Ana Sayfa Bilimsel Sosyalizm TÜRKİYE SOSYALİST HAREKETİNİN SORUNLARI

TÜRKİYE SOSYALİST HAREKETİNİN SORUNLARI

1081

Hasan YALÇIN
TEORİ DERGİSİ – Haziran 1998
Türkiye’de Sosyalist Hareketin Sorunları

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, 1960’lar diye adlandırdığımız 1960–1971 dönemi, sosyalist hareketin tarihindeki en önemli tarihsel kesittir. Hareketin canlanması, sosyalist fikirlerin tarihimizde ilk defa geniş yığınlara ulaşması bu dönemde mümkün oldu; daha sonraki tarihi belirleyecek teorik tartışmaların, örgütsel deneylerin ve belki daha önemlisi bölünmelerin neredeyse tamamı ya bu dönemde yaşandı ya da bu dönemde başladı. Dolayısıyla 60’lar, sosyalist hareketin tarihini incelemek isteyen herkes için son derece zengin laboratuar değerindedir. Üstelik, artık o döneme kırk yıllık bir zaman mesafesinin soğukkanlılığıyla, oldukça nesnel bakabilme olanağına sahibiz.
Ne var ki, yarım saatlik bir bildirinin çerçevesiyle sınırlıyız. Dolayısıyla 1960’ların, bugünkü sınıf mücadelesi pratiği açından değer taşıdığını düşündüğümüz önemli özellikleri, teorik tartışma konuları, örgütsel deneyleri üzerinde tabii özetle durabiliyoruz.

Deneyim ve Birikimden Yoksun Olarak

Sosyalist hareket 1960’la birlikte taze bir başlangıç yaptı. Ancak 1960’lara, Hikmet Kıvılcımlı’nın kısa süren Vatan Partisi deneyi sayılmazsa, on yılık bir partisizlik döneminden geçerek girmişti. 1951 tevkifatıyla TKP’ye ağır darbe indiren Demokrat Parti iktidarı, işçi sınıfının siyasal örgütlenmesinin her türlü yasal imkânını ortadan kaldırmıştı.

Sosyalist hareket 1960’lar boyunca çok büyük ve elverişli büyüme olanakları buldu. Ancak, 30 yıllık sosyalist birikim ve deneyimden yoksundu. Program, siyaset ve örgüt açısından adeta her şeyi yeniden keşfetmek zorundaydı. TKP’nin, hayatta kalan Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Refat Fuat Baraner gibi liderlerinin, birikimi aktarma yönündeki değerli çabaları kuşkusuz örgütsel sürekliliğin yerini tutamazdı. 1960’lardan bu yana yaşanan çocukluk hastalıklarında, sapmalarda, bölünmelerde söz konusu on yıllık kopukluğun rolü tartışılamaz.

27 Mayıs 1960 Hareketine Bakış

Sol, yakın zamana kadar 27 Mayıs 1960 hareketi konusunda oldukça geniş bir görüş birliği içindeydi. Hem Türkiye tarihi içindeki, hem de sosyalist hareketin canlanışındaki olumlu rolü genel kabul görür, olsa olsa bu rolün derecesi tartışılırdı. 1980’lerde, durum değişti.

Emperyalist merkezlerce pompalanan Sivil Toplumcu ideoloji 12 Eylül askeri rejimi koşullarında kafaları karıştırma olanağı buldu. Buna göre artık toplumun sınıflara bölündüğü gerçeğinden hareket edilmeyecek, tahlilin temeline sivil toplum-resmi toplum ayrımı yerleştirilecekti. Sivil toplumdan gelen her şey iyi, resmi toplumdan, yani iktidar katlarından gelen her şey kötüydü. Dolayısıyla bütün askeri müdahaleler aynıydı ve hepsi olumsuzdu; 27 Mayıs. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleriyle özdeşti.

Sol’un belli kesimleri, bırakalım 27 Mayıs’ın olumlu rolünü kabul etmeyi, sivil toplumculuk üzerinden Bayar-Menderesler’in itibarını iade kampanyaları yürüten sağla birleşti. Dahası Cumhuriyet Devrimi’ni red noktasına sürükledi.

Elbette, bu ideolojiyle 1968’in mirasına sahip çıkmak mümkün değildi. Çünkü 68, “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” sloganı temelinde yükselmiş, Kurtuluş Savası ve Cumhuriyet Devrimi’nin mirasına sahip çıkmış, Mustafa Kemal’e büyük değer vermiş bütün eylemlerinde Türkiye bayrağını taşımış; ortaçağ kurumlarıyla göğüs göğüse gelmişti.

Her hareketi, katılan toplumsal güçlere, uyguladığı programa ve yol açtığı sonuçlara bakarak değerlendirmek şeklindeki bilimsel yöntem terk edilince doğruyu bulmak mümkün olmuyor. Nitekim 27 Mayıs konusundaki değerlendirmenin gerçekler zemininde hiçbir karşılığı yoktur. Nasıl olsun ki, sonraki iki askeri darbe, özel olarak 27 Mayıs Anayasası’nı ortadan kaldırmak için yapıldı. 27 Mayıs Menderes’i asmıştı, sonraki darbeler onun için anıt mezar dikti.

Bildiğimiz gibi, askeri müdahaleler konusunun ayrıca güncel bir önemi vardır. Türkiye’nin 28 Şubat 1997’den bu yana içine girdiği Cumhuriyet Devrimi’nin canlanma süreci, Sivil Toplumcu görüşle ele alınınca, belli “Sol” kesimler tarikatlara ve türbana özgürlük noktasına sürüklenmektedir.

Sosyalist Hareketin Yeni Gelişme Ortamı

27 Mayıs hareketi, sosyalist hareketin önünü açmıştır.

Kitle hareketi açısından 27 Mayıs büyük bir atılımın başlangıcıdır. Yüz binlerce işçinin ekonomik, demokratik ve sendikal haklar için Türkiye’nin her yerinde geliştirdiği mücadele, 27 Mayıs Anayasası’na ve ilgili yasalara geçecek belirli kazanımlar elde edecektir. 15–16 Haziran 1970’de zirveye ulaşacak işçi hareketi bu kazanımlar zemininde ilerleyip yükselir. Tabii aynı zamanda köylü ve gençlik hareketi 27 Mayıs’la girilen nispi özgürlükler ortamından yararlanacaktır.

Sosyalist fikirlerin yayılması ve sosyalist hareketin parti düzeyinde örgütlenmesi de, 27 Mayıs Anayasası’nın getirdiği yasal olanaklar sayesinde mümkün olmuştur.

27 Mayıs’ın tarih içindeki rolünü reddetmek, halkın mücadelesini reddetmektir. Kaynağında emekçi yığınlara güvensizlik vardır. Çünkü 27 Mayıs’ın arkasında büyük bir halk muhalefeti vardı. Gençlik o muhalefet içinde özel bir role sahipti. Sonraki darbelerden farklı olarak Ordu’nun alt ve orta kademe subaylarının önderlik etliği hareket, oldukça özgürlükçü 61 Anayasası’nı, söz konusu halk desteği sayesinde yapabilmişti.

Kitle Mücadelesinin Belirleyici Önemi

İşçi, köylü ve gençlik mücadelesinin yükselişi, doğal olarak Sosyalizm için her açıdan elverişli koşullar demekti. Öte yandan, yayın hayatı Demokrat Parti döneminin yasaklarından kurtulmuştu. Bilimsel sosyalist eserler hızla tercüme edilip okuyucuya ulaşmaya başladı. İllegal koşulların dar çevrelere hapsettiği sosyalist fikirler yığınsal yayılma ortamı buldu.

l960’ların ortalarına gelindiğinde özellikle genç devrimciler gittikçe daha çok sosyalizmin çekim alanına girdiler. Gelişmenin örgütsel demokratik ve sendikal düzleminde 1966’da kurulan DİSK’i ve 1965’te kurulan TÖS’ü görüyoruz. FKF ise fakülte ve okullardaki dar sosyalist çekirdeklerden 1968 atılımıyla birlikte kitleselleşecek, 1969’da Dev-Genç adını alacaktır. Sosyalizmin siyasal örgüt, yani parti olarak örgütlenişinin, yani TİP’in kuruluşunun tarihi ise 1961’dir. TİP, belli bir bekleme süreci geçirecek 1963’ten itibaren ülke çapında örgütlenmesine hız vererek, mevcut düzen dışında bir seçenek arayan binlerce insanı çatısı altında beri eştirecek; 1965 seçimlerinde 15 milletvekili çıkararak, hem umutları artıracak, hem de parlamenter olanaklardan yararlanacaktır. TİP’in büyüme süreci, aynı zamanda sosyalizmin ve sosyalist örgütlenmenin çeşitli sorunlarının netleşip tartışma gündemine taşınması sürecidir.

Gençliğin Rolü

Dönemin önemli bir tartışma konusu, gençliğin sosyalist hareketteki rolüdür 1960’larda sosyalist gençliğin öne çıkmasını bir zaaf olarak değerlendiren görüşler oldukça yaygındır. O zamanın gençlerinden birçoğu, “kendimizi parti yerine koyduk” cümlesiyle özetlenebilecek bir özeleştiriyi her fırsatta tekrarlar.

Bu görüş özellikle 1960’ların ikinci yansında TİP yönetimi tarafından hararetle savunuluyordu. 1970’lere doğru TİP’in parçalanmasını ve sosyalist hareket içindeki “sola” savrulmayı gençliğin aşırı inisiyatifiyle açıklamak istemişlerdi.

Gençlik gerçekten de, ele aldığımız on yıla damgasını vurmuştur. 27 Mayıs’a katkısı sayesinde zaten büyük bir saygınlık ve kendine güven duygusu edinmişti. Sadece üniversite eylemlerinde, bağımsızlık mücadelesinde değil, işçi ve köylü hareketinde büyük roller üstlendi. Genç sosyalistler özellikle 1968’den sonra bütün işçi grev ve hareketlerinde, bütün köylü eylemlerinde önder konumlardaydılar. TİP’in Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren ve Behice Boran’ın adlarıyla anılan yönetimleri bu durumdan hep rahatsız oldular.

Enerjisi, bilgiye açlığı, emekçi halkla birleşme isteği ve devrimci yönelişi sayesinde gençliğin sosyalist harekete büyük katkılarda bulunması pek tabiidir. Hatta sosyalist hareketin başka türlü bir gelişme yolu ve imkânı yoktur. Tabii olmayan, o dönemdeki TİP yönetimlerinin tutumudur. TİP yönetimlerinin zaaf ve başarısızlıkların sorumluluğunu gençlikte ve gençliğin devrimci ataklığında arayan yaklaşımı kimseyi doğru sonuca götürmez.

Parti yöneticilerinin rahatı, kaçmasın diye gençliği susturmak ve bastırmak mümkün de doğru da değildir. Sosyalist gençliğin enerjisi, ataklığı, inisiyatifi sosyalist bir partinin üstünlüğüdür. Mücadelenin her zaman daha büyük enerji ve inisiyatife ihtiyacı vardır. Parti açısından sorun, o inisiyatif ve enerjiyi sınıf mücadelesine seferber etmek, buna uygun biçimleri bulmak, kanalları açmaktır.

TİP yönetimleri, gençliğe önderlik edememişleri onu yönetme yeteneğini gösterememişlerdir. Sürekli yakınmışlar, gençlere soğuk bakmışlar, kendilerini düzeltecek yerde gençliği dizginlemeye çalışmışlardır. Dahası 6. Filo’yu protesto gösterilerini, 68’in büyük üniversite işgallerini benimsemek şöyle dursun eleştirip reddetmişlerdir. Gençlerin isçi ve köylü mücadelesiyle birleşmesinin önüne engeller çıkarmışlar, güçleri yettiğince parti üyesi gençleri bu eylemlerden uzak tutmuşlardır. Gençlerin ideolojik eğitimini düzenlememişler; tam tersine işi, zaman zaman Marksist eserlerin okunmasını yasaklama noktasına götürmüşlerdir. Otoritelerini mücadelenin çıkarları için değil, eylemi zayıflatma yönünde kullanmışlardır.

Bütün bu zaafların temelinde kuşkusuz TİP yönetiminin yanlış devrim ve sosyalizm anlayışı ve yanlış politikaları vardır. Bu durum, en sonunda sosyalist gençlerin örgütü DevGenç’i TİP’in karşısına ikinci bir parti gibi çıkmak zorunda bırakmıştır.

Gençlikten Sınıfa, Sınıftan Gençliğe

Sosyalist bir gençlik örgütü, ne kadar devrimci olursa olsun, kuşkusuz parti ihtiyacının cevabı değildir. Gençlik örgütünü parti yerine koymak dönemin önemli hatalarından biriydi. “Gelenekten kopukluk” diye nitelediğimiz nesnel durum bu hatalı anlayışın doğmasına zemin oluşturdu; ama esas sorumlu elbette gençliğe önderlik edemeyen TİP yönetimleridir.

Genç sosyalistler, TİP içindeki ideolojik mücadelede önemli bir rol oynamışlardı, buradan kaynaklanan kendine aşırı güvenin de etkisiyle yanlışı teorileştirdiler. Hatalı anlayış, “objektif durum böyle” açıklamalarıyla savunuldu.
O dönemde Mihri Belli, Dev-Genç üzerinde büyük otoriteye sahipti. Otoritesini gençliği partili mücadelenin önemi konusunda eğitmek için değil, yanlışları pekiştirecek yönde kullandı. Esasen Mihri Belli’nin parti meselesindeki hataları sosyalist hareketin kaderinde belirleyici bir etkide bulundu.

Gençliğin sosyalist hareketteki rolü bahsinde, dönemin özelliğine ilişkin olarak belirtmemiz gereken önemli bir nokta daha var. 1960’lar boyunca sosyalizm önce gençlik içinde yayılıp benimsendi. İşçi sınıfı henüz ekonomik ve demokratik haklar mücadelesi veriyordu, ufku sınırlıydı, kendi bilimsel sosyalist öncüsünü yaratmaktan uzaktı. Sosyalizmin kaleleri önce fabrikalarda değil, üniversitelerde oluştu. Dolayısıyla sosyalist fikirler gençlikten işçi sınıfına doğru bir yol izledi. Bu durum, genç sosyalistlerde “öncülük yapabiliriz” düşüncesini kuvvetlendirerek birçok hatalı anlayışın kaynağı oldu.

1980’lerin sonundan itibaren özellikle 1989 bahar eylemleriyle durumun değiştiği görüldü. İşçi sınıfı artık sosyalist öncüsüne sahipti. Sosyalizmin işçi sınıfından toplumun diğer kesimlerine doğru yayılıyor olması son dönemin en önemli gerçeğidir. Sosyalizm, şimdi kendi gerçek mecrasında yürüyor.

Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim Tartışması

Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışması, sadece 1960’ların değil, sonraki otuz yılın en önemli ideolojik saflaşmasına yol açmıştır. TİP içinde Mihri Belli’nin önderlik ettiği muhalefet, devrimin bugünkü aşamada emperyalizm ile henüz tasfiye edilmemiş ortaçağ kalıntılarını hedef alması gerektiğini, sosyalizme ancak bundan sonra geçilebileceğini savunuyordu. Yani gündemde bir Sosyalist Devrim değil, bir Milli Demokratik Devrim vardı. TİP yönetimi, bir yandan parlamentarist, legalist, pasifist bir çizgi izliyor, öte yandan sol sekter bir tezle orsa çıkıyordu. Yönetimin dediğine göre Türkiye’de temel çelişme emeksermaye arasındaydı, dolaylıyla Türkiye’de ancak bir sosyalist devrim söz konusu olabilirdi. Böyle bir görüş TİP’in kendi programıyla da bağdaşmıyordu. TİP programı o zamanlar moda olan ”kapitalist olmayan yolu” savunuyordu. Kapitalist olmayan yol ise planlı devletçilikten ibaretti: Kısacası program, bırakalım sosyalist devrimi, bir milli demokratik devrim programının bile yanından geçmiyordu.

TİP yöneticileri parti içi tartışma sırasında, emperyalizme karşı mücadeleyi giderek daha fazla reddettiler. Kapitalizme karşı mücadelenin, kendiliğinden emperyalizme karşı mücadele anlamına geleceğini ileri sürdüler. Cephe politikalarına karşı çıktılar. Devrimi ve partiyi tecrit edici bir yola girdiler. “Sosyalist devrim” ifadesi tartışmanın özünü gizliyordu. Mücadele reformculukla devrimcilik arasındaydı.

Bilimsel sosyalizmin gittikçe daha etkili olduğu ve kitle mücadelesinin yükseldiği koşullarda reformculuğun başarı şansı olamazdı. Milli Demokratik Devrim, Türkiye için biricik bilimsel sosyalist devrim stratejisiydi. Türkiye’yi emperyalist kapitalist dünya sisteminden çıkaracak bir devrim için örgütlü bir emekçi gücü gerekiyordu. Bu güç ise emperyalizme ve ortaçağa karşı birleşilebilecek bütün güçlerle birleşilerek oluşturulabilirdi, Türkiye’nin nesnel koşullarında sadece işçi sınıfının değil, toplumun yüzde 90’ının çıkarları emperyalizm ve feodal kalıntılarla çelişme halindeydi. Halk devrimi bu gerçekler temelinde yürüyebilirdi.

Bu koşullarda, proletarya dışındaki sınıf ve katmanları yok sayan bu sosyalist devrim stratejisi sadece halktan kopmaya ve tecride yol açabilirdi. Daha açık söylersek bu görüş, esasen pasifizmin ve bilimsel sosyalist görüşler karşısında içine düşülen ezikliğin, devrim istemeyen anlayışın örtüsü olarak savunuluyordu.

Gerçeği görebilmek için dönemin sınıf mücadelesi pratiğine bakmak yeterliydi. Miili Demokratik Devrimin ünlü “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganı mücadeleyi program düzeyinde özetliyordu.

Bağımsızlık teması, 1964’teki anti-Amerikan gösterilerle kitleselleşti. O tarihte Amerikan Başkanı Johnson’un İnönü’ye yazdığı “Bizden aldığınız silahları Kıbrıs’ta kullanamazsınız” diye özetlenebilecek mektup halkta büyük öfke yaratmıştı. Bağımsızlıkçı hareket, “Milli petrol” ve “Milli maden” kampanyalarından geçerek 6. Filo’yu protesto gösterileriyle güçlenip olgunlaştı.

Demokratik içerik ise, bütün bir dönem boyunca etkili olan işçi sınıfının ekonomik demokratik haklar mücadelesi yanında; köylünün toprak işgallerine kadar çeşitli biçimlerle yürüttüğü hareket ve gençliğin 68 işgalleriyle eylem düzeyinde zirveye taşıdığı “demokratik üniversite” mücadelesinden beslendi.

Tartışma TİP yönetiminin yenilgisiyle sonuçlandı. Sosyalistler, büyüyen bir hızla TİP yönetiminden koparak Milli Demokratik Devrim’i savunan saflara katıldılar. TİP yönetimi ilk olarak 1968’de yapılan FKF Genel Kurulu’nu kaybetti, yönetime Milli Demokratik Devrim’i savunan sosyalistler seçildiler. Güç ve itibar kaybı, dönemin sonuna kadar sürdü, TİP yönetimini dar bir klik haline getirdi.

Saflaşmanın Tarihi Gelişimi

Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim saflaşmasının iki tarafı, 19702ler ve 80’lerde yeni ayrışmalardan geçerek bir tutarlılaşma yaşadılar. Aren ve Boran grubu daha sonra Aybar’ın Türkiye’nin ve TİP’in SSCB’den bağımsızlığım savunan tutumunu reddederek süreç içinde Sovyet Revizyonizmi çizgisine oturdu. Sonraki dönemde devrimci sosyalizmi savunan ve aralarında önemli ayrılıklar da olsa, emekçiler içinde bir güç yapmaya çalışan bütün akımların Milli Demokratik Devrim görüşünü savunan kesimden çıkması, tarihi tartışmada kimin haklı olduğunu gösteren çok önemli bir başka kanıttır.

Milli Demokratik Devrim görüşünü savunan devrimciler, 1969 sonunda kendi içlerin de parçalandılar. Ayrılık kitle çizgisi üzerinde yoğunlaşan tartışmalarla gelişti. Daha sonraki dönem boyunca, Aydınlıkçılar diye anılan ve şimdi İşçi Partisi’nin benimsediği gelenekle, Mihri Belli, Mahir Çayan ve Yusuf Küpeli tarafından temsil edilen ve daha sonra Mihri Belli’yi de bırakarak THKP-C adını alan grup arasında yoğun bir ideolojik mücadele yaşanacaktı.

Kitle Çizgisi-Öncü Savaş

Parti önderliğinden yoksunluk, gençlik kitlelerinin aceleci karakteri, çabuk parlayıp sönen eylemlere yatkınlık, devrimci saflarda maceracı eğilimler için elverişli bir ortam oluşturmuştu. Latin Amerika kaynaklı “Öncü Savaş Teorisi”, bu ortamda etkili oldu, C. Marighella, A. Bayo ve R. Debray gibi yazarların bu yanlış çizgiyi savunan kitapları hızla tercüme edilip gençliğe sunuldu. “Üçüncü bunalım dönemi” veya “yeniçağ” teorileri bu çizginin gerekçesi olarak ülkemiz piyasasına sürüldü. “Suni Denge” teorileriyle Türkiye emekçilerinin düzene boyun eğen bir geleneğe sahip oldukları işlendi ve halka güvensizlik yayıldı. Devrim için güç toplamanın gereği reddedildi. Kitlelere dayanan devrim stratejisi yerine, kitlelerden kopuk öncünün silahlı eylemi konuyor, böylece mevcut suni dengenin bozulacağı; kitlelerin, öncünün gözü pek eylemine bakarak düzenin kofluğunu görüp ayağa kalkacağı öne sürülüyordu.

“Devrim kitlelerin eseri olacaktır” ilkesini unutmak astında bilimsel sosyalizmden büyük bir kopuşu ifade ediyordu. Kitleler, bir avuç kahramanın eylemine bakarak değil kendi sınıf mücadelesi deneyleri içinde devrimin zorunluluğunu kavrayabilir. O dönemde sosyalist hareketin kitlelere dayanan devrim anlayışında ısrar etmesi, bilinçli ve örgütlü bir emekçi kuvveti yaratma hedefiyle sabırlı bir çalışma yürütmesi belirleyiciydi.

Öncü savaş görüşleriyle kitle çizgisi arasındaki mücadele 1960’lardaki ideolojik bölünmenin MDD-Sosyalist Devrim bölünmesinden sonraki ikinci önemli eksenini oluşturdu. 70’lere doğru, özellikle Dev-Genç içinde maceracı eğilimler güçlendi, THKP-C ve THKO öncü savaşın pratiğine girdiler. Bilinen sonuçlar ortaya çıktı. Darbeci Milliyetçilik
Yön-Devrim çevresi, 1960’lar boyunca 27 Mayıs’ın daha köklü bir ikinci baskısı için çaba harcıyordu. “Kapitalist olmayan yoldan kalkınma” diye özetlenen programlarını yeni bir askeri darbeyle hayata geçirmeyi umuyorlardı. Bu amaçla örgütlenmelere gittiler. Milli Demokratik Devrimin Mihri Belli tarafından temsil edilen burjuva yorumu, Yön-Devrim çizgisiyle birleşiyordu.

Mihri Belli, “öncü savaş” teorilerinde bir gerçek payı görmemekle birlikte, bu tür çıkışlarla ortamı hazırlanacak ikinci 27 Mayıs beklentisiyle maceracı eğilimlerle birleşti. O dönemde bazı sosyalistlerin ordudan gelecek “ilerici” bir darbenin sol kanadını oluşturarak Türkiye’nin geleceğine müdahale umutları vardı. Bu nedenle, Aydınlık Sosyalist Dergi ve Kurtuluş gazetesi, işçi hareketine karşı ilan edilen sıkıyönetimin “tarafsız” kalmasını istiyordu. “Ordu ulusun ordusudur” manşetleri atıldı. “Türk ordusunun tarihi, geleneğine bağlı kaldığı” işlendi. Hikmet Kıvılcımlı’nın orduyu “devrimin vurucu gücü” ilan eden tezleri de bu tavıra paraleldi. Aynı çevreler, orduya bel bağlayan tavrı eleştiren sosyalistleri “Sağımızdaki millici güçlerden bizi tecrit etmek isteyen Maocular” ve “Vurucu güçler ile gençliğin ve halkın arasını açmak isteyen bozguncular” diye suçladılar. Bu suçlamalar ordunun zinde güçleriyle ittifakı esas alan bir devrim (darbe) stratejisinden kaynaklanıyordu.

Mihri Belli, sosyalizmle milliyetçiliği birleştirmek iddiasındaydı. Öyle ki, çevirilerinde yurtseverliği, “milliyetçilik” diye tercüme ettiği bile oluyordu. Proletaryanın önderliğini reddediyor, öncülük iddiasının asker-sivil aydın zümreyi korkutacağını düşünüyordu. Asker sivil aydın zümre ise Mihri Belli’nin teorisinde, İşçi-köylü, ittifakının yerini tutuyordu. Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim’inin, kesintisiz olarak sosyalizme geçmeyi öngören bilimsel sosyalist devrim stratejisiyle hiçbir ilgisi yoktu. Belli, sosyalizme geçilip geçilmeyeceğinin şimdiden öngörülemeyeceğini söylüyordu. Burada göz önünde tuttuğu gene asker-sivil dostlarının devrimden duyacağı korkuydu. Bir devrim stratejisine değil bir darbe planına sahipti ve teoriyi buna göre şekillendirmişti.

12 Mart 1971’e yaklaşıldığında, Ordu’ya bel bağlayan anlayış devrimci safları darbeciler için elverişli hale getirmişti. Mihri Belli’nin etkilediği saflar, 9 Mart’ta yapılacak bir darbeyle somut ilişkiler bile geliştirmişti. Partisizlik koşullarında Orduya bağlanan umutlar, belirli sol kesimlerin darbeye yem olmasıyla sonuçlandı.

Proletarya Partisi

Proletarya partisinin zorunluluğu 1960’ların en büyük dersidir. Geçtiğimiz otuz yılın acı deneylerinin denebilir ki hepsinde, bu meseledeki yanlış anlayışların belirleyici rolü oldu. Partisi olmayan halkın hiçbir şeyi yoktur. Bilimsel sosyalizmi kılavuz olarak benimseyen, devrimci bir program etrafında, sağlam bir disiplinle birleşmiş bir parti yoksa devrimden ve sosyalizmden söz etmek boş laf etmektir. Mihri Belli’nin en büyük sorumluluğu parti konusundadır. Ama bu sorumluluk genç devrimcileri bilimsel sosyalist parti teorisiyle donatmamaktan ve TKP deneyini aktarmamaktan ibaret değildir.

1960’lar boyunca Türkiye sosyalizmi yasal örgütlenme olanaklarını kullanarak TİP gibi bütün görüş ve eğilimleri kucaklayabilecek genişlikte bir çatı oluşturmuştu. 1970’lere gelindiğinde ise artık böyle bir olanaktan söz etmek imkânsız hale gelmişti. TİP’in tasfiye edilmesinde hem TİP yönetimleri, hem Mihri Belli’nin büyük sorumluluğu vardır.

TİP yönetimleri, geleneği sindirmek yerine dışarıda tutmaya yöneldi, parti içi tartışmaları disiplin yollarıyla ortadan kaldırabileceğim sandı. TKP’den gelenler başta olmak üzere kendilerinden farklı görüş taşıyan birçok sosyalisti partiden attı. Entrikalara, kongre oyunlarına başvurdu. Kille hareketlerini kucaklamaktan aciz, tam tersine hareketi frenlemeye yönelen oportünizmiyle partiyi gözden düşürdü.

Mihri Beli ise, parti içi mücadeleyi, TİP’in bütünlüğünü koruyarak, bilimsel sosyalist bir öncü haline getirmek doğrultusunda götürmek yerine tasfiyeciliği seçti. Ele geçirilen TİP örgütlerini çalıştırıp güçlendirecek yerde çökertti. 1970 Kongresinde Milli Demokratik Devrim görüşleri TİP’e ideolojik olarak egemendi. Delege sayısı olarak yönetime gelecek güçte olmasa bile, bu ideolojik egemenliği değerlendirerek TİP yönetimine gelebilirdi. Kaldı ki, gelmeseydi bile çekilip gitmek gene doğru değildi. Mihri Belli, kongre mücadelesine girmedi, etkileyebildiği delegelerle bir sinema salonunda sözde alternatif kongre yapmaya kalkıştı.

Daha feci olan Mihri Belli’nin, TİP’in tasfiyesine yol açarken başka bir parti plan ve girişimi de yoktu. Genç devrimcilerin “parti yapalım” tekliflerini sürekli yanıtsız bıraktı. Sosyalist kitleyi partisizliğe mahkûm etti. Mihri Belli’nin proletarya partisi konusundaki hatası, Türkiye sosyalizmine büyük zarar verdi. Partisizlik ortamı, bölünmeleri ve çatışmaları güçlendirdi; düzenin saldırısı karşısında emekçi yığınlarını örgütsüz bıraktı.

68–71 Karşıtlığı

Bu karşıtlık nerededir?

68, gençliğin kitle hareketinin doruğudur; kitleseldir, büyük bir demokratik çıkıştır, gençlik kitlelerini dönüştürmüştür. Bu nedenle 68, Türkiye toplumunun maddesini etkilemiştir. Gençlik kitlelerinin kendine güvenmesinin bir ürünüdür ve büyük umutlar bırakmıştır.

71 ise, kitle hareketinin dibe vurduğu bir sırada, bireysel çıkışlardır. Kitlelere güvensizlikten ve karamsarlıktan kaynaklanmıştır; kitlelerden kopuktur; saman alevi gibi parlamış ve sönmüştür. Bu nedenle arkasında umut değil, devletin yenilmezliği duygusunu bırakmıştır. Ama her bireysel çıkış gibi, 1971 eylemleri de bireysel “kahramanlık” ve trajedileriyle efsaneleştirilmiştir.

1971 eylemlerinin arkasında kuşkusuz bir ideoloji vardı. Bu ideoloji, küçük mülk sahiplerinin ideolojisidir, gençliği 19. yüzyılın sonlarından beri etkilemiştir. Bireycidir, isyancıdır, kahramancadır, ama tarihi gidişi belirleme yeteneğinden yoksundur.

68’i, sonradan içine doldurulan efsanelerden arındırarak gerçek haliyle genç kuşaklara sunmak gerekiyor.
68’in eylemleri arasında banka soymak, fidye için çocuk kaçırmak, para için rehin almak türünden 71 eylemlerinin benzerleri yoktur.

68 gençlik hareketinin en önemli özelliği, kitlesel olmasıydı.

İkinci önemli özelliği, gençlik kitlesinin demokrasi ve bağımsızlık talepleri temelinde gerçekleştirilmesidir.
Üçüncü özelliği, geniş halk kitlelerinin özlemlerine uygun olması ve bu nedenle halkın desteğini kazanmasıdır.
Dördüncüsü, kitlelerin doğru bulduğu eylem biçimlerinin uygulanmasıdır.

Haziran Üniversite İşgalleri, 68’in en kitlesel ve en etkili eylemidir. O iki hafta içinde, gençliğin kitlesel olarak Kemalizmin önderliğinden kurtularak sosyalizmin saflarına geçişini yaşadık. Büyük devrimci eylemlerin kitlelerin bilincinde nasıl büyük sıçramalar yarattığına tanık olduk. 1968 Haziran’ı, Türkiye gençlik hareketinin henüz aşılmamış olan doruğudur.

İlle de bir kahramanlıktan söz edeceksek, 68’in gerçek kahramanı gençlik kitleleriydi. 71’de ise, kitle kalmadığı için bireyler kahramanlık sevdasına kapılarak büyük çıkışlarını yaptılar. Derin felsefi ve sınıfsal sorundur bu. Karamsarlık o zaman birçok arkadaşta kahramanlık üretti.

68’de gençlik kitlelerinin işçi ve köylü kitlelerine yönelmesi olayı da vardı. Yükselen halk hareketleri arasında bağlar örülüyor, selamlar gidiyor geliyor, gençlik köylere koşuyor, fabrika direnişlerine destek oluyordu.
68, bu açıdan gençliğin emekçileşmesi olayını da güçlendirdi. Gençlik ülkesinin sıradan insanlarıyla birleşiyordu. Aslında bu süreç, bir bakıma elitten, yani seçkinlerden kopma, sıradanlaşma, kaderi birleştirme olayıdır.
Seçkinlerin ve kahramanların olduğu her yerde, kitleler alta itilir, ezilir. Herkesin seçkinleştiği bir toplumda ise, yöneten-yönetilen çelişmesinin kültürel temelleri çözülmeye başlar. İşte 68, bu açıdan bir ütopya arayışıdır, bağrında geleceğin komünist toplumunun kültürel filizlerinin uç verdiği bir eylemdir.