YANILTMANIN VE YANILSAMANIN YANSIMASI

YANILTMANIN VE YANILSAMANIN YANSIMASI

Aykut Diş, Vatan Partisi Öncü Gençlik Genel Başkanı

İtalyan düşünür Antonio Gramsci “İnsanı kafasından yakalayacaksın; kolu, bacağı, gövdesi nasıl olsa geriden gelir.” der.

 

Tartışmalı romancı George Orwell ise tartışmalı eseri Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’e “Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.” diye yazmıştır.

 

Orwell, kitabında zihinler ve bellekler dahil her şeyi kontrol altında tutan “Büyük Birader” isimli bir tiranı anlatır. Büyük Birader’in öyle bir sistemi vardır ki sürekli açık tutulması zorunlu olan televizyonlardan herkesi izler. Gözleriyle insanların hareketlerini takip ediyormuş gibi duran ve üzerinde “Büyük Birader’in Gözü Sende” notu bulunan kocaman posterler her yerdedir. “Düşünce Polisleri” vasıtasıyla bütün beyinler okunur, kafalarında Büyük Birader’e dair en ufak bir kuşku belirenler işkenceyle eğitilir. Bakanlıklarının kararnameleriyle istenilen her an baştan kurgulanır. Tanımlar ve olaylar ters yüz edilir. “Doğruluk” Bakanlığı yalan söyler. “Barış” Bakanlığı savaş yapar. “Sevgi” Bakanlığı halkı baskı altında tutan kanunları çıkarır. “Bolluk” Bakanlığı ise kıtlığı yönetir. Büyük Birader’in partisinin sloganı ise şöyledir:

 

“SAVAŞ BARIŞTIR

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR

BİLGİSİZLİK KUVVETTİR!”

 

            EN BÜYÜK BİRADER: EMPERYALİZM

 

George Orwell’in Büyük Birader karakteri çoğunlukla şahıslarla eş tutulmuştur. Fakat dünyadaki hiçbir şahıs, duyguları ve düşünceleri zapt etmede, gerçeği eğip bükmede emperyalist tekeller kadar başarılı olamamıştır.

 

1980’li yıllardan itibaren emperyalistler, küreselleşme safsatasının gereği olarak, akademide ve medyada hakim güç haline gelerek “insan hakları”, “özgürlük”, “demokrasi”, “barış” gibi kavramları “süper” projelerini meşrulaştırmak için kullandılar. “Demokrasiyi tesis etmek” teziyle Irak’ı işgal ettiler. “Muhalifleri korumak” maskesiyle radikal dinci çeteleri silahlandırarak Suriye’de iç savaş çıkarttılar. “IŞİD tehlikesini önlemek” perdesiyle Ortadoğu’daki alanlarını genişlettiler. Türkiye’de de “sivilleşme” ve “özgürleşme” kandırmacasıyla Cumhuriyet Devrimi tasfiye edildi, tarikat ve cemaatlere yasal haklar tanındı. “Barış açılımları”yla bölücü terör örgütü PKK normalleştirilmek istendi. Aynı PKK, “AKP’yi ve Erdoğan’ı geriletme” iddiasıyla sevimlileştirilmeye çalışıldı. Bütün bunlar hedefli, planlı ve bilinçli akılsızlaştırma operasyonları doğrultusunda oldu.

 

Emperyalistlerin geçmiş yöntemlerinden ve Büyük Birader’ den farkı, bu sefer “iyi niyetli” bir “kurtarıcı” rolüne bürünmesiydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sistemin zor ve disiplin kredisi tükenmişti. Emperyalizm toplumsal rızayı yeniden üretebilmek için “insancıl” bir tiplemeye bürünmek zorundaydı. Bilecek ve yapacak kuvvetleri ideolojik tahakküm altına alabilmek adına bütün koşullar zorlanmalı, gerekirse kendi güdümünde yeni bir muhalefet inşa edilmeliydi. Bu amaçla postmodernizm, yani sivil toplumcu “demokratikleşme” devreye sokuldu. “Yeni Toplumsal Hareketler” tezi öne sürüldü.

 

Emperyalist müdahalenin gerekliliğine kamuoyunu “ikna” etmek için “masumlaştırılmış” talepler dillendirildi, şuursuzlaştırma hamleleri yapıldı.

 

            “YENİ” TOPLUMSAL HAREKETLER

 

“Yeni Sistem Karşıtı Hareketler” diye de adlandırılan önermeler iki noktaya dayanıyordu.

 

Birincil olarak, ulus devletlerin iktisadi ve siyasi açıdan dünyanın küreselleşmesi süreciyle uyumlu hale getirilmesi. Yani ulusal ekonomilerin zayıflatılması, ara madde üretimine  sıkıştırılması ve kamucu yanının köreltilmesi…

 

Avrupa ülkelerinde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) varlığının da etkisiyle, hakim güçler ile emekçiler arasındaki zorunlu bir uzlaşmanın ürünü olan sosyal refah devleti, kapitalizmin işleyişi bakımından 1970’li yıllarda sınırlarına dayanmıştı. 1973 yılında üretici Arap ülkelerinin petrol fiyatlarına yüksek oranda zam yapmalarıyla ortaya çıkan petrol krizi, Batı ülkelerinde dış ödemeler dengesinde açıklar yarattı. Batılı devletlerin bu krize yanıtı, aşırı büyüdüğünü ve hantallaştığını öne sürdükleri sosyal refah devletini küçültmek oldu. Neoliberalizmi benimseyen devletler ellerindeki kamu teşebbüslerini satılığa çıkardılar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi kamu hizmetlerini özelleştirmeye başladılar. Bir yandan da daha fazla sermaye ihracı için uluslararası ticareti ve paranın giriş çıkışını sınırlayan kuralları lağvetmeye giriştiler. Devletin hakimiyet alanını daraltan, piyasanın serbestleşmesini ve küreselleşmesini sağlayan her türlü adımı sivil toplumun “inisiyatif kazanması” ve “demokratikleşmeyle” diye pazarladılar.

 

İkinci nokta ise ulus devleti ayakta tutan ve insanları dar aidiyetlerin ötesinde ortaklaştıran vatan, millet, yurttaşlık, sınıf gibi değerlerin tahrip edilmesi; yerine bireyselleştirilmiş faktörlerin ve kimliklerin koyulmasıydı.

 

Batı’da işçi sınıfının emperyalist sömürüye payanda olması ve hareketsizleşmesiyle birlikte, SSCB’deki çöküşün Avrupalı muhalif kesimlerde yarattığı travmadan da faydalanılarak postmodern teoriler ortaya atıldı. Bu teorilere göre SSCB deneyi ideolojilerin ve tarihin sonunun geldiğini göstermişti. Sosyalizmin “merkez karargahının” düşüşü, işçi sınıfının bütün dünyada devrimci olma özelliğini kaybettiğini kanıtlıyordu. Artık dünyayı değiştirebilecek hareketlerin öznesi işçi sınıfı ya da halkın geniş kitleleri değil; marjinaller, mütedeyyinler, azınlıklar, mikro gruplar vb. topluluklardı. Antiemperyalist milli kurtuluş mücadeleleri ve devrimci sınıf mücadeleleri “eski” sistem karşıtı hareketler olarak tanımlanırken; feminizm, eşcinsellik, etnik milliyetçilik, köktendincilik gibi her türlü kimlikçilik “yeni sistem karşıtı” hareketler olarak tasvir edildi.

 

Tekeller tarafından finanse edilen Von Hayek, Francis Fukuyama, Alain Touraine, Ernesto Laclau, Chantal Mouuffe, Michel Foucault, Jean Baudrillard gibi neoliberal aydınların akademik olarak temellendirdiği bu akımlar, emperyalizmin kontrolünde bir karşıtlığa duyduğu ihtiyaçtan dolayı “muhalif” olarak konumlandırıldılar. Fikirlerin kitleselleştirilmesi için de özellikle sosyal bilimlerde baskın bir şekilde öne çıkarıldılar ve temel referanslar haline getirildiler.

 

Bu iklim, gündelik hayata beş türlü yansıdı.

 

1.İDEOLOJİYİ REDDEDEN İDEOLOJİ

 

“Yeni” sistem karşıtlığına göre bilgi, insanın toplumsal yaratılışından ve tarihsel gelişiminden ayrı olarak ele alınır. Geçmiş ve gelecek yoktur. İnsanın üretim faaliyeti öteki faaliyetlerinin belirleyicisi olarak görülmez. Dolayısıyla ideoloji reddedilir. Her türlü sistem sorunu ulus devlete havale edilir. Örneğin, Ortadoğu’daki gelişmelerle ilgili olarak yeni toplumsal hareketçi sav şunu demektedir: “IŞİD, ÖSO, El Nusra, PYD gibi silahlı gruplar ulus devletlerin yönetim krizlerinin sonucu olarak kendi kendilerini idare etmek istemiyle ortaya çıkmış rejim karşıtlarıdır.”

 

Bu söyleme göre IŞİD’in Toyota marka arabaları gökten zembille inmiştir(!) PYD, 50 ton mühimmatı hepsiburada.com adlı internet pazarından sipariş etmiştir(!) Üstelik, ABD özel birliklerinin Suriye’de PYD’ye destek olarak IŞİD’e karşı savaşması insanlık namınadır(!) ABD’nin ve AB ülkelerinin Suriye’yi bölmek istediği düşüncesi paranoyakça bir komplodur(!) Ayrıca emperyalizm falan gibi şeyler yabancı düşmanlığının kılıfı haline getirilen milliyetçi uyduruklardır(!)

 

İdeolojiyi reddeden ideoloji, cihatçı ve bölücü çeteleri “totaliter” rejimlerin “zorbalığına” maruz kalan “saf muhalifler” diye sunar. Bu senaryoya kanmanın faturası çaresiz mülteciler, batan lastik botlar, dikenli tellerin arkasından bakan yaşlı gözlerdir.

 

İdeolojiler reddedilerek ideolojilerin en koyusu ve en acımasızı olan neoliberalizm dayatılır. Her şey küresel sermaye içindir.

 

            2.ÖZGÜRLÜKÇÜ DEMOKRASİ ALDATMACASI

 

  1. Laclau ve C. Mouffe’ye göre asıl hedef olan “Radikal Demokrasi”, bireysel ve alt kolektif kimliklerin bir arada olduğu düzen tarifini, yurttaşlıktan ve sınıfsallıktan kaçışın kuramı olan özgürlükçü ütopyayı önerir. “Özgürlükçü Demokrasi” de denen bu biçimde etnik, dini, mezhepsel, cinsel veya kültürel kimlikler siyasal yaşamın merkezindedir. Yurttaşlık, sınıfsallık vb. üst kimlikler özgürlükleri daraltan bir “dayatma” olarak değerlendirilir. Yani bir Alevi ile bir selefi-vahabi ancak daha çok Alevileşerek ve daha çok selefileşerek-vahabileşerek bir arada yaşayabilir. Evrenin nasıl çalıştığı hakkındaki şeylerin ve toplumu ayakta tutan gerçek yapıların varlığı tanınmaz. Yurttaşlıktan ve sınıfsallıktan kaçış söz konusu olduğu için çelişkiler de var sayılmaz. Üst kimliklerin bozulmasının ardından oluşan yeni değerler, bütün kimliklerin kendi iç referanslarından ya da iyi niyetli duygulardan ibarettir.

 

Alevilerin iç grup değerleriyle selefilerin-vahabilerin iç grup değerleri çatıştığında ne olacaktır? Feodal kimliklerin hayatı şekillendirme heveslerinin sonucunda köleleşen ya da hakları gasp edilen insanlar nasıl korunacaktır? Medeni hukukun geçerliliği nasıl sağlanacaktır? Bilim ile hurafe aynı anda nasıl var olacaktır? Bu sorulara verilen yanıtlar özgürlükçü demokrasinin aslında bir aldatmaca olduğunu ortaya koymaktadır. Herhangi bir sıkışmada toplumun yeniden tahayyülünü öneren özgürlükçü demokrasi aydınlanma düşmanıdır, yeni ortaçağın ta kendisidir.

 

3.KÖR KARŞITLIK                                              

 

Yeni toplumsal hareketlerin mücadele stratejileri bütünsel ekonomik ve sınıfsal sorunları içermediğinden iktidar hedefli değildir. Talepler genellikle bazı sivil hakların elde edilmesi, korunması ve genişletilmesi düzlemindedir. Kısa vadeli özel ayrıcalıkların kazanılmasıyla uzlaşmaya hazırdırlar. Kendi çıkarlarını geniş kesimlerin çıkarlarının önünde tutma vb. küçük burjuva özelliklerden dolayı kaypaktırlar. 2013 yılındaki Haziran Ayaklanması sırasında, açılım politikalarından nemalanmak maksadıyla “Gezi’de darbeyi gördük.” diyerek hareketi kötüleyen, daha sonra eylemleri sahiplenerek saptırmaya çalışan bölücü terör örgütü PKK’nın yasal partisi Halkların Demokratik Partisi (HDP), postmodern pratiğin Türkiye’deki en tehlikeli ve iddialı temsilcisidir.

 

Zamanın içinde bulunulan andan ibaret olduğu düşüncesiyle meselelere yaklaşılır. Bu durum gündelik yaşama “ne olursa olsun”culuk ve “gitse de kurtulsak”cılık olarak yansır. Sonrasını dert edinmeyen hislerle tasarımsızlık yaratılır. Programsızlık ve ilkesizlik bir program olarak belirir. Pervasızca her şeye razı olan AKP ve Recep Tayyip Erdoğan “karşıtlığı” bunun yakın örneklerindendir. “AKP ve Erdoğan devrilsin de kim devirirse devirsin” tekerlemesinin sık sık gündeme gelmesi yalnızca bir bunalmışlık hali değildir.

 

7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde, birçok basın-yayın kuruluşu seferber edilerek Türkiye’nin bölünmesi pahasına bölücü terör örgütü PKK’dan “kahraman” çıkarma eylemine girişilmişti. Bununla da yetinilmemiş Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), hendeklerle Türkiye’nin altını dinamitlemeye girişen bölücü terör örgütü PKK’ya karşı giriştiği kararlı mücadele, Tayyip Erdoğan’ın keyfi uygulamaları nam-ı diğer “Saray Savaşı” olarak nitelendirilerek itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştı. Bu mücadeleyi destekleyenler ve PKK’ya karşı olanlar ise -biraz da cahilliğin ya da kuyrukçuluğun yarattığı özgüvenle- AKP’nin ortağı olmakla itham edilmişti. Gerçekte ise Erdoğan’ı ve AKP’yi devirmek için PKK’dan medet umanlar, onların bile gerisinde konumlanmışlardı.

 

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Türkiye ziyareti sırasında Cumhuriyet Gazetesi’nin ABD emperyalizminden “demokrasi” dilenecek, Joe Biden’e “beyaz atlı prens” muamelesi yapacak kadar alçalması da yine kör karşıtlığın örneklerindendir.

 

Bir örnek de, ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde Irak petrolünü Akdeniz’e açacak bir Kürt koridoru oluşturma girişimine IŞİD karşıtlığından dolayı sessiz kalınmasıdır.

 

Müzmin muhalefetçiliğin anası olan kör karşıtlık, sistemin kendisini restore ederek varlığını sürdürmesinin önemli bir yöntemidir. Turgut Özal’dan gitmiştir, Tansu Çiller gelmiştir. Erbakan gitmiştir, Ecevit ardından Erdoğan gelmiştir. Fakat Türkiye’de mafya tarikat gladyo sistemi olduğu gibi devam etmiştir.

 

            4.VİCDAN TELLALLIĞI

 

Emperyalizmin en sinsi metodu olan vicdan pazarlayıcılığı, duygusuzluğun hümanizm adına kopartılan yaygarayla gerçekleşmesi halidir. Çelişki tanımazlığın getirisi olarak her şey ve herkes aynı düzlemde ele alınır. Diyarbakır Sur’da sokak aralarını bombalarla tuzaklayarak hendekler kazan PKK’lıyla Mehmetçik aynı kefededir(!) Bu temelde bütün tarihsel ve güncel meseleler katliam, soykırım, zulüm olarak nitelendirebilir. 1915’te yaşananlar Ermeni soykırımıdır(!) İttihatçılar tetikçidir(!) İstiklal Mahkemeleri faşizan uygulamalardır(!) Devrimci cumhuriyetin Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi derebeylerinin üzerine gitmesi yanlıştır(!)

 

Süslü ifadelerle olgular perdelenir. Feodal ve gerici vahşet nostaljik ve edebi güzellemelerle “insancıllaştırılır.” İşlevine ve temsil ettiği sınıflara bakmadan her türlü direniş, isyan ve itiraz kutsanır. Akılsızlaştırma öyle boyutlara ulaşır ki dinci bir derebeyinin savunusu birkaç beylik lafla “sol”culuğun olmazsa olmazı gibi sunulur.

 

Son zamanlarda çok kez, tarihte zorun rolünün üzerinden atlanarak dillendirilen terörle mücadele yorumları da vicdan tüccarlığının belirgin göstergelerindendir. Sözde strateji uzmanlarının “derin” çözümlemelerinin ardından ifade edilen “Canlı bomba olan insanları da anlamak lazım” gibi fikirler kendiliğinden ortaya çıkmamaktadır.

 

Kuvvetlerin ve şahısların konumlarını niyetler ve söylemler değil, eylemler ve eylemlerin karşılık düştüğü düzlemler belirler. Gerçeğin yeniden üretimine örgütlü olarak katılmayan herkes vicdan tellallığının kurbanı olabilir.

 

 

            5.BİLGİÇLİK TASLAYAN CEHALET

 

Yüksek dozda karmaşanın ardından yüzeysellik ve tutarsızlık kaçınılmaz olarak gelir. Maddenin, zamanın, tarihin, kurumların ve ideolojinin topyekün reddi ben merkezcilikle birleşerek bilgiç cahilleri türetir. Bu anlayışa göre doğruluk ve yanlışlık kimliğe olan yakınlığa ve uzaklığa bağlıdır. Konulara “Benden olan iyidir, olmayan şüphelidir.” mantıksızlığıyla yaklaşılır. Kürt milliyetçilerinin PKK ve PYD ile kurduğu ilişki böyledir. Bazı “sol” çevrelerin Türkiye gerçekliğinden ve bugünden kopuk değerlendirmelerle PKK ve PYD’nin eylemlerini meşru gören ve onlara karşı duramayan çizgisi de bu kapsamdadır. Bu çevreler cehaletlerinin boyutlarını, kendisi gerici olan PYD’nin gericiliğe karşı seküler bir mücadele verdiğini iddia ederek de göstermiştir.

Örneğin, kendi ülkelerinin bölünmesinin telaffuz edilmesine dahi tahammülü olmayan Türk milliyetçileri, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde ve Suriye’nin Bayırbucak bölgesinde Amerikan destekli bölücü faaliyetler yürütenleri yalnızca Türk kökenli oldukları için desteklemektedirler.

Çok bilmişliğin bir diğer boyutu da bir süre sonra siyah ekranın inişidir. Doğru ve gerçek bilgiye ulaşmama kolaycılığı bıkkınlığa ve karamsarlığa, oradan da kibirle birleşerek halk düşmanlığına götürür. Bu bir anlamda sınıftan kaçışın pekiştirilmesidir. Mantıksız siyasetlerin ateşli savunucularının en sonunda geldiği nokta mevcut sistemde kendisini kurtaracak bir yerin kazanılmasıdır.

            EN BÜYÜK YANILSAMA

 

Meşhur bir Karadeniz fıkrası yanılsamaya düşenlerin durumunu çok iyi özetlemektedir.

 

Karadeniz’de yerleşim yerlerinin birbirine uzaklığı hep özgün yöntemlerin keşfiyle sonuçlanmıştır. Bir dönem, yine uzak olduğu için insanlar seslerini, mesajlarını bağırarak dahi duyuramıyorlar. Bir el ateş ediliyor, karşı köydeki taraf mesajı alıyor, vadinin diğer tarafına çağrı bu yöntemle ulaştırılıyor. Temel de öyle yapıyor. Bir el ateş ediyor, Fadime mesajı alıyor ve fındıklıkta buluşuyorlar. Günler böyle güzellikle geçerken Temel’in kadim dostlarından İdris askerden gelmiş. Ertesi gün Temel’le karşılaşmış. Bakmış ki Temel’in morali bozuk. Dayanamamış, sormuş:

  • Ula Temel ne oldu sana? Mutlu sonla noktalayamadınız mı? Ne iyi anlaşıyordunuz. Temel, “Bildiğin gibi değil” demiş ve eklemiş:

 

  • Öyle, bir el ateş ediyordum, geliyordu. Fındıklıkta buluşuyorduk. Av mevsimi geldi, Fadime kötü yola düştü.

 

Bol keseden saçılan kavramlar biraz eşelendiğinde altından Amerika’nın sırıtan suratı görünmektedir. Emperyalizm çağında, hangi niyetle olursa olsun Amerika’yı keşfetmeden “barış”, “demokrasi” ve “özgürlük” vaat edenlerin peşinden gitmenin sonu trajiktir.

Emperyalizm yeni dünya düzenine karşı oluşabilecek her türlü bilinci ve direnci zayıflatmak, mümkünse daha doğmadan kırmak ve muhalefeti gölgesinde tutmak için elinden geleni yapıyor. “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nı programına alan ve “Özgürlükçü Demokrasi”yi benimseyen Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki (CHP) eksen kayması ve HDP’nin yeni muhalefet modeli olarak “akademik” çevrelerce pohpohlanması bir tesadüfden daha öte anlamlar taşıyor.

Demokrasi, özgürlük ve barış bir uluslaşma, laikleşme ve yurttaşlaşma meselesidir. En büyük yanılsama ise sistem içi çözümlerle sistem değişikliğinin sağlanabileceği düşüncesidir.

Türkiye’yi bombalarla ve kaos planıyla yeniden dizayn etmeye çalışan emperyalizm her şeye muktedir değildir. AKP ve Erdoğan, emperyalizmle ve bölücülükle birleşerek değil antiemperyalizm, laiklik ve vatanseverlik bayraklarını cesurca dalgalandırılarak yıkılır.

 

KAYNAKÇA:

  • Kırmızı Beyaz Dergisi, Sayı 26
  • Kırmızı Beyaz Dergisi, Sayı 39
  • Kırmızı Beyaz Dergisi, Sayı 42
  • Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 217
  • Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 251
  • Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı 139
  • Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, Belge Yayınları, 1975
  • Yıldız Silier, Özgürlük Yanılsaması, Yordam Kitap, 2010
  • Mehmet Ulusoy, Ulusal Devrim ve Küresel Karşı Devrim, Kaynak Yayınları, 2011
  • Jürgen Elsasser, Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır, Kaynak Yayınları, 2013

Paylaş: