TKP’nin “Sosyalist Devrim” Teorisi ve Milli Demokratik Devrim

TKP’nin “Sosyalist Devrim” Teorisi ve Milli Demokratik Devrim

Mehmet ULUSOY Teori Yazı Kurulu Sekreteri

TKP’nin “Sosyalist Devrim” Teorisi ve Milli Demokratik Devrim

Stratejideki hata karşı safa sürüklenmeye yol açar

Strateji, 2000’ler Türkiye’sinin en anlam yüklü ve belirleyici kavramıdır. Öyle ki, kitapçı vitrinleri, dergi sayfaları strateji konulu inceleme ve tartışmalarla dolu. Stratejiye verilen bu ağırlık, aynı zamanda günümüzün çok önemli bir gerçeğinin de ifadesidir: 1990’lardan itibaren bozulan 20. yüzyılın temel dengelerini, 21. yüzyılda yeni stratejilerle kurma kaygısı ve zorunluluğu. Bu, emperyalistler ve büyük devletler için ne kadar önemliyse, devrimciler için de o kadar önemlidir.

Daha somut ifadeyle, büyük güçlerin dünya ve özellikle bölgemiz stratejilerinde gözlemlediğimiz dünya dengelerini belirleyen değişiklikler ve bunların ülkemizdeki, bölgemizdeki yansımaları, strateji sorununu tartışmaların eksenine oturtmuştur. İki süper devlet, ABD ve SB’nin bütün dünya dengelerini belirleyen, sınıfların ve siyasi güçlerin siyasetlerine büyük ölçüde yön veren Soğuk Savaş dönemi stratejileri, Sovyetlerin dağılmasıyla geçersizleşti. Günümüzde bunun yerini, ABD’nin tek başına dünya hâkimiyetini amaçlayan “Küreselleşme” (Büyük Ortadoğu Projesi ve Atlantikçi Avrasya) stratejisi ve bunun karşısında Rusya ve Çin’in merkezinde olduğu Atlantikçi saldırıya karşı Avrasya stratejisi aldı. Özellikle son on beş yıldır dünyamızdaki bütün süreçleri, olayları; sadece siyasi, ekonomik ve askeri değil, insan yaşamına ilişkin hemen her şeyi etkileyen, eski değer ve anlayışları altüst eden, birçok kavramın, değerin içeriğini değiştiren, hatta tam karşıt anlamlar yükleyen emperyalizmin küreselleşme stratejisinin belirlediği bu süreç, kaçınılmaz olarak evrensel, ulusal, yerel bütün eski strateji ve planları da geçersizleştirdi ve yeniden belirlemeye zorladı. Emperyalizm cephesinden “değişim” olarak da adlandırılan bu süreçte, devrimciler için son derece hayati olan değişme, yeni, ilkesel ve kalıcı olanı saptayıp savunabilmek de, kritik bir görev haline geldi.

Aslında siyasetin ve savaşın önemli bir unsuru olan strateji bir bilim olarak insanlığın uygarlığa, devlet düzeyine sıçramasıyla birlikte gelişmeye başladı. Toplumların yapısı ve sınıf mücadeleleri karmaşıklaştıkça stratejinin (ve taktiğin) de önemi arttı. Toplumsal, siyasi mücadelelerin, savaşların başarılarının anahtarı, doğru stratejilerdir. Strateji yanlışsa, ya da askeri deyimle yığınakta hata yapılmışsa, kısa vadeli fikirler, siyasetler, projeler, muharebeler ne kadar doğru ve başarılı olursa olsun, başarısızlık ve yenilgi kaçınılmazdır.

Doğru stratejinin ölçütü nedir? En başta, yapılacak işin, görevin, verilecek mücadelenin içinde geliştiği, dayandığı nesnel koşulların, dost, düşman ve ara güçlerin, olumlu-olumsuz nesnel ve öznel etmenlerin, araçların, yöntemlerin doğru, gerçekçi ve uygulanabilir bir analizinin yapılması, mevcut güçlerin ve olanakların buna göre değerlendirilmesi, mevzilendirilmesidir. Önem ve önceliklerin, esasların ve tahlillerin sıralaması, stratejinin özüdür, can damarıdır.

Toplumsal devrimler söz konusu olduğunda, bilimsel sosyalistler için hiç kuşkusuz, en temel sorun, doğru bir stratejiye sahip olup olmamaktır. Bu sorun, sınıf mücadelesinin ideolojik, siyasi, kültürel, örgütsel, her cephede süren olağanüstü karmaşık ve uzun bir süreç olduğu dikkate alındığında, hayati bir sorundur. Değilse, bütün inançlılığına, iddialılığına rağmen en “komünist”, en devrimci vb sıfatlar ve vurgular, ancak hüsranla sonuçlanması kaçınılmaz çocukça yanılgılardan, içi boş sloganlardan başka bir anlam taşımaz. Stratejiniz bir kez yanlış çizilmişse, stratejilerini daha büyük olanaklarla uygulama gücü ve şansı olan emperyalist ve karşı devrimci güçlerin aleti, oyuncağı olmaktan kurtulamazsınız.

Geçtiğimiz 40 yılın sosyalistler için en büyük dersi, ne kadar saf, ödünsüz, inançlı olursa olsun, doğru bir stratejiye sahip olmayan birçok sol örgütün emperyalizmin ve gerici güçlerin strateji ve planlarının girdabında tükenip gitmeleri ve birçok değerli devrimci kadronun enerjilerini devrim ırmağına değil bataklıklara akıtıp tüketmesidir. Yine bu dersin önemli bir parçası, parti olmak, program sahibi olmak da doğru stratejiye sahip olmak anlamına gelmiyor. Türkiye’de sosyalist olduğunu, işçi sınıfını temsil ettiğini iddia eden birçok partinin kurulmuş olması ve bunların süreç içinde bir varlık gösteremeden dağılıp gitmesi ya da karşıt güçlerin yedeğine düşmesi bunun bir göstergesidir.

Başarıya götürecek bir devrim stratejisi ise, o toplumun sağlam bir ekonomik, sınıfsal ve tarihsel analizi üzerinde yükselir. Bu analiz aynı zamanda bize, devrime karakterin verecek toplumun temel çelişmesini, yani hangi sınıfları tasfiye ederek ve hangi halk sınıflarına dayanarak hedefe ulaşacağımızı gösterir. En gelişmiş kapitalist ülkeler dâhil hiçbir toplumun, salt proletarya ve burjuvaziden oluşmadığı gerçeğini dikkate aldığımızda, devrime öncülük edecek sınıfın ara sınıfları kazanması, devrim stratejisinin en kritik sorunudur. Ara sınıfları kazanmak, ne kadar kararsız, güvenilmez olurlarsa olsunlar onları devrimin müttefiki haline getirmek ve geri kalanını tarafsızlaştırmak başarıya götürecek bir stratejinin vazgeçilmez temel şartıdır. Başka deyişle çağımızın bütün devrimlerinin bir tunç yasası olarak, stratejinin doğruluğunun ve başarının en önemli ölçütü, devrimin hedefini, yani düşmanı doğru belirlemek ve ara sınıfları devrimin müttefiki yapabilmektir. Avrupa’daki iki büyük proleter devriminin, Paris Komünü ve 1921 Alman Spartaküs ayaklanmasının yenilgisinin esas nedeni köylülüğü devrim saflarına kazanamamalarıdır. Bütün başarılı devrimler de işçi köylü ittifakını gerçekleştirdikleri için kazanmışlardır.

Batı taklitçisi ilkel ve kaba Marksizm

Bu kısa girişle, ülkemizde yaklaşık 40 yıldır süren, Sosyalist Devrim – Milli Demokratik Devrim saflaşmasında stratejinin, bütün tartışmaların bel kemiğini oluşturduğunu vurgulamak istedik. Aslında 1960’ların ve 1970’lerin tartışma sürecinde ve 40 yıllık dünya ve Türkiye siyasi pratiğinde defalarca çürütülmüş, hayat tarafından mahkûm edilmiş 19. yüzyıldan kalma Sosyalist Devrim tezinin ve dayandığı ideoloji ve siyaset mantığının, bırakalım milli ve demokratik devrim sürecini tamamlamamış ezilen bir dünya ülkesinde, gelişmiş bir kapitalist ülkede bile başarı şansı yoktur. Bugün yeni TKP’nin (eski SİP’in) temsil ettiği ilkel ve kaba Marksizmin “inadına sosyalizm!” söylemi, liberalizmin büyük saldırı ve ideolojik etkinlik kazandığı, özellikle Batıcı (ve gözünü Batıya dikmiş, oradan teorik ve pratik onay bekleyen, Batı güdümlü) aydınlarda sosyalizme inancın dibe vurduğu günümüzde, en iyi niyet ve en geniş hoşgörü ile yorumladığımızda bile kaba bir sosyalizm inancı vurgulamaktan öte bir anlam taşımıyor. Türkiye’deki doğrudan “sosyalist devrim”cilerin tipik temsilcisi TKP’nin bütün teorisini, siyasetlerini ve pratiklerini toplayıp çıkardığımızda, bu yenilgi ve iktidarsızlık stratejisinden geriye, bir sempatizan bilincini aşamayan “inadına sosyalizm!” ya da “yağma yok, sosyalizm var!” gibi ayağı Türkiye toprağına basmayan sloganlardan başka bir şey kalmıyor.

TKP’nin önderleri, Marksizm-Leninizm’in ilkelerine “ne kadar bağlı olduklarını”, SBKP’nin, Şefik Hüsnü’lerin gerçek TKP’sinin vb çoğu komünist partinin bayrağındaki işçi-köylü ittifakının stratejik önemini yansıtan Orak-Çekiç sembolündeki Orak’ı atıp yerine yarısı kırık çark koyarak gösteriyorlar! Aslında akıllarınca, eski TİP’in Çark-Başak (çark işçiyi, başak köylüyü temsil eder) ambleminden başağı kaldırılmış çarkı, TKP’nin ambleminden de çekici alarak TKP-TİP mirasını da temsil ettiklerini sanıyorlar. Ama şark kurnazlığını göstermekten başka bir anlama gelmeyen bu operasyonla, çarkın da çekicin de işçiyi temsil ettiği bir bayrakla, daha amblemden işçiyi müttefiksiz bıraktıklarını ilan ediyorlar. Böylece müttefik takıntı ve ‘lekelerinden” arınmış “tertemiz” bir “sınıf partisi” doğuyor. Anlayacağınız, işçinin işçiden başka dostu yoktur mantığıyla ifade edilen devrim yapmama ya da devrimden kaçma stratejisi, partinin sembolünde belgeleniyor. Aşağıda daha geniş ele alacağımız gibi 150 yıllık proletarya devrimleri pratiğinde işçinin köylülükle ittifakı devrimi başarmanın anahtarı olmuştur. Bu kadar deneyden sonra köylülüğün devrimdeki bu hayatı önemi görmezden geliniyor, küçümseniyorsa bunun tek anlamı olabilir: Benim niyetim devrim yapmak değil!

Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim saflaşması, aslında, Tanzimat’tan bu yana yaşanan emperyalizme ve feodalizme karşı yürütülen uluslaşma, çağdaşlaşma, demokratikleşme sürecinde izlenecek yol konusundaki tartışma ve saflaşmanın devamıdır. Batı merkezli, Batı’yı taklit modelleri ile kendi öz dinamiklerimize dayanan, kendi özgüllüğümüzden üretilen bir devrim modeli arayışı arasındaki saflaşmanın bugünkü biçimi ve billurlaşmasıdır. Yani, dünya devrim ve sosyalizm deneyleriyle Türkiye’nin toplumsal ve tarihsel gerçeklerinin bilimsel sentezine dayanan bir program ve stratejinin oluşturulması için yürütülen uzun teorik ve pratik tanışma ve mücadelenin geldiği noktadır. Burada kuşkusuz, olgulara tarihin içinden bakan tarihi materyalist bilimsel bir sağlamlık, birikim ve yetkinlik düzeyi son derece önemlidir.

19. yüzyılın ufkunu aşamamış bir düşünce düzeyi

TKP’nin Sosyalist Devrim stratejisinde ısrar eden teorik ufku ve mantık düzeyi, 19. yüzyılda takılıp kalmış bir düzeydir. Başta Ekim Devrimi tecrübeleri olmak üzere. 20.yüzyılın deneylerini, gerçeklerini ve devrim yasalarını değerlendirebilme ve anlama yeteneğinden uzaktır, 19. yüzyıl Avrupa kapitalizminin verileriyle sınırlıdır, sınıf mücadelesi ve sosyalizmle ilgili teorilerinin karikatürleştirilmiş bir taklidinden öteye gidememiştir. Bunun, her ülke ve koşulda geçerli (!) “devrim'” teorisi, stratejik yanlışlığı bir yana, hatta bugün buna devrim stratejisi demek bile hatalı. Bütün dünyanın çağımızda emperyalist zincirin halkaları haline geldiği gerçeğinden yola çıkarak kestirmeden “Kapitalizmin dünya çapındaki egemenliği sosyalist devrime dünya çapında geçerlilik kazandırır” gibi bütün ulusal sınırları ve temel toplumsal farklılıkları ortadan kaldıran sözde stratejik teoriler, Troçkizm’den alınma, ilkel solculuğun, en başta emperyalizm ve sömürgecilik gerçeğini kavrama kapasitesizliğinin ve cehaletinin göstergesidir.

Marks ve Engels’in 1. ve 2. Enternasyonal’le Avrupa’da sosyalizm için yaşadıkları pratik, siyasi bir deneyimdi, hata ve başarısızlığı da doğal olarak içinde taşıyordu. Troçkistlerin ve TKP teorisyenlerinin anlayamadıkları ve anlamak istemedikleri ise, Marksizm’in felsefi-ideolojik özüdür; farklı koşullarda onu savunmak, deneyleri tekrarlamak değil, bütün bu deneyimlerden tekrar tekrar çıkarılan derslerle onu bir eylem kılavuzu olarak kullanabilmektir. Marksizm’e bağlılık, onun lafızlarını tekrar etmek değildir, onu, farklı koşulların özgüllüğünde yeniden üretebilmektir. Çünkü hiçbir devrim öncekileri taklit ederek başarılamaz, aksine taklit devrimlerin en tehlikeli düşmanıdır.

TKP’nin 19. yüzyıldan kalma ilkel sosyalist devrim modeli, bütün zaman ve mekân farklılıklarının üzerine geçirilen ihtiyar takıntısı eski bir elbise gibidir. Avrupa’da sosyalist devrim pratiğinin en ileri düzeyi olan ve yenilgiyle sonuçlanan Paris Komünü modeli artık bir strateji olmaktan da çıkmıştır, “işçi sınıfından başka sınıf tanımam”, “sermaye sahibi bütün sınıflar düşmanımdır” diyerek “saf”lığıyla, süzme, katışıksız devrimciliğiyle övünen TKP, Paris Komünü yenilgisinin nedenlerini bile kavrama ve ders çıkarma yeteneğinden yoksun.

Marks’ın Paris Komünü üzerine yaptığı değerlendirmenin en önemli tespiti, Paris işçilerinin Fransız nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturan (TKP’nin mantığıyla küçük de olsa büyük de olsa mülk sahibi, burjuva olan) köylülükle ittifak kuramaması, onu yanına çekememesidir. Marks 1856’da Engels’e yazdığı mektupta, ”Almanya’da her şey, proleter devriminin köylü savaşının bir çeşit ikinci baskısıyla desteklenmesi olanağına bağlıdır” diyordu. Engels de 1890’larda, ‘”İktidarı ele geçirebilmek için parti, şehirden köye gitmeli, köyde bir güç haline gelmelidir”4 diyordu. Lenin ve Stalin ise, Avrupa’daki bütün devrimler için geçerli olan “kırsal bölgelerin düşmanlarına üstün gelmeyi beceremedikleri”, yani kırsal kesimde devrimci bir müttefik yaratamadıkları için yenildikleri değerlendirmesini yapmışlardır. 1924’teki bir değerlendirmesinde Stalin şöyle diyordu: “Fransa’da 1848 ve 1871 devrimlerinin başarısızlığa uğramasının nedeni, köylü yedeklerin burjuvazinin yanında bulunmasıdır.”

“Sosyalist Devrim” neden ezilen ülkelerde bir devrim stratejisi değildir?

20. yüzyılın bilimsel sosyalizminin dayandığı en temel gerçek, kapitalizmin 1870’lerden itibaren emperyalist bir niteliğe dönüşmesi ve dünyanın da ezen ve ezilen uluslar alarak ikiye bölünmesidir. Bir avuç emperyalist ülke, ya da devlet, dünyanın diğer bütün ülkelerini, sömürgeleştirdi ya da yarı sömürge haline getirdi. Bu yarı sömürge ülkeler, Türkiye, Çin ve İran’dı. Dünyanın ezen ve ezilen uluslara bölünmesi gerçeği, çağın bütün devrimlerine, onların strateji ve taktiklerine damgasını vurmuş, onlara karakterini vermiştir.

Lenin 1910’lu yıllardan itibaren bu gerçeği saptadı. Bu saptamaya göre, artık devrimlerin 19. yüzyıldaki gibi salt bir ülkenin iç çelişmelerinin, ürünü olamayacağını, devrimlerin merkezinin Doğu’ya, ezilen dünyaya kaydığını ve bütün devrimlerin emperyalizmi hedef almak zorunda olduğunu, devrimin emperyalizmin en zayıf halkasında gerçekleşeceğini, yani emperyalist sömürü sistemiyle o ülkenin halkı arasındaki çelişmenin ürünü olacağını belirledi. 19. yüzyılda geçerli olan, bağımsız kapitalist devletlerden oluşan Avrupa’yla sınırlı devrim teorisi, 20. Yüzyılda artık geçerli değildi. 20. yüzyılın ve günümüzün Bilimsel Sosyalizmine Marksizm-Leninizm denmesi boşuna değildir. Lenin’in emperyalizm çağına ilişkin devrim teorisi Komünist Enternasyonal tarafından da benimsenmiş, hem kongre kararlarına, hem de 1928 yılında kabul edilen Komünist Enternasyonal Programı’na geçmiştir.

Lenin’in, Komünist Enternasyonal’in 2. Dünya Kongresine sunduğu ve “temel referans noktası” olarak altı çizilen değerlendirmesi özet olarak şöyledir: “Emperyalizmin karakteristik özelliği, bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz gibi, çok sayıda ezilen millet ile muazzam zenginliklere ve güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir avuç ezen millet arasında İkiye bölünmesidir. Dünyanın toplam nüfusunu 1 milyar 750 milyon olarak alırsak, bu nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan bir milyarı aşkın, hatta belki 1 milyar 250 milyon insan, yani dünya nüfusunun yaklaşık yüzde yetmiş kadarı, ezilen milletlerin insanlarıdır. Bu milletler ya doğrudan doğruya sömürge bağımlılığı içindedirler, ya İran, Türkiye ve Çin örneğinde olduğu gibi yarı-sömürgedirler ya da büyük bir emperyalist devletin saldırısına yenik düşerek barış antlaşmaları yoluyla o devletin hükmü altına girmişlerdir. Bu ayrım, milletlerin ezen ve ezilen milletler olarak birbirlerinden ayrılmaları düşüncesi, bütün bu tezlere hâkimdir. (…) İkinci Enternasyonalin ve dünya burjuvazisinin aksine biz, bu ayrımı öne çıkarıyoruz.

Bu ana olguya bağlı olarak emperyalizm çağının devrimleri hangi temel yasalar tarafından belirlendi? Birincisi, yarı-Asya yarı-Avrupa ve Lenin’in deyimiyle “yarı-emperyalist yarı-feodal” nitelikteki Rusya’da gerçekleşen Ekim Devriminin ardından devrimlerin merkezi Ezilen Dünya’ya, Asya, Afrika ve Latin Amerika’ya kaymıştır. İkincisi, emperyalistlerin dünya pazarlarını paylaşım kavgasının olağanüstü şiddetlenmesi, toplumların eşitsiz gelişim yasasının temposunu hızlandırmıştır. Üçüncüsü, gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı, emperyalist burjuvazinin Ezilen Dünya’yı sömürü ve yağmasından elde ettiği servetten bir miktar pay verilerek susturulmuş, aristokratlaştırılmış ve düzenle bütünleştirilmiştir. Dördüncüsü, bu olgulara bağlı olarak, devrimler, 20.yüzyılda ve günümüzde, emperyalist Avrupa, Amerika ve Japonya’nın değil Ezilen Dünya’nın gündemindedir. Bunun anlamı aynı zamanda şudur; Devrimler, bütün yukarıdaki etmenlerin ve çelişmelerin odaklandığı emperyalist zincirin en zayıf halkasında gerçekleşecektir ve birçok kez döne döne kanıtlandığı gibi zayıf halka, emperyalist ülkelerde değil, ezilen dünya ülkelerindedir.

Bütün bu gerçeklerin sadece lafını eden TKP ideologları için ise, önümüzdeki dönem için düne göre çok daha umutsuz vaka olan Batı merkezlerinden devrim beklentisi hayali bir başarı ölçütü olarak devam ediyor: “…bölgemizde sosyalist bir devrimin yaşamasının koşulu, onun gelişkin olana *yani Batı’ya -MU+ yönelmesidir. Bu nedenle eğer söz konusu yön tayininde ‘öznel’ faktörün de önem kazanacağını düşünüyorsak (ki öyledir), ‘Batı’ üzerinde daha fazla durmak zorundayız.”

Oysa, Avrupa’yı kıble yapanların bütün teorilerinin aksine, 20. yüzyılın sosyalizmi hedefleyen, aşamalı, işçi sınıfı önderliğindeki bütün devrimleri; Sovyetler Birliği (büyük ölçüde) ve Doğu Avrupa devrimleri de dâhil, Çin, Vietnam, Kore, Küba devrimleri hepsi ezilen dünyada gerçekleşmiştir. Bunlara Kemalist Devrim’in öncülük ettiği milli kurtuluş devrimlerini de eklemek gerekir. Çünkü ulusal burjuvazinin önderliğindeki devrimler kesintiye uğrayıp tekrar emperyalizmin denetimine girse ve tamamlanmamış olsa bile, hepsinin, günümüzde de geçerliliğini koruyan ortak yanı, Milli Demokratik Devrim gerçekleştirmiş olmaları veya bu sürecin içinde olmalarıdır.

Strateji bir kez yanlış çizilmişse, onun üstüne üretilen bütün teoriler de kof olmaktan kurtulamaz. Marksizm-Leninizm’in kaynakları da bu yanlış stratejiye uymayan en kritik noktalarda ya es geçilir, ya çarpıtılır, ya da zorlama tutarsız yorumlara uğratılır.

Teorik malzemeler Troçkizm ve Revizyonizmden

Bütün teorik malzemeleri Troçkizm’e ve Brejnevlerin revizyonist mirasına dayanan TKP teorisyenleri, bugün de doğruluğu ve geçerliliği bütün olgularla kanıtlanan Lenin’in emperyalizm çağına ilişkin temel belirlemelerini nasıl etsek de revize etsek, değiştirsek diye bin dereden su getiriyorlar. Bugün, Sovyetler Birliğinin yarattığı dengenin ortadan kalktığı, küreselleşmeyle, bırakın ekonomik sömürü ve siyasi baskıyı, ulusal devletlerin parçalanarak ortadan kaldırılmasının hedeflendiği ve bu yönde ABD’nin açık saldırıları gündemdeyken, bu nedenle ezen-ezilen ülke ayrımı daha da şiddetlenmişken, TKP’nin önderleri, gerçekleri teoriye, kendi kafalarında şablona uydurmak için bunun azaldığını, önemsizleştiğini iddia ediyorlar:

“Özellikle son on yıllardaki emperyalist sermaye yayılması, tek başına sermayenin aşırı birikimiyle açıklanamaz. Geçmişte fazlasıyla tartışılan tek yanlı bağımlılık tezleri tümüyle geçersizleşmiştir. Sermayenin uluslararasılaşma sürecinin bugün vardığı noktada, az gelişmiş ve orta gelişmişlikteki kapitalist ülkeleri de kapsayan tek bir emperyalist-kapitalist zincirden ve bu zincirin halkaları arasındaki karşılıklı ilişkiden söz etmek gerekmektedir.” (…) ‘Merkez ülke-sömürülen/ bağımlı ülke’ ayrılmasının emperyalizm ile ulus devletler arasındaki çelişkiyi körükleme gücü artmış değil azalmıştır. Böyle bir ‘ilerici ulusalcılık’ reel sosyalizm döneminde çözüm anahtarına sahipti ve dolayısıyla bugüne oranla daha büyük bir öneme de sahipti.” Bu tezlerin özü şudur: Ezen-ezilen ülke ayrımı kalmamıştır, hepsi kapitalist olan bu ülkelerin arasında ancak gelişmişlik düzeyi açısından bir fark vardır. Bunlar, hatırlanacağı gibi emperyalizmin ideologlarının gerçeği gizlemek amacıyla döne döne tekrarladıkları teorilerdir, yani TKP’lilerin çok karşı gibi göründükleri liberalizmin has teorileridir.

Troçkizm-Revizyonizm bileşimi bu tezlerin bir kaynağı Brejnev’ler demiştik: hatırlanacağı gibi Gorbaçov, Sovyet sosyalizminin son kalıntılarını da tasfiye ederken, ezen-ezilen ülkeler ayrımının artık ortadan kalktığından, sınıf mücadelesi döneminin, sona erdiğinden vb söz ediyordu. Gorbaçov nasıl revizyonizmi doğal sonucuna, yani bürokratik kapitalizmi serbest piyasa kapitalizmine vardırdıysa, onların doğal uzantısı eski TKP de aynı yolu izleyerek serbest piyasa dünyasına karıştı. Yeni TKP ise, Sovyetler Birliği’ndeki geri dönüşün nedenlerini doğru çözümleyemediği ve bu konudaki gerçeklerden hep kaçtığı, yan çizdiği için o ideolojik mirası da sürdürüyor.

Ezen-ezilen uluslar bölünmesinin reddi

Bileşimin öbür unsuruna gelirsek; ortaya, Lenin’in analizinden alınan “tek bir emperyalist-kapitalist zincirle “tek yanlı bağımlılığın geçersizleşmesi”nin ”sentezi” olan, karşılıklı, eşitler arası ilişkinin eklektik bileşimi çıkıyor. Bu, kapitalizmin her yerde içselleştiği eşit kapitalist ülkeler bütünü, Troçkizm’in bilinen kapitalist dünya sistemidir. Böylece, ezilen ülkeler (uluslar) yerine “az ve orta gelişmiş kapitalist ülkeler” konarak emperyalizm buharlaştırılıyor. Çünkü, bugünkü dünyanın apaçık bir gerçeği, ezilen dünyanın ezici çoğunluğu zaten “az ve orta gelişmişlik düzeyindeki”” ülkeler oluşturuyor. TKP’nin Troçkist mantığıyla bu ülkelerin gelişmiş ülkelerle ilişkisi karşılıklıdır, yani sermaye sınıfları aşağı yukarı eşit koşullardadır, dolayısıyla, ulusal çelişki önemsizdir, esas çelişki bütün dünyada emek-sermaye çelişkilidir ve mücadele kapitalizme karşıdır. Kapitalizmin emperyalist niteliği ise, bir aksesuar, bir ayrıntıdır. Anti-kapitalist devrim edebiyatının kenarına yapıştırılmış bir eklentidir.

Bu teori neden eklektik ve tutarsızdır aynı zamanda? Çünkü emperyalizm ancak tamamlayıcısı olan karşıtıyla, yani sadece sınıfsal değil, ulusal olarak da ezdiği ve sömürdüğü karşıtıyla var olabilir, anlam kazanabilir. Kapitalizm nasıl sömürdüğü emekle varsa, emperyalizm de sömürgeleştirdiği, ezdiği uluslarla kendini var edebilir ancak. Ulusal bir eşitsizlik ve baskı yoksa emperyalizmden söz etmenin ne anlamı kalır’? Kapitalizm demek yeterli değil mi? Yani burjuvazi, bütünüyle, gelişmiş kapitalist ülkelerde nasıl devrimin düşmanıysa, bizim gibi ülkelerde de emperyalizmin belirleyici bir baskısı olmadığına göre, aynı şekilde düşman olmalı!

Emperyalizmi “ustaca” bir teorik manevrayla ortadan kaldıran bu mantığa göre, doğal olarak, bütün sözde özelleştirme ve McDonalds, vs karşıtlığına rağmen ulusal ekonominin ve tarımın çökertilip yerine yabancı tekellerin almasının bir önemi yoktur. Hatta bu, zayıf bir geri ülke burjuvazisi yerine daha gelişkini geldiği ve “proleterleşmeyi hızlandırdığı” için, “sosyalist devrimi kolaylaştıran bir rol de oynayabilir: “Bugün sermaye egemenliğinin sürdüğü, ama yabancı sermaye akışının kesildiği, yabancı tekellere ait işletmelerin kamulaştırıldığı bir ülkenin ekonomik olarak ayakta kalması olanaksızdır. Ayrıca bırakın makro düzeyi, işletme bazında bile sermayenin yerli yabancı diye tasnif edilmesinin olanaksız olduğunu, önemli bir bölümü iktisatçı olan ulusal solcularımız nedense görmezden gelir.” Aslında farklı ulusal ekonomilerin varlığını birazcık kabul eden bir kafa için, yukarıdaki tek yanlı, yani bir tarafın bağımlı olduğu ilişkinin reddedildiği ve karşılıklı ilişki içindeki, dolayısıyla esas olarak bağımsız olan ülkeler tanımıyla, ulusal ekonomilere var olma şansı tanımayan mantık büyük bir çelişki içindedir. Eh, sağdan soldan derleme teorilerle bu kadar “sentez!” yapılabilir.

Yukarıdaki, yabancı sermayenin egemenliğim mutlaklaştıran ve hangi düzeyde olursa olsun ulusal bir sermayeye ve ekonomiye nesnel olarak var olma şansı tanımayan tespitle, onu düzeltme telaşıyla yapılan “Komünistler stratejik acıdan yerli-yabancı sermaye ayrımı yapmazlar. Ancak yabancı sermayenin ağırlığını artırması Türkiye’de sosyalist devrimci bir kopuşu güçleştirecek, kopuş sonrasındaki ekonomik mücadeleyi zorlaştıracak bir olgudur” tespitini yan yana koyduğumuzda bir çıkmazın, imkânsızın stratejisinin alaycı gülümsemesini hissetmiyor muyuz? Kuşkusuz burada temel sorun, bizim gibi ezilen ve bugün sömürgeleştirilme yönünde bir hayli yol katedilen bir ülkede burjuvazinin, ya da sermaye sınıfının bir blok halinde ve emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası mı olduğu, yoksa TÜSIAD gibi işbirlikçi bir kesim yanında iç pazara dayanan emperyalizm ve işbirlikçi kesimle çıkar çelişkileri olan ulusal nitelikte bir burjuvazi şeklinde bölünmüş mü olduğudur.

Burada Troçkizm ve Revizyonizmin yanına üçüncü bir teorinin de eklendiğini görüyoruz: Liberalizm. Çünkü, yukarıdaki görüşler, çok yakından tanıdığımız. Türkiye’nin KİT’lerini ve diğer ulusal sanayi ve zenginliklerini uluslararası tekellerin yağmasına açan, bağımsız, içe kapanık bir ekonomi yaşayamaz, Batı sermayesiyle bütünleşmeliyiz diyen işbirlikçi liberal burjuvazinin görüşleridir. İşte, yanlış, yanlıştan da öte sakat (çünkü kaba tutarsızlıklarla dolu) strateji ve siyasetlerin gidebileceği yer o sözde çok karşı olunan sistemin kucağıdır. Gene de TKP teorisyenlerinin mutlaka bir bildiği vardır. O da ne olabilir; olsa olsa, son zamanlarda çok açık ifade edilemeyen, ama bilinçaltında kalan çok sıkışınca ortaya çıkan, Batının daha güçlü sermayesi ve daha yoğun bir sömürüyle emek-sermayeye çelişmesinin derinleştirilmesi olabilir herhalde. Ulusal özgürlük ve bağımsızlık mı, kısmet!

Milli Demokratik Devrim: Sosyalizmin biricik stratejisi

Önceki satırlarda, işçi sınıfının önderliğinde aşamalı bir devrimle sosyalizme geçen ülkeler ile ulusal kurtuluş mücadeleleriyle sömürgeleşmekten kurtulup ulusal ekonomiler kurmaya yönelen, fakat daha sonra işçi sınıfı önderliğinde emperyalizmden köklü bir kopuş gerçekleştiremediği için tekrar emperyalist sisteme teslim olan ezilen ülkelerde, devrim stratejisinin ortak ve bunun da Milli Demokratik Devrim stratejisi olduğunu belirtmiştik. Esasında Sovyet Devrimi pratiğinde Lenin’in teorileştirdiği, Mao’nun Çin Devrimi pratiğinde en gelişmiş içeriğini verdiği ve uyguladığı bu stratejinin esasları nedir?

19. yüzyılda insanlığı özgürleştiren ve ilerleten dinamikler, kapitalizmin üretici güçleri, bilim, teknoloji, aydınlanma değerleri, özgürleşmiş ve laikleşmiş emek, işçi sınıfı ve köylülük, Avrupa’da, burjuvazinin önderliğinde feodalizmi tasfiye ettiler. Ancak, Avrupa’da her ülkenin kendi iç dinamiğiyle, kapitalizmin doğal evrimi sonucu gerçekleşen bu burjuva demokratik devrimler, 19. yüzyılın sonundan itibaren geri, sömürülen ülkelerde emperyalizmin iç dinamiklere müdahale eden bir dış belirleyen haline gelmesiyle hedefleri ve sınıfsal bileşimi açısından temel bir değişikliğe uğradı. Yani dünyanın, “gelişmiş, kapitalist, ezen ülkeler” – “geri, ezilen ülkeler” biçiminde nesnel bir bölünmeye uğramasıyla, bu ülkelerde burjuva demokratik devrimin önündeki engel olarak, feodalizmin yanında emperyalizm (hatta çoğu kez bugün Türkiye’de olduğu gibi, emperyalizm birinci planda) gündeme geldi. İkinci olarak burjuvazi, demokratik devrimi sonuna kadar götürecek enerjisini tükettiği için öncülük yeteneğini de yitirdi. Ancak bu, bugün de birçok örneğini gördüğümüz gibi, ulusal burjuvazinin hiç antiemperyalist tavır göstermeyeceği anlamına gelmiyordu.

Bir devrimci sürecin nesnel zorunluluğunu ifade eden, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişmeyi, ezilen dünya ülkeleri açısından daha somut ve sınıfsal olarak açarsak, toplumun özgürleşmesinin önündeki başlıca engeli emperyalizm ile feodalizm ya da ülkemizde olduğu gibi yan feodal kalıntılar oluşturmaktadır. Bu nedenle genel olarak baktığımızda ezilen ülkelerde emperyalizme ve feodalizme karşı bütün mücadeleler ilerici, toplumu özgürleştiren bir içerik taşımaktadır. Emperyalizm çağında burjuvazinin artık demokratik devrimlere öncülük etme yeteneğini yitirmesi, aksine emperyalist burjuvazinin gerici bir karaktere bürünmesiyle, devrimlerin merkezi haline gelen ezilen dünyada öncülüğü devralan işçi sınıfının iki devrimci süreci, ulusal ve demokratik devrimle sosyalist devrim süreçlerini aşamalı ve kesintisiz bir devrim stratejisi içinde birleştirmesini getirdi. Demek ki çağımızın (fantezi değil, gerçekleşme olanağına sahip) bütün devrimlerinin “Milli Demokratik Devrim”de ifadesini bulan anti-emperyalist, yani ulusal (milli) bir niteliği vardır. Diğer yanı ise, anti-ortaçağ (anti-feodal), yani demokratik niteliğidir. TKP ideologlarının emperyalizm çağının gerçeklerini atlayıp, Batı merkezli bir bakışla, ekonomik ve toplumsal içeriğini öne çıkarıp “burjuva demokratik” diyerek, onun işçi sınıfı önderliğinde, aşamalı ve kesintisiz bir devrim olduğunu görmezden gelmeleri, kuşkusuz genç devrimcileri kandırmanın ve kendi doğruluklarını kanıtlamanın ucuz bir yoludur.

20. yüzyılın bütün devrimleriyle doğruluğu kanıtlanmış, aşamalı ve kesintisiz bir süreci içeren Milli Demokratik Devrim stratejisinin, dünyanın ezen-ezilen uluslar bölünmesinin daha da derinleştiği günümüzde geçersizleştiğini iddia edebilmek için içi boş “sosyalizm” gevezeliğinden başka hiçbir ciddi gerekçe ileri sürülemez.

Lenin’in 1905 öncesi teorileştirdiği devrim stratejisi, işçi-köylü diktatörlüğünü öngörüyordu. Bunun anlamı, devrime öncülük edecek en örgütlü ve bilinçli sınıf olarak işçi sınıfının öncülüğü açısından sosyalist olsa da, hala toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan köylülüğün toprak ağalığına’ karşı toprak talebini ve diğer demokratik talepleri içermesi ve her ikisinin de Çarlığa karşı olması nedeniyle demokratik bir devrim olmasıydı. Bolşeviklerin devrim stratejisinde, Lenin’in İki Taktik’teki çözümlemesinde özellikle vurguladığı gibi, burjuvazinin Çarlığın emperyalist politikasını destekleyip tamamen karşı devrim saflarına geçtiği 1917 Şubatına kadarki süreç demokratik devrim aşamasını, daha sonraki süreç ise sosyalist devrim aşaması oluşturmaktadır. Yani devrim, aşamalı ve kesintisiz bir süreç olarak öngörülmüştür. Burada Sovyet Devriminin, hem gelişmiş kapitalist hem geri kalmış feodal, hem Batı hem doğu özelliklerini taşıyan bir ülkede gerçekleşmesi nedeniyle devrimin niteliğini esas olarak burjuvazi ya da proletaryanın önderliği belirlemiştir.

Emperyalizm çağının başında gerçekleşen bu ilk devrim, “Avrupa’nın en gerisi” inde gerçekleşmesi yanıyla Avrupa’ya, yani gelişmiş bir kapitalist (ve emperyalist) ülkeye özgü yanıyla sosyalist, “Asya’nın en ilerisinde” olması yanıyla demokratik bir devrimdir. Aynı zamanda, feodal aidiyetleri, Çara kulluğu vb ortaçağa ait toplumsal siyasi ilişkileri tasfiye edip Sovyet yurttaşlığını yaratarak ve 1917–1921 iç savaşıyla emperyalist müdahaleye karşı savaşarak da ulusal bir nitelik taşımaktadır. Burada kritik sorun, yukarıda vurguladığımız gibi, Sovyet Devriminin, kendinden sonraki hepsi de ezilen dünyada gerçekleşen devrimlere model oluşturacak olan, iki aşamalı ve kesintisiz sosyalizme ve sınıfsız topluma ilerleyen bir devrim modeli olmasıdır. Sovyet Devrimi’ni çok iyi bildiklerini sanan doğrudan “Sosyalist Devrimciler”, iş strateji üretmeye gelince bu devrimin aşamalı ve kesintisiz özünü kayıtlardan silmeye kalkışmakta, genç devrimcileri yanıltmaya çalışmaktadırlar. Kaldı ki iç savaştan sonra uygulanan, sosyalizmin birçok ekonomik, toplumsal programını erteleyen NEP (Yeni Ekonomik Politika) dönemi pratiği, hatta 1927’ye kadar süren uygulamalar Sovyet Devrimi’nin de demokratik içeriğinin ağırlığını gösteriyor.

Düşmanı çoğaltarak daha devrimci olma(!) ya da devrim yapmama stratejisi

Peki, yenilse, hedefine ulaşamasa ve emperyalizme tekrar teslim olsa bile, Kemalist Devrim ve diğer ulusal burjuvazinin önderliğindeki devrimlerin nasıl açıklayacağız? Bu devrimlere, dolayısıyla Kemalist Devrime yaklaşım kuşkusuz tartışmamızın en kritik noktasını oluşturuyor. Soruyu şöyle de sorabiliriz: Bilimsel sosyalistler, kendilerinden önce kendileri dışında emperyalizme ve ortaçağ güçlerine karşı yürütülen her mücadeleyi, vurulan her darbeyi, yenilse bile, destekleyip miras olarak sahip çıkacak mı, yoksa, “burjuva demokratik devrim!” tamamlayamadılar, bunlar “sermaye sınıfı”, “mülk sahipleri” sömürücü sınıflardır, “emekçilerin dostu olamazlar”‘ deyip burun kıvırarak bir kenara mı atacaklar?”

Türkiye’nin Robespierre’i, Garibaldi’si yok” deyip Mustafa Kemal’in devrimciliğine burun kıvıran, kibirli tavırların gerisindeki ruh hali, büyük bir güce dayanmanın veya gerçeği savunmanın getirdiği kendine güven mi? Hayır, tam aksine bu, düşmanlarını çoğaltarak ve büyüterek kendisinin daha devrimci, daha vazgeçilmez olduğu hayalini kuran tipik bir küçük burjuva aydın hastalığıdır. Ancak ülkemizde çok görülen bu hastalıklı aydın tipi, mücadelenin zor dönemeçlerinde müttefiklerini, dayanaklarını hep Batı’da arayan eski TKP’den kalma kendine ve halkına güvensiz ruh halinin de temsilcisidir. Chavez’i, Jose Marti’yi selamlamayı büyük bir devrimci görev addeden, ama kendi toplumunun devrimci tarihine gelince “komünistliğin” ölçütü olarak aldığı Batı merkezlerinden aforoz edileceği korkusuyla ona sahip çıkmaktan özenle kaçan, onda bin-bir kusur arayan bu tavır, kökleri Tanzimat’a dayanan, fikri beslenme kaynağını hep Batı’da arayan, Batı özentili, köksüz aydın geleneğidir.

Oysa devrimler tarihinin temel bir yasasıdır; hiçbir devrim bir hamlede gerçekleşmemiştir, birçok geri dönüşleri zikzakları içermiştir. Robespierre’in önderlik ettiği Fransız burjuva demokratik devrimi, 1871’e kadar süren, geri dönüşlü uzun bir süreçtir. Avrupa’nın burjuva demokratik devrimleri, kökleri 16. Yüzyıla kadar dayanan, aydınlanma çağını da kucaklayan, öncülüğünü bazen, aydınlanma despotizmi olarak tanımlanan Rusya’da Büyük Petro, Almanya’ da 2. Frederic gibi feodal kralların yaptığı 2–3 yüzyıllık bir dönemdir- Ve Chavez’in yürüttüğü antiemperyalist mücadele ve demokratik reformlar, Bolivar’la başlayan yaklaşık iki yüzyıllık bir milli demokratik devrim sürecidir. Burjuvaziyi bir blok halinde stratejik düşman ilan eden teorisine hiç uymadığı halde, Türkiyeli olmayan, uzaklardaki Venezüella’nın ulusal burjuva önderini “devrimci ve yurtsever tavır Chavez’de somutlanıyor” diyerek desteklenmesi, TKP ideologlarının her tarafına sinmiş garip tutarsızlıklarından biridir.

Demek ki, bir devrime karakterini veren ve o toplumun, bütün diğer çelişmelerinin çözümünü kendi çözümüne bağlayan temel gelişmesidir. Nesnel çıkarları emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileriyle çatışan ulusal burjuvazi de dahil bütün sınıflar bu temel çelişmenin çözümü ekseninde mevzi1enecektir. Bu, ezilen dünyada gerçekleşmeye devam edecek çağımızın temel yasasıdır. Chavez ve önümüzdeki süreçte bir çok örneğini göreceğimiz ulusal burjuvazinin de, daralarak değil hatta daha da genişleyerek, nesnel çıkarları gereği antiemperyalist mücadelede yer alacağı çağımızın önemli gerçeklerinden biridir. Çağımızda, ezilen dünyada bu temel çelişmenin çözülmesi yönündeki her mücadele, devrimi sonuna kadar götürme ve sosyalizme sıçratma yeteneğine sahip işçi sınıfının fikri ve maddi birim hanesine yazılmıştır.

Günümüzün olguları ve çelişmeleri Milli Demokratik Devrimi daha da zorunlu kılıyor

Türkiye’nin Milli Demokratik Devrim sürecine gelirsek: 1850’lerden, Yeni Osmanlılarla başlayan, 1876 Anayasası, 1908 Jön Türk Devrimi’yle devam eden, Kemalist Devrimle en üst düzeyine sıçrayan ve 27 Mayısla son atılımını yapan yaklaşık 150 yıllık bir süreçtir bu. Her aşamada kapsamı ve derinliği değişmekle birlikte strateji ve hedefler hep aynıdır: Emperyalizme bağımlılığın ve feodalizmin tasfiyesi. Denecektir ki, 1950’1erden bu yana feodalizm büyük ölçüde tasfiye oldu, köylülüğün nüfusu yüzde 80’lerden yüzde 40’lara düştü, siz hala Milli Demokratik Devrimden bahsediyorsunuz. Doğru, kapitalist meta ilişkilerinin hâkim hale geldiği, toprakta feodal kalıntıların varlığından söz edilebileceği bir ülke Türkiye bugün. Birincisi, emperyalizme bağımlı olan bu kapitalist meta ilişkileri bir toplumsal sistem olarak kapitalizmin var olan düzene tek başına hâkim olduğu anlamına gelmiyor. Kapitalizmin hâkim olması, emperyalist sisteme tek yanlı bağımlılığın tasfiye edildiği, esas olarak büyük sanayisini kurmuş kendine yeterli bir ekonomi demektir. Emperyalizmin bütün dünya pazarlarına hâkim olduğu, dünyanın en ücra köşesine kadar insanları dünya tekellerinin ürünlerinin tüketicisi haline getirdiği günümüzde. Afrika’nın en geri ülkesinde bile meta ilişkileri egemendir. O nedenle bu, bir sistem olarak kapitalizmin asla göstergesi olamaz.

İkincisi ise. 1960’lardan bu yana aynı tezi ileri süren bu kaba materyalist, ekonomist görüşü savunanlar, nüfusun yüzde 75’ini köylülük oluşturduğu halde o zaman da sosyalist devrim stratejisinin savunuyorlardı. Demek ki, yüzde 75’in yüzde 40’a nasıl indiği bir yana, sorun köylü nüfusun sayısında değil kafalardadır.

Sorunun, günümüzde bütün ağırlığıyla yaşadığımız gibi, salt toprak ağalığının ortadan kaldırılması sorunu olmadığı açıktır. Bugün, tarikat ilişkileri, mafyalaşma ve diğer ortaçağ bağımlılık ilişkileri, kentlerin de ağırlığını oluşturur hale gelmiştir; kentlerdeki oyların dağılımına bakıldığında bu gerçek bütün katılımıyla görülür.

Kaldı ki her şey bir tarafa, Türkiye, Kemalist Devrim’le bir atılım yaparak, 1970-80’lere geldiğinde kamu sektörünün öncülüğünde bir hayli ilerlemiş bir sanayileşme düzeyine ulaşmışken, bugün, Küreselleşme adı altında mafyalaşan emperyalizmin saldırısıyla sanayileşme, tarımda modernleşme ve demokratikleşme yönündeki bütün kazanımlarını büyük ölçüde kaybetmiştir. Demokratik devrimin hedefi olan ortaçağ kurumları, tarikatlarıyla mafyasıyla, cemaatleriyle iktidar olmuştur; devletin ve toplumsal kurumların birçok mevzisini ele geçirmiştir. Bir diğer deyişle, TKP’lilerin de çok güzel ifade ettiği gibi, nasıl Sovyetlerin dağılmasıyla emperyalizm Batı’da sosyalizm ve işçi sınıfı kazanımlarını adım adım ortadan kaldırmış bu mevzileri çok gerilere sürmüşse, ezilen dünyada da çok daha büyük yıkımlar yaratmıştır. Türkiye’yi de, ulusal devleti ve egemenliği ortadan kaldırarak, ulusal bütünlüğü parçalamayı hedefleyerek, 1919’ların gerilerine sürmüştür. Bu, günümüz Türkiye’sinin en çıplak ve tartışılmaz gerçeğidir. Yani ulusal devleti yeniden devrimci ilk kuruluş temellerine oturtmak, ulusu çözülme ve parçalanma sürecinden kurtarıp yeniden inşa etmek bugünün yakıcı görevi haline gelmiştir.

Bu nedenle, ulusun ve ulusal devletin tehlikede ve tartışma konusu olmadığı 1960’lar ve 70’lerde bu saflaşmanın belki anlamlı bir yanı vardı, ama günümüzde en kör ve aptalın bile görebileceği gerçekler apaçık ortada. Latin Amerika’da bütünüyle ABD’yi ve uzantılarını hedef alan ilerici yönetimlerin iktidara gelmesi, hepsi de ulusal ve demokratik nitelikte bazı devrimci hamlelerin yaşanması sorunun netleşmesi açısından aydınlatıcıdır. Bölgemizde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’yle, Irak’ı işgali, İran, Suriye ve Türkiye’nin işgal tehdidiyle karşı karşıya olması, hepsinin de uluslaşmayı, diğer anlamıyla demokratik devrimlerini tamamlamamış olmaları nedeniyle etnik ve dinsel parçalanma tehdidi altında olmaları, milli demokratik devrimi dayatan temel çelişmenin derinliğinin somut göstergeleridir.

Yaşadığımız bu yakıcı gerçekler karşısında doğrudan Sosyalist Devrimciler, yer yer stratejilerine tamamen karşıt MDD’yi doğrulayan fikirler, siyasetler de ortaya atıyorlar: “Emperyalist sermaye Türkiye’yi sömürgeleştirmek istemektedir. Jenerik ilaç düzenlemeleriyle AB sermayesi ilaç sanayimizi çökertmekte, emperyalist şirketlere sağlanan imtiyazlarla ABD tarımsal arazileri işgal etmektedir.” Türkiye’de her aydının etiyle kemiğiyle yaşadığı bu can alıcı güncel gerçekleri TKP’nin stratejisinde bir yere koymak mümkün mü? Öyle anlaşılıyor ki, bu tür umut verici tespitler, ancak propaganda metinlerinde yer alabiliyor. Programda ve temel teorik metinlerde ve siyasetlerde reddedilen bir şey propagandada savunuluyorsa bunun siyasetteki karşılığı kitleleri kandırmaktır.

Teorileri olguları açıklamaya, analiz etmeye yetecek derinlik ve birikimden yoksun olduğu için, ‘”işçi sınıfı adına'”, emperyalist merkezlerin. ABD ve AB’nin, kukla devlet ve Kıbrıs planlarına ve ulusu parçalamaya hizmet etlen siyasetler üretiyorlar. İşte bir örnek: “Biz yurtseverler, bayrağımızın işbirlikçiler ve faşistlerin elinden Türk, Kürt bütün halklarımızın emperyalizme ve sömürüye karşı ortak mücadelesiyle alınacağını ilan ediyoruz.” Dün devrimci, ilerici olan “Halklar” kavramı bugün, tamamen gerici, emperyalizmin etnik, dinsel, vb bölünmeleri kışkırtmak için kullandığı bir alet olarak işlev görmektedir. Bugün “Halkların Kendi Kaderini Tayın Hakkı”, aynı amaçla, yani Ezilen Dünya’nın ulus- devletlerini parçalamak amacıyla emperyalizmin temel bir sloganı haline gelmiştir. ABD ve AB’nin dayatmasıyla İkiz Yasalar adıyla, Tayyip Erdoğanlar tarafından Kemalizm’in ve ulus-devletin tasfiyesinin, yani “baskıcı” üniter yapıyı daha ‘”demokratik” federatif yapıya dönüştürmenin önemli bir adımı olarak yasalaştı.

TKP bilerek veya cahilce kullandığı bu tür kavramlar ve Kürt sorununa yaklaşımıyla, biraz korkakça da olsa, kukla Kürt devletini onaylayan bir siyaset izlemektedir.

TKP, Türkiye’yi ulusal devleti ve milletiyle parçalamayı hedefleyen (kendisinin bir olgu olarak kabul ettiği) emperyalizmin sömürgeleştirme saldırısına karşı ulusal bağımsızlık mücadelesinin baş çelişme, ya da birincil mesele olduğu günümüzde “yurtsever cephe” siyaseti ilan etti. Belli, bu noktada dilleri “ulusal cephe”” demeye varmıyor. Çünkü ulusu savundukları zaman bütün teorileri çökecektir. Bu nedenle, sözde ırkçılığı çağrıştırdığı vb gerekçelerle “enternasyonalist dayanışma” adına “ulusu savunmak” yerine “ülkeyi savunmayı” tercih ediyorlar. Çünkü böylece, milli burjuvaziyle ittifak yapma zorunluluğundan ve lekelenmekten kendilerini kurtarmış oluyorlar. Ama ilan ettikleri “yurtsever cephe” siyaseti, gerçekte, koşulların zorlamasıyla, MDD’den ödünç alınmış, utangaç bir ulusal cepheden başka bir şey değildir.

ABD’nin başını çektiği küreselci emperyalist saldırıya karşı ezilen Dünyanın direnişinin, hepsi de devrimlerle kurulmuş ulusal devletleri savunma mevzisinde sürdüğünü kuşkusuz bu mantıkla kavramasının olanaksız olduğu TKP’nin, bölgenin “gerici burjuvalarına” karşı, özellikle Batı burjuvazisinin ve aydınının da onayladığı ikinci İsrail’i desteklemesi çok doğaldır. Aynı şekilde, en has “devrimci”lik adına bir kez denklem emperyalist stratejinin başarısı üzerine kurulursa Kıbrıs’ta da Batı’nın piyonu olmaktan kurtulunamaz: “Emperyalist ülkelerin Türkiye’deki askeri ve siyasi varlığına karşı nasıl mücadele ediyorsak, Türkiye’nin Kıbrıs’taki işgalci konumuna ve adadaki tüm yabancı siyasi güçlerin varlığına karşı da mücadele ediyoruz.” Bir stratejinin devrimci olmasının önemli ölçütlerinden biri de, asıl ya da baş düşmanın her hamlesine karşı hamleyle cevap verebilmektir, ABD ve AB’nin Kıbrıs’taki hamlesi açıktır: AB üyesi Rum yönetiminin egemenliğinde “birleşik” bir Kıbrıs. AB’ye kesinlikle alınmayacak bir Türkiye’den kopartılmasının formülü işte bu “birleşik” kavramıdır. Bu emperyalist hamle karşısında TKP’nin hamlesi ise, onun yedek gücünü oluşturmaktır.

TKP’nin, belki farkında olmadan, hem Kuzey Irak hem de Kıbrıs’ta izlediği, biri ayrılma diğeri birleşme yönünde olduğu halde Türkiye karşıtı olma yönünde ortak olan çizgi, Türkiye’nin bölünmesine karşı olduklarına ilişkin bütün teorilerinin içi boş laflardan ibaret olduğunu, kurdukları denklemlerde emperyalistlerle aynı cephede olduklarını gösteriyor.

Köylüye düşman bir “Yurtsever Cephe”

TKP’nin stratejisinin bir devrim yapmama ya da devrimden yan çizme stratejisi olduğunun en büyük kanıtı, milli burjuvaziyi düşman cepheye koyması bir yana, bütün analiz ve siyasetlerinde görüldüğü gibi köylülükle de ittifakı reddetme, yani onu da düşman cepheye koymasıdır. Dünya tahlilindeki, yani ezen ezilen ayrımını reddeden mantık ulusal düzlemde de geçerlidir. “ileri(ci)” ve “uygar” batı-“gerici” ve “barbar” Doğu’nun yerine ileri(ci) kentler ve proletarya-geri(ci) köylülük almıştır:

“…ücretli emek sömürüsü Türkiye’deki sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki, işçi sınıfı ile kapitalistler arasındadır, emek ile sermaye arasındadır.” “Türkiye’de sınıfsal yapının sömürücü ayağı, ekonomik, siyasi ve ideolojik çerçevede ‘burjuvazi’ olarak tanımlanan egemen sınıftır. Bu sınıfın bileşenleri arasında sanayi, ticaret, mali, tarım kapitalistleri ile küçük burjuvazinin üretim araçlarına sahip kesimleri yer alır”.

Ne yazı ki bu analizlerde Türkiye gerçeğini görmek mümkün değildir. Burada işçi sınıfının bir parçası olarak değerlendirilen tarım proleterleri dışındaki bütün köylülük, milyonlarca küçük esnaf vb “küçük burjuvazinin ürerim araçlarına sahip kesimleri”‘ olarak bir blok halindeki gerici “sermaye cephesine” gönderiliyor. Geriye nüfusun yüzde 30’unu bile bulmayan saf proletarya kalıyor. Bir tarafta proletarya, karsı tarafta da küçük, orta, büyük bütün mülk sahibi sınıflar! Sorun bu kadar kaba, basit, ak ve kara şeklinde koyulduğunda strateji ve siyasete de gerek kalmıyor. Hedef bir sıçrayışla, “aşamasız” sosyalizme ulaşmak olduğuna göre, büyük bölümü üretim araçlarına sahip küçük burjuvazi, köylülük; yani bir dönümü de olsa on dönümü de olsa köylülük, hepsinin de tezgâhları ve üretim araçları olduğu ve yanlarında mutlaka en az bir işçi çalıştırarak sömürdüğü için doktor, mühendis, dişçi, bakkal berber, muhasebeci, geniş esnaf ve zanaatkâr kesimi, vb. mülksüzleştirilecek düşman safındadır.

İşçiyi müttefiksiz bıraktığı, düşman cephesini genişlettiği için peşinen yenilgiyi kabul eden böyle bir siyaseti proletarya benimser mi? Kuşkusuz aklı basında hiçbir işçi, hele sınıf bilincine sahip bir işçi asla kabul etmez. Hatta öncelikle yaklaşık yüz yıllık mücadele deneyimi olan ve kendi dışındaki deneyimlerin de az çok bilgisine sahip Türkiye işçi sınıfı böyle bir siyasete yüzünü bile dönüp bakmaz. Nitekim son birkaç yıl için de gerçekleşen, PETKİM, TEKEL, SEKA, Seydişehir işçilerinin özelleştirmelere karşı yürüttüğü en militan sınıf eylemlerinin ulusal, antiemperyalist eylemler olduğunu, vatan savunması şiarıyla yürütüldüğünü kim inkâr edebilir!

Peki, “Ulusal Cephe” adından kaçılarak ilan edilen “Yurtsever Cephe” bir cephe mi, müttefikleri var mı? Daha doğrusu “Türkiye’yi sömürgeleştirmek isteyen” emperyalizme karşı yeni ve daha geniş bir cephe mi öneriliyor? “Yurtsever Cephe’nin çağrı bildirisindeki “müttefikler” TKP Programındaki, “Sosyalist iktidar, işçi sınıfı ve onun siyasal etki alanında bulunan toplumsal güçlerin kitlesel mücadelelerinin eseri olacaktır” la sınırları çizilen, TKP sempatizanlarından başka bir şey değil: “Geleceğimizin satılmasından çıkar ummayan, ‘ulusal çıkarlar’ ya da ‘jeopolitik çıkarlar’ adı altında ülkemizi şu ya da bu emperyalist ya da kapitalist bloklaşmanın parçası haline getirmeye çalışmayan, halklar arasında düşmanlık yaratmak istemeyen ve sermaye egemenliğine karşı emekten yana olan herkesin yeri Yurtsever Cephe”dir. TKP siyasetlerini benimseyenlerle sınırlı cephe olmayan böyle bir “cephe”, bütün devrimci cephe pratiklerinde olduğu gibi. Nesnel toplumsal-ulusal çelişmeler ve sınıflar temelinde bakıldığında ancak bölücü bir rol oynayabilir.

Bilimsel sosyalizmin abecesidir; salt işçi sınıfı ve onun sosyalist siyasetlerini benimseyenlere dayanan bir birlik sınıf partisidir. Cephe ise, bugün, işçi sınıfı ve partisinin, bilincinde olsunlar olmasınlar, çıkarları emperyalizm ve uzantılarıyla çelişen bütün sınıflar ve onların temsilcisi siyasi güçlerle ittifak yapmaktır: ittifak da hiç kuşkusuz sosyalistleri de kendi nihai programlarından taviz verdiği asgari bir program temelinde olur. Bugün, “Türkiye’yi sömürgeleştirmek isteyen” emperyalizme karşı antiemperyalist ulusal bağımsızlık mücadelesi esas olduğuna göre, oluşturulacak cephe ulusal bir cephedir. Bu konuda geniş yurtsever kesimlerin ulusal mevzileri savunmada, en azından fikir düzeyinde oluşturdukları mutabakat cephenin adını da ortaya çıkarmıştır.

TKP hangi geleneğin temsilcisi?

“Gelenek”çi TKP, Milli Demokratik Devrim’i reddederken hangi geleneği sürdürüyor, hangi mirasın temsilciliğini yapıyor? Kuşkusuz ismine bakılırsa, 1920’de kurulan, Şefik Hüsnülerin önderlik ettiği TKP’nin mirası demek gerekirdi. Oysa Şefik Hüsnü’nün temsil ettiği devrimci çizginin önderleri hayatlarını sonuna kadar kuruluş yıllarında belirlenen stratejiye, yani Milli Demokratik Devrim stratejisine sadık kalmışlardır. Şefik Hüsnü önderliğindeki gerçek TKP’nin 1926’da geliştirdiği Çalışma Programı, “Gelenek”çi TKP’nin hangi geleneğe dayandığını kanıtlıyor:

“1. (…) Türkiye’nin emperyalizm tarafından tekrar esir edilmesinin önüne geçebilecek biricik etkili kaleyi teşkil eden Komünist Partisi (…) Köylünün belli başlı kitlelerini, proletaryanın önderliği altında toplar. (…) Ancak böyle bir diktatörlük, halkçı burjuva inkılâbı görevlerini yerine getirebilir. Ancak böyle bir diktatörlük milli demokratik devrimi gerçekleştirebilir ve bu inkılâbın kazançlarını düzenleyebilir.” Bu devrimde proletaryanın temel müttefiki, devrime karakterini verecek diğer güç ise, Şefik Hüsnülerin programında net bir şekilde vurgulanmaktadır: “. Amele ve köylü diktatörlüğü, öldürücü darbelerini ilk önce en tehlikeli düşmanlarına, emperyalistlerin ve yarıderebeyi gericilerin kafasına indirir.”

Lenin’in Bolşevik Partisinin, Mao’nun ÇKP’sinin ve bütün Ezilen Dünya partilerinin programlarının anahtar kavramı olan “İşçi-Köylü ittifakı” Şefik Hüsnülerin TKP’sinden ne zaman atıldı? Atılmadı. Bu program ve strateji bugün İşçi Partisiyle devam etmektedir. TKP ise, gerçek TKP’nin çizgisini hiçbir zaman benimsemedi. Onun temsil ettiği gelenek, hiçbir zaman Çin dâhil Doğu’da sosyalizm programını uygulayan ülkelerde devrimci bir gelecek görmeyen, 1920’lerden bu yana Troçkizm’in temsil ettiği Revizyonizm destekli Avrupa merkezli bir gelenektir.

Bu nedenle TKP’nin kökleri Türkiye’nin devrimci geçmişine ve geleneğine dayanmıyor. Bu, Türkiye’ye yabancı bir gelenektir. Dünyanın geleceğini temsil eden devrimci Doğu’nun geleneği hiç değildir. Bu “gelenek” aynı zamanda, çürüyen, çöken Batı’nın geleneğidir, umudunu, geleceği olmayan Avrupa’ya bağlamış Tanzimatçı aydının geleneğidir. Türkiye gerçeğine, Türkiye halkına cephesini kapatan, müttefikini emperyalizm cephesinden bulur. Ulusu ile birleşmekle kirleneceğinden korkan, Batının çürümüş ve kirlenmiş kültürü ve siyasetleri ile birleşir. AB’ye karşı olmak mı? Hadi oradan!

Paylaş: