü, her toplum, ancak kendi tarihsel gelişme düzeyine denk düşen fikirlerle rezonansa geçebilir. Fakat, babahanlık döneminde Türk kavimleri kentleşmeye ve uygarlığa yöneldikçe kadın-erkek zıtlıkları kutsallaştırılarak gökselleştirildi ve ilhanlık oluşup kabul gördü. Türklerin İslâmiyet’i benimsemesi de aynı tarihsel yasaya uyum gösterir.

Tektanrıcılığın* doğuşu

* Tektanrıcılık, özgül bir tarihsel ve ideolojik-teolojik (düşünsel ve tapınçsal) olguyu ifade ettiğinden, birçok metinde bitişik olarak yazılmaktadır.

Dinler tarihinin ve daha geniş olarak ideoloji tarihinin, tektanrıcılıktan önceki temel sorunsallarından biri, insanlık tarihinin binlerce yılının, kutsallaştırma zihinsel sürecini niçin ve nasıl yarattığı ve bu sürecin yaratıp ortaya çıkarttığı davranış biçimlerinin, neden binlerce

8 Emile Durkheim, The Elemantary Forms of The Religious Life, 1912. 9 The Sociology ofReligion (Din Sosyolojisi), 1922.

yıl tarihsel sürece damgasını vurduğudur. Tek tanrının ve sonuç olarak tektanrıcılığın doğuş süreci, ancak bu temelde aydınlığa kavuşturulabilir. Dr. Hikmet Kıvılcımlının, bu konuya ilişkin çözümlemesi şöyledir: “ilkin insan benliği-psikolojisi (ruhu) ile doğmuş bulunmasına rağmen, kutsallaştırdığı kendi bedeninden ayrı tuttuğu bir kutsal ruh anlayışı olmadı, insan beyni şuur-altşuur olarak örgütlenirken elbette ikili bir kişiliğe de bölünmüş oluyordu. Ancak bu gelişme henüz kendi bedenini ve ikili kişiliğini doğadan ve herşeyden ayırt edebilecek bir soyutlama derecesinde değildi.”10

Kıvılcımlı, bilincin, komünün kendisi ya da komünü yaratan kanunlar, altbilincin ise, baskı altına alınmış bulunan hayvansal yaşama güdüleri olduğunu belirttikten sonra devam eder: “İnsan toplumunda sonradan bu yeni temellerden gelişen komün içindeki cinsel yasaklar, komünün kendisini yeniden üretişi aşamasına gelmiş yeni kan teşkilatları-aile biçimleri bölünüşlerini getirdiği ölçüde kişi beyninde de bilinçlenmeleri ve bilinçaltına bastırışları yeni bir aşamaya (yeni bölünüşlere) sıçrattı. Bu aşama ilkin hayvan ile insan arasında bölünüş idi; komün içi cinsel yasaklarla birlikte, insan toplumu içinde bölünüşler aşamasına girmiş oldu. O zaman bilinç yeni bir seviye kazanarak soyutlama gücünü arttırdı: Bedenden ayrı kutsal ruh sezisi bu aşamada totem ile birlikte doğdu.”11
İlkel komün toplumunun üst aşamasının ilk evresi, inanış ve davranışlar açısından yahut bir toplumsal bilinç türünün simgeleyecisi olarak, totemin en yaygın bulunduğu tarihsel dönemdir. Bu evre ana-hanlık dönemi olarak bilinir. Göçebe barbarlığın ikinci aşamasında, hayvancılık ve çobanlığa geçiş ile birlikte totemcilik yerini esas olarak göksel tanrılara bırakır. Komün içinde sınıfsal farklılaşmalar baş göstermiştir ve uygarlığa doğru yol alınmaktadır. Bu süreç kabileler arasında mücadele, kabile konfederasyonlarının oluşması, oluşturulması ve bu suretle, egemenlik ilişkilerinin ortaya çıkış konaklarından geçerek ilerler. Ataerkillik yahut babahanlık dönemi, devlet “cenin”mi taşır. Devlete sıçrama bir ideolojik sürecin sonucu olduğu gibi, devletin oluşumu da ideolojide bir sıçramaya yol açar.

Tektanrı, doğası gereği soyut olan ideolojinin somutlaşması yahut somutlaştırılması, tektanrıcılık da onun düşünsel özüdür. Devlete sıçramanın eşiğinde bulunan toplumlar, peygamberler veya başka dinsel önderlerin düşünsel çabaları ile yeni toplumsal kuruluşun ve yeni toplumsal düzenin, yani sınıflı toplumun ideolojisini, ya kendileri inşa ederler veyahut da, kendi ideolojik ihtiyaçlarını, bu ideolojik sıçramayı daha önce gerçekleştirmiş bulunan toplumlarla düşünsel temasa gelerek veya geçerek benimseme ve kısmen de sentez yolu ile karşılarlar. Burada, insanlık tarihinin, özü itibarı ile bir bütün oluşturduğu ve aynı mecrayı izlediği tarihsel yasasının, sınıfların ve ideolojilerin tarihinde de kendisini gösterdiği gerçeği ile karşı karşıya geliyoruz. Bir toplumun veya halkın, bu yollardan hangisini niçin izlediği, tarih biliminin ve tarih araştırmalarının konusudur ve esas olarak o toplumun üretici güçlerinin gelişim dinamikleri, gelişim seyri ve coğrafya ile ilgilidir.

Benimseme de iki yolla gerçekleşir. Ya egemen sınıf veya egemenleşmekte olan toplumsal katman yeni ideolojiyi özümseyip benimser ve sonra da onu bütün topluma benimsetir, ya da yeni dini, egemenlik altına alınmış kitleler benimserler ve nihayet egemen sınıf, kendi çıkarları için gerekli olan değişiklik, uyarlama ve düzenlemeleri yaptıktan sonra onu kabullenir. Birinci yola örnek, Türklerin İslâmiyet’i benimsemesi; ikinci yolun en bilinen örneği ise Hıristiyanlık’ın Roma İmparatorluğu tarafından kabulüdür.

10 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Komün Gücü 11 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age.

Tektanrıcılık, hem tarihsel ve hem de ideolojik ve teolojik kökenleri itibarı ile Irak, Mısır, Hint ve Çin uygarlık veya ön uygarlıklarına ve kentlerine dayanır. Antik Ortadoğu toplumlarının erken dönemlerde tektanrıcılığa yönelişleri, ticaretin ortaya çıkıp gelişmesi, komün içerisinde sınıflaşma eğilimlerinin baş göstermesi ve siyasal düzlemin, yani devletin prototipinin doğuşu ile ilgilidir. Ancak, uygarlığa geçiş sürecinin muhtelif tarihsel nedenlerle sekteye uğraması ve tıkanması “mütekâmil” bir tektanrının ortaya çıkışım İslâmiyet’e kadar erteledi. İslâmiyet, son tektanrılı din olarak, hem tarihsel ve hem de düşünsel olarak totemcilikten en uzak olan dindir. Soyutlamalarının düzeyi açısından ise, büyük dinler arasında en gelişkin olanıdır.

Dinsel kitaplara gelince, bunlar insanlığın o zamana kadarki yaşayışını ağırlıklı olarak mitolojik biçimlerde dile getirirler. İnsanlığın o zamana kadar edindiği toplum ve doğaya ilişkin bilgilerini, kutsallaştırma sürecinden geçmiş olarak ifade ederler. Dinsel kitaplar arasında kutsallaştırma sürecinden en az etkilenmiş olanı Kuran ‘dır. Uygarlığın doğurduğu mülkiyet ilişkilerini açık hukuksal ilkeler biçiminde ifade edip, ortaya koyar.

Kıvılcımlı, tektanrıya varış sürecini şöyle özetlemektedir “Doğa (bitki ve hayvanlardan oluşan) atalar, ilk totem sentezlerinde kendilerini kesime göstermiş bulunuyorlar. Sonradan bunlar toplum biçimleri gelişip açıldıkça, ana ata, baba ata, kral ata, devletlü -saraylı kral ata tanrılara, hatta sınıf zümre- meslek, yetenek ata tanrılara ve giderek her şey bir tek ata tanrıya, Allah’a dönüşmüştür ki, bu determinizmin en yüksek ifade tarzıdır. Bundan sonra kendisini bilince çıkarma prosesine* dönüşeceğinin işaretlerini verir.”12 Engels de, tektanrının ortaya çıkışını, kralların ortaya çıkışının tarihsel ön koşulu sayar. Tektanrı, uygarlığa geçiş sürecinin ideolojik manivelası olduğu gibi, kendisine atfedilen özellik ve işlevler bakımından, o zamana kadarki tarihin gelişim seyrini ve yasalarım yansıtan ve kutsallaştırma süreci sonunda ulaşılan en yüksek düzeydeki soyutlamadır.

Üç büyük tektanrılı din

Üç büyük tektanrılı dinin de öncülü sayılan Hz. İbrahim, zamanımızdan yaklaşık 4000, Musevilik’in kurucusu Hz. Musa 3000, Hıristiyanlık’in kurucusu Hz. İsa 2000 ve İslam peygamberi Hz. Muhammed de 1400 yıl kadar önce yaşadılar. Peygamberler, seçkin tarihsel kişilikler olarak, ilkel toplumun üst aşamalarından uygarlığa, başka bir ifade ile sınıflı topluma, toplumsal düzlemde bakıldığında ise, devlete geçişe önderlik ettiler. Önderi oldukları tarihsel hareketler devrimdi ve kendileri de devrimci idiler. Yalnız, zamanımızdan yaklaşık 4000 yıl kadar önce yaşayan Hz. İbrahim, ilkel komün toplumunun aşağı barbarlık aşamasından orta göçebe barbarlığa geçişe önderlik etti ve sınıflaşma toplumsal eğiliminin ve özel mülkiyetin baş gösterdiği koşullarda uygarlığa doğru yürüyüşün koşullarını olgunlaştırma tarihsel işlevini üstlendi. İsrailoğulları’ndan çok sayıda peygamberin çıkışı, gelişmekte olan sınıflaşmanın hem sonucu ve hem de gereği idi. Sınıfsallaşma siyasallaşmayı doğuruyor, siyasallaşma süreci de, kutsallaştırma süreci olarak tezahür ediyordu. Bu sürecin üstyapısal yansıması ise, işlevsiz ve tarihsel gelişime köstek haline gelmiş çok tanrı geleneklerinden tektanrıcılığa doğru kopuş oluyordu. Öte yandan, tektanrıcılık, tarihsel ticaret

* Sürecine yollarının kavşağı olan Filistin’de, tüccarlığın ve tüccarların ideolojik ve manevi gelişmelerinde belirleyici bir rol oynuyordu. Ancak, sınıflaşma sürecindeki zayıflama ve
12 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Allah-Peygamber-Kitap.

kireçlenme, toplumsal önderlik ihtiyacını da zayıflattı ve varlığı bile tartışmalı Hz. İsa’ya varıldı.
Hıristiyanlık, Yahudi teolojisinin ve halk arasına kısmen yayılmış Stoacılık’ın* bir sentezi olarak doğdu ve doğuşundan 250 yıl sonra devlet dini haline geldi. Feodaliteye uygun hale getirilişi feodal egemen sınıfın çabası ile gerçekleşti.

İslâmiyet’e gelince, Hz. Muhammed çağında Arabistan, göçebe barbarlar ile ticaret kasabalarında yerleşmiş ticaretle uğraşan kabileler ve bir kısmı vurgunculuk yapan savaşçı kabileler arasında bölünmüştü. Yahudilik ve Hıristiyanlık Arabistan’ın bazı bölgelerine yayılmıştı. Ancak Hz. Muhammed’in doğduğu kent olan Mekke hâlâ çoktanrıcı idi! Hz. Muhammed gençliğinde, Filistin sınır boylarındaki kasabalara giden kervanlarla dolaşmıştı. 40 yaşında iken devrim bildirisini “İslâm”, yani Allah’a bağlanma, “itaat etmek” sözcüğü ile adlandırdı ve özetledi. Kendisinden önce gelen peygamberleri de tanıdı, fakat bu peygamberlerin kurduğu ya da temsil ettikleri dinler ile kendisine vahyedilenler arasındaki farklılığı, insanların, Allah’ın önceki bildirilerini anlamadıkları veya onların tahrif edildiği şeklinde açıklayarak, bu dinlerin insanlık tarihinin önceki gelişim basamaklarına denk düşen ve doğal olarak hem ideolojik ve hem de işlevsel açıdan daha ilkel olan teolojik ilkelerini reddetti. Bunun en bilinen örneği, Hıristiyanlık’ın çoktanncüık izlerini taşıyan Üçlübirlik (Teslis)** dogmasıdır.

Hz. Muhammed, ilkel komünün üst aşamasında bulunan Bedevilere, Hicaz’da pek seyrek olmayan kölelere ve kentli tüccarlara, servet birikimini ve sonuç olarak üretici güçlerin gelişimini engelleyen kabile vurgunculuğuna ve yine, üretici güçlerin gelişimini sekteye uğratan tefeci tüccarların tahakkümüne karşı mücadelelerinde önderlik ederek “medeniyet”e geçişle sonuçlanan tarihsel devrimi zafere ulaştırdı. Bu mücadelenin esas dayanağı olan göçebe

Bedevilerin enerjisini harekete geçirdi

İster genel insanlık tarihi açısından, ister özel olarak dinler tarihi açısından bakılsın, Hz. Muhammed görüşleri itibarı ile, diğer din kurucuları içinde insanlığın geleceğine en yakın olan tarihsel kişiliktir: “Ben sizler gibi insan kişiden başka bir şey değilim” ve “Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl kutsal bir gün ise, bu aylarınız nasıl kutsal bir ay ise, bu şehrimiz Mekke nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle kutsaldır, her türlü tecavüzden korunmuştur.”13

İslâmiyet, insanlık tarihindeki son din olarak, en gelişmiş toplumsal ilişkileri ve en gelişkin tarihsel pratiği yansıtır. Bu nedenle, diğer

*Stoacılık: Kurucusu Zenon olan ve M.Ö. 4.yüzyılda eski Yunanistan’da doğan bir felsefi akım. Tektanrıcılığı, ahlâki ilke olarak insanlar arası kardeşliği ve zenginlik ile yoksul arasında bir fark bulunmadığını vazediyordu. İlkel komün toplumundan gelen kolektif düşünüş ve davranış biçimlerini kullanarak sınıflı toplumu ussallaştırma ideolojik işlevini görüyordu. ** Teslis, Arap’ça “üçleme” anlamına gelir. Üçlübirlik şeklinde de ifade edilmektedir. Hıristiyanlık, baba (tanrı), oğul (İsa) ve kutsal ruhu tanrının öç ayrı görünümü ve belirimi sayar. Teslis inancı, Hıristiyanlık’a, çoktanrıcılığın bir kalıntısı olarak girmiş olup kökleri, Irak-Ortadoğu inanıştan ile Hindistan inanışlarına varır. Dolayısıyla, düşünsel kökleri, tarihsel bakımdan, ilkel komünal toplumun ilk aşamasına kadar iner. Kıvılcımlı, iktisadi zemine de işaret eden “Madde-Kuvvet-Zekâ üçüzü: Baba-Oğul-Kutsal Ruh İsevilik ile çıkmazdan 1300 yıl önce Arz-Talep-Fiyat’ın Mısır düşüncesinde yansıması olsa gerekti” Dr. Hikmet Kıvılcımlı age. tektanrılı dinler ile karşılaştırıldığında tarihsel gerçekliğe, düşünsel olarak en yakın olanıdır.
Zeki Sarıhan’ın görüşleri üzerine 13 Hz. Muhammed’in veda hutbesi, aktaran Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age.

Bu bölümde, yukarıdaki çözümleme ve bakış açısının ışığında Zeki Sarıhan’ın Teori’nin Ocak 2002 tarihli 144. sayısında yer alan, “Bağımsızlık mücadelesinin ihtiyaçları açısından dine yaklaşım” başlıklı makalesindeki bazı görüşleri ele alacağım. Sarıhan’ın görüşlerinin birçoğunun yanlış olmasının ana nedeni, tarihsel materyalist bakış açısını ve tarihsel materyalist kategorileri kullanmamasıdır.

Sarıhan’a göre, “Din, insanın soyutlama yapabilme yeteneğinin bir ürünüdür.” “İnsanın soyutlama yapabilme yeteneği” korteksin* oluşum sürecinde ortaya çıkmış olup, insanın biyolojik evriminin sonucudur. Biyolojik evrim sürecinin bütünü gibi, emeğin öngereklerinin gelişimine bağlı ve bağımlıdır. Din, tarihsel ve toplumsal bir olgudur ve ezelî değildir; Bilimsel Sosyalizme göre ebedî de olmayacaktır. Soyutlama yeteneğinin varlığı, dinin ortaya çıkışının nedeni olmayıp, onun ön koşullarından biridir. Dinin ortaya çıkışı, son çözümlemede, insan emeğinin gelişim sürecinin belirli bir aşamasına denk düşer.

Sarıhan devam ediyor: “… dinin de bütün insanlık tarihi boyunca evrim geçirdiğini ve bu evrimin bugün de sürmekte olduğu …” Birincisi, dinler, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren var olmadılar, fakat onun belirli bir evresinde ortaya çıktılar. Uzun bir tarihsel dönem boyunca insanlar, din diye bir şey bilmiyorlardı. “Evrim geçirmeye” gelince, dinler dogmalardan oluşur ve şimdiye kadar her hangi bir dinin dogmalarının değiştiği veya ortadan kalktığı görülmemiştir. Ancak, uygarlığa geçişten sonra dinler yüzyıllar boyu egemen derebeyi sınıflarının iktidarlarının ideolojik dayanağı işlevini gördüler. Bu süreç içerisinde, egemen sınıfın ihtiyaçlarına bağlı olarak dogmalar değil, fakat bunlardan çıkarsanan “içtihadlar” yolu ile şeriatlar değişikliğe uğradı. “Bu evrimin bugün de sürmekte” oluşunun ise, gerçeklikle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Sarıhan, genel olarak dinlerin evrimini, her dinin evrim geçirdiği şeklinde yorumlayarak tarihsel gerçekten kopmaktadır.

“Çağlara göre değişen tanrı”

Sarıhan, tanrı kavramının çağlara göre değişikliğe uğradığını iteri sürüyor “İlkçağdaki tanrı kavramıyla Ortaçağ’daki tanrı kavramı, Ortaçağ’daki ile bugünkü tanrı kavramları birbirinden farklıdır” İlkçağ tarihinden, henüz uygarlığa geçilmemiş yahut ancak uygarlığa geçiş hamlelerinin bulunduğu komün toplumlarının tarihini arılıyorsak, orada henüz “tanrı” da yoktur. Totemlerin oluşum süreci ve totemizmin inançsal egemenliği, insanlık tarihinin on binlerce yılını almıştır. Ancak en üst barbarlık konağında tanrılar oluşur ve kanatlanıp “semaya” çıkarlar. Tektanrı ise, uygarlığa geçiş sürecinde belirir ve onu yaratır. Ortaçağ’da krallar ve sultanlar onun yeryüzündeki gölgeleri olarak hükümran ve “hükümdar” olurlar. Günümüze gelince, laiklik süreci ile birlikte dünyasal iktidarını yitirmiş, ancak göksel iktidarı emperyalizmin baskı ve sömürüsünün aracı haline getirilmiştir. Değişen “tanrı kavramı” değil, egemen sınıfların tutumudur.

* Korteks: beyin kabuğu, beynin en dış tabakasının anatomik ismi.

İslamlık “evrensel” değil mi?

Sarıhan, devamla, İslamlıksın “evrensel” olmadığı iddiasını ortaya atıyor: “İslâmlık ise, (…) hem anarşi içindeki Arap toplumunu tektanrı düşüncesi ile birleştirmek, hem de Bizans’ın egemenlik aracına dönüşmüş Hıristiyanlık’ın Arabistan’da yayılmasını önleyerek Arapları kendi atalarının (İbrahim’in) yoluna çevirip bu yolla Arapları güçlendirmek amacını taşımaktadır. Diğer dinler gibi İslâmlık da başlangıçta evrensellik iddiasında değildi. Mekke ve Medine çevresine hitap ediyordu ve bir Arap diniydi”. İslâmiyet’in doğuşu ile ilgili temel bilgi ve çözümlemeleri önceki bölümlerde aktarmıştık. Buradaki hata vahimdir: “Arapları güçlendirmek”, son yüz veya en çok yüz elli yıla ait bir amaç olabilir. Araplar denince, bir ulustan söz edilmiş olmaktadır. Bilindiği gibi, ulus da bir tarihsel olgudur ve tarih sahnesine kapitalizmin doğuşunun şafağında çıkmıştır. Milliyetçiliğin ortaya çıkışı bu olguyu izlemiştir. Arapların uluslaşma süreci ise, belirli tarihsel nedenlerden ötürü geç başlamış ve emperyalizm çağında sekteye uğramıştır ve hâlâ sürmektedir. Burada bu apaçık tarihsel gerçeklikten eser yoktur. Ulus ile ulusal köken birbirine karıştırılmakta ve ulusa ve uluslar çağına özgü amaç ve düşünceleri 1000 yıl öncesine taşınmaktadır. Hz. Muhammed, yeni bir çağ açan bir tarihsel devrimin önderi idi; milletlerin ortaya çıkışının çok uzaklarda olduğu bir tarihsel dönemde yaşadı ve dolayısıyla milliyetçi olamazdı. Öte yandan önderlik ettiği devrim kabile toplumundan uygarlığa geçiş devrimi idi ve dolayısıyla kavmiyetçi olması da mümkün değildi. Aynı şekilde “evrensellik iddiasında” olması da olanaksızdı. O zaman ne evren biliniyordu ne de evrensellik kavramı mevcuttu. Ancak, uygarlığa sıçrayış tarihsel bakımdan ne kadar evrensel ise, İslâmiyet de o ölçüde “cihanşümul” idi.

“İlerici ve Gerici dinler” ayrımı yapılabilir mi?

Sarıhan, dinleri, ilerici ve devrimci olanlar ve olmayanlar olarak iki gruba ayırıyor: “Musa’yı, İsa’yı, Muhammed’i ve onların koyduğu sistemleri kendi dönemleri için ilerici ve devrimci kabul etmek gerekse de, bütün dinler için… aynı yargıda bulunmak doğru değildir”. “Bütün dinler”le ne kastedilmektedir? Dinler, insanlığın dağılmaya yüz tutmuş ilkel toplumdan ticaretin egemen olduğu sınıflı topluma geçiş sürecinde ortaya çıkmış ve kutsallaştırma süreci ile ilerleyen tarihsel ve toplumsal olgulardır. Tarihin gelişim seyrinde esas olarak aynı rolü oynarlar örneğin, Buda’cılık, M.Ö. 6. yüzyılda Hindistan’da ilkel komün sisteminin çöktüğü ve sınıflı toplumun ortaya çıktığı koşullarda, kabile inançlarına ve Brahmanizm’in kast ayrılıklarını kutsallaştırmasına bir tepki olarak doğdu ve sonuç itibarı ile uygarlığa geçişte olumlu bir rol oynadı.

Tarih tahrif edilmemeli

Sarıhan, gerçekleşmesi mümkün olmayan tarihsel olgular icat ediyor: “Türklerin Müslüman olmadan önceki dinleri olan Şamanizm, onların göçebe hayatına uygundu. Araplar İslâmiyet’i Türklere kılıç zoru ile kabul ettirmişlerdir” Bu görüş tarihsel gerçeklere uygun olmadığı gibi, hiçbir bilimsel dayanağa da sahip değildir. Tarih biliminin mantığı açısından ise, saçmadır. Önceki bölümlerde bu konu üzerinde durmuştuk, devam edelim: Türklerde Şamanizm’den sonra İlhanlık dini ile baba soyu egemen kılınır. İlhanlık’ta bir “il” öteki iller üzerinde egemenlik kurar. “Hakim olan il Ak’tır. Kişileri de Akkemikliler zümresini teşkil eder. Mahkûm olan budun karadır.”14 İlhanlık, daha önce belirttiğimiz gibi Çin uygarlığından etkilenir. “Bunun gibi Türkler Müslümanlık’la ittifak ettiklerinde de aynı şey olmuş ve tektanrıcılık Türkler içinde yerleşip kökleşmek için uzun bin yıllar beklemek

14 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age.

gerekmemiştir. Ancak Türk kutsallık gelenekleri de ister istemez Müslümanlık içinde yerlerini almadan bu gelişim olamazdı”15

Yine, “sınıflaşan Türkler, Ortadoğu’da İran devletinin kurumlarıyla ve İslâmi ideolojiyle tanışırlar. Kendileri de zaten bu tarihsel aşamanın içine girmişlerdir. Her toplum, tarihsel olarak alabileceğini alır. Türklerin İslâmiyet’i kabulü de böyle olmuştur. Sonuç olarak İslâm, Türklerin uygarlığa doğru yaptıkları son büyük sıçramanın ideolojisi olmuştur.”16

Son olarak şunları da eklemek yerinde olun Türkler Müslüman olur olmaz kan demokrasisinden kalan geleneklerini hemen tasfiye etmediler. Selçuklular’a kadar bir hanedan oluşmamıştı. Selçuklular’ın İslâmiyet’i kabulünden sonra, “kâfir Türklerin” ülkelerine gazalar yapılır. Demek oluyor ki, Türklerin tektanrıcılığı kabulü uygarlığa sıçramada bir ideolojik manivela rolü oynadı. Türk kutsallık gelenekleri İslâmiyet’le bir tür sentez de oluşturdu. Tektanrı, kabile federasyonuna uygun düşüyordu; öte yandan, eski tanrı gelenekleri de kabilenin varlığının işareti ve manevi dayanağı olmaya devam ettiler.

Aydınlanma üzerine

Sarıhan, “Batıcı aydınlanma” diye bir kavram icat ediyor: “Doğu’da devrim fırtınalarının esmesi, devrimcilikle Batıcı aydınlanma arasında birebir bir ilişkinin olmadığını gösteriyor.” Toplumsal ve siyasal bir eğilim olarak Aydınlanma’cılığın ortaya çıkışı burjuva demokratik devrimin kültür cephesindeki uzantısıdır ve bir tür kültür devrimidir. İnsanlığın kültür mirası içinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu akımın temsilcileri, kendi zamanlarındaki toplumun kusurlarını düzeltmeye, iyilik ve adalet ülkülerini yaymaya çaba harcadılar, bilimsel bilgi anlayışını egemen kılarak toplumun ahlâk ve yaşayış tarzını değiştirmek istediler. Aydınlanma’cılar, bilincin toplumun gelişmesinde belirleyici bir rol oynadığı düşüncesinden hareketle, bilgisizliği ortadan kaldırmanın toplumsal kötülükleri ortadan kaldıracağı sonucuna ulaşıyorlardı. Tarihsel gelişmenin nesnel yasaların bilincinde olmaktan ve onları keşfetmekten uzak olmakla birlikte, feodal ideolojinin etkisinin kırılmasında ve etkisiz kılınmasında önemli roller oynadılar. Hıristiyan dogmatizmine ve Skolastik düşünce yöntemine karşı kararlılıkla savaştılar. Aydınlanma’cıların fikirleri başta Ütopyacı Sosyalizm olmak üzere Bilimsel Sosyalizm’in kaynaklarının oluşumu üzerinde etkide bulunarak Bilimsel Sosyalizm’in doğuşunda dolaylı rol oynadı. Ülkemiz tarihine gelince, Aydınlanma’cılık, Yeni Osmanlıları, Jön Türkleri ve Kemalist devrimin önderlerini de etkilemiş ve birinci ve ikinci Meşrutiyet devrimleri ile Kemalist devrimin oluşması üzerinde dolaylı olarak etkide bulunmuştur. Batıcı’lık bugün emperyalist ideoloji, siyaset ve kültür yandaşlığına verilen addır. Devrimci bir karakter taşıyan Aydınlanma’cılıkla hiçbir ortak yana sahip değiller. Dahası, Aydınlanma’cılık Milli Demokratik Devrim aşamasında bulunan ülkemiz halkı için hâlâ bir esin kaynağı ve ilerici bir kültürel kaynak olmaya devam etmektedir.

15 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age. 16 Doğu Perinçek. İslâm ve uygarlık, Bilim ve Ütopya, Temmuz 1997, Sayı 37.

Kemalizm ve reformculuk

Sarıhan, Kemalizme reformculuk rolü biçiyor “Kemalizm, İslâm dinini reforma tabi tutma çabasının da adıdır. Kemalist devrimin sözcüleri zaman zaman dinin felsefi temellerini pozitif bir açıdan yorumlamış olmakla birlikte bu konuda yoğun bir propaganda yürütmek yerine dini vicdanlara bırakarak onu devlet ve dünya işlerinden uzaklaştırmak, eğitimi laikleştirmek, ibadet dilini Türkçeleştirmek gibi politikalarla büyük bir reformu da denemişlerdir.” Kemalizm’in “İslâm dinini reforma tabi tutma çabasının adı” olmak bir yana, bununla hiçbir ilgisi yoktur. Kemalizm, Türkiye demokratik devriminin, başka bir ifade ile Cumhuriyet Devriminin ideoloji ve siyasetlerinin bütününün adıdır ve devrimciliktir. Bu yüzden, din alanında da olsa reformculuğun zıddıdır. Laiklik, demokratik devrimin kültürel özüdür ve ona anti-feodal karakterini verir. İslâm dinini “reforma tabi tutma”, son zamanlarda liberal gericilerin uyguladığı bir politikadır.

Dinlere ilişkin gerçek dışı bir belirleme

Sarıhan, keyfi ayrımlara başvuruyor. “Günümüz dünyasında (Latin Amerika’yı dışarıda tutarsak) Hıristiyanlık ve Musevilik, bilimsel ve teknik ilerlemeyi, fakat aynı zamanda dünya efendiliğini, sömürü ve zulmü; Müslümanlık, Budizm, Konfüçyüsçülük ve (Japonya’yı dışta tutarsak), yerli birçok din ise, yoksulluğu, sömürülmeyi ve mazlumluğu temsil etmektedir.” İslâmiyet’in, tarihsel süreç içerisindeki yeri, doğuşu ve içeriği itibarı ile toplumsal gerçekliğe en yakın din olduğunu daha önce tarihsel nedenleri ile birlikte belirtmiştik. Emperyalist ülkelerin halklarının Hıristiyan oluşu ile tekelci kapitalist yapı ve emperyalist siyasetler arasında bir bağlantı kurmak, tarih bilimi açısından anlamsız ve mantıktan yoksundur. Rusya Hıristiyan bir ülke idi, fakat sosyalizme ilk önce orada geçilmişti; Japonya Hıristiyan değildir fakat emperyalisttir. Yine, Latin Amerika ülkeleri ve Küba ile bazı Afrika ülkeleri ve Doğu Avrupa ülkeleri Hıristiyan’dırlar, ama ezilen dünyaya mensupturlar. Kapitalizme neden önce Avrupa’da geçildiği bir tarih bilimi sorunsalıdır ve Bilimsel Sosyalizm’in kurucuları Marks ve Engels’ten Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya ve Samir Amin’e kadar birçok kuramcının dikkatini çekmiş ve araştırmalara konu olmuştur.17 Öte yandan Hıristiyanlık ve Musevilik ile bilimsel ve teknik ilerleme arasında bir bağlantı kurmak, daha önce Aydınlanma ile ilgili paragrafta değindiğimiz gibi, tarihsel gerçekliğe bütünü ile aykırı olduğu gibi, her türlü mantık ölçüsünün de dışındadır. Müslümanlık, Budizm ve Konfüçyüsçülüğün ise, “yoksulluğu, sömürülmeyi ve mazlumluğu” temsil ediyor oluşları saptaması da yine, herhangi bir tarihsel temele dayanmadığı gibi, iç mantıksal tutarlılıktan da yoksundur.

Tarihsel materyalizm esas alınmalıdır

Sarıhan’ın görüşleri, bir bütün oluşturmakta ve idealist tarih anlayışının damgasını taşımaktadır. Tarihsel gelişme, belirli maddi gerçeklikler zemininde ortaya çıkan değişikliklerin sonucu olarak yeni süreçlere sıçranması biçiminde tezahür eden bir süreklilikler ve kopuşlar bütünüdür. Başka bir ifadeyle, tarihsel olayların ve olguların doğru olarak çözümlenebilmesi, bunların, belirli tarihsel gelişim süreçlerinin ürünleri olarak nasıl doğup geliştiklerinin ve mevcut duruma nasıl eriştiklerinin ve bunların özgün özellik ve bağıntılarının ortaya konulması ile mümkün olabilir. Birbiri ardı sıra oluşan bağıntılar, tarihin akışı içinde giderek gelişkinleşirler. Tıpkı biyolojik süreç gibi, gerçekliğin ve koşulların “bir”liği, esas olarak tek bir tarihsel süreç ortaya çıkarır. Sarıhan, olguları temellerinden 17 Bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kapitalizme ilk Geçiş İngiltere, Diyalektik Yayınları, İstanbul, 1994 ve Kapitalizme Son Geçiş Japonya, tarih Bilimi Kitapları, İstanbul, 2000.
kopardığı ve yaklaşım tarzının düşünceden olgulara doğru olması nedeniyle, tarihsel gerçeklik ve olaylara sadık kalamamaktadır İdealist bakış açısı kendisini, özellikle, “dinin evrimi”, “İslamlığın bir Arap dini oluşu”, “Türklerin Müslüman oluşu” ve “Batıcı aydınlanma” konularında açığa vurmaktadır.

Paylaş: