UĞURCAN YARDIMOĞLU YAZDI: YENİ SYKES PİCOT YIRTILIRKEN- 2

UĞURCAN YARDIMOĞLU YAZDI: YENİ SYKES PİCOT YIRTILIRKEN- 2

Uğurcan Yardımoğlu, Vatan Partisi Öncü Gençlik Genel Sekreteri

 

Modern Sevrciler’in Dramı

Coğrafya kaderdir diyen İbni Haldun sanki bu sözü bilhassa Batı Asya halkları için söylemiştir. Savaş, kan ve gözyaşı dolu bu topraklar büyük devinimleri de bağrından çıkaran bir berekete sahiptir. Coğrafya, Batı Asya’da kader olmanın ötesinde berekettir aynı zamanda. O bereketi sömürmek isteyen güçlerin kurduğu Sykes-Picot düzeninin kimler tarafından savunulduğu kimler tarafından ortadan kaldırıldığını geçen yazımızda anlatmıştık. 20. yy başları ezilen milletlerin kaderini tayin etme mücadeleleri ile başlamış, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ise bölgede bağımsız-milli devletler kurulmuştu. Emperyalizmin 1990’larda bölgeye yaptığı ataklar tamamen bu devletleri tasfiye ve yeni bir Sykes-Picot seçeneğini hayata geçirmek içindi.

Sykes-Picot’nun yeni aktörleri kuracakları düzenin piyonlarını yaratmıştı. Milletleri parçalamak için yaratılan bölücü ve gerici unsurlar başta ülkemiz olmak üzere Suriye, Irak ve Lübnan’a ateş salmıştı. Baş aktör veya üst akıl olarak ABD emperyalizmi hem bu ülkeleri içeriden kuşatıyor hem de birbirleri arasında suni düşmanlıklar yaratarak dışarıdan yıpratıyordu. Çünkü bölge ülkelerinin işbirliği emperyalizm açısından en olmayacak senaryo tabiri yerinde ise kabustu.

Direniş, Lozan’ı kabullenerek başlar.

Türkiye’nin kuruluş senedi olan Lozan Andlaşmasını kabullenmeme bir tür Sykes-Picot/Sevr yanlılığıdır. AKP, Yeni Osmanlı siyasetiyle emperyalizmin bölge ülkeleri arasındaki suni çatışmalar yaratma gündeminde görev üstlenerek Lozan karşıtlığı yapmayı marifet saymıştı. Bir başka deyişle Atatürk’ün bağımsız-bağlantısız dış politikasının ilk adımı olan Lozanı çiğnemek, Sadabat ve Balkan Paktlarıyla işlenen bağlantısız dış politikayı da terk etmek demekti. Emperyalizme karşı birbirinin bağımsızlığını korumayı ve dayanışmayı esas alan bağlantısız politika, ABD’nin bağışladığı bölge aktörlüğü için terk edilmişti. Irak saldırısına üslerini açarak başlayan (Tezkereyi geçirememişlerdi.) bu politika Suriye’yi kana boyayan senaryolarda görev alınarak sürdürüldü.

24 Temmuz itibariyle başlayan operasyonlar dış politikada değişiklik olacağının da sinyallerini vermekteydi. Çünkü ülke içerisinde bölücü teröre karşı silahlı mücadele ABD’yle cephe cepheye gelmek demekti. Adım adım ABD’yle karşı karşıya kalan hükümet içeride başka bir tehlikenin de daha açık olarak farkına vardı veya farkına varmak istedi. Ülkemizde emperyalizmin en büyük gücü, kontrol aracı silahlı gladyosuydu. O gladyo, PKK’ya sahip çıkmak zorunda idi. Ve vatan savaşı sürecine dur demek için 15 Temmuz darbe girişmini gerçekleştirdi. O girişim de Türkiye’nin devlet ve milletçe seferber olmasıyla boşa çıkarılınca ABD Türkiye’deki en değerli varlığını kaybetti. ABD, PKK’nın ve gladyonun (Fethullahçı Terör Örgütü) peşi sıra yenilgisiyle Türkiye üzerindeki yeni Sevr planını artık gözden geçirmek zorunda iken AKP de bugüne kadar reddettiği Atatürk’ün dış politikasına sarılma ve Lozan’ı sahiplenme zorunluluğunu duyuyor. Cumhurbaşkanı’nın Lozan’ı anma yazısındaki ifadeler bugün çok önemli bir noktada olduğumuzu ortaya koyuyor. Türkiye ancak Lozan’a yaslanarak ülkesini savunabilir. Emperyalizme direnmek için bu besmeleyi çekmek gerekiyor.

Yeni bir çağ açılıyor. Türk-Arap-Fars ve Çin Duvarı

Çin Seddi’ne benzer bir duvar örülüyor şimdi. Yükselen uygarlığın, Asya güneşinin emperyalizmin gözlerini kör edeceği bir döneme giriyoruz. Yeni bir çağ açılıyor. Bu çağ öncelikle Batı Asya’nın ABD tahakkümünden kurtulmasıyla müjdeleniyor. Burada kilit ülke Türkiye. Türkiye, emperyalizme karşı örülen duvara tüm gücüyle taş taşımaya başlayınca emperyalizmin etekleri tutuştu. Ülkemize gelen Amerikan yetkililerinin yaptığı açıklamalar bu telaşı açığa vuruyor. Ancak Rusya ve İran ile yapılan görüşmeler ve varılan anlaşmalar NATO ve ABD kanadını nasıl rahatsız ettiyse mazlum milletleri de o kadar mutlu ediyor. Türkiye’nin yeri, Stratfor’un (ABD Dış İlişkiler Konseyi/Gölge CİA) ünlü raporunda da olduğu gibi Asya’da. Türkiye ancak kendisini siyasi, askeri, ticari ve kültürel olarak Asya’da tanımlarsa bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyabilir. Bunu bilen ve raporlarına yazan ABD, Türkiye’deki piyonları vasıtasıyla Avrasyacı yönelimi önlemeye çalıştı. Ancak halk hareketi ve partimiz uzun yıllar süren mücadeler sonucunda ülkemizi gelmesi gereken bu noktaya getirdi. Türkiye, ABD’nin NATO ülkelerini kontrol etmeye yarayan örgütü süpernato-gladyoyu ezerek gerçek bağımsızlığa doğru büyük bir adım attı. O adım olmasa ne Rusya ile ne İran ile uzlaşılabilirdi. Geçtiğimiz sürecin getirilerinin değerini ölçmemiz gerekiyorsa bu denkleme bakmamız gerekiyor. Parametremiz, emperyalizmin Türkiye’yi kontrol aracının ortadan kaldırılmasıdır. Bu taşeronluk aracı ezilince, işgal, parçalanma vs planlarını geçersiz kılacak politikalara geçiş başlıyor.

Atatürk’ün dış politikasını kavrayamayan Atatürkçüler

Ara başlık enteresan gelebilir. Ama ülkemizde siyasetin yapma konusunda bir akıl dışılık yaşıyor.  Kavramların içinin boşaldığı, değerlerin değersizleştirildiği tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Hayattan kopuk ve mantıktan yoksun önermelerin maddi gerçekliğe dayanmayan değerlendirmelerin kol gezdiği bu dönemin mimarı da emperyalizmin kendisidir aslında. Neoliberalizm ekonomide ve siyasette bir tür anlayış-kavrayış terörü estiriyor. Canlı bombalar sadece hava alanlarımızda değil zihinlerimizde de patlıyor.

15 Temmuz darbe girişimine yönelik senaryo vb. tezlerini geliştiren ve kendisini solda tanımlayan hatta Atatürkçü sayan bazı gazeteciler, köşe yazarları, aydınlar vs. hükümetin attığı dış politika adımlarını zararlı sayıyor, ‘Batı’dan kopuyoruz’ feveranlarını ortaya koyuyor. Ülkemize zarar verip vermeyeceğini gözetmeden adım atan söz konusu tipler, ülkemizin AB kapısına bağlanmasını ‘çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma’ sayıyor. Bunlar içerisinde ABD ile ‘ittifak’ın sürmesini isteyenler de yok değil. 90’lı yıllarda şehit edilen Uğur Mumcu gibi aydınlarımızın cenazelerinde ‘Mollalar İrana’ sloganları atan bu güruh, Batı’ya o denlı bağlanmış ki, söz konusu zevattan Ayşenur Aslan gibileri John Kerry gibi iskarpinli salon eşkiyalarını demokrasi kahramanı gibi karşılamıştı. Yine aynı zevattan Can Dündar da demokratlık adına terör örgütü savunuculuğu yapmıştı.

Halbuki Atatürk ve İsmet İnönü Lozan’ı ABD’nin dünkü versiyonu olan İngiltere’ye karşı savaşarak imzalamıştı. O imza Türkiye’nin bağımsızlığının garantisi idi. O garantiyi, bölgesel işbirliği politikalarıyla sürdüren hatta Suriye ile konfederasyon planları yapan Atatürk’ün en önemli mirası da Sovyetlerle dostluk politikasıydı. Türkiye bugün o politikaları güncelleyerek uyguluyorsa bunda en büyük pay Atatürkçülere aittir. Kemalist Devrim birikiminden süzülerek gelen bu dış politika, modern Mr. Sykes ve Mr. Picot’ları perişan etmektedir. Amerikan yetkililerinin telaş içerisinde ülkemize peşi sıra gelmelerinden anlamamız gereken budur. Ancak ülkemize gelen Amerikalılardan demokrasi dilenen zavallıların bağımsızlığın ne demek olduğunu kavrayamaması da doğaldır. Henüz Atatürk’ün birinci prensibi anlaşılamamış demektir. Sözde ‘laiklik’ kaygılarıyla kendisini Batı’da tanımlayanların, Türkiye’nin Avrasya’ya yakınlaşması ve bölgesel işbirlikleri geliştirmesini henüz ilk adımda eleştirmesi de normaldir. Normaldir ancak Atatürkçülük, solculuk değildir.  Bu tavırlar, Prens Sabahattin batıcılığı ve Damat Ferit işbirlikçiliğidir. Modern Sevrcilerin dramı kendilerine atfettikleri, çağdaş-demokrat vb. kavramlarının tam karşısında yer alıyor olmaladır. Atatürkçülük, ABD-İngiliz-Fransızların tek dişi kalmış ‘medeniyetine’ ağzı açık ayran budalası gibi hayranlık duyularak yapılamıyor.

Bizi Atatürk Devrimcisi yapan nedir?

Herkesin siyasi mücadeleye girme hikayesi kuşkusuz farklılıklar arz eder. Ancak biz Vatan Partililerin en büyük devrimcilik motivasyonu ve siyasi hedefi bağımsızlıktır. Hayatımızın en mutlu günlerinden geçtiğimizi ifade etmemiz bundandır. Türkiye’nin varlık sorunu bizim varlık sorunumuzdur. Çünkü biz Sykes-Picot planlarına karşı savaşan Talat-Enver-Cemal Paşaların ve Sevr’i yırtan Mustafa Kemallerin, İsmet İnönü’lerin temsil ettiği siyasi çizgiyi sürdürüyoruz. O çizgi, Amerikan Genel Kurmay Başkanı Dunford’u Ankara’da ellerinde bağımsızlık bayraklarıyla karşılayan Öncü Gençlik üyeleriyle somutlanıyor.

Genç Türk Devrimcilerinin önceliği ülkesinin ve halkının çıkarlarıdır. Milli bir dış politika; milli bir piyasa ve üreten ekonomi demektir, güçlü ordu ve güvenli bir ülke demektir. O dış politikanın doğal sonucu özgürleşen üniversiteler ve bilim demektir. Hiç kimse korkmasın  Avrasyacılık, laikliği de güvence altına alacaktır. Nasıl ki dün laikliğin ilk adımlarını atan İttihatçılara karşı emperyalizmin içerideki destekçileri laiklik ve bilim düşmanı idiyse bugünde Atatürkçü aydınlarımızı katleden, ordumuza kumpaslar kuran, üniversiteleri gericiliğe teslim edenler aynı iç düşmanlardır. Maalesef aynı hassasiyetleri savunamayanlar, ‘solcularımız’ ve gardrop Atatürkçülerimizdir; kavramaları gereken ise bağımsızlığın ve Avrasyacılığın doğal sonucunun millet yapısının korunması ve Kemalist Devrimin tamamlanması olacağıdır.

Avrasyacılık, Sevri ve Sykes-Picot’yu yırtmak için 1912’den 1922’ye kadar 10 yıl savaşan ve sonraki 10 yılda da yepyeni bir ülke yaratanlara borcumuzdur. Avrasyacılık, Kıbrıs’ın korunması, Ege’de kaybettiğimiz adaların geri alınması ve terörün bitirilmesi demektir. Bu politikayı geliştirerek sürdürecek olan bir milli hükümeti de ülkemizin ve partimizin birikimi yaratacaktır. Siyasetle oyun oynadığını zanneden Batıcı sözde solculara rağmen Türkiye’nin milli bir sürece girdiğini görmemek körlüktür. Burada dikkat edilmesi gereken şudur: Avrasyacılığa saldırıyla Vatan Partisi’ne saldırı eş zamanlıdır ve aynı merkezlerden yönetilmektedir. Fakat iki yüzyıldır istiklal ve hürriyet mücadelesi verenler olarak deriz ki, güneş balçıkla sıvanmaz.

oncugenclik.org.tr, 14.08.2016

Yazının birinci bölümü:

UĞURCAN YARDIMOĞLU YAZDI: YENİ SYKES PİCOT YIRTILIRKEN

 

 

Paylaş: