Toprak Ağalığı ve Kürt Meselesi

Doğu PERİNÇEK

TEORİ DERGİSİ – Mart 2008

‘Türkiya’nın hakiki sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür (Şiddetli ve sürekli alkışlar), O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür (Sürekli alkışlar). (…)

“Hakikaten yedi asırdan beri cihanın muhtelif taraflarına sevk ederek, kanlarını akkıtığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna karşılık daima hakaret ve aşağılama ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık ve cabbarlıkla uşak menzilesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük bir hicap ve ihtiramla hakiki vaziyetimizi alalım (Şiddetli alkışlar).

Gazi Mustafa Kemal Paşa,
1 Mart 1922

Kürt meselesinin emperyalizm tarafından derinleştirildiği gerçeği, ABD’nin 1991’de Körfez saldırısı ve 2003’te Irak’ı işgaliyle bir kez daha ve kesinlikle kanıtlandı. Çağımızda millî mesele, emperyalizme karşı mücadele meselesidir.

Millî mesele, aynı zamanda feodalizmden kurtulma meselesidir. Kralların ve sultanların tahtlarını deviren, derebeylikleri ortadan kaldıran demokratik devrimler, köylüyü toprağa bağımlılıktan kurtardı, millî piyasayı oluşturdu ve milleti yarattı. Millî devletler bu temelde kuruldu.

Türkiye, iki yüzyıldır emperyalizme karşı savaşıyor. İstiklal Savaşımız, bu sürecin dünya ölçeğinde etkileri olan en güçlü atılımıdır. Türkler ve Kürtler, bu savaşta bir millet halinde kaynaşma iradesini ortaya koydular ve Kemalist Devrim’in resmî belgelerinde saptandığı üzere millî devletlerini birlikte kurdular. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu, misakı milli sınırları içinde yaşayan halkın devrimle bir millete dönüşmesi sürecine büyük bir ivme kazandırdı. Türk milletini oluşturan bu sürecin tamamlanması, devrimin Atatürk’ün deyişiyle “arasız devrimler”le sürdürülmesine bağlıydı. Emperyalizme bağımlılığa son veren devrimin önündeki yeni görev, toplumu Ortaçağ kurum ve ilişkilerinden arındırmaktı. Kemalist Devrim, bu ikinci görevi yerine getirmede de kuşkusuz çok önemli işler başardı. 1922 yılı 30 Ağustos zaferinden sonra ikinci Dünya Savaşı’na uzanan süre devrimin yeni görevlerinin üstesinden gelebilmek açısından çok kısadır. Buna rağmen Sultanlık ve Halifelik yıkılmış ve Ortaçağ ilişkilerine çok ağır darbeler indirilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, Türkiye’nin cephesini zorunlu olarak dışa çevirmesini gerektirdi. Savaş bittikten sonra demokratik devrimin yarım kalan görevleri yine Türkiye’nin önündeydi. Ama artık Atatürk yoktu. Yaşanan tecrübe, Büyük Önder’den sonra devrimci iradenin zaafa uğradığını gösterdi. Bu koşullarda Türkiye, ABD’nin denetimi altına girdi. İnönü yönetiminin genç bakanlarından Nihat Erim, “Küçük Amerika” hedefini açıklıyordu. Böylece yönetim, devrimin sona erdiğinin ve emperyalizme bağımlılaşma sürecinin başladığını resmen ilan ediyordu. 1950’de iktidara gelen DP yöneticileri, “Küçük Amerika olacağız” programına sahip çıktılar ve bu yolda Türkiye’nin geleceğini belirleyen önemli adımlar attılar. Atlantik sistemi içindeki Türkiye, bu temelde oluştu. 1950’den sonra yalnız iktidar partisi olan DP değil, muhalefetteki CHP de, kendisini Atlantik sistemi temelinde tanımladı. İktidarı ve muhalefetiyle yeni sistem kurulmuştu.

27 Mayıs 1960 İhtilali, bir yönüyle yeni sisteme itirazdı, Atatürkçüydü; devrimciydi. Ama önderlik yeterince berrak ve yeterince tutarlı bir programdan yoksundu; Batı sisteminden bağımsızlığı öngören bir çözüme kararlı olarak yönelemedi. 1961 Anayasası, Cumhuriyet’in Atatürk zamanında tanımlanmış niteliklerini değiştirdi. 1937’de Anayasa’nın 2. maddesine konan “Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik” Anayasadan çıkarıldı ve devlet Atlantik sistemine göre, “Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” diye tanımlandı. 1945’ten sonra fiilen uygulanan Atlantik sisteminin programı, 1960’tan sonra Anayasa’ya da yazılmış oldu. Böylece Türk Devrimi’nin temelini oluşturan program, siyasal seçeneklerden biri haline getirildi. Asıl seçenek, emperyalizm güdümlü liberalizm oldu. Bu programla ve Atlantik sistemine bağlı iktidarlarla toprak reformu yapılamazdı ve yapılamadı. Bu koşullarda 1961 Anayasasının toprak reformu emri kâğıtta kaldı.

Kürt meselesi tartışılırken, özellikle bazı milliyetçi ve Atatürkçü çevreler, bu meselenin “Kürt meselesi” diye anılmasına itiraz ederler ve meselenin feodalizmden kurtulmak olduğunu vurgularlar. Bu kabul, meselenin Kemalist Devrim’le kökten çözülemediğinin saptanmasını da içerir. İşte bu yazının konusu budur. Devrimin yarım kalması, emperyalizme Kürt meselesini kullanma fırsatı vermiş ve mesele Türkiye’nin önüne bütün ağırlığıyla yığılmıştır.

Tarihte çok örnek vardır: Zamanı gelen sorunların üzerine yürünemezse, o üzerine gidilmeyen sorun, daha da büyür, başka sorunlar da yaratır, bir dağ gibi toplumsal sürecin karşısına dikilir. Kemalist Devrim’in önderleri, Doğu ve Güneydoğu’da toprak meselesi çözülmezse, Cumhuriyet’in yıkımının gündeme geleceğini çok açık ve kesin ifadelerle saptamışlardı. Atatürk’ün, İnönü ve Celal Bayar’ların, Yusuf Akçura’ların, Mahmut Esat Bozkurt’ların, Naşit Hakkı Uluğ’ların korktuğu oldu. Cumhuriyet yönetimi, şu veya bu nedenle toprak meselesini köklü olarak çözemedi. Dahası, 1930’larda bunu başarmamanın getireceği yıkıcı sonuçları ateşli dillerle ortaya koyanlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devrimin bu görevini savsakladılar ve hatta bazıları karşısına dikildiler. Böylece toprak ağalığı, şeyhlik ve aşiret reisliği, güneydoğuda Kürt meselesini büyüttü; bölücü kalkışmalar için elverişli bir zemin hazırladı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iktidarın adım adım emperyalizm ile feodalizm ittifakına teslim edilmesi, en sonunda bağımsızlığımızı bütünüyle yitirme, Ortaçağa dönme ve bölünme tehdidiyle karşı karşıya gelmemize neden oldu. Toprak ağalığını tasfiye edemeyen Cumhuriyet, zamanla emperyalizm ve toprak ağaları tarafından fethedildi.

Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin projesidir. Ancak Türkiye’nin bu emperyalist plan karşısında önemli zaaflar içine düşürülmesinin iç cephedeki sorumluları, 1945’lerden Tayyip Erdoğan’lara uzanan iktidar sahipleridir. Burada 1945–1970 dönemi Kemalist Devrim mevzilerinin yine de diri olduğu dönemdir. 12 Mart 1971 darbesinden 24 Ocak–12 Eylül 1980’e uzanan dönem Kemalist Devrim’in kazanımlarının sarsıldığı, ancak yine de yaşadığı dönemdir. Ne var ki 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye dünya ekonomisiyle bütünleşme sürecine sokulmuş, arkasından 12 Eylül 1980 darbesiyle bu sürecin sopayla uygulanmasına geçilmiş ve hele 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ABD küreselleşme saldırısını başlatmış ve bu sürecin sonunda Kemalist Devrim’e 22 Temmuz 2008 Turuncu Karşıdevrimiyle son darbe indirilmiştir. Cumhuriyet kurumlarının yıkılması süreci böylece Türk Silahlı Kuvvetleri dışında tamamlanmış ve ABD güdümlü mafya-tarikat rejimi kurulmuştur. Böylece Kürt meselesi açısından da emperyalizmin amaçladığı çözüme gelinmiştir. Türkiye’nin bölünmesi, hem içerde BOP görevlilerinin iktidar mevzilerinden ve hem de PKK’nın yönettiği güneydoğu belediyeleri aracılığıyla yürütülmektedir. Dışardan ise, ABD emperyalizmi ve İsrail, Irak’ın kuzeyinde kurdukları kukla devlet üzerinden Türkiye’nin bölünmesi harekâtını yürütmektedirler.

Bu yazı, yaşanan sürecin Ortaçağ kurum ve ilişkileri ile bağlantılarını ele alacaktır. Toprak ağalığının tasfiye edilemeyişi, Kürt meselesinin ve bölücülüğün büyümesinde ve Cumhuriyetin yıkımında hangi rolleri oynadı? Feodalizmin kökünü kurutamayan Cumhuriyet, bugün hangi tehditlerle yüz yüze gelmiştir ve hangi bedelleri ödemektedir? Feodalizmin köklü tasfiyesi görevini yerine getiren Çin Devrimi, bugün dünyanın en hızlı ekonomik ve toplumsal gelişme örneğini ortaya koyarken, Türkiye niçin devrimini yitirmiş ve bir yıkımla karşılaşmıştır? Türkiye bu yıkımdan nasıl çıkacaktır?

I. TOPRAK AĞALIĞININ YASADIŞI TEMELİ

Ülkemizde toprak ağalığı sınıfı, mirî arazi sisteminin 19. yüzyılda çözülmesiyle oluşmuştur. Osmanlı tarihçileri, mirî toprak düzeninden özel mülkiyete geçiş süreci içinde, eşrafın ve nüfuzlu kişilerin, geniş toprakları nasıl zorbalıkla ve yasadışı yollardan ele geçirdiklerini belirtirler. Bilindiği gibi Osmanlı devletinde toprak mülkiyeti padişaha aitti. Ancak toprağın tasarrufu, tımar, has ve zeamet yoluyla beylere veriliyordu. Tanzimat Devri’nde köy topraklarında mirî toprak düzeninden kişi mülkiyetindeki toprak düzenine geçildi. Bu süreçte nüfuzlu kişiler, ayan artığı eşraf, geniş toprakları türlü yollardan kendi üzerlerine tapuya geçirdiler. Böylece toprak ağalığı ortaya çıktı ve hızla gelişti.

Osmanlıların dirlik esasına dayanan toprak düzeni bozulduktan sonra; toprakları önce hizmet ya da kira karşılığı ellerinde tutanlar, daha sonra bu toprakların mülkiyetine sahip olmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu’nda toprakların yasal olmayan yollardan ele geçirilmesine ilişkin yollar ve örnekler, 1945 yılındaki “Çiftçiyi Topraklandırma Yasası” tartışmalarında uzun uzun anlatılmıştır. Bu konuda TBMM Tutanaklarında geniş malzeme bulunmaktadır.1

Toprak ağaları, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşı zaferinden sonra, tehcir edilen Ermenilerin ve kaçan Rumların terk ettikleri topraklara el koyarak daha da güçlendiler. Bu olay, İstiklâl Savaşı sonrasında TBMM kürsüsünden şöyle sergilenmiştir:

“Memleketi kurtarır kurtarmaz, kaçanların geride bıraktıkları ve emval-i metruke dediğimiz taşınır ve taşınmaz malların ne duruma getirildiğine bakınız, kapanın elinde kaldı. Bağırdınız durdunuz ne oldu?”2

Araştırmacılar, toprakların zamanaşımı yoluyla özel mülkiyete geçirilmesi dışında, 1 milyon 746 bin 580 dönüm hazine arazisinin özel kişilerce gasp edildiğini hesaplamışlardır. Çayır ve meraların ele geçirilmesinde bulunan rakamlar ise, toprak ağalarının yasadışı başarılarının ne kadar büyük olduğunu kanıtlıyor. 1934 yılındaki 443 milyon dönüm çayır ve mera, 1967 yılında 261 milyon dönüme düşmüştür. Kamuya ait 200 milyon dönüme yakın toprak böylece büyük toprak sahiplerinin eline geçmiştir.3

Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, 1934 yılında İskân Kanunu dolayısıyla yaptığı konuşmada aynen şunları söylemektedir:

“Devlet, araziyi metruk arazi diye muhacire veriyor. Onlar da imar ediyorlar. Sonra herhangi bir sahibi çıkıyor ve diyor ki, bu benim mülkümdür. Tapusunu gösteriyor ve muhaciri sokağa atıyor.”4

Toprak ağaları ve mütegallibe takımı, Cumhuriyet döneminde “olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı” kurumundan yararlanarak da topraklarını genişletmişler ve devlete ait büyük toprak parçalarını kendi adlarına tapu siciline geçirmişlerdir. Bu gerçek hemen herkes tarafından kabul edilmektedir.5

Toprak ağalarının elindeki toprakların önemli bir kısmı tapusuzdur. Nitekim Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Haldun Özen şöyle demektedir:

“Ülkemizde tarım topraklarının büyük ölçüde tapusuz olduğu, bu topraklar üzerindeki hakların belirsiz olduğu, dolayısıyla bu toprakların mülkiyet hakkının kime ait olduğunun saptanması gerektiği düşünülebilir. Ancak bu görüş özünde hukuksal değil siyasaldır, bir temel tercihi yansıtır. Çünkü tarım topraklarının sahipleri Osmanlı İmparatorluğu döneminden bugüne kadar topraklarının tapusunu alamadılar. Önce onlara mülkiyet haklarını belgeleyen tapularını verelim sonra toprak reformu yapmaya çalışalım demekten başka birşey değildir. Bu da temel bir siyasal tercihtir.”6

Özetleyecek olursak, Türkiye’de toprak ağalarının ellerindeki toprakların kaynağı incelendiği zaman şu olgularla karşılaşırız:

— Padişah fermanı ile toprak sahibi olmak,
— Çeşitli yollardan hazine topraklarına el koymak,
— Kurtuluş Savaşı’nda şehit olanların topraklarını gasp etmek,
— 1915 yılında zorla göç ettirilen (tehcir) Ermenilerin veya İstiklâl Savaşı’ndan sonra göç eden Rumların topraklarına konmak,

— Tefecilik yoluyla yoksul köylülerin topraklarını ele geçirmek,
— Güçlü ailelere dayanarak, toprakları zorbalıkla almak,
— Aşiret reislerinin, aşiret topraklarını kendi üzerlerine geçirmeleri,
— Şeyhlik ve dini inançların sömürülmesi yoluyla toprak elde etmek,
— Rüşvet ve tapu yolsuzlukları gibi yasadışı yollardan geniş toprakları ele geçirmek.

II. DEVRİMCİ CUMHURİYETİN KÖYLÜ FELSEFESİ VE PROGRAMI

Kemalist Devrim’in niteliği ve halkı seferber etme felsefesi

19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Türkiye’nin millî demokratik devrimi ve bu devrimin doruğu olan Kemalist Devrim, özünde bir köylü devrimiydi. Devrim’in önde gelen yönetici ve düşünürlerinden Mahmut Esat Bozkurt, “Türk İhtilali’ne Türk Köylü İhtilali denilebileceğini” belirtir.7 Atatürk’ün Başbakanı İsmet İnönü, 1930 yılında Sivas’ta, “Anadolu’nun ortasında kurulmuş bir köylü hükümetiyiz” saptamasıyla Kemalist hükümetin kimliğini açıklar.8

Türk Devrimi’nin düşünürleri, kuşkusuz 19. yüzyıl sonlarından beri demokratik devrimin köylüye dayanacağı bilincindeydiler. Bu kavrayış, özellikle 1908 Hürriyet Devrimi öncesinde ve daha sonra İttihat ve Terakki’nin yönetimi döneminde olgunlaştı. İttihat Terakki Cemiyeti’nin 1908 yılında Selanik’te gizli olarak toplanan kongresinde kabul edilen 21 maddelik programın 14. maddesinde “çiftçinin topraklandırılması yollarının aranacağı” vurgulanmaktaydı.9 Toprak meselesi Meşrutiyet’ten sonra Meclisi Mebusan’da da tartışıldı, büyük toprak sahiplerinin topraklarının topraksız çiftçilere dağıtılması savunuldu.10

İstiklâl Savaşımız, başlangıçtaki örgütlenme döneminde öncü aydınların savaşıydı. Hatta Sakarya Savaşı’nın nazik anlarına kadar bu özelliğin sürdüğünü görüyoruz. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın deyişiyle “Mehmetçiğin savaşı kabul etmesiyle” birlikte, artık köylü savaşı karakterini kazandı. Zaten savaşın başka türlü zafere ulaştırılması da mümkün değildi. Yakup Kadri’nin o “Yaban” romanında kerpiç duvarların dibinde gazete kâğıdına tütün saran ve bitini ayıklayan köylü, o öncülere güvenerek savaşa başlayınca ülkenin kaderi değişti.

Atatürk, bir millî demokratik devrim önderi olarak, derin bir tarih bilinciyle, ama o kadar da içtenlikle köylüye sarsılmaz bir güven besliyordu. Başka çaresi de yoktu. O’nun bir yetim olması, Balkanlardaki büyüme koşulları ve onuruna düşkünlüğü, o müthiş formülü bulmasını açıklayan bireysel etkenlerdir. Atatürk, Cumhuriyeti “Kimsesizlerin kimsesi” olarak tanımlamıştı. Köylü, kimsesizlerin en kimsesiziydi.

13 Eylül 1920 günü kendi imzasıyla Meclis’e sunduğu Halkçılık Programı, kimsesizlerin programıydı ve toprak meselesine de göndermede bulunuyordu.11 Bu programın ürünü olan 20 Ocak 1921 tarihli ilk Anayasa, yine o kimsesizlerin anayasası idi.12 Kurtuluş Savaşı yıllarında, köylüye güvenme, köylüye dayanma ve köylüyü seferber etme siyaseti o kadar zorunlu ve o kadar güçlüydü ki, Atatürk Sivas’ta 1919 yılı Kasım ayında yapılan Heyeti Temsiliye Toplantısı’nda, parasızlık nedeniyle jandarma teşkilatının dağıtılması durumunda, “her köye kendi inzibatını temin ettirmek” çözümünü öneriyordu.13

Kurtuluş Savaşı yıllarında, gerçi koşulları yoktu, ancak devrimin Ziya Gökalp gibi düşünürleri toprak reformunu savunuyor ve Celal Bayar’lar köylüye Bolşevikliği ve toprak reformunu anlatıyorlardı.14

Atatürk’ün demokratik devrimde köylünün konumunu ve rolünü çok güzel açıklayan şu sözleri, hem ideolojik tavrını yansıtır, hem de yürektendir:

“Türkiya’nın hakiki sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür (Şiddetli ve sürekli alkışlar). O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür (Sürekli alkışlar). Dolayısıyla Türkiya Büyük Millet Meclisi hükümetinin iktisadi siyaseti bu asli gayeyi elde etmeye yöneliktir. (…)

“Hakikaten yedi asırdan beri cihanın muhtelif taraflarına sevk ederek, kanlarını akkıtığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna karşılık daima hakaret ve aşağılama ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık ve cabbarlıkla uşak menzilesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük bir hicap ve ihtiramla hakiki vaziyetimizi alalım (Şiddetli alkışlar)”15

1 Mart 1922 günü, Büyük Taarruz hazırlıkları sırasında, Meclis kürsüsünden ilan edilen bu sözler, hararetle alkışlanmış, fakat yeterince hayata geçirilememiştir.

Uygulanması için, yöneticilerin halkın hizmetçisi olmayı benimsemeleri ve yönetimin iktidarı halka Hizmet ruhuyla kullanması gerekiyordu. Atatürk, 1937 yılında çiftliklerini hazineye bağışlamasını, “Türk köylüsüne naçizane bir vazife” olarak açıklıyordu ve Başbakan İsmet İnönü’ye çektiği, Meclis kürsüsünden okunan telgrafta hükümet etme anlayışını da özetliyordu:

“Hatırlarsınız, Türk köylüsünün Türkün efendisi olduğunu söylediğim zamanı. Ben o efendinin arzu ve iradesi altında senelerden beri çalışmış olan bir hadimim (hizmetçiyim) . Mevzuubahis olan hediye yüksek Türk milletine benim asıl vermeği düşündüğüm hediye karşısında hiçbir kıymeti haiz değildir. Ben icabettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim”16

Burada köylünün hizmetkârı olmaktan millet için can vermeye uzanan bir devrimci kültür, Türk Devrimi’nin fedailer geleneği konuşmaktadır. Türkiye yönetim tarihi, bir bakıma vericiler ile alıcılar arasındaki büyük mücadelenin tarihidir. İktidarı bir hizmet olanağı olarak gören halk devrimcileri ile iktidarı nimetlerin paylaşılması makamı olarak gören yiyiciler arasındaki bu mücadele, kuşkusuz sınıfsal bir temele oturmaktadır ve sınıf mücadelesidir. Kemalist Devrim, köylü ve işçiden sanayici ve tüccara kadar halk sınıflarının emperyalizme ve ortaçağ kalıntısı hakim sınıflara karşı devrimiydi. Atatürk’ün köylüyü efendi yapma davası yarım kaldığı içindir ki, devrim de kesin hedefine ulaşamamıştır.

Kemalist Devrim’in hedefi, halk hâkimiyetine dayanan özgür ve çağdaş bir toplum kurmaktı. O toplumun büyük çoğunluğu, yüzde sekseni çiftçi ve çobandı. Halk hâkimiyeti anlamıyla gerçek demokrasi, özgürleşme, zenginleşme, sonuç olarak o büyük çoğunluğun efendileşmesi, özgürleşmesi ve zenginleşmesiydi. Yarı-feodal ilişkilerin hâkim olduğu o tarihi koşullarda o büyük çoğunluk çiftçi ve çobandı. Türkiye’nin bir devrimle değişmesi, özetle onların değişmesiydi. Atatürk, o zaman Kemalist yönetici kadro içinde, halkın ancak kendi devrimci eylemi sayesinde değişebileceğinin farkında olan az sayıda önderin başında bulunuyordu. Devrim, yalnız eski sistemin yıkılması için değil, devrimci sınıfın o devrimi yaparken kendisini değiştirmesi için de gerekliydi. Devrimin en sonunda devrimi yapanları değiştirmek için gerekli olduğunu Atatürk anlamıştı, ama devrimin önder kadroları da anlamış mıydı? Bu sorunun cevabını, Atatürk’ün iktisat ve adalet bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt’tan dinleyelim:

“Bir gece beraber oturuyorduk. (…) Atatürk, Türk köylüsünü ‘efendi’ yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez, dedi.

“Bir de hatıra anlattı:

“ – Ben, dedi. Bulgaristan’da ataşemiliterdim. Tedansanlı bir pastahanede oturmuştum. İçeriye, temiz giyinmiş, ayağı çarıklı bir Bulgar köylüsü geldi, oturdu. Masaya vurdu. Kimse aldırış etmedi. Hatta bir an evvel gitmesini arzu eden bir yüz gösterdiler. Bir daha vurdu; ayağını da vurdu. Garsonlar geldi ve:

“ – Burası sizin için değil, dediler. Nihayet patron geldi. ‘Çık buradan’ dedi. Köylü:

“ – Kimi ve nereden kovuyorsun? Bulgaristan benim sabanımla ve tüfengimle yaşıyor, utanmaz diye bağırdı. Polis çağırdılar. Ona da aynı cevabı verdi. Polis bir şey yapamadı, dışarı çıkıverdi ve pasta reçel getirdiler.

” – İşte dedi. Türk köylüsünü bu hale getireceğiz.”17

Kemalist Devrim, Türk köylüsünü “o hale” getirebildi mi veya ne kadar getirdi? Bu sorunun cevabı, devrimin hedefine ne kadar ulaşabildiğinin de cevabıdır.

Kemalist Devrim’in tarım ve köylü programı

Kemalist Devrim’in tarım ve köylü programı, basit bir iktisadi kalkınma programı değildir; öncelikle bir iktidar programıdır; köylünün (halkın) bir devrimle efendi haline gelmesi programıdır. İzlenecek siyasetler, Atatürk’ün deyişiyle “Memleketimizin topraklarını koklayarak ve bu topraklarda bizzat çalışan insanların sözlerini işiterek tespit olunacaktır.”18

Bu programın uygulanması için, Kemalist yönetim temel bir program metni kabul etmedi; ancak tarım alanında gerçekleştirilecek uygulamalar, çeşitli program, kanun ve kararnamelerde saptandı. Özetle şu görevlerin yerine getirilmesi öngörülmüştür:

— Padişahlık ve halifeliğin toplumsal ve ekonomik temeli olan toprak ağalığını, beyliği, aşiret reisliğini, tarikat ve cemaat liderliğini, şeyhliği, müritliği, mensupluğu temizlemek; köylüyü özgürleştirmek, ülke bütünlüğünü sağlam temele oturtmak, Doğu ve Güneydoğu’da güvenlik ve huzuru sağlamak için toprak reformu;

— Köylü üzerindeki vergi yüklerinin hafifletilmesi;

— “Eğitim programının ilk hedefi” olarak, “bütün köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafî, tarihî, dinî ve ahlakî malumat vermek ve dört işlemi öğretmek”; ayrıca çiftçiyi çağdaş tarım üretimi bilgi ve teknikleriyle donatmak;

— Çiftçiyi çiftçi birliklerinde ve kooperatiflerde örgütlemek;

— Çiftçiye hizmet eden tarım istasyonları ve devlet çiftlikleri kurmak;

— Çiftçiye tarım kredisi, tarım aleti sağlamak, tarımda modern tekniklerin ve makinenin kullanılması.

“Köylü aşkıyla” Aşar’ın kaldırılması ve diğer uygulamalar

Kemalist Devrim’in köylünün yükünü hafifletmek ve üretim gücünü geliştirmek için yaptığı en önemli uygulama, aşarın kaldırılmasıdır. TBMM, 15 Şubat 1925 günü 552 sayılı kanunu kabul ederek bütçe gelirinin üçte birini oluşturan aşar vergisini kaldırdı.19 Atatürk’ün deyişiyle “Aşar kabusu”ndan kurtulmak, köylüye ferah getirdi; köylünün daha çok üretme ve daha müreffeh yaşama arzusunu güçlendirdi.20 İnönü, Aşar vergisinin kaldırılmasının tarihsel önemini şu vurgularla açıklamıştır: “Malî bünyede yapılmış büyük, korkunç bir ameliyat idi. Malî bakış açısından tehlikeli bir sınava maruz kalan herhangi bir hükümet, ancak idealist bir köylü aşkı olmak hasletiyle, bütçenin asırlardan beri alışılmış üçte biri üzerinde böyle bir tecrübeye girişebilirdi.”21

Cumhuriyet Devrimi Kanunları, kuşkusuz bir bütün olarak Kemalist yönetimin demokratik devrimdeki köktenci tutumunu yansıtır ve bu açıdan ülkeyi feodalizmden arındıran özellikleriyle köylü meselesinin çözümünde de önemli işlev görmüşlerdir. Bu kanunların konumuz açısından en önemli yanı, tazminatsız kamulaştırmalar yoluyla feodal mülkiyete indirdikleri ağır darbelerdir.

3 Mart 1924 tarihli “Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye Dışına Çıkarılmasına İlişkin Yasa”nın 8, 9 ve 10. maddeleri, padişahların ve varislerinin tapuya kayıtlı-kayıtsız bütün taşınır ve taşınmaz mallarını tazminatsız olarak kamulaştırmıştır.

İkinci önemli uygulama, tekke, zaviye ve türbelerin önce hükümet kararnamesiyle, sonra kanunla kapatılması ve okullara dönüştürülmesidir. 2 Eylül 1925 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri başkanlığında toplanan Hükümet, 2413 Sayılı Kararname’nin 4. maddesiyle kapatılan tekkelerin ve zaviyelerin elverişli olanlarının okul haline getirilmesi hükmünü koymuş ve uygulamıştır. Hemen arkasından üç ay sonra 13 Aralık 1925 günü yürürlüğe giren kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, bu kez kanun düzeyinde hükme bağlanmıştır.

Kemalist Devrim’in feodal mülkiyeti kamulaştırma yoluyla ortadan kaldıran uygulamalarını daha önce Teori dergisinde yayımlanan “Cumhuriyet Devrimi’nde Kamulaştırma” başlıklı yazıda geniş bir şekilde incelediğimiz için burada yinelemiyoruz. Ancak incelenmesini özellikle öneriyoruz.22

1920’lerde yapılamayan

Kemalist yönetim, sık sık önüne koydu; ancak Ortaçağ’dan kalma kurum ve ilişkileri temizleyecek bir toprak reformu gerçekleştiremedi. Kurtuluş Savaşı yılları yöneticilerinin toprak reformunu savunan açıklamaları oldu. Ancak savaş bittiği zaman, nüfusun çok az olması ekilmeyen geniş arazilerin bulunması, en önemlisi toprak talep eden bir köylü hareketinin bulunmaması nedenleriyle toprak dağıtımı gündeme gelmedi. Hatta Atatürk, 1923 yılı başında, “arazi sahiplerinin de himaye edilecek insanlar” olduklarını şöyle açıkladı: “Bizde büyük araziye kaç kişi sahiptir? Bu arazinin miktarı nedir? İncelenirse görülür ki, memleketimizin genişliğine nazaran hiç kimse büyük araziye malik değildir.”23

Bu konuşma, Atatürk’ün “memleketimizde birçok milyonerlerin hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız” vaadinde bulunduğu konuşmadır.24

Savaştan yeni çıkılmıştı. Nüfus yetersizdi. Bir kısım topraklar işlenemiyordu. Bu koşullarda, mesele toprakların dağıtımı olarak değil, toprağı işleyecek nüfusu çoğaltmak olarak görülüyordu. Atatürk, 2 Şubat 1923 günü İzmir halkıyla yaptığı uzun söyleşide, Türkiye’nin 8 milyon nüfusuna karşılık Türkiye’nin yarısı kadar toprağa sahip olan Almanya’nın 70-80 milyon nüfusa sahip bulunduğuna dikkat çekiyordu. “Bu koskoca memleketi sekiz milyon işleyemez, işletemez”di.25

III. KEMALİST YÖNETİMİN ŞARK KAYGILARI VE ŞARK RAPORLARI

“Dersim sistemi böyle yıkılır mı?”

1925 yılından sonra Kemalist Devrim’in toprak dağıtımı meselesine bakışında bir değişme oldu. Şeyh Sait İsyanı, meseleye yeni bir boyut getirdi. Atatürk, 1923 yılında, büyük arazi sahiplerinin bulunmadığını, arazi sahiplerinin himaye edilecek insanlar olduğunu belirtmişti. Ancak işte o arazi sahipleri ve onlarla bağlantılı olan şeyhler, yalnız köylülere baskı uygulamakla kalmıyor, aynı zamanda bölücü ve gerici isyanların da başını çekiyorlardı. Bu nedenle 1925 Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra, Doğu ve Güneydoğu’daki feodal ilişkilerin köklü tasfiyesi, Cumhuriyet Devrimi’nin gündemine yeniden girdi. Devrimin önderleri ve düşünürleri, ağalık ile bölücülük arasındaki bağlantıları son derece açık ifadelerle ortaya koydular ve Cumhuriyetin toprak ağalığına ve şeyhliğe kararlı olarak neşter atması gerektiğini vurguladılar.26

Atatürk’ün yakınlarından Naşit Hakkı Uluğ”un, “1925 ilkbaharında Şark vilayetlerini saran irtica havası içinde tuttuğu notlar”, 29 Ekim 1931 günü yazdığı bir önsözle Derebeyi ve Dersim başlığıyla yayımlandı.27 Naşit Hakkı, kitabında “Dersim’in Kara Listesi” başlıklı bölümde aşiretler arasında düşmanlıkların listesini veriyordu.28 Uluğ, 1925 yılında Doğu bölgesinde gördüğü manzaralar karşısında duyduğu isyanı şöyle dile getiriyordu:

“Cumhuriyet nazarında;

“Bey, köyün sahibi, köyün bütün ürününün, bütün emeğinin, içinde yaşayanların ve hatta doğacakların sahibi değildir. (…)

“Bey, memurları elinde maymun gibi oynatamıyacaktır.

“Bey, hükümet dairesinde masanın başında çöküp istediği şeyi yaptırmak için Jandarmayı kullanamıyacaktır.

“Bey, devlet merkezinde tesis ettiği vaziyete güvenerek önüne geleni tedhiş edemiyecektir [terör uygulayamayacaktır].”29

“Derebeyi; bey, ağa, şeyh ve çelebi hepsi birdir. Lakapları ne olursa olsun bu mazi yadigârları birbirinin aynıdır. (…)

“Bey: Bütün kudret ve heybeti ile müessestir. Bir köy, beş köy, on beş köy, kırk köy, seksen bir köy, yüz altmış dokuz köy (…) özmalıdır. Köyün toprağı, evleri, havası, suyu, rüzgârı, içindeki insanlar, hayvanlar, sapanlar, gövendireler, inekler ve öküzler birbirinden farksız olarak beyin malıdır.

“Bu eşyalar içinde en zavallısı insanlar değil midir?

“Sapan ve çatı cansızdır, hissetmez. Fakat ömrü elli altmış seneyi bulan zavallı insan burada, şeytan adasında müebbet ağır hizmete zincirlenen bir mahkûmdan daha sert bir rejime tabidir.30

‘Ehliyet-i Hukukuye’yi şahıslarına inhisar ettirmek yolunu bulan bu beyler, şeyhler ve ağalar, her yerde kuvvetli bir veya birkaç birlik yapmışlardır. Demek caizse; her nüfuz ve zorbalık birliği, karşılıklı menfaat üzerine kurulu bir türöstten başka birşey değildir.

“Bu türöstün sermayesi zorbalık, sattığı meta devlet nüfuzudur “31

Kitap şu satırlarla noktalanıyor:

“Dersimli ağa, (…) haftanın üç günü vilayette ise, dört günü Dersim’in içindedir. Dersim sistemi böyle yıkılır mı?

“Dersimli ağanın biri, birkaç kadehten sonra doğrusunu söyledi:

“ – Vali Paşa bizi aldatıyor, biz de Vali Paşayı…”32

Cumhuriyetin toprak ağalığına ve şeyhliğe karşı tutumunu, Naşit Hakkı Uluğ’un dilinden özetleyelim: “Cumhuriyet onlara, onlar cumhuriyete düşmandırlar.”33

Yeniden toprak reformu

Yaşanan tecrübelerden sonra Atatürk, 1928 yılında, Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında, çiftçiye toprak dağıtılmasını Doğu’da güvenlik ve huzur sağlamakla bağlantılı olarak ortaya koymuştur:

“Doğu vilayetlerimizin bir kısmında meydana getirilen Umumi Müfettişlik isabetli olmuştur. Cumhuriyet kanunlarının emniyetle sığınılacak yegâne yer olduğunun anlaşılması, bu havalide huzur ve gelişme için esaslı bir başlangıçtır. Yeni faaliyet devrimizde gerek bu havalide, gerek memleketin diğer kısımlarında, toprağı olmayan çiftçilere toprak tedarik etmek meselesiyle ehemmiyetli olarak iştigal buyuracaksınız (Alkışlar).”34

Atatürk, Meclis’i, 1929 yılındaki açış konuşmasında da çiftçiye toprak dağıtılması görevini hatırlatmaya devam ediyordu:

“Çiftçiye arazi vermek de hükümetin devamlı takip etmesi lazım gelen bir keyfiyettir. Çalışan Türk köylüsüne işleyebileceği kadar toprak temin etmek, memleketin üretimini zenginleştirecek başlıca çarelerdendir (Alkışlar).”35

Ancak “çiftçiye toprak sağlanması”, hükümet tarafından büyük toprak sahipliğinin tasfiyesi olarak görülmüyordu veya ortaçağ kalıntısı büyük toprak ağalığı ile modern çiftlik sahipleri arasında bir ayrım yapılıyordu. İnönü, aynı yıl yaptığı konuşmada büyük çiftlik işletenlere güvence veriyordu:

“Büyük çiftlik işletmekte olan gayret ve servet sahiplerine dokunmak şöyle dursun, aksine olarak bunların daha iyi çalıştıklarını ve kazandıklarını görmekten memnun oluruz.”36

Devrin önemli hatiplerinden Hamdullah Suphi Tanrıöver’in yorumu ise farklıydı; “ağalara yenik düşülmüştü.”37

1930’larda Doğu isyanları ve raporlar

Kemalist yönetimin Şark kaygıları özellikle 1930’lu yıllarda ağırlaştı. 1930 Ağrı İsyanı’ndan sonra Dersim bölgesinde eşkıyalık ve soygun olaylarının yoğunlaşması ciddi bir güvenlik ve huzur meselesi yarattı. Arkasından 1938 Dersim İsyanı geldi.

O dönemde biribiri peşi sıra raporlar hazırlanır. Arkadaşım Uğur Mumcu Kürt Dosyası başlıklı kitabında bu raporların bazılarını özetlemiştir.38 Sayın Nilüfer Gürsoy’da Celal Bayar’ın Şark Raporu kitabına yazdığı önsöz’de raporları sıralıyor ve önemini tartışıyor.39 Daha başka raporlar da var: Esat Uras raporu,40 Abidin Özmen raporu,41 Avni Doğan raporu, 1947’de Burhan Ulutan raporu…

Aslında bu raporların kökleri, Ziya Gökalp’in ölmeden az önce yayınladığı ve tamamlayamadan aramızdan ayrıldığı Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkiklere42 kadar uzanıyor. Ondan önce İttihat Terakki zamanınındaki inceleme ve raporlar da var. Gökalp’in çoğu sayfalan kayıp (!) olan bu eserinin tam metnini Şule Perinçek buldu. Yakında Kaynak Yayınları’nca okuyucuya sunulacağı muştusunu verebilirim.

1930’ların ortalarından sonra raporları hazırlayan makamın düzeyinin doruğa çıktığını görüyoruz. Başbakan İnönü, bir Doğu gezisinden sonra, 1935 yılı Ağustos ayında rapor hazırlıyor. Bu raporu, Saygı Öztürk İsmet Paşa’nın Kürt Raporu başlığıyla yeniden yayımladı.43

Atatürk, anlaşılan bu raporla yetinmiyor. Bu kez İktisat Bakanı Celal Bayar’a bir “Şark Raporu” hazırlatılıyor. Bayar, Doğu gezisinden sonra yazdığı raporunu Başbakan İsmet İnönü’ye 10 Aralık 1936 günü sunuyor. 44 Atatürk, bu rapordan kısa süre sonra Celal Bayar’a Başbakanlık görevini veriyor. Bayar’ın kızı Bursa E. Milletvekili Nilüfer Gürsoy, yazdığı önsözde, Bayar’ın Şark Raporu’nun Atatürk’ün beğenisini kazandığını belirtiyor.45 Nitekim Atatürk 5 Kasım 1937 günü Bayar’a el yazısıyla yolladığı mektupta, raporun “kıymetli bir iş programı” olduğunu saptıyor, “kolaylık ve başarılar” diliyor.46

İnönü ve Bayar raporları, Kemalist Devrim’in gelip ortaçağ kayasına dayandığını saptıyor ve Cumhuriyeti cumhuriyet yapacak toprak devriminin işaretlerini veriyordu.

İnönü’nün raporu

İnönü’nün raporundan başlayalım. Şu saptamalar bugün için de yaşamsal önemdedir:

— İdaremiz [Cumhuriyet yönetimi], “Arap ve Kürt mıntıkasında köylere ve halka nüfuz etmemiştir. Biz kabuğun üstünde ve halktan ayrı olarak yalnız kuvvetle idare etmeye çalışıyoruz.”47

— Emperyalizmin (o zaman Fransızlar), “Kürtleri kullanmak hevesleri vardır.”48

— Muş ovasında Ermenilerden boşalan verimli topraklara yerleşip tarım yapan Kürtlere dokunulmamalıdır. Yine Ağrı Harekâtı sırasında o bölgeden sürülen ve verimli Ermeni köylerine yerleşerek bol ürüne alışan Kürt köylüleri oturdukları yerlerin tapusunu istemektedirler. Iğdır’da da aynı şekilde verimli topraklara yerleşen Kürt köylüsünün yerinden oynatılmasına gerek ve olanak yoktur.49

— Askerlik yapan Kürt köylülerinin Türklüğe ısınması memnuniyet vericidir.50

— Doğu İlleri verimli bir hale gelmedikçe bütçenin ve devlet, kudretinin artması beklenemez.”51

— Erzincan halkı Dersim Kürtlerinin soygunlarından yakınmaktadır Dersim, silahsızlandırılmalıdır. Hazırlık ve silahsızlama üç senede olacaktır.52

— “Kürtlere okutma yapılıp yapılmayacağı şimdiye kadar bir politika olarak düşünülmüştür. Bu politikayı halk biliyor. Biz bundan hiç yararlanmadığımız halde yalnız sakıncasını çekiyoruz. (…) Kürtleşmiş ve kolayca Türklüğe dönecek yerleri okutmak, hatta Kürtlere Türkçe öğreterek Türklüğe çekmek için ilköğrenim ve onun iyi hocası çok etkili vasıtadır. Sonuçta ilköğrenim için ayırma siyasası yapılamaz. Zaten sınırlı olan araçlarımızı daha çok Türk köylerinde kullanmak elimizdedir.”53

Celal Bayar’ın raporu

Celal Bayar’ın raporu, İnönü’den bir yıl sonradır. Büyük olasılıkla Atatürk’le yapılan tartışma ve değerlendirmelerin sonucu, Bayar’ın raporu Cumhuriyet yönetiminin hata ve eksiklerini daha kesin çizgilerle ortaya koymakta, sınıfsal nedenlere inmekte ve devrimci çözümler öngörmektedir. Rapor, daha ilk cümlesinde meselenin özünü ortaya koymuştur:

— Doğu illeri bizim rejimimize gelinceye [Osmanlı dönemi] kadar kesin bir tarzda hâkimiyetimiz altına girmemiştir. Geçmiş hükümetler halk üzerindeki hâkimiyetlerini ağalar ve şeyhler aracılığıyla yürütmek istemişlerdir. Ağalar ve şeyhlerin soyduklarının bir kısmını hükümet erkânına vermeleri suretiyle ortaklaşa idarei maslahat devri yaşanmıştır.

— Doğuda bugün için dahi, tamamen yerleştiğimiz iddia olunamaz. Dayanacağımız en önemli kuvvet, ordumuz ve jandarmamızdır, (…) Geçen sene Başvekilimiz İsmet İnönü’nün seyahatinden sonra idari ve mali sahalarda da yapılan yenilikler göze çarpmaktadır.

— Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarından sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası karşılıklı şahlanmıştır. İsyan edenleri cezalandırmak için şiddetin manası anlaşılır ve yerindedir, İsyandan sonra fark gözetmeksizin idare etmek de, bundan ayrı ve ılımlı bir sistemdir.

— “Gözlemlerime göre, Kürtçe konuşan vatandaşlarımızın hayatında da canlılık vardır. (…) Hayatiyetin en kesin bir delili de, buldukları boş ve bereketli yerlere, derhal, hiçbir taraftan yardım görmeden yerleşmiş ve işe başlamış olmalarıdır.”

— “Hariçten sokulmaya çalışılan politikaların zararlı cereyanlarını kırmak ve bu yurttaşları anavatana bağlamak için devamlı çalışmak ister. Kendilerine, yabancı bir unsur oldukları resmî ağızlardan da ifade edildiği takdirde, bizim için elde edilecek netice, bir tepkiden ibaret olabilir. Bugün, Kürt diye bir kısım vatandaşlar okutturulmamak ve devlet işlerine karıştırılmamak isteniliyor. Ve daha doğrusu bu kısım vatandaşlar hakkında ne gibi bir sistem takip edileceği idare memurlarınca açık olarak bilinmiyor.

— Doğu vilayetlerinde toprak dağıtımının, halkı toprak sahibi kılmanın önemi açıktır. Gayemiz sadece bunları toprak sahibi yapmakla yetinmek de değildi. Mümkün olduğu kadar kredi vasıtalarını, üretim imkânlarını da aynı zamanda vermek lâzımdır. Ürünlerinin satışlarını da sağlamak icap eder. Bu suretle hükümet, ağaların yerini alır ve bu hareket tarzı halkla hükümeti birbirine bağlar.

— “Vaktiyle yapılmış olan arazi dağıtımının bir kısmında bazı yolsuzluklar olduğu iddia ediliyor. (…) Farklı muamele yapıldığı anlaşılıyor.”

— “Köylüyü toprak sahibi yapmak, köylüyü hükümete bağlayacak çok tesirli bir tedbirdir. Bu tedbirin tam semere verebilmesi için de ikinci bir şart vardır: O da çevredeki nüfuz sahibi zorbaların aileleriyle birlikte iç vatana nakledilmesi keyfiyetidir. Bu hareket, devlet nüfuz ve kudretini göstermekle beraber halkın zorbalıktan fiilen kurtulmasına yardım etmektedir.”

— “Dördüncü Umumi Müfettiş General Abdullah Alpdoğan’ın (…) kan dökülmeden bu meselenin halli ve Dersim halkının diğer vatandaşlardan faklı olmayarak birer vatandaş haline gelebilecekleri hakkındaki ümidi başlı başına bir hadisedir.”

— “Halkın iyiliği için devleti temsilen ve idareler tarafından kurulacak ve örnek oluşturacak ekonomik işlet vardır. Bunların yapılabilmesi için Özel İdarelere genel devlet programlarında olduğu gibi belli ve sistemli bir programla ve yerel karakteriyle devletçiliği sokmak zamanı gelmiştir.”54

Uygulamalar: 1934 İskân Kanunu ve 1935 Vakıflar Kanunu

Cumhuriyet yönetiminin 1925 Şeyh Sait İsyanı ve 1930 Ağrı İsyandan sonra ağırlaşan doğu kaygıları, kuşkusuz bazı girişimleri de kırbaçladı. 1932 yılında İskân Kanunu hazırlandı ve Meclis’in gündemine getirildi. 1935 yılında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu için hazırlıklar başladı.

14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen 2510 sayılı ünlü İskân Kanunu feodalizme, özellikle aşiret ağalığına karşı köktenci hükümler taşıyordu.55 Kanunun 10. maddesi, “Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği ve bunların herhangi bir belgeye veya görgü ve göreneğe dayanan her türlü teşkilat ve organlarını” kaldırıyordu. “Aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara gönderme yapılarak reis, bey, ağa ve şeyhlere ait olarak tanınmış, kayıtlı ve kayıtsız bütün taşınmazlarının tazminatsız kamulaştırılıp göçmenlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara, topraksız ve az topraklı yerli çiftçilere dağıtılıp tapuya bağlanmasını öngörüyordu.”56

İskân Kanunu’yla 1944 yılı sonuna kadar toplam 4 milyon 606 bin 59 dönüm toprak topraksız köylüye dağıtılmıştı.57

Devrimci özellikteki İskân Kanunu’nun çıkışındaki duraksamalar, uygulamasındaki kararsızlıkları da açıklar. Kanun 27 Nisan 1932 günü Bakanlar Kurulu’nda görüşülmüş, beş gün içinde büyük bir hızla 2 Mayıs’ta TBMM’ye sunulmuş, ancak iki yıldan uzun süre Meclis’te bekletilmişti. İskân Kanunu’nun en büyük zaafı, yoksul köylü kitlesine dayanmayışıydı. Kemalist yönetim, Kurtuluş Savaşı’nda yaptığı gibi yoksul köylüleri seferber etseydi, doğudaki feodal ilişki ve kurumları temizleyebilirdi. Oysa raporları incelediğimiz zaman, Doğu köylüsüne güvensizlik duyulduğunu görüyoruz. Hatta köylüye Cumhuriyet eğitiminin götürülmesinde bile kuşkular vardır. Celal Bayar’ın raporu, bu kuşkuların aşılmaya başladığını yansıtıyor.

1930’ların devrimci atılımında toprak mülkiyeti alanındaki ikinci önemli uygulama, 5 Haziran 1935 tarihinde çıkarılan Vakıflar Kanunu’dur. Bu kanunla vakıf toprakların eylemli olarak tasfiyesine gidilmiştir. Dinsel feodal kurumların temelini oluşturan büyük vakıf toprakları, devlet denetimi altına alındı ve daha sonra satış yoluyla özel mülkiyete geçirildi. Ancak topraklar varlıklı ailelerin eline geçmiş ve vakıf toprağını kiracı veya yancı olarak işleyen köylü, bu kez vakıf toprağını ele geçiren toprak sahibinin yarıcısı veya kiracısı durumuna düşmüştür.58

1937 Anayasa değişikliği

1930’ların ortalarında bir yandan İskân Kanunu ve Vakıflar Kanunu çıkarılırken, bir yandan da 1935 yılında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu için hazırlık başladı. Toprak ağalarının topraklarının yoksul köylüye dağıtılması için kamulaştırmada ödemelere ilişkin Anayasa hükmünü değişmesi şarttı.

1937 yılı Şubat ayında yapılan Anayasa değişikliğiyle Altı Ok devletin nitelikleri olarak Anayasa’nın 2. maddesine kondu ve çiftçiye toprak dağıtılması Anayasa emri oldu.

Anayasa’nın 74. maddesine 13 Şubat 1937 tarihli kanunla eklenen fıkra şöyledir:

“Çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve ormanları devlet tarafından idare etmek için istimlâk olunacak arazi ve ormanların istimlâk bedelleri ve bu bedellerin ödenmesi sureti, özel kanunlarla tayin olunur.”

1937 Anayasa değişikliği, Türkiye’nin feodalizme karşı mücadele tarihinin en önemli devrimci atılımlarından biridir. Böylece çiftçinin topraklandırılmasına ilişkin kamulaştırmalar, diğer kamulaştırmalardan ayrılıyordu. Toprakların kamulaştırılması bedeline ilişkin düzenleme özel kanunla yapılabilecekti. Bu değişiklik sayesinde büyük toprak sahiplerinin arazilerini kamulaştırmanın koşulları yaratılmış oldu.59

Amacın toprak sahiplerine yapılacak ödemeleri devletin kaldırabileceği tutarlara indirmek olduğunu, Recep Peker çok samimi ve açık bir dille ortaya koymuştur:

“Yapılan iş, topraklandırmadaki ödeme usul ve şekillerini, Anayasa’nın kamulaştırma hakkındaki genel hükümlerinden ayırmaktır. Yoksa bu işe normal yoldan para vermek yalnız Türkiye’nin değil, devlet niteliğinde hiçbir varlığın dayanamayacağı bir zor sıkıntıdır. Yüksek amacı da işlemez yapar. Bunu açıkça söyleyerek bir kanun tasarısıyla Büyük Millet Meclisi’ne gelmek hem pratik hem de esaslara bağlılık bakımından doğru olur.”60

Atatürk’ün son zamanlarındaki toprak reformu kararlılığı, meseleye pratik bakma zorunluluğunu da doğurmuştur. Kemalist Devrim’in önde gelen kadrolarından, daha sonra başbakanlık yapacak olan Recep Peker’in belirttiği gibi, göstermelik olmayan bir toprak reformu yapılacaksa, tazminat ötelenmesi koşullan da buna uygun olarak düzenlenecektir.

Atatürk toprak reformu diye diye aramızdan ayrıldı

Anayasa’daki yeni düzenleme, bir kararın ifadesiydi. Atatürk’ün son yıllarındaki Meclis’i açış konuşmaları, bu kararlılığın işaretlerini vermişti Büyük devrimci önder, 1 Kasım 1936 günü yaptığı açış konuşmasında Meclis’e tarihi görevini hatırlatmaktadır:

“Toprak kanununun bir neticeye varmasını Kamutay’ın yüksek himayesinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin, geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması, behemahal lâzımdır (alkışlar). Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır. Bundan fazla olarak, büyük araziyi modem vasıtalarla işletip vatana fazla istihsâl temin edilmesini teşvik etmek isteriz (alkışlar, bravo sesleri).”61

Atatürk, Anayasa değişikliğinden sonra, 1937 yılı 1 Kasım’ında yaptığı Meclis’i açış konuşmasında da, toprak dağıtımı gereğini bu kez büyük çiftçileri de hedef alarak vurgulayacaktır:

“Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olan ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle, bölünemez bir mahiyet alması (alkışlar). Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlanmak lazımdır.”62

Atatürk, büyük çiftlik sahiplerinin mülkiyetini “işletebilecekleri arazi genişliğiyle sınırlama” ve çiftçiye toprak dağıtma görevine vurgular yaparak aramızdan ayrılmıştır.

Büyük önder, aynı konuşmasında, Doğu’daki kalkışmalara gönderme yaparak, “ileri hükümetçiliğin şiarını” da belirler: Hükümet, halkı “kudretine olduğu kadar şefkatine de” samimiyetle inandırabilmelidir.63

Herkes Atatürk’ün son vasiyetini arıyor. Biri, Sovyetler Birliği ile dostluğu özenle sürdürmekti. Diğeri işte budur: Şark’ta toprak ağalığı ve şeyhliğe son vermek, topraksızı toprak sahibi yapmak, çiftçiye araç gereç sağlamak, ürünlerinin satışını temin etmek, halkı iş sahibi yapmak. 1930’ların sonlarına doğru Kemalist Devrim’in yazar kadrosunun toprak reformu propagandasını yoğunlaştırması, kuşkusuz Atatürk’ün verdiği işaretlerle bağlantılıydı. Tekinalp, Kemalizm kitabında “fena işletilen büyük çiftliklerin, büyük arazinin kamulaştırılarak dağıtılacağını” belirtir. 64 N. Hakkı Uluğ, 1939 yılında yayımlanan Tunceli Medeniyete Açılıyor başlıklı kitabında, Tunceli’de “Derebeylik rejimini tasfiye edecek bir toprak reforması”nı savunur.65

İkinci Dünya Savaşı yılları

Atatürk’ü kaybetmemizin ardından İkinci Dünya Savaşı geldi. Dış tehdit koşullarında iç cepheye dönerek toprak reformu yapma yoluna gidilemedi. Ancak Cumhuriyet’in toprak ağalığına karşı tavrı, yabancı tehdide karşı mücadeleyle aynı cephede birleşmişti. İnönü, 1942 yılında TBMM’yi açış konuşmasında bu tutumu şöyle dile getiriyordu:

“Bulanık zamanı, bir daha ele geçmez fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün bu sıkıntıları politika ihtirasları için büyük fırsat sanan ve hangi yabancı milletin hesabına çalıştığı belli olmayan bir kaç politikacı, büyük bir milletin bütün hayatına küstah bir surette kundak koymaya çalışmaktadırlar (Bravo sesleri, sürekli alkışlar). Üç, beş yüz kişiyi geçmeyen bu insanların vatana karşı aşikâr olan zararlarını gidermek yolu elbette vardır.”66

Yine Mahmut Esat Bozkurt, 1943 yılı sonunda, Türk İhtilali’nin köylük alanlarda “istenilen yenilikleri başaramadığını”, “yapılan azametli işlerden köylünün nasibini alamadığını” belirtir. “Türk köylüsünün toprak ve kooperatif işi halledilmelidir.”67

1945 yılında Cumhurbaşkanı İnönü, Cumhuriyetin yarım kalan işini tamamlamak için sert bir kararlılık açıklamasında bulunuyordu: “Batakçı toprak ağalığının kökünü kazıyacağız.”68

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu

1937’de Anayasa değişikliğiyle başlayan devrimci atılım, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ürününü verdi. TBMM, 11 Haziran 1945 günü Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nu kabul ederken aldığı Genel Kurul Kararında, köylünün toprak sahibi kılınmasını “bir devrim hareketi” olarak niteledi.69

Kanunun kabulünden dört gün sonra Meclis, bir de Toprak Bayramı Kanunu çıkarmıştır. Köylü toprağa kavuşamamıştır, ama Toprak Bayramı’na kavuşmuştur.

On yıllık hazırlıklardan sonra çıkarılan “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”, 1937 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklere uygun düzenlemeler getiriyordu:

“Madde 21- Kamulaştırılacak arazinin:

“a) Beş bin dönümden fazla kısmında 1833 ve 2901 sayılı kanunlar gereğince takdir edilip 1944 bütçe yılı arazi vergisine metrah olan değer;

“b) Beş bin dönümden aşağı olan arazide aynı değerin iki katı;

“c) İki bin dönümün aşağısında yapılacak kamulaştırmalarda aynı değerin üç katı;

“Kamulaştırma karşılığına esas olur.”

“Madde 45– Kamulaştırma bedeli, eşit taksitlerle ve kamulaştırmayı takip eden yıldan başlayarak yirmi yılda ödenecek ‘Toprak Tahvilleri’ adlı Hazine tahvilleriyle ödenir. Her takside senelik yüzde 4 faiz yürütülür.”

1945 yılındaki yasa, neredeyse tazminatsız kamulaştırmayı öngörüyor, fakat bunun adını açıkça koymuyordu.

“Arazi vergisine matrah olan değer”in kabul edilmesi demek, toprağın çok düşük bir bedelle kamulaştırılması demekti. Türkiye’de arazi vergilerine matrah olarak bildirilen değerlerin miktarı bilinmektedir.

Yasa, bununla da yetinmemişti. Ödeme 20 yılda eşit taksitle yapılacaktı. Ödenecek miktar, zaten çok düşüktü. Bunu 20 yılda eşit taksite bağlamak, enflasyonun etkisi de hesaba katılırsa, tazminatı en aza indirilmekteydi.

Yasanın toprak büyüdükçe, tazminatı azaltması da, hiç şüphesiz Cumhuriyetin toprak ağalarını ve onların toprak mülkiyetlerini aslında yasal görmeyen felsefesinden ve aynı zamanda pratik zorunluluktan kaynaklanmaktaydı.

Toprak ağalarının karşı koyuşu

Toprak ağaları ise, Cumhuriyet Devrimi’nin özünün topraktaki çağdışı ilişkileri temizlemek olduğunu, TBMM kürsüsünde Emin Sazak’ın ağzından şöyle ifade etmişlerdir:

“Padişahı devirdik. Halifeyi kovduk, şapkayı giydik, Latin harflerini kabullendik, tekkeleri kapattık, bazı gerekçelerle Varlık Vergisini bile kabul ettik. Fakat bunu kabul edemiyorum.”70

Niçin kabul edemiyorlardı? Ağaların meselesi, toprak mülkiyetini korumanın ötesinde, daha önemlisi toprak ağalarının üzerine oturdukları düzeni korumaktı. O düzenin bozulması, toprak ağalığının ortadan kalkması anlamına geliyordu. Toprak sahipleri, 1945 yılında bu tutumlarını çok açık ifadelerle ortaya koydular. İşte Meclis’ten bir sahne:

“Emin Sazak Komisyonda zamanın Tarım Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu’na şöyle bağırır:

“- Tasarıyı geri al, sen bunu İnönü’nün emriyle yapıyorsun. Tasarı geri alınırsa, Beylikköprü’deki 30 bin dönümü hibe ediyorum.

“Ş. R. Hatipoğlu: Kanunla alsak ne olur?

“Sazak: Kanunla olmaz. Devlet araziyi zorla alırsa, Eskişehir Havalisin’de Emin Sazak ölür. Bu düzeni bozarsınız.”71

Toprak ağalığı, Emin Sazak’ın deyişiyle bütün devrimleri sineye çekebilmiştir, ama topraktaki düzenin değişmesini kabul edemiyordu. Çünkü meselenin özü oradaydı.

Ve ne yazık ki, toprak ağalığı Kemalist Devrim’e bu en kritik mevzide inatla karşı koyabilmiş ve başarılı da olmuştur.

Toprak reformu niçin yapılamadı

1936 yılı sonunda devrimci bir toprak reformu savunan Celal Bayar, 1945 yılında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na muhalefet edenlerin başını çekiyordu. İnönü ise, Toprak Reformu’nda ilan ettiği meydan okumayı hayata geçirmedi.

Atatürk’ün ölümüyle birlikte “Arasız Devrimler” kararlılığının zaafa uğradığı bir gerçektir. İsmet İnönü de, devrimlerin 1939 yılından sonra devam etmediğini 1945 yılında belirtmiş ve bu durumu “Cihan Harbi”yle açıklamıştır:

“Bütün büyük devrimlerin 1923 ve 1939’a kadar meydana geldiği ve altı seneden beri de bir cihan harbi içinde bulunduğumuz unutulmamalıdır.”72

İkinci Dünya Savaşı galibiyetiyle yükselen güç olarak ortaya çıkan ABD, Türkiye’de Kemalist Devrim rotasında kararsızlık içine giren iktidarı da muhalefeti de çekim alanı içine alabilmiştir. Türkiye yönetimi, bu koşullarda Komünizm düşmanı soğuk savaş cephesinin ön mevzilerine itildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası, Kemalist Devrimin kırılma noktası oldu. Böylece “Küçük Amerika” süreci, daha İnönü zamanında başlamış, İnönü’nün genç bakanı Nihat Erim, “Küçük Amerika” hedefini ilan etmişti. Arkasından bu programın bayraktarlığı, Bayar-Menderes’lerin eline geçti. Böylece Kemalist Devrim, feodal kurum ve ilişkilere, mülkiyet düzeni dahil, her alanda ağır darbeler indirmekle birlikte, toprak devrimi görevini yarım bırakarak kireçlenme ve iniş dönemine girdi.

“Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”, Devrim’in inişe geçtiği koşullarda güdük doğmuştu. 25 yıllık uygulaması göstermiştir ki, toprak meselesi, tazminat konusunda açık ve kesin bir tutum almadan ve toprak ağalığının bu konudaki baltalamalarını etkisiz hale getirmeden çözülemez. Yasa, “gerekli” miktarda toprağın kamulaştırılmasını öngördüğü halde, 25 yıl boyunca ancak 1 milyon 500 bin dönüm toprak kamulaştırılabilmiştir. Bunun da önemli bir kısmı, toprak ağalarına ait değildir; vakıf, özel idare ve belediye topraklarıdır.

IV. KÜÇÜK AMERİKA DÖNEMİNDE TOPRAK REFORMU MASALLARI

1961 Anayasası’nda Toprak Reformu

Toprak reformu talebi, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra yeniden yükseldi. 1961 Anayasası, Toprak Reformu yapılmasını emrediyordu. Daha önemlisi, 1961 devrimcileri, kamulaştırmalarda özel düzenlemelere gidilmesinin zorunlu olduğunu saptayarak, toprak reformunu gerçekleştirmenin anayasal koşullarını hazırlamışlardı. Anayasası’nın 38/3. maddesi, “çiftçinin topraklandırılması, vb amaçlarıyla” yapılan kamulaştırmaları, genel hükümlerden ayırmış ve bu konunun düzenlenmesini yasaya bırakmıştı. Aynı maddenin 4. fıkrası, 20 yıla kadar taksitle ödemeyi mümkün görmekteydi. 1937 Anayasa değişikliğinin anlayışı korunuyordu.

5. fıkra ise, küçük çiftçinin kamulaştırılan toprağının bedelinin peşin ödenmesini emretmekteydi. Büyük toprak sahipleri ile küçük çiftçi arasında ödeme açısından ayrım yapılması yerindeydi.

Ancak Anayasa koyucunun iradesi, Hükümet ve Meclis iradesine dönüşemedi. Anayasa emri yerine getirilmedi.

1960–1971 arasında sekiz Toprak veya Tarım Reformu tasarısı, iki ilkeler ve öneriler listesi hazırlandı. Bunlar sırasıyla 1960 (iki adet) 1961, 1962. 1963, 1964, 1965 (iki adet), 1969 ve 1970 yıllarındadır Bunlardan yalnız, İsmet İnönü hükümeti zamanında Tarım Bakanı Cavit Oral’ın 1962 yılındaki 4. Toprak Reformu Tasarısı Meclise geldi, ancak hükümet değiştiği için yasalaşmadı.73 İnönü, Tarım Bakanlığına toprak ağalarının temsilcisi olan Cavit Oral’ı getirerek bir bakıma bu kanunun içerik ve sonucunu da belirlemişti.

1973 Toprak Reformu Kanunu

TBMM’nin 1972 yılının 26 Ekim günü kabul ettiği “3. Beş Yıllık Kalkınma Planı”nın önsözünde şöyle deniyordu:

“a) Türkiye modern bir devlet olmak zorundadır. (…)

“b) Artık Türkiye’mizin bu yüzyılın sonuna yaklaşırken varmış bulunması gereken hedef, ekonomik ve sosyal yapı değişikliği önümüzdedir, açıktır ve müşahhastır. Türkiye yeni yüzyıla sanayileşmiş bir toplum yapısı ile girecektir. Bu sonuca ulaşabilmek için toprak ve tarım, hukuk, adalet, vergi ve maliye, petrol ve maden ile eğitim reformları mutlaka yapılmalıdır.”74

Ecevit hükümeti. 1973 yılında 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu’nu Meclisten geçirdi. Kanun, 25 Haziran 1973 günü yürürlüğe girdi; ancak dört yıl dayanabildi. Anayasa Mahkemesi, 19 Ekim 1976 tarihinde toprak ağalarının istediği kararı verdi. Demokratik Parti’nin başvurusu üzerine kanun biçim yönünden iptal edildi. Bu karar, 10 Mayıs 1977 günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. İptal kararı, Anayasa Mahkemesinin kararına göre yürürlükten bir yıl sonra uygulanacaktı. Bu süre içinde yeni bir kanunun çıkarılması gerekiyordu. Ecevit hükümeti, kanunu çıkarmadı.

Toprak reformunu imkânsız hale getirmek isteyen güçler, her zaman rayiç bedel üzerinden tazminat noktasına yığmak yapmışlardır. Oysa-Türkiye’de büyük toprak mülkiyetinin oluşması sürecine baktığımız zaman, şunu görüyoruz: Mirî toprak düzeninde, arazinin sahibi olan devlet, Tanzimat’tan sonra geniş toprakları önce ağalara kaptırmış ve onların üzerine tapulamış, sonra da aynı topraklan büyük bedel ödeyerek kamulaştırmak durumuyla karşı karşıya kalmıştır.

1973 sonrasında Urfa reform bölgesinde tapulaması yapılan 16 milyon 620 bin dönüm toprağın, 8 milyon 525 bin dönümü, zilyedlik yoluyla toprak ağaları adına tapulanmıştır. Bu gerçeği, Toprak ve Tarım Reformu eski Müsteşarı Prof. Dr. Saim Kendir, şöyle dile getirmektedir

“Yıllarca devletin arazileri gaspedilirken, özel mülkiyete şu veya bu yolla geçilirken, hiç kimse gasptan söz etmedi.

“Ama ne zaman ki, devlet verdiği vergi üzerinden ödemeyle gaspedilen toprakları geri alıp da gerçek sahiplerine yöneldiği zaman, bu bedelin düşüklüğü öne sürülerek toprakların gaspedildiği savı öne atıldı. Hiçbir ciddiyeti yoktur. Devletten hangi bedelle alınmıştır ki, devletin ödeyeceği bedel üzerinde tartışılabiliyor.”75

1978 yılında, Devlet Bakanı Ahmet Şener de, yaptığı bir konuşmada, toprak ağalarının toprakları nasıl “bedava” ele geçirdiklerini belirtmiş ve bu toprakların “rayiç bedel üzerinden alınmasını” eleştirmiştir.76

Toprak Reformu Kanunu’nun dört yıllık yürürlük döneminde, Bakanlar Kurulu’nun 1 Kasım 1973 günü aldığı kararla, Urfa uygulama bölgesi olarak kabul edilmişti. Urfa’da yapılan uygulamanın sonucu, tek sözcükle fiyasko olmuştu. Bu fiyaskoyu Cüneyt Arcayürek’ten dinleyelim:

— “Urfa reform bölgesiydi, toprak reformu… parasını verip kamulaştırdığı araziyi devletin eski sahibine kiraya verip işletmekte olduğunu söylediklerinde doğrusu gülmekten Urfa kebabını yutamaz oldum.”77

Anayasa Mahkemesinin verdiği bir yıllık sürenin dolmasına bir hafta kala, 3 Mayıs 1978 günü, TMMOB Harita Mühendisleri Odası’nın düzenlediği Toprak Reformu Kongresinde, Türkiye İşçi Köylü Partisi Genel Başkanı olarak, Devlet Bakanı Ahmet Şener ve Köy İşleri ve Kooperatifler Bakanı Ali Topuz’un da bulunduğu toplantıda Partimizin Toprak Devrimi Programı’nı kamuoyuna açıkladım.78

1980’ler Türkiye’sinden manzaralar

İşte Türkiye, böylece 1980’li yıllara gelmiştir. Şimdi size bölücü teröre çeyrek kala, 1980’îer Türkiyelinden manzaralar sunuyoruz Kendimizden tek kelime eklemiyoruz, gazete haberlerini aynen aktarıyoruz:

— “715 köy hâlâ tek kişinin mülkiyetinde.”79

— Çeşitli gazetelerden derlenmiş Doğu bölgesi hanedanları: Bitlis’te: Paşolar, Şerefhanoğulları, Hizan’da: Şeyh Selahattin, Hakkâri’de Mahmudiler, Patnos’ta: Kör Hüseyin Paşalar, Diyarbakır’da: Cemil Paşalar, Kepoğlu Mahmutlar, Hazro’da: Budaklar, Siverek’te: Bucaklar, Şeyh Halitler, Ağrı’da: Küfreviler, Doğu Beyazıt’ta: Beyazıt Beyleri…

— Köyleri ve silahlı kuvvetleriyle derebeyleri: “Türk ailesi, 54 bin dönüm, 9 köy, 400 silahlı adam; Necimoğulları, 15 bin dönüm, 600 silahlı…”80

— “Köy İşleri ve Kooperatifler Bakanı Ali Topuz: ‘Ağalar, Hatay’da 1094 aileyi köylerinden atmak istiyor.’”81

—Devlet Bakanı Öztrak: “Topraksız köylüleri köle gibi yaşamaktan kurtarmalıyız.”82

Ve köylünün feryadı

Şimdi de köylünün o yıllardan 21. yüzyıla kadar yankılanıp gelen feryatlarına kulak verelim.

— Kars’ın Selim ilçesi Yılanlı köylüleri: “Köyümüz toprak ağaları tarafından işgal edildi, bin kişi açıkta kaldık.”83

— “Muş’ta bir köy halkı ağalık düzeninden şöyle yakınıyor: ‘Bu beylik iddiasında bulunan ve bizi yerimizden yurdumuzdan eden kişilerin, bölgemizde ortaya koydukları kötülüklerle, istedikleri adamı öldürmek ve istediklerini yaktırmakla ve vatandaşları yurtlarından etmekle beyliklerini ispat etme çabaları ve zorbalıkları, Muş ilinde yaptığımız tüm başvurulara ve Elazığ Sıkıyönetim Komutanlığıma yaptığımız başvurulara karşın süregelmektedir. Köyümüzün yakılması üzerine başvurumuzla keşif için gelen hükümet yetkilileri, ancak köyün yakınına kadar gelebilmişlerdir.’”84

— Beritan Aşiretinin 10 bin dönümlük topraklarının Şeyh Vahdettin tarafından işgal edilmesi dolayısıyla köylülerin Bingöl Sıkıyönetim Komutanlığına verdiği dilekçe: “Topraklarımız işgal altında.”85

“(Toprak kanunu dedin, toprak işleyenin su kullananın) dedin… Ne oldu? Gene toprağın sahibi ağa!.., O ağa da gene senin partinden mebus! (…)

“Cumhuriyet kuruldu kurulalı Devlet bize baksaydı, bizi gözetseydi, bize el uzatsaydı, bugün bu üç beş maceracı halkın bu duygularından yararlanabilir miydi?”86

Apocular İddianamesi’nin saptadığı acı gerçekler

Görüldüğü gibi 1925 yılında Naşit Hakkı, Doğu’da hangi manzaraları betimlediyse, 1980’li yıllarda da aynı tablo vardı. Toprak ağalığı ve aşiret reisliği bu kez Apocu bölücülüğün ve terörün toplumsal zeminini oluşturuyordu. Sözü Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı’na bırakıyoruz:

“Bölgede toprak ağalarının çok kuvvetli olması, aşiret ilişkilerinin ve aşiret içindeki bağların çok kuvvetli olması sebebiyle, toprak ağalığı etrafında bulunan halkın ağaya sonsuz bağlılığı, bölgedeki toprak ağalarının birbirleriyle uzun yıllardan beri süregelen çatışmaları, örgütün [PKK] bu bölgede yerleşip yaygınlaşmasına etken olmuştur. Zamanla bir kısım toprak ağaları, diğer toprak ağalarına karşı kendilerini korumak veya karşı ağaya karşı üstün duruma geçebilmek için örgüt mensuplarına destek sağlamışlardır. Bunların dışında kalan topraksız ve gelir seviyesi çok düşük olan, toprak ağalarının arazisinde işçilik yapan, oturduğu evi de ağaya ait olanlar, örgütün propagandaları neticesinde, kendilerini koruyup himaye edecek zannettikleri örgüte sempati duyup, bu örgütün faaliyetleri içine girmişlerdir. Örgüt bu gibi insanları kendi saflarına çektiği gibi, ağaların ve aşiretlerin arasındaki rekabetten dolayı, bu zaaflardan da istifade ederek, birkaç toprak ağasının desteğini de sağlamışlardır. Bunun karşısında bulunan bir kısım toprak ağaları ise, kendi etraflarında silahlı adamların sayısını artırarak karşılıklı silahlı çatışma içine girmişler ve bu çatışmalarda çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir.”87

Toprak Reformu, 12 Eylül’den sonra bir kez daha bölücülük ve terörle mücadele kapsamında gündeme geldi. 12 Eylül yönetiminin lideri Kenan Evren, önlerine konan raporlardan hareketle, toprak reformu yapılmasının Apocular gibi cinayet örgütlerine set çekeceğini belirtiyordu.88

12 Eylül’ün toprak reformu ninnileri

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra, Milli Güvenlik Konseyi Toprak Reformu konusunda bir rapor hazırlattı.

Rapor, Türkiye tarihinin “çağdışı yapısını” sergiliyor, köylülerin giderek “topraksızlaştığını” hatırlatıyor; 743 köyün hâlâ bir kişinin ya da ailenin mülkiyetinde olduğunu belirtiyordu.89

Rapor, büyük toprak mülkiyetinin bir kısmının yasal olmayan yollardan ele geçirildiğini saptayarak düşük bir tazminatın gerekçesini de belirliyordu

Raporda, son 38 yılda 13 toprak reformu tasarısı hazırlanmasına rağmen, köklü bir reform yapılmadığı saptanmakta ve bunun nedeni şöyle açıklanmaktaydı:

“Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana toprağa ilişkin yasal düzenlemeler yapılmak istenmiş, ancak bunlardan yürürlüğe konulanlar, çıkar çevrelerinin siyasal güçlerle bütünleşmeleri sonucunda etkinliği sağlanamadan ve arkalarında ayrıca çözüm bekleyen sorunlar bırakarak yürürlükten kaldırılmıştır.”90

Varılan sonuç bir tarih dersidir: “Türkiye’nin çehresini değiştirmek için toprak reformu kaçınılmaz bir zorunluluktur.”91

Toprak sahiplerine ödenecek tazminat konusu, 12 Eylül’den sonraki toprak reformu tartışmalarının da merkezine oturmuştur. Toprak ağaları, rayiç bedel üzerinden tazminatı kabul ettirdikleri an, toprak reformu fiilen imkânsız hale geliyordu. Millî Güvenlik Konseyi’nin yukarıda anılan raporu, kamulaştırma bedelinin vergi bildirim değeri üzerinden ödenmesini kabul etmişti. Yine rapor, “zilyetlik ve benzeri yollarla ve muvazaa ile devletten edinilmiş topraklara ödenecek karşılıkların ayrı koşullara bağlanmasını” önermişti.92

Vergi bildirim değerinin, toprağın rayiç bedelinin çok altında olduğu ve çok düşük bir bedelle kamulaştırma anlamına geldiği herkes için açıktı.

Bundan sonraki mücadele, vergi bildirim değeri mi, rayiç bedel mi ekseninde cereyan etti.

Milli Güvenlik Konseyinin gündemine gelen tasarı, vergi bildirim değerinin esas alınmasını kabul etmişti.93 Ancak bu tasarı, tutucu çevrelerin muhalefetiyle karşılaştı ve yasa haline gelemedi.

Milli Güvenlik Konseyi’nin hazırlattığı rapor, 5 milyon dönüm toprağın kamulaştırılmasını öngörmekteydi.94 1982 yılında Bakanlar Kuruluna sunulan tasarıda da aynı miktar düşünülmüştü.95

Aslında 5 milyon dönüm, toprak ağalarının elinde bulunan toprağın küçük bir bölümünü ifade etmekteydi. Buna rağmen, kamulaştırma için o zamanın parasıyla 1–2 trilyon lira arasında bir ödeme gerekiyordu.96 Toprak ve Tarım Reformu Eski Müsteşarı Saim Kendir ve İmar ve İskan Bakanlığı Eski Müsteşarı Cevat Geray, devletin 100 milyarlarla ifade edilebilecek bir kaynak ayırmak durumunda olduğunu, bu nedenle reformun ancak dar bölgelerde uygulanabileceğini veya hazine topraklarının dağıtılması ile sınırlı kalacağını belirtmişlerdi.97

Bu rakamlar, devletin bütçesi ile karşılaştırıldığı zaman, tazminat ö-denerek bir toprak reformu yapılması olanağının bulunmadığı ortaya çıkıyordu. Devlet memurunu birkaç yıl aç bırakmadan, askere tayını ve orduya benzini kesmeden, bütün yatırımları ve cari giderleri durdurmadan Toprak Reformu yapamayacaktı. Başka bir deyişle tazminat ödenerek bir toprak reformu yapılması imkânsızdı.

Bütünüyle rakamlara dayanan bu gerçeği, İran Şahı bile görmüş ve Türkiye’ye ziyareti sırasında devlet yetkililerimize şunu söylemişti: “Bu kanunu çıkaramazsınız. (…) Toprak sahiplerinin milyonlarca hektar arazisini taksitle bile olsa satın alıp köylüye dağıtmanın yükü çok ağırdır. Altından kalkılabilir mi bilmiyorum.”98

Bu durumda, ya toprak reformu yapmaktan vazgeçilecekti ya da toprak ağalarına tazminat ödemekten. Köylü nefesini tutmuştu, ha çıktı, ha çıkacak!

Gelişmenin seyrini gene gazetelerden izliyoruz:

Kenan Evren: “Toprak tarım reformu kanun tasarısı son şeklini almıştır. Yakında MGK’da görüşülerek çıkarılacaktır.”99

Hazırlanan ilk tasarı, tutucu güçlerin direnişiyle karşılaşmış ve hükümet tarafından geri çekilmiştir.

Gazeteleri okumaya devam ediyoruz:

“Yeni bir toprak tarım reformu kanunu tasarısı hazırlanıyor.”100

Devlet Bakanı İlhan Öztrak: “Toprak Reformu Anayasadan önce çıkartılır.”101

Ancak Anayasa çıkmış, toprak reformunun ise dibi çıkmıştır.

Gazetelerde şu tür haberlere rastlanmaktadır: “Toprak Reformuyla kamulaştırılan topraklar sahiplerine geri veriliyor.”102

Bu arada dağıtım için ayrılan 2 milyon dönüm toprağın “kaybolduğu” haberleri çıktı. 1973 yılında çıkarılan Toprak Reformu Kanununa göre, dağıtım için ayrılan, ancak kanunun iptalinden sonra dağıtımı durdurulan 2 milyon 865 bin dönüm arazinin (…) 2 milyonluk bölümünün, kimlerin elinde bulunduğunun bilinmediği belirtildi.

‘Toprak ve Tarım Reformu Eski Müsteşarlarından Saim Kendir kayıp olduğu söylenen toprakların, eski sahiplerinin elinde bulunduğunu söyledi.”103

Ve gazete başlıklarında yeni vaatler: “Başbakanlık yeni ‘toprak ve tarım reformu yasa tasarısı’ hazırladı. Topraksızlara yılda 375 bin lira getiren arazi verilecek.”104

Yine toprak ağalarının karşı koyuşu: “Ziraat Odaları Birliği, Toprak ve Tarım Reformu Kanunu taslağını bir bir raporla değerlendirdi: ‘Hazırlanan reform Anayasaya aykırı'”105

Kamuoyunda yine kaygılar, yine umutsuzluk: “Toprak reformu uyutuluyor mu?”106

V. GÜNÜMÜZDE DURUM VE ÇÖZÜM

Diyarbakır’ın Bismil köylerinde Cumhuriyet

Cumhuriyetin 88. yılında, Güneydoğuda durum nedir?

Diyarbakır Bismil ilçesi Arslanoğlu (Cumhuriyet) köyünden 2007 yılı sonunda aldığım mektup, Cumhuriyetimizin köy manzaralarını anlatıyor:

“Selam,

“Ben bir Cumhuriyet (Arslanoğlu) köylüsü olarak İşçi Partisi’ne ve Sayın Genel Başkanı’na ve sesimiz, dilimiz, umudumuz olan Ulusal Kanal çalışanlarına sonsuz şükranlarımızı iletir, ezilen ve mağdurların sesi olmaya devam etmelerini dileriz.

“Cumhuriyet (Arslanoğlu) köylüsü ağanın ve yandaşlarının zulmüne maruz kalmışlardı. Bir nevi köleliği yaşıyorlardı. Köylünün hakkı olan devletin hazine arazisini köylü değil de 70 bin dönüm arazi sahibi olan ağa, arkasına bazı yetkilileri de alarak zulmen ve cebren işliyordu. Bir de yetmemiş gibi köye baskın yaparak köylüleri öldürüp silahlarla köyü ablukaya almıştı. Köyü darmadağın etmişti. İki insanın ölümüne üç insanın da yaralanmasına sebep olmuştu. Yetmiyormuş gibi köylülere ambargo uygulayıp sindirmeye çalıştı ve halen de devam ediyor. Bu köylülerden hem adam öldürmüş hem de 10’a yakın kişi tutuklatmıştı.

“Ağa ve adamları dokunulmazlıkları olduğu için kimsenin onları tutuklamaya gücü ve yetkisi yokmuş gibi halen serbestçe istediklerini yapmaya devam ediyorlar.

“Ancak İşçi Partisi ve Sayın Genel Başkan Perinçek bu mazlum ve mağdur köylüye sahip çıkıp yürekten kucaklamıştır.

“Köylüsünün hakkı olan devletin hazine arazisi için mahkeme köylüyü haklı bulmuştur. Cumhuriyet köylüsünün adına İşçi Partisi ve bütün emeği geçen dostlara ve sayın başkanımız Perinçek’e kamuyu önünde teşekkür ediyoruz.

“Ve Türkiye’deki bütün ezilen işçi, memur, çalışan ve özellikle köylülere çağrıda bulunmak istiyorum. Kimsenin bir torba kömürüne makarnasına ve asılsız boş laflarına kanmayınız. Biz bu Partiyle hayat bulduk. Hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan, ezilenlerin sesi kulağı, aşı, işi olan İşçi Partisi’ne ve Sayın Başkanımıza Arslanoğlu köylüsü adına teşekkür ediyoruz.

“Saygılarımızla.”

Ne kadar cumhuriyetiz?

Şu sorulan yeniden ortaya koymamız gerekiyor: Cumhuriyetimiz ne kadar cumhuriyet olabilmiştir? Ve ikinci bir soru: Son 60 yıllık yıkım sürecinde, Cumhuriyetimizin kalelerinden hangileri ayakta kalabilmiştir? Cumhuriyeti yeniden kurabilmek için, elimizde ne kadar Cumhuriyet var?

Cumhuriyet, millî demokratik devrimdir; bizdeki adıyla Kemalist Devrim’dir. Demokratik devrimin özü, ağalık, beylik, şıhlık gibi ortaçağ kurum ve ilişkilerinden kurtulmaktır; özellikle köylünün özgürleşmesidir. Atatürk’ün, ‘Türkiye, şeyhler, müritler, çelebiler ve mensuplar ülkesi olamaz” sözü bu devrimi özetler, istenildiği kadar her dört yılda bir sandıklar konsun, eğer ülkeyi ortaçağdan arındırmamışsak, yaşanan rejim demokrasi değildir ve olamaz. Hele bir de bunun üzerine, millî hâkimiyetin yabancılara devrini koyarsanız, bugün Türkiye’de “demokrasi” adı verilen rejim bir maskaralıktır.

Irak’ta bu maskaralığın son perdesi yaşanmaktadır. ABD işgalcileri, orada Türkiye’den daha dürüst davranıyorlar. Hiç olmazsa, sandıkların içindeki oyları değiştirme işlemini daha açık yapıyorlar. ABD’nin en saydam demokrasisi, ABD işgali altında oluyor.

Diyarbakır Bismil’in Arslanoğlu ve Sinan köylüleri, Cumhuriyetimizi cumhuriyet yapmak için mücadele ediyorlar. Talepleri, Kemalist Devrim’i tamamlama programını özetliyor: Köylüye toprak, millete birlik, vatana bütünlük! Ellerinde ay yıldızlı al bayrağımızla ve Atatürk posterleriyle, “Yıkılsın Ağalık, Yaşasın Cumhuriyet” diye haykırarak yürüdüler Bismil ve Diyarbakır meydanlarında.

2 Kasım 2004 tarihindeki Diyarbakır yürüyüşünde, bir emniyet yetkilisi gözyaşları içinde şöyle diyor: “20 yıldır buralarda kimse Türkiye bayrağı ile yürümemişti.”

Arslanoğlu köylüsü, olayı ağalığa karşı mücadele içinde derinliğine anlamış bulunuyor. Köyün adını Cumhuriyet köyü olarak değiştirdiler. Bakınız bu bir iktidar olma kararıdır. Köyün adını köylü veriyor. Köylü, ben varım diyor; kendimi yönetebilirim diyor, ağalıktan kurtulmak, özgür olmak istiyorum diyor.

Sen misin ağalığa boyun eğmeyen,

Sen misin Bismil ovasında Cumhuriyet bayrağını kaldıran,

Sen misin, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne sahip çıkan, 9 Kasım 2005 günü Arslanoğlu köyünü bir tabur jandarma basıyor.

Hükümet, Cumhuriyeti cumhuriyet yapmak isteyen köylünün yanında değil, hazine arazilerini gaspeden ve iki ay önce köyü basan ağaların yanındadır.

Jandarma, köye 12 Eylül 2005 günü ağanın adamları silahlı baskın yaptığı ve 12 yaşında bir çocuğu öldürdüğü zaman gelmemiş, ağaların hazine topraklarını kanunsuz olarak sürmesini sağlamak için gelmiştir.

SONUÇ

1. İstiklâl Savaşı köylü sayesinde kazanıldı. Ama aynı köylü toprak ağalığına karşı mücadele içinde değildi. Toprak talep eden güçlü bir köylü hareketi yoktu. Bu nedenle aşağıdan yukarı bir toprak reformu gündeme gelmedi. Marx’ın belirttiği gibi, devrim olması için, devrimci bir sınıfın bulunması gerekir. Bu, her devrimci uygulama için geçerlidir. Devrimci bir sınıf yoksa öncünün iradesi herhangi bir devrimci uygulamayı gerçekleştirmeye yetmez.

2. Cumhuriyetin ilk yıllarında ülke nüfusu azdı ve toprakların önemli bir bölümü ekilmiyordu. Bu nedenle dikkatler toprak dağıtımından çok nüfusun çoğalması ve boş arazilerin işlenmesi üzerinde yoğunlaşmıştı.

3. Atatürk, “Köylü memleketin efendisidir” sloganıyla meselenin iktidar meselesi olduğunu ortaya koymuştu. Halk iktidarı, köylünün ezici çoğunluk olduğu koşullarda, köylünün iktidarıdır. Köylünün iktidarı, ağanın, beyin, şeyhin ve cümle ortaçağ kurum ve ilişkilerinin

zorbalık ve sömürüsünden kurtulmasından başka bir şey değildir. Gerçek demokrasi, ancak bu temelde kurulabilirdi. Millî hâkimiyet, genel seçimler, seçmenin oyu, sandıktan çıkanlar, ancak bu toplumsal devrimle birlikte anlam kazanabilirdi. Bugün demokrasi adı altında bu kavramların içinin nasıl boşaltıldığını ve demokrasinin nasıl bir maskaralık haline getirildiğini yaşıyoruz. Köylünün toprak hareketinin bulunmayışı ile bağlantılı olarak, Kemalist yönetimin feodal sistemi ekonomik ve toplumsal temelleriyle kökünden tasfiye edememiş olması, köylü meselesinin ve Kürt meselesinin çözümsüz kalmasının da ötesinde, Türkiye’de gerçek bir demokrasinin kurulamayışı sonucunu da doğurmuştur.

4.Kemalist iktidarın toprak reformu düşüncesi olmakla birlikte başlangıçta toprak reformu programı yoktu. Köylüyü örgütleme ve seferber etmeye yönelik bir örgütlenme çizgisi ve eylem programı da bulunmuyordu. Toprak ağalığının ve ortaçağ kurumlarının tasfiyesi için Kemalist yönetimin köylüyü uyandıracak ve ağalığa karşı harekete geçirecek bir aydınlatma ve örgütleme çabasına girmesi gerekirdi. Buradaki zaaflar, kuşkusuz ideolojik ve siyasal zaaflardan kaynaklanıyordu. Bu nedenlerle yukardan aşağı alınan kararlarla ve kadastro memurları eliyle yapılan uygulamalar başarısızlığa uğradı. Topraksız köylüye dağıtılan toprakların önemli bir kesimi, yeniden ağaların, aşiret reislerinin ve şeyhlerin eline geçti.

5.Toprak reformu ihtiyacı özellikle Doğu ve Güneydoğudaki bölücü isyanlardan sonra kendisini dayattı. 1925 Şeyh Sait İsyanı, bütünüyle gerici bir ayaklanma idi. Arkasından 1930 Ağrı isyanı geldi. 1930’ların ortalarından başlayarak Dersim bölgesinden çevreye yönelen soygun ve huzursuzluklar arttı. Bu olaylar. Cumhuriyet otoritesinin bölgede geçerli kılınması sorununu gündeme getirdi. Devrimin önde gelen düşünür ve yazarları, iç barış ve toplumsal huzur için, ağalığın ve derebeyliğin kökünün kazınması gerektiğini savundular.

6.1930’ların ortalarından başlayarak, Cumhuriyeti kuran devrimci öncü içinde, toprak ağalığını, aşiret reisliğini ve şeyhliği ortadan kaldıracak bir toprak reformu kararlılığı doğdu ve hızla güçlendi. Atatürk, bu devrimci eğilime önderlik etti. Önce İskân ve Vakıflar kanunları çıkarıldı. Arkasından 1937 yılında yapılan değişiklikle toprak reformu Anayasa emri oldu ve daha önemlisi, toprak dağıtımı için yapılan kamulaştırmalarda yapılacak ödemenin özel kanunla düzenlenmesi hükmü kondu. Böylece toprak reformu için zorunlu adım atılmış oldu.

7.Ancak 1938 yılı 10 Kasım’ında toprak reformu, devrimci önderini kaybetti. Arkasından İkinci Dünya Savaşı geldi. Artık millî devletin temel görevi, dış tehditleri göğüslemekti. İnönü yönetimi, haklı olarak cephesini dışa döndü.

8.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kemalist Devrim’in iradesinin zayıfladığını görüyoruz. 1945’ten sonra süreç tersine döndü, İçte feodalizmin kökünü kazıyamayan devrim, bu koşullarda emperyalizmle uzlaştı ve karşıdevrime teslim oldu. Kemalist Devrim, 1945 yılından başlayarak önce kireçlenme ve arkasından iniş sürecine girdi.

9.Bu koşullarda Türkiye, daha İnönü zamanında adım adım ABD ile işbirliğine yöneldi. Bu nedenle 1945 yılındaki Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, uygulama olanağı bulamayacağı koşullarda çıkmıştı. Nitekim toprak ağaları sırtlarını Atlantik sistemine dayayarak toprak reformunu uygulatmadılar. Sonuç olarak Cumhuriyet Türk Devrimi’nin düşünürlerinin de kabul ettiği gibi, ağalığı, beyliği ve şeyhliği bütün toplumsal ve ekonomik temeliyle kökten temizleyemedi. Emperyalizm ve bölücü terör, hep onlardan beslendi.

10.Bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdit. Cumhuriyetin hiçbir dönemindekilere benzemiyor. Tehdit; milletlerarası boyutlardadır. Artık Türkiye’yi bölmek isteyen güç, Okyanusun ötesinden gelmiş ve Irak’ı işgal ederek güney “komşumuz” olmuştur. ABD, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’yle içlerinde Türkiye’mizin de bulunduğu 24 ülkenin “sınırlarını ve rejimlerini değiştireceğini” dünyaya ilan etmiştir. NATO toplantılarında duvarlara yansıtılan haritalarda, Hakkâri-Gaziantep-Artvin üçgeni içinde yer alan vatan topraklarımız, Kuzey Irak’ta fiilen kurulan İkinci İsrail devletinin sınırları içinde gösterilmektedir. Diyarbakır’ımız ise, bu kukla devletin merkezi olarak işaretlenmiştir. Başbakanlık koltuğunu işgal eden Tayyip Erdoğan, kendisini “BOP Eşbaşkanı” olarak tanımlamakta ve görevinin de “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapmak” olduğunu söylemektedir.

11.Bölünme fiilen başlamıştır. Güneydoğu’da PKK’nın denetimindeki belediyeler ayrı bir özerk bölge oluşturmuşlardır ve Kuzey Irak ile bütünleşme sürecini fiilen yürütmektedirler. Bu bütünleşme toplumsal ve ekonomik açıdan da geçerlidir. Güneydoğumuzda hüküm süren toprak ağalığı, aşiret reisliği ve şeyhlik, Irak’ın kuzeyindeki Ortaçağ yapısıyla bir bütünlük göstermektedir.

12.Bu koşullarda toprak ağalığının bedeli, terör, anarşi ve bölünmedir. Ortaçağ ilişkilerini ortadan kaldırmamış olmanın faturasını bugüne kadar göremediysek, bari patlayan bombalardan, terör kurbanı çocuklarımızın bakışlarından, Güneydoğu halkımızın çığlıklarından öğrenelim. O nedenle toprak reformu, ülkemizde basit bir toprak dağıtımı meselesi değildir. Toprak bütünlüğümüzün, demokrasinin, iç barışın ve çağdaş ilişkilerin kurulması ve güvence altına alınması için, Güneydoğumuzu Barzani rejiminin bir uzantısı olmaktan kurtarmak ve Cumhuriyet Türkiye’sinin bir parçası haline getirmek zorundayız. Hayatın önümüze getirip koyduğu soru çok açıktır. Ya toprak ağalığından vazgeçilecektir, ya da Türkiye’nin toprak bütünlüğünden, birliğinden ve iç barıştan.

13.Osmanlı döneminde Kürtler, imparatorluk toprakları içinde yaşayan etnik gruplardan biriydi. Ancak diğer etnik gruplardan çok farklıydı, Müslüman’dı; tarih boyunca Türklerle birlikte yaşadı; Türklerle kaynaştı, aynı kültür içinde yoğruldu. Osmanlı devletinin dağılma sürecinde diğer etnik gruplar emperyalist devletlerin desteklediği savaşlar sonucu birer birer ayrılarak devletler kurdukları halde, bir tek Kürtler, İstiklâl Savaşı’nda birleşme yönünde bir irade ortaya koydular ve Cumhuriyet’in kuruluşuna katıldılar. Böylece Atatürk’ün deyişiyle ”Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkının Türk milletini oluşturması” süreci bir devrimle o büyük atağını gerçekleştirdi.

14.Cumhuriyet’in Ortaçağ ilişkilerine indirdiği her darbe, Kürtlerin Türk milleti içinde kaynaşma sürecini ilerletti. Devrimle yürüyen kaynaşma, devrimden vazgeçilmesiyle ayrılma sürecine döndü. Geldiğimiz noktada, ya Türkiye yeniden Kemalist Devrim rotasına girerek kaynaşma sürecini kesin sonuca götürecektir veya emperyalizme ve ortaçağa boyun eğerek Kürtleri Türkiye’den ayırma planına teslim olacaktır. O nedenle Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü, bugün yeniden bir devrim sorunu haline gelmiştir. Millî Demokratik Devrimi tamamlamak, yalnız özgürleşme ve çağdaşlaşma sürecini değil, aynı zamanda kaynaşma sürecini tamamlamaktır. Silopi’den Guri Benzer, Kürtlerin 10 yıl Kuzey Irak’ta yaşamaktansa, bir yıl Türkiye’de yaşamayı yeğleyeceğini söylüyor. İşte bu tercihe el uzatmak gerekir. Türkiye, Kürdünü Tayyip Erdoğan’lar üzerinden Barzanileştirerek değil Atatürk Devrimi rotasında özgürleştirerek meseleyi çözer. Türkiye, feodalleşerek değil çağdaşlaşarak, Kürtler için bir çekim merkezi olur. Kürdü kurtaracak olan, Barzani benzeri Tayyip Erdoğan’lar değil, Atatürk Devrimi rotasındaki milli hükümettir.

15. Kürtlerimiz açısından seçenekler, Barzani ortaçağı ile birleşmek veya Türkiye’nin büyük devrimci atılımında yer alarak kaynaşmak ve çağdaşlaşmaktır. Kürtler için ilerlemenin tek seçeneği Türkiye’dir, ortaçağa dönüş seçeneği ise, Barzani ve Talabani ilişkileridir. Barzani seçeneği, Türkiye Kürtleri için de, Kuzey Irak Kürtleri için de, milletleşme değildir. Kuzey Irak’ta iki feodal beylik var: Barzani ve Talabani beylikleri. O nedenle Kuzey Irak, birleşme seçeneği değil, bölünme ve iç savaş seçeneğidir. Kuzey Irak, aynı zamanda onyıllarca sürecek bir dış savaşlar seçeneğidir. Kuzey Irak’ta kurulacak Kukla Devlet, ABD tarafından Türkiye, İran ve Suriye’ye karşı savaşlarda kullanılacaktır. Bu savaşlarda ateşlere sürülen, Kürtler olur.

16.Türkiye’mizi tam bağımsızlığa kavuşturmak ve Güneydoğu’da toprak reformunu başarmak, bugün tarihsel görevdir. Bölücülüğün ve her türlü şiddetin zeminini kurutmak için toprak programının uygulanması şarttır. Atatürk’ün toprak reformu talimatlarına arkada kalan 70yılın Küçük Amerika hükümetleri kulak vermemiştir. Ama o çağrıyı Bismil köylüsü, İşçi Partisi ve Diyarbakır İdare mahkemelerinin kişiliğinde Cumhuriyet yargısı yüreğinde duymuştur. Kollar sıvanmış, büyük görev için harekete geçilmiştir.

17.Halkı kazanan savaşı kazanır. Irak’ın parçalanması ders olmalıdır. Kürdümüzü kaybetmek, bölünme tehdidiyle karşı karşıya gelmek anlamını taşır. PKK, bölgede şu veya bu yoldan bir kısım halkımızın desteğini kazanmıştır. Öte yandan bölgede, Tayip Erdoğan iktidarı sayesinde Barzani, Fethullah Hoca ve Haçlı güdümündeki tarikatlar gelişmektedir.

18.Türkiye, Güneydoğu’da bölücülüğe karşı ağalara şeyhlere dayanamaz. Çünkü bu Ortaçağlı unsurların kendileri toplumsal ekonomik nitelikleriyle bölücülüğü temsil ediyorlar ve Barzani’ye benzemektedirler Atatürk Türkiye’si, ancak ve ancak toprağa kavuşmak ve özgürleşmek isteyen köylüye, iş sahibi olmak isteyen yoksul insanlarımıza, işçiye, esnaf ve zanaatkara ve Türkiye piyasasında iş yapan tüccar ve sanayiciye dayanacaktır. Topraksız köylü, kırsal alanda PKK’nın ve Barzani’nin karşısında Türkiye’yi savunabilecek temel kuvvettir. Topraksız köylüyü toprak sahibi yapmak, bu kuvveti etkin hale getirecektir.

19.1978 yılında yapılan Toprak Reformu Kongresinde de belirttiğim gibi, “Meselemiz feodal yapıyı yıkma meselesidir. Buna lafı dolandırmadan açık bir cevap vermek gerekir. Feodal yapıyı köylünün yumruğu yıkar, başka da hiçbir şey yıkamaz. Ya köylüyle birleşirsin feodal yapıyı yıkarsın veya yıkamazsın, bunun dışında feodal yapıyı yıkmak için bir ilaç, bir derman bugüne kadar icat edilmemiştir. (…) Yoksa gene Hamido’ya bomba gönderilir. Sonra Beritan aşireti gelir, Malatya’yı basar ve mezhep kavgalarını körükler. Dün gazetenin yazdığı gibi 2 bin kişilik ordusuyla bir CHP’li milletvekili, Diyarbakır’da toprak ağasıyla barışmaya gider, toprak ağalarının 100 kişilik, 300 kişilik silahlı kuvvetleri olur, bunlar halkı parçalara böler ve feodal sömürüye mahkûm eder. Sanayileşmenin biricik önkoşulu, feodalizmi yıkmaktır.”107

20.Bismil’in Arslanoğlu ve Sinan köylerinde, Diyarbakır merkez Gürpınar köyünde, Erzurum Çat Elmapınar ve Muratçayırı köylerinde filizlenen ve Güneydoğu’nun geniş alanlarında atılım için durumu kollayan köylü mücadelesinin başına geçmek, PKK terörünü ortadan kaldırmak için gerekli halk desteğini yaratacak en etkili eylemdir. İşçi Partisi, bu amaçla Birlik ve Kardeşlik Hareketini başlatmaktadır.

1-TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 7, cilt 17 ve 18.
2-Örneğin Trabzon Mebusu Ali Şükrü’nün 6 Aralık 1922 günkü oturumdaki konuşması için bkz. Yakın Tarihimiz, c.IV, s. 77.
3-Doç. Dr. Gürgan Çelebican’dan aktaran: Prof. Dr. Ümit Doğanay. “Olağanüstü Kazandırıcı Zamanaşımı Yoluyla Gayrimenkul Mülkiyetinin Kazanılması”, Türk Hukuku ve Toplumu Üzerine İncelemeler, Türk Kalkınma Vakfı Yayınları. No l, s.257.
4-Suat Aksoy, 100 Soruda Türkiye’de Toprak Meselesi, İstanbul 1969, s. 56.
5-Prof. Dr. Ümit Doğanay, age, s. 232.
6-Toprak Reformu Kongresi 1978, s.96.
7-Mahmut Esat Bozkurt, Türk Köylü ve İşçilerinin Hakları, s. 26’dan aktaran: Dr. Hakkı Uyar, Sol Milliyetçi Bir Türk Aydını Mahmut Esat Bozkurt, Büke Yayınları, 1. basım, İstanbul. Büke Yayınları, s. 118.
8-Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış, İstanbul 1938, s.277’den aktaran Muzaffer Erdost “Toprak Reformunun Ülkemizin Toplumsal Ekonomik ve Siyasal Yapısındaki Yeri”, Toprak Reformu Kongresi 1978 içinde, TMMOB Harita Mühendisleri Odası Yayını, Ankara 1978, s. 207.

9-Tarık Zafer Tunaya, Türkiye ‘de Siyasal Partiler, c.I, 2. baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, Ocak 1988, s.66 ve c.III, 1. baskı, İstanbul, Temmuz 1989, s.229.
10-Prof. Dr. Ümit Doğanay, “1923-1938 Döneminde Toprak Reformu Sorunu”, Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları içinde, İstanbul İktisadı ve Ticari İlimler Akademisi Mezunları Derneği Yayını, İstanbul. Eylül 1977, s.365 vd.
11-Halkçılık Programı için bkz. Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.9, s.323 vd.
12-1921 Anayasası için bkz. Atatürk ‘ün Bütün Eserleri, c. 10, s. 302 vd.
13-Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 5, s. 284. Resmî adı Heyeti Temsiliye toplantısı olan bu toplantıları, Doğan Avcıoğlu “Komutanlar Toplantısı” diye anıyor. 16-28 Kasım 1919 tarihleri arasında 13 gün süren toplantılar, özellikle Meclisi Mebusan’ın açılması, İstanbul hükümetine karşı izlenecek siyaset, Ordunun ve yönetimin parasız kalması nedeniyle uygulanacak çözümleri görüştü ve karara bağladı. Okuyucularımıza Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin doğru ve eksiksiz olarak yayımladığı tutanakları incelemelerini salık veririm. Kurtuluş Savaşımızın hangi koşullarda gerçekleştiğini en iyi kavratan metin, belki de Kasım 1919 toplantı tutanaklarıdır (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 5, s. 163-306).
14-Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, Remzi Kitabevi, c. II, Üçüncü basım. İstanbul 1978, s. 457 ve 466.
15-Atatürk ‘ün Bütün Eserleri, c. 12. s 279.
16-Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, IV. AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1991, s. 673.
17-Yakınlarından Hatıralar, Sel Yayınları. İstanbul 1955, s. 94.
18-Atatürk ‘ün Bütün Eserleri, c. 14, s. 315.
19-Aşarın kaldırılması konusunda bkz. Ferit İlsever, Cumhuriyet Devrimi Kanunları, Kaynak Yayınları. 2. basım, İstanbul, Şubat 1997, s. 91 vd. Yine Aşar ve tarım siyasetlerine ilişkin Meclis tartışmaları konusunda bkz. Işıl Çakan. Türk Parlamento Tarihinde İkinci Meclis, Çağdaş Yayınlar, İstanbul, Haziran 1999. s.277 vd.
20-Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 18, s 102.
21-Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış, İstanbul 1938, s.277’den aktaran Muzaffer Erdost, ‘Toprak Reformunun Ülkemizin Toplumsal Ekonomik ve Siyasal Yapısındaki Yeri”. Toprak Reformu Kongresi 1978 içinde, TMMOB Harita Mühendisleri Odası Yayını. Ankara 1978. s. 208.
22-Doğu Perinçek, “Cumhuriyet Devrimi’nde Kamulaştırma”. Teori, sayı 134, Mart 2001, s. 27 vd.

23-Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 15, s. 119.
24-Aynı eser, s. 120.
25-Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 15, s. 91.
26-Bu konuda bkz. Doğu Perinçek. “Cumhuriyet Devrimi’nde Kamulaştırma”, Teori sayı 134, Mart 2001,1 19 vd.
27-Naşit Hakkı Uluğ, Derebeyi ve Dersim, Hâkimiyeti Milliye Matbaası, Ankara 1932.
28-Aynı eser, s. 28.
29-Aynı eser, s. 6–7.
30-Aynı eser, s. 10–11.
31-Aynı eser, s. 14, Ek 14.
32-Aynı eser, s. 75.
33-Aynı eser, s. 7.
34-Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 22, s. 279.
35-Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 22, s. 361.
36-Aktaran: Prof. Dr. Ümit Doğanay, age, s. 367.
37-Wilson ve Başgöz, Türkiye Cumhuriyeti’nde Eğitim ve Atatürk, s.87’den aktaran Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, Remzi Kitabevi, c.IV, Üçüncü basım, İstanbul 1978, s. l404 vd.
38-Uğur Mumcu, Kürt Dosyası, um:ag Vakfı Yayınları, İstanbul 1995, s.29-107.
39-Celal Bayar, Şark Raporu, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ekim 2006, s, 10 vd.
40-Yakında Kaynak Yayınları tarafından yayımlanacak.
41-Bkz. Saygı Öztürk, age, s. 113 vd.
42-Yeni harflerle basımı için bkz. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1992.
43-Saygı Öztürk, İsmet Paşa’nın Kürt Raporu, Doğan Kitap, İstanbul, Aralık 2007.
44-Celal Bayar, Şark Raporu, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ekim 2006.
45-Aynı eser, s.57.
46-Aynı eser, s.52.
47-Saygı Öztürk, İsmet Paşa’nın Kürt Raporu, s. 22.
48-Aynı eser, s. 27.
49-Aynı eser, s. 36, 41, 58.
50-Aynı eser, s. 39.
51-Aynı eser, s. 54.
52-Aynı eser, s. 51 ve 57.
53-Aynı eser, s. 62 vd.
54-Celal Bayar. Şark Raporu s. 63–68.
55-İskân Kanunu hakkında arkadaşımız Fikret Babuş’un incelemesini Teori dergisinin bu sayısında bulacaksınız. Yine bkz. Fikret Babuş, Osmanlı’dan günümüze Etnik-Sosyal Politikalar çerçevesinde Göç ve İskân Siyaseti ve Uygulamaları. Ozan Yayıncılık, Ocak 2006, s. 135–294.
56-Doğu Perinçek,”Cumhuriyet Devrimi’nde Kamulaştırma”, Teori, sayı 134, Mart 2001, s. 32 vd.
57-Orhan İzzet Kök, “Toprak, Toprak Reformu, Hukuk”, Toprak Reformu Kongresi 1978 içinde, TMMOB Harita Mühendisleri Odası Yayını. Ankara 1978, s. 111.
58-Muzaffer Erdost, “Toprak Reformunun Ülkemizin Toplumsal Ekonomik ve Siyasal Yapısındaki Yeri”, Toprak Reformu Kongresi 1978 içinde, TMMOB Harita Mühendisleri Yayını, Ankara 1978, s. 210.
59-Yıldırım Koç. “Atatürk’ün Millileştirme ve Devletleştirmeleri, Günümüzün Özelleştirmeleri”‘, Teori, sayı 134, Mart 2001, s. 41.
60-5. 2. 1937 günlü Zabıt Ceridesinden aktaran Mahmut Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, s. 224.
61-Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1961, s. 389.
62-Aynı eser, s. 394.
63-Aynı eser, s. 393
.
64-Tekinalp, Kemalizm, 1936 basımı, s. 186 vd; Çetin Yetkin’in sadeleştirmesiyle yeni basım, s. l89 vd.
65-Naşit Hakkı Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul 1939, s. 203 vd; Kaynak Yayınları’nın yeni basımında (İstanbul, Mayıs 2007) ne yazık ki kitabın çok önemli olan son dört sayfasına yer verilmemiş.
66-İsmet İnönü’nün TBMM’deki konuşmaları (1920–1971), 2. Cilt (1939–1960). TBMM Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara, 1983, s. 33.
67-Mahmut Esat Bozkurt, “Örnek Nahiyeler 1 Toprak İşi”, Yeni Sabah, 26 Aralık 1943’te yayınlanan yazısı için bkz. Dr. Hakkı Uyar, Sol Milliyetçi Bir Türk Aydını Mahmut Esat Bozkurt, Büke Yayınlan, 1. basım, İstanbul. Büke Yayınları, s. 241 vd.
68-Aktaran: Yankı, 10 Nisan 1972, s. 6.
69-Resmi Gazete, 15 Haziran 1945. Düstur, 3, Tertip, c.26.
70 TBMM Tutanağı, aktaran: Mahmut Goloğlu, Demokrasiye Geçiş, s. 27.
71TBMM Tutanaklarından aktaran: Yankı, sayı 56, 10 Nisan 1972, s. 6.
72İsmet İnönü’nün TBMM’deki Konuşmaları 1920-l973, c. 2, Ankara 1983, s. 60.
74Önsöz, s. IV
73-Toprak ve Tarım Reformu tasarılarının listesi için bkz. İcen Börteçine, “Toprak Reformu”, Toprak Reformu Kongresi 1978 içinde, TMMOB Harita Mühendisleri Odası Yayını, Ankara 1978, s. 80.
75-Toprak Reformu Kongresi 1978, s.66.
76-Toprak Reformu Kongresi 1978, s.31.
77-Cüneyt Arcayürek, “Bir Dokun da bak Doğu’dan Seslere”, Hürriyet.
78-Toprak Reformu Kongresi 1978 içinde, s. 50 vd. Yapılan tartışmalar için bkz. S. 160 vd; 167 vd.
79-Günaydın, 13 Ağustos 1981.
80-Hürriyet, 1 Aralık 1973.
81-Aydınlık, 14 Haziran 1979.
82-Cumhuriyet, 30 Mart 1982.
83-Hürriyet, 21 Eylül 1981.
84-Cumhuriyet, 22 Şubat 1981.
85-Günaydın, 2 Haziran 1981.
86-Necmi Onur’un Röportajı. “Artık yetti… Ne olacaksa Olsun”, Hürriyet, 24 Ağustos 1979.
87-Milliyet, 11 Temmuz 1981.
88-Milliyet, 21 Ekim 1981.
89-Günaydın, 19 Eylül 1981.
90-Arayış dergisi, 4 Nisan 1981, Sayı 7, s. 12.
91-Günaydın, 19 Eylül 1981.
92-Cumhuriyet, 13 Ağustos 1981.
93-Cumhuriyet, 30 Ekim 1981 ve Tercüman, 4 Mart 1982.
94-Günaydın, 20 Şubat 1981.
95-Günaydın, 23 Şubat 1982.
96-Milliyet ve Tercüman, 6 Nisan 1983.
97-Milliyet, 6 Nisan 1983.
98-Zamanın Başbakan Yardımcısı Sadi Kocaş aktarıyor. Bkz. Sadi Kocaş, 12 Mart Anıları, s. 389–391.
107 Doğu Perinçek’in tartışma bölümündeki konuşmasından, Toprak Reformu Kongresi 1978, s. 160 vd. Ayrıca bkz. S. 52.

Paylaş:

Yorum Yap