Ana Sayfa Türk Devrimi CİHAN SAVAŞI VE TÜRK DEVRİMİ

CİHAN SAVAŞI VE TÜRK DEVRİMİ

1095

Doğu PERİNÇEK
(TEORİ DERGİSİ, ARALIK 2001)
CİHAN SAVAŞI ve TÜRK DEVRİMİ

I. GİRİŞ

Başlıca tezler

Bu yazıda şu tezler işlenecektir:

1. Birinci Dünya Savaşı, her iki blokta yer alan emperyalist devletler açısından da paylaşım savaşıydı. 2. Savaşın başlıca nedeni, Osmanlı Devleti topraklarının paylaşılmasıydı. 3. Savaş, Osmanlı Devleti (Türkiye) açısından vatan savunmasıydı. 4. Türkiye, bu savaşın dışında kalamazdı. 5. Türkiye’yi paylaşmak için anlaşmalar yapan İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası’na karşı, ülkemiz kaçınılmaz olarak Almanya ile ittifak yapmak durumundaydı. 6. Almanya da Türkiye’yi denetim altına almak ve sömürgeleştirmek istiyordu. 7. Osmanlı devletinin, savaşta Almanya ile ittifak yapması kaçınılmazdı; ancak hükümet, Alman güdümüne bağlanmakla ve zamanlamadaki yanlışlarıyla ciddî hatalar yaptı. 8. Vatan savunması, millî politikaların uygulanmasını zorunlu kıldı. 9. Kurtuluş Savaşımız, Birinci Dünya Savaşı’nın devamıdır. Aslında Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı 1914 yılında başladı, 1922’de zaferle ve devrimle sonuçlandı. 10. Millî devrimle, askerî başarının şartlarını yarattık. 11. Kurtuluş Savaşı Cumhuriyet’i getirmedi; tersine Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı’nı kazandı.

II. BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE TÜRKİYE

Paylaşım savaşı

Birinci Dünya Savaşı, emperyalist bir paylaşım savaşıydı. Savaş, bilindiği gibi politikanın devamıdır. Birinci Dünya Savaşı, her iki taraf açısından emperyalist politikanın devamı olarak yürütüldü. Her iki taraf da, emperyalist devletlerden oluşuyordu ve emperyalist çıkarların peşindeydi. Bu doğaları nedeniyle Almanya-Avusturya ittifakı olsun; İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri olsun yağma savaşı veriyorlardı.
Almanya, birliğini daha 1871’de gerçekleştirmişti; hızla sanayileşerek rakiplerine yetişmişti; paylaşım sofrasına yeni oturmuştu. Oysa sömürgeler esas olarak paylaşılmıştı. Almanya arkadan yetişen genç kapitalist devlet olarak sömürgelerin yeniden paylaşılmasını talep ediyordu. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri ise, hem varolan sömürgelerini Almanya’ya karşı korumak istiyorlardı, hem de Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda anlaşmışlardı.

Emperyalist devletlerin savaştaki amaçlarını somut olarak inceleyecek olursak:
Almanya, İngiltere ve Fransa’nın sömürgelerini ele geçirmek, Rusya’dan Ukrayna’yı, Polonya’yı ve Baltık ülkelerini koparmak peşindeydi. Berlin’in hedefleri arasında, Türkiye üzerinde denetim kurmak ve Bağdat demiryoluyla uzandığı Ortadoğu’da İngiltere’nin ayağını kaydırarak kendi hâkimiyetini kurmak da vardı.

İngiltere’nin başlıca amacı yükselen Alman emperyalizmini bertaraf etmek, Mısır’daki üstünlüğünü sağlamlaştırmak ve Ortadoğu’nun petrol bölgeleri ile Filistin’i Osmanlı devletinden almaktı.

Fransa da, İngiltere’ye benzer konumdaydı; Almanya’nın önünü kesmek yanında petrol bölgelerine hâkim olmak için savaşıyordu.

Çarlık Rusyası’nın başlıca amacı, Boğazlar’ı ve İstanbul’u ele geçirerek Akdeniz’e inmek; Osmanlı devletinin paylaşılmasından arslan payını kaparak aynı zamanda Doğu Anadolu’yu topraklarına katmak ve Avusturya Macaristan’ın elindeki Galiçya’yı almaktı.

Savaş sırasında, Avrupa’nın sosyalist partileri arasında iki politika ortaya çıktı. Kautsky, Plehanov gibi İkinci Enternasyonal’e hâkim olan “sosyal emperyalistler”, kendi emperyalist devletlerinin savaş politikalarını desteklediler. Lenin’le birlikte hareket eden az sayıda sosyalist parti ve grup ise, her iki emperyalist kampın paylaşım savaşı yürüttüğünü saptayarak, emperyalistler arasında tercihte bulunmadılar; yalnızca Türkiye gibi Ezilen Dünya ülkelerinin vatan savunması için yürüttükleri savaşları desteklediler.

Lenin ve arkadaşları, 1789–1871 döneminde mili devletlerin kurulmasına yol açan savaşlar ile 1914’te başlayan emperyalist paylaşım savaşını dikkatle birbirinden ayırdılar. Millî savaşlar, feodal mutlakıyete karşıydı veya yabancı başlanın yıkılması içindi; bu nedenle milli burjuvazinin ilericiliğini temsil ediyordu. Bu savaşlar, haklıydı ve anavatan savunması kapsamındaydı; çünkü feodalizmin yıkılmasına ve milletlerin oluşmasına hizmet etmişlerdi.1 Paylaşım savaşı ise, tam tersine Türkiye, İran, Çin gibi Ezilen Dünya ülkelerini sömürgeleştirme politikasının eseriydi ve milletleşme sürecinin önünü kesiyordu.

1 Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, 3. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Temmuz 1992, s. 99.

Savaşın başlıca nedeni: Osmanlı topraklarının paylaşılması

Birinci paylaşım savaşının odağında, Osmanlı devleti bulunuyordu. Irak petrolleri, Ortadoğu ve Boğazlar, başlıca çatışma konusuydu. Osmanlı devleti, 1838 İngiliz Ticaret Sözleşmesi’nden beri sömürgeleşme sürecine girmişti. 1910’lara gelindiği zaman, Ezilen Dünya’da devleti olan üç ülke kalmıştı: Osmanlı devleti, İran ve Çin. Bu ülkeler de, sömürgeleşme tehdidiyle karşı karşıya idiler.2

Osmanlı devletinin parçalanması ve paylaşılması, denebilir ki, Birinci Dünya Savaşı’nın bir numaralı gündemiydi. Savaşın nedenlerini tahlil eden yazılara baktığımız zaman, hep Osmanlı topraklarının vurgulandığı görülmektedir. Örneğin Lenin ve Stalin gibi devrimci önderler, savaşın amacını, hep “Türkiye’nin yağmalanması”, “Türkiye’nin paylaşılması”, ‘Türkiye’nin boyunduruk altına alınması”, “Türkiye gibi bağımsız ülkelerin ortadan kaldırılması”, “Türkiye’nin işgali” saptamalarıyla açıkladılar.3

Helferich’in Der Weltkrieg (Dünya Savaşı) başlıklı kitabında belirttiği gibi, bu savaş, Osmanlı devleti için, “varlık yokluk savaşı” idi.4

Nitekim Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Osmanlı devleti parçalandı ve işgale uğradı. Komünist Enternasyonal, 5 Mart 1920 günü Türkiye’nin karşılaştığı durumu şöyle özetliyordu:

“Türkiye’yi bekleyen şey, tamamen parçalanma; Türkiye halkını bekleyen ise, Yahudi kavminin kaderi, yani kendi toprağı olmayan bir halka dönüşmektir.”5

Tehlike açıktı; Savaşın sonunda ateşkes yapıldığı zaman, devleti olmayan halklar konumuna düşürülmüştük.

Türkiye anavatan savunması için savaştı

Türkiye’nin dünyadaki konumu, savaştaki rolünü de belirlemişti. Türkiye, emperyalist bir ülke değil, Ezilen Dünya ülkesiydi; bu nedenle anavatanı savunmak, boyunduruk altına düşmemek, işgale uğramamak, devletsiz kalmamak için savaşıyordu. Örneğin Lenin, 1915 yılında, “İran ya da Çin’in Rusya ya da İngiltere’ye karşı, Türkiye’nin Almanya ya da Rusya’ya karşı, Arnavutluk’un Avusturya ya da İtalya’ya karşı” savaşının, “anavatan savunması” olarak kabul

2 Bu konuda bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim–4 Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, 1. basım, İstanbul, Kasım 1999; s. 21 vd; Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları. 3. basım. Kaynak Yayınları, İstanbul, Temmuz 1992, s. 93 vd. 3 Doğu Perinçek. Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, 3. basım. Kaynak Yayınları. İstanbul. Temmuz 1992. s. 93 vd. 4 K. Helferich, Der Weltkrieg, s. 53’ten aktaran E.E. Adamof (derleyen). Çarlık Belgelerinde Anadolu’nun Paylaşılması, dördüncü basım. Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 2001. s. 73 vd. 5 “Komünist Enternasyonal”in Balkan ve Tuna Ülkeleri Proletaryasına. Bulgaristan. Romanya, Sırbistan ve Türkiye Komünist Fanilerine mesajı”, Komintern Belgelerinde Türkiye-4 Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi. Aydınlık Yayınları, İstanbul, 197?. s. 30.

edilmesi gerektiğini belirtiyordu.6 “Her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin; ezen, köleci, soyguncu ‘büyük’ devlete karşı kazanacağı zaferi sevgi ile karşılar”dı.7

Bu tahlil ışığında Lenin ve arkadaşları, savaş boyunca Çarlık Rusyası İngiltere ve Fransa’ya sürekli olarak, “Türkiye’yi yağmalamaktan vazgeçin”, “Türkiye topraklarından çıkın” çağrıları yaptılar.8

Zamanın devrimcileri, Lenin’ler, Türkiye’yi savunurken; çok ilginçtir, Türkiye’nin Mazlumlar Dünyası’nda yer aldığını görmeyen Haydarhânov adlı bir Müslüman, hem de Bakû Doğu Halkları Kongresi’nde, Türkiye’nin de emperyalist amaçlar için savaştığını söyleyebiliyordu:

“Bir yoldaş, Türkiye’nin kendisini savunmak amacıyla savaşa girdiğini, Alman emperyalizminin elleri arasında bir araç olmadığını ve emperyalist eğilimler taşımadığını söyledi. Yoldaşlar, bu söylenenler gerçeğe uygun değil. Türkiye’nin güçlü emperyalist emelleri vardı. O, Avrupalı emperyalistlerin kelimenin tam anlamıyla aleti durumundaydı. Eğer Türkiye emperyalistler tarafından ve fetihlerde bulunmak için bu savaşa sürüklenmeseydi, Avrupa’lı emperyalistler çalışkan Türk köylülüğünü paylaşmaya kalkışmazlardı.”9

Görüldüğü gibi, Türkiye’nin Ezilen Dünya ülkesi olduğunu saptamayanlar, en sonunda, Avrupalı emperyalistlerin Türkiye’yi paylaşmasını haklı gösteren konumlara düşebiliyorlardı. Bugün de öyle değil mi?

III. OSMANLI DEVLETİ SAVAŞIN DIŞINDA KALABİLİR MİYDİ?

Farklı görüşler

Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi, tartışmalı bir konudur.

Mustafa Kemal Atatürk, Yusuf Akçura gibi savaşın sebebini ve Türkiye’nin konumunu doğru tahlil eden devrimciler, Osmanlı devletinin savaş dışında kalabilmesinin mümkün olmadığını saptayabilmişlerdir.

İngiliz işbirlikçisi Liberaller, İttihatçı düşmanı Şeriatçılar ile Falih Rıfkı gibi günün koşullarını derinlemesine ele almayanlar ise, savaş dışında kalma imkânının bulunduğu görüşünü savunmuşlardır. Bir kısım ilerici yazarımız ise, Falih Rıfkı’nın Atatürk’ten yanlış yorumlayarak aktardıklarını dikkatle incelemeksizin, savaş dışında kalabileceğimiz görüşüne katılmışlardır.

6 Lenin in “Oportünizm ve İkinci Enternasyonal’in Çöküşü” başlıklı ünlü yazısında yer alan ilgili bölüm için bkz. Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, 3. basım. Kaynak Yayınları. İstanbul, Temmuz. 1992. s. 99. 7 Lenin, Sosyalizm ve Savaş, s. 13. 8 Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, 3. basım. Kaynak Yayınları, İstanbul, Temmuz 1992, s. 109 vd. 9 Birinci Doğu Halkları Kurultayı, 3, basım, Kaynak Yayınları, İstanbul. Şubat 1999, s. 87 vd.

Atatürk’ün ve devrimcilerin görüşü: Savaşın dışında kalamazdık

Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı devleti açısından kâğıt üzerinde üç seçenek vardı:

— Savaşa İtilaf Devletleri’nin yanında girmek, — Merkezî Devletlerce birlikte savaşmak, — Savaşın dışında, tarafsız kalmak.

Öncelikle son seçenek üzerinde duralım. Aslında tartışmayı tek bir soruyla kestirip atmak mümkündür: Osmanlı devleti, kendi topraklarının paylaşılması için çıkan bir savaşta tarafsız kalabilir miydi?

Bu sorunun cevabım zamanın somut koşullan içinde ve somut seçeneklerini masaya yatırarak vermek gerekir.

Savaşın iki tarafı vardı. Bu taraflardan hem İtilaf Devletleri, hem de Merkez Devletleri Osmanlı mirasından pay koparmak istiyordu. Savaşa katılan beş büyük devletin hepsi de, emperyalistti ve son tahlilde Osmanlı devletinin düşmanıydı. Ancak Çarlık Rusyası’ndan gelen tehdit, “daha yakın ve daha acil”di.10

Savaşın bütün tarafları bilmekteydi ki, savaşın şu veya bu aşamasında Çarlık Rusyası İstanbul’u ele geçirmek için saldırıya geçecekti.11

Batılı büyük devletler ve Çarlık Rusyası, Osmanlı devletini paylaşmak içki, 1908’de Reval’den başlayarak gizli antlaşmalar yapmışlardı.12

Bu nedenle Osmanlı devletinin, saldırıya uğraması kaçınılmazdı. Bu tehdidi Atatürk, Ali Fuat Paşa’nın (Cebesoy) aktardığına göre, şöyle saptamıştı: “Harb Avrupa cephelerinde stabilize olur olmaz İngiltere ile Rusya, Osmanlı ülkesi üzerinde iki önemli rakip olduğundan, her ikisi de bu topraklara büyük kuvvetlerle saldırıya başlayacaklardı. Rakibinden daha fazla parça koparabilmek için, İngiltere’nin Hindistan bölümünü emniyette bulundurmak hususundaki endişeleri göz önüne alınırsa, ne yapıp edip Ruslardan daha fazla bir kuvveti Osmanlı ülkesine göndereceklerdir.”13

Atatürk’ün saptadığı gibi, İngiltere ve Rusya’nın Osmanlı devletine saldırmalarının nedeni, “rakibinden daha fazla parça koparmaktır. Osmanlı devleti Almanya’nın yanında savaşa girse de girmese de, bu “parçaların koparılması” harekâtıyla yüz yüze gelecekti. Tehdit öncelikle ve yakıcı olarak Çarlık Rusyası’ndan geliyordu. Rus ordusunun İstanbul Boğazı’na çıkartma için yaptığı hazırlıklar tamamlanmıştı bile. Boğazlar’ı işgal komisyonu 14 Ocak 1914 tarihinde St. Petersburg’ta kurulmuş ve 8 Şubat günü işe başlamıştı. 23 Mart’ta onaylanan plana göre, Kırım ve Ukrayna’da bulunan 7. ve 8. kolordulara, Boğazlar’ı işgal görevi verilmiş, bu harekât için gerekli nakliye ve savaş filoları belirlenmişti.

10 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, c. 3, kısım 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. baskı. Ankara 1983, s. 268. 11 Balkan Harbi’nden başlayarak Çarlık Rusyası’nın Boğazlar’ı ele geçirme tasarı ve çabaları konusunda bkz. Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990, s. 171 vd. 12 Gizli Antlaşmalar için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim–4 Kurtuluş Savası’nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, 1. basım, İstanbul, Kasım 1999; s. 23 vd. 13 Atatürk’ten Alî Fuat Paşa aktarıyor. Bkz. Ali Fuat Cebesoy, “Misakı Millî Yayınlanmamış Belge”, Kavram dergisi, “Ulusalcılık” içinde, Ankara, Ocak 1998, s. 96 vd.

Osmanlı hükümetinin bütün kaygı ve telaşı, Rus saldırısına karşı koyabilmekti. Bu amaçla iki modern zırhlının alınması için İngiltere ile sözleşme yapılmış, Sultan Osman ve Reşadiye adı verilen bu zırhlıların bedeli olan 7,5 milyon altın peşin olarak ödenmişti. İngiltere, Temmuzda hazır olan gemileri teslim etmiyordu. 2 Ağustos 1914 günü yapılacak bayrak töreninden iki saat önce, İngiltere gemilere elkoyduğunu resmen açıkladı ve 7,5 milyon altını da geri vermedi. Kazım Karabekir, bu gemilerin bir tarafsızlık antlaşmasıyla Osmanlı devletine verilmesi durumunda, Almanlarla ittifaka ve Alman savaş gemilerine gerek kalmayacağı görüşündedir.14 Atatürk de, biraz ilerde göreceğimiz gibi, Osmanlı devletinin Almanya tarafında savaşa girmesinin nedenlerini açıklarken, İngilizlerin bu tutumuna da değinir. İngiltere’den gemileri alamayan Osmanlı devleti, iki Alman zırhlısının Boğazlar’dan geçmesini nimet saymıştı. Böylece Rus saldırısına karşı Osmanlı donanması güçlendirilmiş oluyordu.

Osmanlı yöneticileri, bu arada İtilaf devletleriyle ittifak kurmak için çeşitli girişimlerde bulundular. Talat Paşa, Rus Çan II. Nikola ve Hariciye Nazın Sazonov ile görüşmek için Mayıs 1914’te Kırım’a gidiyor, Sazonov Talat Paşa’nın ittifak önerisini alaylı bir şekilde gülerek karşılıyordu.15 Bahriye Nazın Cemal Paşa, 20 Temmuz 1914 günü Fransızlarla görüşüyor, Cavit Bey ise, İngilizlerle görüşme imkanları arıyordu. Ancak bütün kapılar, Osmanlı yöneticilerinin yüzüne kapatılmış, Osmanlı devletinin İtilaf Devletleri’yle anlaşma ve hatta birlikte savaşa girme girişimleri sonuçsuz kalmıştı. Bu durumda Osmanlı devleti, “istiklâlini kurtarma, varlığını koruma” sorunuyla karşı karşıya idi. Bunu ancak Merkezî Devletler’le ittifak ederek yapabilirdi.16

Birinci Dünya Savaşı arifesinde Türkiye’nin önündeki seçenekleri, Alman Başbakan Yardımcısı Helferich’de, tek bir cümleyle ortaya koymuştur. “Türkiye ya kendini imhaya karar vermiş kuvvetlere karşı savaşmakta olan Merkezi Hükümetleri katılmak ya da ellerini bağlayarak kendi akıbetine karar verilmesini beklemek şıklarından birini seçmek zorundaydı.”17

İşte Atatürk de, somut seçeneklerden hareket ettiği içindir ki, Osmanlı devletinin savaşa girmekten kaçınmasının imkânsız olduğunu, dört ayrı yerde kesin bir dille saptamıştır. Öte yandan yalnız ABD’li General Harbord’a verdiği 24 Eylül 1919 tarihli muhtırada, ilk bakışta savaşa katılmama seçeneğinin bulunduğunu da içeren bir ifade kullanmıştır:

“Eğer harbe katılmamış olsaydık veya hiç değilse katıldığımız halde kuvvetlerimizi haris emeller uğrunda harcayacağımıza, akıllıca, hâlihazırdaki sınırlar dâhilinde topraklarımızı müdafaa etmek üzere kulanmış olsaydık, durumumuz hâlâ mağlup insanlarınki olmakla beraber, şimdiki vaziyetten farklı olacaktı.”18

Dikkat edilirse burada Mustafa Kemal, her iki varsayımın da “mağlubiyetle” sonuçlanacağını kabul etmektedir. Peki, savaşa katılmaksızın yenilmek mümkün müdür? Buradan da anlaşılıyor ki, Mustafa Kemal’in tahlilinde “savaşa katılmama” seçeneği dahi, bir sonraki aşamada yenilgiyi içermektedir. Çünkü Osmanlı devletinin daha sonra paylaşılmak üzere

14 Aktaran: M. Tanju Akad, “Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girdik? “, Popüler Tarih, sayı 6. Kasım 2000, s. 47. 15 Akdes Nimet Kurat, age, s. 222. 16 Cemil Bilsel. Lozan, I, Sosyal Yayınlar, tıpkı basım, İstanbul 1998, s. 127 vd, 184 vd, 186, 188 vd, 229. 17 K. Heiferich, Der Weltkrieg, s. 53’ten aktaran E.E. Adamof (derleyen). Çarlık Belgelerinde Anadolu’nun Paylaşılması, dördüncü basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 2001. s. 73 vd. Aynı alıntı, başka bir çeviriyle Cemil Bilsel’in Lozan kitabında da yer alıyor. Bkz. c.I, s. 188. 18 Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 4, s. 112.

saldırıya uğrayacağı bilinmektedir. Böylece Mustafa Kemal’in Harbord’a Muhtırası’ndaki savaş dışı kalma seçeneği, bir süre sonra savaşma zorunluluğuna dönüşmektedir. Atatürk, bu zorunluluğu, yabancıların yüzüne de söylemiştir, İngiliz, Fransız ve İtalyan siyasî ve askerî ricalinden şahsiyetlere anlattığım kendisi belirtmektedir.19
Kaldı ki Mustafa Kemal, Harbord’a Muhtıra’dan 16 gün sonra Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya yolladığı resmî yazıda, savaş dışı kalma imkânının olmadığını çok açık bir dille ve kanıtlarıyla dile getirmiştir.

Atatürk’ün Osmanlı devletinin savaşa katılmak zorunda olduğunu saptadığı dört ayrı açıklaması, tarihleri ve yerleriyle şunlardır:

— 10 Ekim 1919 günü Sivas’tan Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya yolladığı yazısında.
— 29 Şubat 1920’de Ankara’dan Talat Paşa’ya yolladığı mektubunda.
— 24 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü Meclis kürsüsünden anlattığı siyasal raporunda.
— 24 Nisan 1921 günü Ankara’da Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yayımlanan görüşmesinde.
Tarih sırasıyla aktarıyoruz.

Atatürk, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya 10 Ekim 1919 günlü yazısında, Birinci Dünya Savaşı’na girmekten başka bir seçeneğimizin bulunmadığını, çok esaslı bir durum tahlili yaparak anlatır:

“Umumi Harbe katılmamak elbette son derece arzuya değer idi. Fakat buna maddi imkân mevcut değildi. Çünkü katılmamak, silahlı bir tarafsızlığı, yani Boğazlar’ın kapalı bulundurulmasını icap ettiriyordu. Halbuki vatanımızın coğrafi mevkii, İstanbul’un stratejik vaziyeti, Rusların İtilaf hükümetleri yanında yer almış olması, bizim seyirci kalmamıza asla müsait değildi. Bundan başka, silahlı bir tarafsızlığın devam ettirilmesi için paramız, silahımız, sanayimiz, kısacası lazım olan vasıtalarımız mevcut değildi. İtilaf devletlerinin, bilhassa İngilizlerin para vermemesinden vazgeçelim, gemilerimizi zapt ve milletin dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği İnşaat-ı Bahriye’ye ait yedi milyon liramızı da gasp eylemeleri ve İtilaf devletlerinin harp ilanı ile beraber bizim harbe girmemizden daha dört ay evvel tamamen Osmanlı hükümeti zararına bir Ermenistan cumhuriyeti teşkiline karar verdiklerini ilan eylemiş olmaları ve hatta Bolşeviklerin yayınladığı gizli antlaşmalardan anlaşıldığına göre, İstanbul’un Çarlık Rusyası’na vaat edilmiş olması, harbe İtilaf devletleri aleyhine girmekliğin kaçınılması imkânsız olduğunu gösterir açık delillerdendir. Bir de İngiltere ve Fransa’nın, kendisine İstanbul’u vaat ettikleri Rusya dururken, uğursuz Balkan Harbi’nden sonra hiçbir askeri kıymet ve milli mevcudiyet atfeylemedikleri milletimizi, kendilerine iltihak eylemeyi farzetsek bile, tercih edeceğini tasavvur eylemek elbette doğru olamaz. Harbe girmekliğimizi bir cinayet kabul etmek ve koca bir milleri dört beş kişinin oyuncağı olacak derekede saymak, fikrimizce lehimizde bir fayda sağlamak şöyle dursun, bilakis düşük Ferit Paşa’nın Paris’te Avrupa’dan merhamet dilenmek hastalıklı fikirleriyle ortaya koyduğu alçakça beyanatına Klemanso’nun vermiş olduğu hakarete bulaştırılmış cevabın mazallah bir kere daha işitilmesine sebep olabilir. Dolayısıyle merdane bir surette

19 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 3, s, 24 vd; c.6, s, 411.

hakikati söylemek ve kahramanca harp eden bu koca milletin, mağlubiyetin zaruri neticelerine katlanmakla beraber, hareketinin cinayet görülmesini ve bu yüzden ithamım ve cezalandırılmasını kabul etmemek en sağlam ve en hayırlı bir prensip kabul olunabilir. (…) Harbi Umumi’ye girmek ve girmemek veyahut girmek zarureti karşısında zamanını seçmek hususunda başka görüşler dahi vardır. Buradaki görüşler, düşman bakış açısına cevap olmak üzere lüzumlu görülmüştür.”20

Atatürk, aynı görüşleri 29 Şubat 1920 günü Talat Paşa.’ya mektubunda da belirtti:

“Ben, müdafaa ettiğim prensipler arasında Harbi Umumi’ye girmenin zaruri olduğunu ve harbe girdikten sonra Alman grubuna dâhil olmanın yine zaruri olduğunu ve bundan dolayı harp mesulü aramak mantıksız olduğunu, genel olarak Kanuni Esasi hükümlerine aykırı hareket edilmiş ise, bu şekilde hareket eden kabineleri meydana çıkarmak ve haklarında kanuni hükümleri tatbik etmek için Mütareke’den evvel, Balkan Harbi’nden ve Mütareke’den bugüne kadar, iktidar mevkiine geçen kabineleri nazarı dikkate almak lazım geleceğini ifade ediyorum. İşbu görüşlerimi benden Harbi Umumi’yi ilan eden kabine ve Harbi Umumi’ye girme ve Alman taraftarlığı aleyhinde resmen beyanatta bulunmamı talep etmiş olan hükümete karşı resmen, görüşlerimi, sebeplerini söyleyerek müdafaa ettim. Yabancılarla dahi münasebetlerimde aynı görüşlerin müdafaasını lüzumlu gördüm…”21

Atatürk, Meclis’in açılışının hemen ertesi günü, 24 Nisan 1920’de Meclis kürsüsünden yaptığı tarihî önemdeki konuşmasında da, savaş dışında tarafsız kalma imkânının bulunmadığını, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya yolladığı yazıyı aktararak belirtti.22 10 Ekim 1920 tarihli bu yazının ilgili bölümlerini yukarıya almıştık.

Atatürk, savaşa girmemizin ve Almanların tarafında saf tutmamızın kaçınılmaz olduğunu, 24 Nisan 1921 günü Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yayımlanan görüşmede de açıklamıştır:

“…benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım.

“Meselâ: Harb-i umumî yerküre üzerinde patladığı zaman coğrafî vaziyet, tarihî vakalar ve siyasî dengelerin zorlamaları karşısında tarafsızlığı muhafazanın imkânsızlığı yüzünden Almanların bulunduğu zümreye dâhil olduk; Almanlarla dost olduk. Almanlar memleketimize, ordumuza ve hükümetimize kadar girdiler: Bunların hepsini hoşgördük; fakat Almanlardan bazıları haysiyet ve istiklâlimizi zedeleyen vaz u tavır almağa başladıkları dakikadan en evvel ve hemen, hiçbir kayıt ve şarta bakmaksızın ruhan ve hatta fiilen isyan ettim. (…) İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan siyasî ve askerî ricalinden bazılarıyle vuku bulan münasebet ve görüşmelerimde daima samimiyetle bu fikirleri söylüyor ve diyordum ki: ‘Harbe girmek ve harbe girdikten sonra müttefikler zümresine dahil olmak bizim için zarurî di. Çünkü tarafsız bırakmazdınız… Çar Rusyası sizin tarafınızda idi.”23
Görüldüğü gibi Atatürk, dört belgenin dördünde de kesin bir dil kullanmaktadır. Savaşa katılmanın zorunlu olduğu konusunda hiçbir tereddüdü yoktur; kesin bir kanıya sahiptir. Ayrıca bu görüşün Milli Kuvvetler tarafından açıkça ve mertçe savunulmasını da

20 Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 4, s. 254. 21 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 6. Kaynak Yayınları, 1. basım, İstanbul. Kasım 2000. s. 411. 22 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, l, s. 39. Aynı konuşma Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 7’de de bulunuyor. 23 Atatürk’ ün Söylev ve Demeçleri, 3, s. 24 vd.

istemektedir. Dahası Atatürk, bu açık ve kesin tutumu, yalnız hakikat adına değil, siyaset adına, başka deyişle Kurtuluş Savaşımızı başarmak için de gerekli görmektedir.

Atatürk, bu dört yazı ve konuşmasından anlaşılacağı gibi, Osmanlı devletinin savaşa girişinin zorunlu olduğunu, yalnız belli bir gruba değil, bütün taraflara ve kamuoyuna söylemiştir. Atatürk’ün görüşlerini açıkça belirttiği muhatapları şunlardır:

— İstanbul hükümetine (Harbiya Nazırı’na yazısı),
— Eski İttihat Terakki Partisi hükümeti yetkililerine (Talat Paşa’ya mektubu),
— Büyük Millet Meclisi üyelerine (Meclisteki 24 Nisan 1920 konuşması),
— Kamuoyuna (24 Nisan 1921 tarihli Hâkimiyeti Milliye’de yayımlanan görüşme),
— İngiliz, Fransız, İtalyan siyasî ve askerî ricalinin yüzlerine (Talat Paşa’ya mektubunda ve Hâkimiyeti Milliye’de yayımlanan görüşmesinde kendisi belirtiyor).

Birinci Dünya Savaşı’na katılmamızı kaçınılmaz gören, yalnız Atatürk değildir. Kemalist Devrim’in önemli teorisyenlerinden Yusuf Akçura da, Türkiye’nin savaşta tarafsız kalmak diye bir seçeneğinin bulunmadığı kanısındadır. Çünkü Akçura’ya göre, savaşın konularından biri, Osmanlı devletinin kendisiydi. Rusya, kaçınılmaz olarak Osmanlı topraklarına saldıracak ve İstanbul’u alacaktı. Bu koşullarda, Türkiye eninde sonunda İtilaf devletlerine karşı savaşma zorunluluğuyla karşı karşıya gelecekti.24
Yusuf Hikmet Bayur da, İnkılâp Tarihi adlı kapsamlı eserinde, Rusya’da gelen tehdidin “daha yakın ve daha acil” olduğunu saptamış, Almanya’nın yenilgisini geciktirmenin hayatî önemine değinmiştir. Bayur, savaşa elden geldiğince geç katılmak ve elden geldiğince az yıpranmak gerekirdi görüşünü savunarak, aslında savaş dışı kalınamayacağını saptayanlardandır.25

Atatürk’e göre savaşa girmemizi zorunlu kılan nedenler

Atatürk, Osmanlı devletinin savaşa girmekten kaçınmasının imkânsız olduğunu, durum değerlendirmesi yaparak, bütün nedenleri ve kanıtlarıyla ortaya koymaktadır. Bu nedenler, hem soyut ve genel olarak belirtilmiştir, hem de somut örneklerle açılmıştır. Atatürk’ün soyut olarak sıraladığı nedenler dört maddede toplanabilir:

— Silahlı tarafsızlık için gerekli vasıtaların bulunmayışı,
— Türkiye’nin coğrafî mevkii,
— Tarihî vakalar,
— Siyasal dengeler,

Atatürk, yaptığı tahlilde, öncelikle, Türkiye’nin savaşa girmese bile Boğazları kapamak zorunda olduğunu saptamıştır. Bu nedenle tarafsız kalmak isteyen bir Türkiye de silahlı olmak

24 Yusuf Akçura, “Osmanlı devleti umumi harpte tarafsız kalabilir miydi”, Türk Tarih Encümeni Mecmuası, 1 Haziran 1928. Bu yazı Ahmet Hazerfen tarafından eski Türkçe yazıdan Latin harfli yazıya çevrildi ve Teori dergisinin elinizdeki sayısında yer alıyor. 25 Yusuf Hikmet Bayur, age, s. 268 vd.

zorundaydı. Çünkü Boğazlar’ı silahsız olarak kapalı tutmak mümkün değildi. Kapatılan Boğazlar, kaçınılmaz olarak silahla açılmak istenecekti. O zaman Türkiye, Boğazlar’ı hangi vasıtalarla, hangi maddi imkânlarla savunacaktı. Tarafsız Türkiye, düşmansız kalamıyordu; savaşın şu veya bu aşamasında Boğazlar zorlanacaktı. O zaman da tarafsızlık bir işe yaramayacak, tersine Türkiye’nin kendisini para, silah, sanayi ve araçlarla destekleyecek müttefike ihtiyacı olacaktı.

Atatürk’ün Türkiye’nin coğrafî mevkiine ilişkin somut kanıtı İstanbul’un stratejik vaziyetiydi. “Tarihî vakalar” kapsamında sayılabilecek nedenler arasında şunlar sayılıyordu:

— İstanbul’un gizli antlaşmalarla Çarlık Rusyası’na verilmiş olması,
— İtilaf devletlerinin bir Ermeni cumhuriyeti oluşturma kararları,
— İngilizlerin daha dört ay önce 7 milyon lirayı gaspetmeleri (Osmanlı devletinin İngiliz tezgâhlarına ısmarladığı modern savaş gemilerine İngiltere elkoymuş ve yapılan ödemeleri de gaspetmişti).

Atatürk’ün “Siyasî dengeler”e ilişkin nedenleri ise üç madde halinde toplanabilir:

— İtilaf devletlerinin Türkiye’ye düşmanlıkları,
— İngiltere ve Fransa’nın Rusya’yı Türkiye’ye tercih etmiş olmaları,
— Rusların İtilaf devletlerinin yanında olması,
— Almanya’nın İtilaf devletlerine karşı savaşıyor olması.

Atatürk’ün Sofya’dan yazdığı mektuplar üzerine yanlış yorumlar

Celal Bayar, sekiz ciltlik Ben de Yazdım başlıklı kitabında, Birinci Dünya Savaşı’na giriş gibi çok önemli bir konuyu, Atatürk’ten dikkatli dinlemediği birkaç anıyla ve yine Atatürk’ün içeriğini bilmediği veya okuduğu halde iyi anlayamadığı iki mektubuyla geçiştirmiştir. Meseleyi nesnel olgular zemininde tartışmak yerine, Atatürk’e ait olduğunu sandığı görüşü zikretmekle yetinmiştir.26

Celal Bayar’dan günümüzün bazı Atatürkçülerine kadar, Birinci Dünya Savaşı konusundaki yanılgıların kaynağı, Atatürk’ün iki mektubu ve hatıralarında geçen bazı değerlendirmelerin yanlış yorumlanmasıdır.

Atatürk, Osmanlı devletinin savaşa girişinin arifesinde, 1914 yılı Eylül ve Ekimi’nde, Sofya’dan Tevfik Rüştü Aras’a ve Salih Bozok’a yazdığı mektuplarda, Almanya’nın zorluklarına değinmiş ve bu ülkenin zaferinden “kesinlikle emin olmadığını” belirtmiştir.

Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ün kendisine yazdığı 17 sayfalık mektubun bazı sayfalarını bir gazete yazarına verdiğini, kendisinde kalan sayfaları ise Mütareke döneminde yaktığını belirtmektedir. Aras’ın gazeteci dostuna verdiği sayfalardan bazı bölümler, 19 Kasım 1918 tarihli Minber gazetesinde yayınlanmıştır. Bu eksik haliyle Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin birinci cildinde yer alan 17 Eylül 1914 tarihli mektubun Savaş’a ilişkin bölümü şöyle başlıyor:

“Hangi tarafın galip geleceğine dair fikri kanaatimi söylemekten sakınırım. Nazik ve mühim bir devre içinde bulunduğumuza şüphe yoktur.”

26 Celal Bayar, Ben de Yazdım, I, Baha Matbaası, İstanbul 1965, s. 117 vd.

Atatürk, daha sonra Almanların ilk saldırılarda elde ettikleri hızlı başarılardan sonra Fransa cephesinde geri çekildiklerini, ayrıca Avusturya ile birlikte Rus cephesinde karşılaştıkları sorunlara dikkat çektikten sonra şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Ve böyle mekik gibi bir doğuya bir batıya gide gele Alman ordusunun hali ne olur?

“Aziz kardeşim, Hürriyetin İlanı günlerinde bilmem nerede nutuk çekmeye kalkışıp da iki şaklak üzerine kürsüden inen ve niye indin sorusuna karşı “Ne… Şaklak ettiler ya! Demek iş bitti” diyen ağanın hali olmaz mı?”27
Tevfik Rüştü Aras, Celal Bayar’a yazdığı mektuptan anlaşılacağı üzere, mektubun bazı bölümlerinin Minber gazetesinde yayımlandığını bilmemektedir. Aras, Atatürk’ün kendisinden savaşa karışmamızı önlemek için girişimlerde bulunmasını istediğini belirtmektedir.28

Atatürk, Sofya’dan, Tevfık Rüştü Aras’a yazdıklarının hemen sonrasında Salih Bozok’a yolladığı mektupta da, Almanların başarısından kesinlikle emin olmadığını daha açık bir dille belirtmiştir:

“Biz hedefimizi tayin etmeden umumi seferberlik ilan ettik. Bu çok tehlikelidir. Çünkü başımızı bir tarafa mı, yoksa birçok tarafa mı vuracağız? Malum değildir. Koskoca bir orduyu uzun müddet hareketsiz, elde atıl bir vaziyette bulundurmak da zordur. Dolayısıyle sen de düşünecek olursan, vaziyetin ne kadar vahim olduğunu anlayabilirsin.

“Almanların vaziyeti hakkında askeri görüşe gelince: Ben Almanların bu harpte muzaffer olacaklarına katiyen emin değilim.”

Atatürk, bu kuşkusunu belirtikten sonra, tıpkı Tevfik Rüştü Aras’a yazdığı mektuptaki gibi, Almanların iki cephedeki savaşına değinmekte ve bir kez daha aynı sonuca varmaktadır:

“Bu şekilde zikzakvari hareket edecek olan bir ordunun akibeti pek feci vahim olacağından, ben bu harbin neticesinden emin olamıyorum.”

Almanların zaferinden emin olmadığını belirten Atatürk, aynı mektupta savaşın yaklaştığını da görmekte ve son satırlarında, “Millet ve memleketimin büyük bir mücadeleye hazırlandığı bir sırada herhangi bir kıtanın başında bulunmak” için Harbiye Nezareti’ne bir yazı yazdığını belirtmektedir.29

Atatürk, Sofya’da Ataşemiliter iken yaptığı bu değerlendirmeye, 1926 yılında Falih Rıfkı Atay’a hatıralarını anlatırken de değinmiştir:

“Osmanlı ordusunda hemen seferberlik yapılması bile incelemeye değer bir mesele iken, Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’de, hâlâ nasıl cereyan etmiş olduğunu öğrenemediğim bir hadise üzerine harbe girdiğinden şikâyetçi idim. O zaman şikâyetlerim herkesçe ne kadar zamansız görülmüştü. Çünkü, ben yalnız şikâyetçi olduğumu söylemiyordum. Almanlar ve Almanlarla beraber bulunanlar mağlup olacaklardır, diyordum. Ve bu sözlerim hakikaten çok

27 Atatürk’ün Bütün Eserleri, I, s. 201. 28 Celal Bayar, age, s. 118 ve 119. 29 Atatürk’ün Bütün Eserleri, I, s. 207. Bu mektubun Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinden önce yazıldığı dikkate alınırsa, 1914 yılı Eylül sonu veya Ekim ayında gönderildiği anlaşılıyor.

uygunsuz bir zamana tesadüf ediyordu: Çünkü, Alman küvetleri büyük ve dev gibi adımlarla Paris üzerine yürümekteydiler. Bütün Alman müttefiklerinin ve Türkiye’yi bilerek veya bilmeyerek aldatmak için çenelerini işletenlerin, isabetli bir iş yapmaktan doğan neşe ile sermest oldukları günlerde, bir Sofya Ataşemiliteri çıkıyor, İstanbul’a bazı kişilere sayfalar dolusu mütalaalar yazarak, yanlış bir iş yapıldığından söz ediyor, bu adam mecnun değil de nedir?

“Sonunda, dev gibi adımlarla ilerleyen Alman kuvvetlerinin Paris önünde uğradıkları akıbet herkesin malumu.
“Bütün memleketin bence açık bir felâkete atılmış olduğunu gördükten ve bütün Türk ordusunun bu muhakkak felâkete ne olursa olsun engel olmak için kanını dökmeye hazırlanmasından başka çare kalmadığını anladıktan sonra, benim hâlâ Sofya’da ‘kordiplomatik’ içinde rahat salon hayatı geçirmekliğime imkân olabilir miydi?”30

Atatürk, Osmanlı Devleti’nin savaşa girdiği günlerde, 6 Kasım 1914 günü Başkumandanlık Vekâleti Genelkurmay Başkanı Yarbay İsmail Hakkı Bey’e “gizli ve özel” mektubunda ise, artık biricik düşüncesinin savaştan yüzakıyla çıkmak olduğu görülür:

“Başlanılan büyük işten, Osmanlı milletinin yüzü gülerek çıkması ve ordumuzun Balkan Harbi’nde yüzüne sürülen namus lekelerinin silinmesi mesut zamanının gelmesini bekleyerek gözlerinizden öperim kardeşim. “31

Atatürk’ün Sofya’dan yazdığı iki mektup ve 1926 yılında Falih Rıfkı Atay’a anlattığı hatıraları, birbirlerini tutmaktadır. Bu üç metinin incelenmesinden şu gerçekler saptanabilir:

Bir: Atatürk, 1914 Eylül, Ekim aylarında, yani Osmanlı devletinin savaşa girmek üzere olduğu günlerde, Almanların savaşı kazanacağından kesinlikle emin değildir, hatta Almanların iki cephede savaşmalarından kaynaklanan büyük zorluklarına dikkat çekmektedir. Hatta Atatürk’ün Almanların mağlup olacağı yönünde bir kanıya sahip olduğu görülmektedir.

İki: Atatürk, Osmanlı devletinin hedefini tayin etmeden ve bir savaş stratejisi belirlemeden genel seferberlik ilan etmesini tehlikeli bulmaktadır.

Üç: Atatürk, bütün bunlara rağmen, savaşın kapıda olduğunu görmekte, bunun için ülkenin ve milletin savaşa hazırlanması gereğine dikkat çekmekte ve kendisi de cephe görevi istemektedir.

Atatürk’ün Sofya’dan yazdığı mektuplar ve 1926 yılında anlattıkları konusunda, Tevfik Rüştü Aras, Celal Bayar ve Falih Rıfkı Atay’ın yapağı yorumlar, Atatürk’ün savaşa ilişkin görüş ve tutumunu yansıtmıyor. Çünkü bu yorumlar; birincisi, Atatürk’ün bu konuda defalarca yaptığı değerlendirmelerden habersiz olarak dile getirilmiştir. Böyle ciddi görevler yapmış ve Atatürk’ün çok yakınında bulunmuş şahsiyetlerin Atatürk’ün bu konuda yayımlanmış görüşlerini bilmedikleri ve araştırmamış oldukları görülüyor.

İkincisi bu yorumları yapanların, yorumladıkları belgeyi dahi dikkatle incelememiş oldukları anlaşılıyor. Osmanlı devletinin Almanların yanında savaşa katılmasının zorunlu olması ile savaşa girmenin zamanlaması gibi taktik konuları birbirine karıştırıyorlar.

30 Atatürk’ ün Bütün Eserleri, 3, s. 57 vd. 31 Atatürk’ün Bütün Eserleri, I, s, 205,

Savaşa girmeyebilirdik görüşü

Osmanlı devletinin savaşın dışında kalmasını mümkün görenler iki grupta toplanabilir.

Birinci grubu, İngiliz işbirlikçisi liberaller ve ittihatçı düşmanı Şeriatçılar oluşturuyor. 19. yüzyıl sonlarından beri ittifak halinde olan bu güçler, Dünya Savaşı yenilgisinden sonra, İttihatçı düşmanlıklarını İttihatçıları yargılama aşamasına vardırmışlar ve bu konuda da İtilaf emperyalistleri ile işbirliği halinde olmuşlardır. Bu işbirlikçi kesim, savaş felaketinin sorumluluğunu, İtilaf devletlerinin ağzıyla, İttihatçıların omuzlarına yıkmaktaydılar. Savaş dışında kalmanın mümkün olduğu tezleri, bu tutumlarıyla da bağlantılıydı. Paris Barış Konferansına Fransız zırhlısıyla giden Damat Ferit Paşa, savaşın sorumlusu olarak emperyalistleri mahkum etmek yerine, “İhtilal komitesi sergerdeleri” dediği İttihat Terakki önderlerini suçlamıştır.32

Özellikle Dünya Savaşı yenilgisinden sonra herkesin önünde iki seçenek bulunuyordu:

Ya İtilaf devletlerinin Osmanlı devletini paylaşmak için hareket ettikleri gerçeğini kabul edecektiniz, o zaman Türkiye için kendisini silahla savunmak dışında bir çözüm kalmıyordu.

Veya İtilaf devletlerinin Türkiye’yi paylaşmak gibi bir girişimlerinin olmadığı varsayımından hareket edecektiniz ki, bu durumda İttihat Terakki yönetiminin Türkiye’yi savaşa sokması, ağır bir cürüm oluyordu, İtilaf ve Hürriyet Cemiyeti yöneticileri ve yandaşları, ezeli düşmanları İttihatçılara karşı suçlamalarını, özellikle Birinci Dünya Savaşı’na girme eylemine dayandırdılar. Şeriatçı güçler de, o zamanın ilericiliğini temsil eden İttihatçılara karşı kindar bir düşmanlık içindeydiler. Savaşa girilmesini, o zamandan beri bir İttihatçı cinayeti olarak görmüşlerdir.33

Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı’na girmemesini ve tarafsız kalmasını mümkün görenlerin bir kesimi ise, Kemalisttir. Osmanlı devletinin savaş dışı kalmasını mümkün görenlerin fikir babası olduğu için, Falih Rıfkı Atay’dan başlayabiliriz. Atay, 1969 yılında yayımlanan Çankaya kitabında şunları yazabilmiştir:
“Artık bütün belgeler elimizdedir. Bu belgelerden anlaşılıyor ki, bizim için Birinci Dünya Harbi’ne girmek, İkinci Dünya Harbi’ne katılmamak kadar kolaydı.”34

Hangi belgeymiş, hangi kaynakmış, 586 sayfalık Çankaya kitabında böyle bir belge yok. Kaldı ki, koskoca paylaşım savaşı gerçeğini “belgelerden” mi öğreneceğiz?

Savaşın nedenleri konusunda Mustafa Kemal’den hiçbir şey öğrenmediği anlaşılan Atay, Talat Paşa’nın hatıralarını okuyunca uyanmış ve şunları yazmış:
“Daha bir iki ay beklemiş olsaydık, iki taraf da bizi el üstünde tutacaktı. Düyun-u Umumiye’yi, demiryollarını idaremize soksak büyük gelir sağlayacaktık. Acaba niçin böyle yapmadık? Almanya ve müttefiklerinin mutlak zafer kazanacağını hesap edenler sorumlu hükümeti inandırmışlar mıydı? (…)
32 Cemil Bilsel, Lozan, I, s. 223 vd. 33 Şeriatçı görüşe bir örnek olarak bkz. Mahmut R. Kademoğlu. Akit gazetesi, 3 Aralık 1999. 34 Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaa, İstanbul 1969, s. 119–120
13
“Eğer harbe girilmeseydi (…) şimdi dünya petrol kaynaklarının pek önemli kısmını bağrında tutan bu zengin bölgeler devletimizin sınırları içinde bulunacaktı?

“Harp sürdükçe büyük devletler zayıflayacakları için kapitülasyonlardan ve her türlü yabancı baskı ve kontrol şartlarından kurtulacaktık.”35

Savaş, zaten o “petrol kaynakları için” yürütülüyordu? Osmanlı harbe girmeyince, o petrol kaynakları ödül olarak ona mı bırakılacaktı?

Falih Rıfkı, kapitülasyonların savaş arifesinde 8 Eylül 1914 günü kaldırıldığını bile unutmuş gözüküyor.
“Harp sürdükçe büyük devletler zayıflayacaklar”mış. Atatürk, herhalde bu yüzeysel görüşleri bildiği için, İtilaf devletlerinin Osmanlı devletinin tarafsız kalışını “seyretmeyeceklerini” ve mutlaka savaş açacaklarını saptıyordu.
Peki o büyük devletlerden, örneğin Rusya’nın hiç aklı yok muydu, savaşın belli bir anında Boğazlar’ı açmak için Türkiye’ye yüklenmek zorunda kalmayacak mıydı?

En ilginci, Falih Rıfkı’nın “Enver yerine Mustafa Kemal Harbiye Nazırı olsaydı, Birinci Dünya Harbi’ne girmezdik. Batmazdık. Büyük bir devlet olarak kalırdık” diye yazabilmiş olmasıdır.36 Oysa Mustafa Kemal’in kendisi, o zamanki durumu tahlil ederek Almanya’nın yanında savaşa katılmanın zorunlu olduğunu ısrarla belirtmiştir. Hem de Almanya’nın yenilgisini önceden gördüğü halde. Çünkü Mustafa Kemal, Türkiye’nin İtilaf devletleri ile ittifak imkânının bulunmadığını biliyordu.

Falih Rıfkı’nın Atatürk’ün görüşlerini incelemeksizin ve kendisine anlattıklarını da yanlış yorumlayarak ileri sürdüğü iddialar, denebilir ki bir hurafe haline gelmiştir. Kemalist yönetimin bir kesim önder ve yazarının konuyu araştırmaksızın ve tartışmaksızın bu hurafeyi tekrarladıkları görülüyor; bazıları ise bulanık ve ikircikli görüşler açıklamışlardır.

Birinci Dünya Savaşı’nı yaşadıkları halde, İsmet İnönü, Celal Bayar Tevfik Rüştü Aras gibi, Kemalist yönetimin ileri gelenlerinin bile, şu veya bu ölçüde yanlış veya ikircikli veya çelişkili bir tutuma düştüklerine yukarda değinmiştik.

En ilginci İnönü’dür. Lozan’daki İsmet Paşa ile kırk yıl sonra hatıralarını anlatan İnönü, karşıt görüşlerdedir. İsmet Paşa, Lozan’da, savaşa girmemizin sorumluluğunu Rusya, İngiltere ve Fransa’ya yüklemiştir ki, doğrusu da budur.37 Bu tavır, aslında savaşa girmek zorunda kaldığımız tezini de içermekteydi. Ancak İtilaf emperyalistleri ile Lozan’da çarpışırken bu doğru görüşü savunan İsmet Paşa, yıllar sonra hatıralarını anlatırken, o açıklık ve kesinlikte değildir. Hatıralarının Alman İttifakı bölümünde, haklı olarak Almanya’nın emperyalist emelleri ve bu emellerin Alman komutanların davranışlarındaki yansımalarını uzun uzun anlatmış, fakat Türkiye’nin savaşa girme zorunluluğu konusunda bir kurmay subaydan beklenen tartışmayı yapmamıştır. Dahası, Sabahattin Selek’in kaynak göstermeden yaptığı bir

35 Falih Rıfkı Alay, Çankaya, s. 120.122. 36 Falih Rıfkı Alay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, Cumhuriyet kitapları, İstanbul. Mayıs 1999,s. 6 vd. 37 İsmet İnönü, Hatıralar, I, Bilgi Yayınevi, s. 153 vd.

alıntıya göre, İnönü “Benim kanaatime göre Birinci Dünya Savaşı’na girmemek de mümkündü. Harbe girmekle olandan daha beter ne olacaktı?” demiştir.38

Yine Cemil Bilsel, Osmanlı devletinin, bağımsızlığını ve varlığını kurtarmak için, Almanya’nın yanında savaşa girmesini “zorunlu” gördükten sonra, aynı kitapta 60 sayfa sonra “tarafsız kalmanın da mümkün” olduğunu öne sürmüş ve Atatürk’ün bu konudaki tutumunu yeterince incelemeden “Atatürk olsa, tarafsız kalırdı” yargısına varmıştır.39
1960 sonrası tarihçi ve yazarlarımız arasında da, savaş dışı kalınabıleceği görüşünde olanlar vardır.

Sabahattin Selek, savaşın yenilgiyle sonuçlanmasından hareketle, “Almanlarla beraber savaşa girmenin yanlış olduğu ispatlanmıştır”40 yargısına varmıştır. Bu, çok yüzeysel bir değerlendirmedir. Çünkü “Savaştan kaçınılabileceği” varsayımına dayanmaktadır. Oysa Sabahattin Selek’in kendisi, “savaşa girmemek mümkündü” başlığından sonra şu başlıkları atmıştır: “Türkiye’de yabancı nüfuz bölgeleri”, “Türkiye’nin taksimi”, “Boğazlar’ı Rusya’ya bırakan gizli anlaşmalar”, “İtalyan çıkarları için yapılan gizli anlaşma”, “İngiliz-Fransız gizli anlaşması”, “Yunan emelleri”41 Yabancı nüfuz bölgelerine ayrılmış, gizli anlaşmalarla taksim edilmiş bir Türkiye, nasıl savaşın dışında kalabilecekti? Sabahattin Selek’te bu sorunun cevabı yoktur.

Oysa Osmanlı devletinin savaşın dışında kalması mümkün değildi. İtilaf Devletleri’yle birlikte savaşma girişimleri de başarısız kalmıştı ve başarısız kalmaya da mahkumdu. Osmanlı devleti, imparatorlukların parçalandığı ve ulusal devletlerin kurulduğu bir dönemin talihsizliğini yaşıyordu. Bu koşullarda, Osmanlı devletinin önünde, savaştan mümkün olan en küçük faturayla çıkmaktan başka bir baiarı olasılığı bulunmuyordu.

Doğan Avcıoğlu, Sabahattin Selek’ten daha ihtiyatlıdır. “Savaştan kaçınılabilir miydi” sorusuna, “bu nokta bilinmez” diye cevap vermektedir, ikircikli olmakla birlikte, Doğan Avcıoğlu, aslında savaşa girmenin kaçınılmaz olduğunu farketmiş görünüyor, “İstemeden savaşa girilebilir, fakat pekâlâ ölçülü bir savunma içinde kalınabilirdi” diyor.42

İlber Ortaylı da bir televizyon programında, Osmanlı devletinin savaş dışında kalabileceğini savundu.43
Zeki Sarman ise, Genel Savaşa “görünürde başka bir nedeni yokken maceracı bir tarzda girildiği” kanısındadır.44

38 Kaynak göstermeden aktaran Sabahattin Selek, Milli Mücadele, Ağaoğlu Yayınevi, İstanbul Kasım 1969, s. 5. 39 Cemil Bilsel, age, s. 127 vd., s. 188 vd. 40 Sabahattin Selek, Milli Mücadele, Ağaoğlu Yayınevi, İstanbul, Kasım 1969, s. 5. 41 Sabahattin Selek, aynı eser, s. 8 vd. 42 Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, I, Tekin Tayınevi, İstanbul 1977, s. 59. 43 Ceviz Kabuğu programında Ermeni sorunu tartışması, Kanal 6, 2000. 44 Zeki Sarınan, Kurtuluş Savaşı’nda İkili İktidar, Kaynak yayınları, İstanbul, Mayıs 2000, s. 17.

IV. HÜKÜMETİN SAVAŞTAKİ STRATEJİK VE TAKTİK HATALARI

Sorular birbirine karıştırılıyor

Savaşta tarafsız kalınabilir miydi sorusu ile savaşta hangi strateji ve taktikler (politikalar) izlenmeliydi sorusu birbirine karıştırılmıştır. Savaştan kaçınılabileceği görüşünde olanlar, bu iddialarını hükümetin Alman güdümüne girmesiyle veya strateji ve taktik hatalarıyla kanıtlamaya çalışmışlardır. Oysa İttihat Terakki hükümetinin savaşa girmedeki zamanlama hatası ve savaşta izlenen maceracı politikalar, savaşta tarafsız kalmanın mümkün olduğu tezini kanıtlamaz. Yine, Osmanlı devletinin savaştan yenilgiyle çıkmış olması da, savaşta tarafsız kalınabilirdi görüşünü ispatlamaz.

Yukarda da tartışıldığı ve saptandığı gibi, savaş dışında kalmak, Osmanlı devletinin elinde değildi. Böyle bir seçenek yoktu. Osmanlı devleti, paylaşmanın konusu olduğu için, kaçınılmaz olarak, başta Çarlık Rusyası olmak üzere İtilaf Devletlerinin saldırısına uğrayacaktı. Osmanlı hükümetinin tarafsızlığını ilan etmesi, bu saldırıyı önleyemezdi; olsa olsa saldırının zamanını erteleyebilirdi. Dolayısıyla sorun, bir bakıma savaşta ilk kimin vuracağı ve ne zaman vuracağı sorunuydu. Savaşın arifesinde işbaşında bulunan hükümet, öncelikle bu şartlara göre strateji ve politika belirlemek zorundaydı. Daha önemlisi, hükümet savaşta millî politika izleyebilir, Almanya’nın emperyalist çıkarlarına göre belirlediği strateji ve taktiklere bağlanmayabilirdi. Şimdi bu konuları ele alacağız.
İttihat Terakki hükümetinin savaşta yaptığı hatalar iki grupta toplanabilir. Hataların bir kısmı, stratejiktir; doğrudan doğruya savaşta ulaşılmak istenen hedeflerle ilgilidir. Bir kısım hatalar ise, taktik düzlemdedir. Bunlar, savaşa girişteki zamanlamaya ve izlenen politikalara ilişkin yanlışlardır.

Hataları, program ve strateji düzleminden taktik düzleme uzanan bir sırayla ele alacağız.

Program ve stratejideki temel hata

İmparatorluklar çağının sonuna gelinmişti. Kapitalizmin devrimci çağında, başka deyişle emperyalizm öncesi aşamasında, 1789–1871 döneminde Batı’da millî devletler kurulmuştu. 20. yüzyıla girildiği zaman, Avrupa’da üç imparatorluk kalmıştı: Çarlık Rusyası, AvusturyaMacaristan ve Osmanlı devleti. Bu imparatorlukların dağılması ve yerlerine milli devletlerin kurulması kaçınılmazdı. Bu süreci Mustafa Kemal, genç bir subayken görmüştü. Daha 1905– 1906 yıllarında, Beyrut’ta arkadaş çevresiyle yaptığı toplantılarda, “Dava, yıkılmak üzere bulunan bir İmparatorluktan, önce bir Türk Devleti çıkarmaktır” diyordu. Selanik’e gittikten sonra da, 1907 yılında, Osmanlı devletinin yıkıntılarından milli bir devletin doğacağını daha 1907 yılında arkadaşlarına açıklamıştı. Osmanlı devletinin tasfiyesi, büyük devletlere bırakılmamalıydı. Bunun yerine Türk çoğunluğun yaşadığı topraklarda kendimiz milli bir devlet kurmalıydık. O zaman millî sınırların savunulması mümkün olacaktı.

Atatürk, bu stratejik saptamadan hareketle, “Biliyorum, diyordu. İleriyi görmek istemeyenler, imparatorluktan toprak fedakârlığı yapılmasını hoş karşılamayacaklar, hatta bizi ihanetle suçlayanlar olacaktır. Biz buna rağmen, görüşlerimizin Meşrutiyet sonrası için bir program haline getirilmesini sağlamalı ve onu gerek Merkezi Umumîde [İttihat Terakki Cemiyeti’nin Genel Merkez Yönetimi] gerekse arkadaşlar arasında şiddetle savunmalıyız.”45

45 Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, s. 108, 114 vd. Atatürk’ün 1907 yılından bu yana savunduğu millî devlet projesi konusunda bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-4 Kurtuluş Savaşanda Kürt Politikası, s. 57 vd.

Atatürk’ün, millî devlet projesini 1908 Devrimi’nden sonra daha da geliştirip tutarlılaştırdığını, Birinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde, 1913 yılında Sofya’dan arkadaşı Ah Fuat Bey’e (Cebesoy) yazdıklarından öğreniyoruz:
“Memleketin kaybedilmek üzere olan küçük parçasını feda etmeyeceğim diye en büyük parçasını hesapsızlık ve bilgisizlik yüzünden feda eden idarecilerimiz bir de mevki ve şöhret peşindeki hırsızlar yüzünden ne hale geldiğimiz açıktır. (…) Yüzyıllardan beri Hıristiyan teb’asından çektiklerimiz henüz bitmeden, birbirine zıt olan Panislâmizm ve Panturan hayalleri icat edilerek bunlarla, zaten güç olan durumumuz büsbütün karıştırılmaktadır. Milliyetçilik dünya yüzünde o kadar gelişti ki, emin olabilirsiniz bir millet çoğunluğuna dayanmayan devletlerin dağılması kaçınılmaz görülüyor. (…) Gelecekte hiçbir duygusallığa aldanmadan kesin kararımız, Türk çoğunluğun çizdiği hudut hem dış siyasetimizin hem de savunmamızın temel taşı olmalıdır.”46

Görüldüğü gibi, 20. yüzyılın başındaki Osmanlı devletinde iki program çarpışıyordu: Birisi Osmanlı devletini meşrutiyetle yenileyerek devam ettirme programıydı. Diğeri de Mustafa Kemal’in ulusal devlet programıydı. Her iki programı savunanlar da zamanın devrimci örgütü olan İttihat Terakki Cemiyeti içinde bulunuyorlardı. Ancak Cemiyete hâkim olanlar, Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Osmanlı devletini devam ettirmenin ötesinde, Panislamist ve Panturanist hayallerle genişletme amacına bağlanmışlardı. Mustafa Kemal’in programı ise, ancak Osmanlı devletini sürdürme programının iflasının pratikte anlaşılmasından sonra tarihin gündemine gelecekti.

Bu iki programdan iki ayrı hedef, iki ayrı strateji kaynaklanıyordu, işte bu farklı program ve stratejiler, Atatürk ile İttihat Terakki liderlerinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki farklı tutumlarını da belirlemiştir. Aradaki fark, savaşa girmenin kaçınılmazlığı konusunda değildir. Çünkü böyle bir seçenek yoktur. Her iki programın sahipleri de, İtilaf devletlerinin Osmanlı devletini paylaşma girişimine karşı koyma tutumunu benimsiyorlardı. Atatürk, bu direnişi, en sonunda Türklerin çoğunlukta olduğu topraklan kurtarma stratejisiyle yürütmekten yanaydı. Bu nedenle savaşın arifesinde hedef belirlenmeden genel seferberlik ilanını eleştirmişti.47 Enver Paşalar ise, Osmanlı imparatorluğunu genişleterek sürdürme çılgınlığına kapılmışlardı.

Alman güdümü

İki farklı tutum, kendisini Alman emperyalizmine karşı tavırda da gösteriyordu. Millî devlet programını savunan Atatürk, Almanya’nın Türkiye’yi sömürgeleştirme emelini de saptayabiliyordu. Enver Paşalar ise, bu tehdidi göremezden gelmek zorundaydılar. Çünkü Panislamist ve Panturanist çılgınlığa ancak Alman emperyalizminin kolunda girişebilirlerdi.

Çok büyük derstir; Osmanlı’yı genişleterek sürdürme sevdasına kapılanlar, savaş kazanılsa bile, en sonunda Osmanlı devletini Almanya’nın sömürgesi haline getirmekten başka bir yere varamayacaklardı.

İttihat ve Terakki liderlerinin Osmanlı devletini ve ordusunu Alman güdümüne sokmaları, görüldüğü gibi, program ve stratejiye ilişkin temel hatanın sonucuydu. Enver Paşa’nın yayılma siyaseti gerçekçi olmadığı için, ister istemez

46 Atatürk’ten aktaran Ali Fuat Cebesoy, “Misakı Millî Yayınlanmamış Belge”, Kavram dergisi, “Ulusalcılık” içinde, Ankara, Ocak 1998. s. 95. Ayşe Sanalp’ten alarak yayımlayan: Gürbüz D.Tüfekçi. 47 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 1, s. 207 ve 3, s. 57.

Almanya’ya teslimiyet siyasetine dönüşmüştü. Almanya’nın Osmanlı topraklarını sömürgeleştirme siyaseti, Osmanlı hükümetini teslim almıştı.

Almanya’nın Anadolu ve Mezopotamya’yı sömürgeleştirme amacını, önce bizzat Alman emperyalizminin sözcülerinden Paul Rohrbach’ın ağzından dinleyelim:

“Her taraftan haris komşularla çevrilmiş Türkiye, tercihan, Doğu’da toprak menfaatleri olmayan bir devlete dayanmak gereğindedir. Bu devlet Almanya’dır. Bize gelince, Türkiye’nin ortadan kalkmasıyla büyük zarar göreceğiz. Eğer Rusya ve İngiltere, Türkiye’nin başlıca mirasçıları olurlarsa, her iki devletin gücünün de bu yolla önemli derecede gelişeceği apaçıktır. Türkiye bize de önemli bir parçanın düşeceği şekilde paylaşılsa bile, bizim için sınırsız güçlükler söz konusudur; zira İngiltere, Rusya ve bir bakıma da Fransa ve İtalya, gerek denizden ve karadan, gerekse her iki yönden kendi paylarına düşen toprağı savunma ve işgal imkânına sahip olacaklardır.

“Bize gelince, Doğu ile doğrudan doğruya hiçbir bağa sahip değiliz. Bir Alman Anadolusu, yahut bir Alman Mezopotamyası, ancak İngiltere ve Fransa, bugünkü siyasî düşünce ve amaçlarından vazgeçmek zorunda kalırsa, yani eğer Cihan Harbi, Alman menfaatleri yönünde sonuçlandığı takdirde gerçekleşebilecektir.”48

Alman emperyalizmi de görmektedir ki, öncelikle Türkiye’nin İngiltere, Fransa ve Rusya’ya kaptırılmaması gerekiyordu. Almanya, savaş yoluyla İtilaf devletlerinin bu amaçlarına engel olduktan sonra, “Alman Anadolusu” ve “Alman Mezopotamyası”nın gerçekleşmesi mümkün olacaktı.

Atatürk gibi devrimciler açısından ise, sorun, savaşa kaçınılmaz olarak Almanya ile birlikte katılarak İtilaf devletleri emperyalizminden gelen tehdidi göğüslerken, Alman emperyalizminin güdümüne girmemekti. Almanya, günün koşullarında Türkiye için, düşmanlarını dengeleyecek bir güç olarak değerlendirilmeliydi, ancak öyle olmadı.
Mustafa Kemal, daha savaşın başından beri “Ordunun kayıtsız şartsız, bütün sırlarıyla, Alman askeri heyetine teslim edilmesine” karşı mücadele etmiştir.49

Atatürk’ün Almanya’ya teslimiyet politikasına eleştirileri, felâket getiren sonuçlar yaşandıkça daha da sertleşti. Bu konuda, 7. Ordu Kumandanı Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal’in, Suriye-Filistin-Irak cephesinden, Harbiye Nazın Enver ve Dahiliye Nazın Talat paşalara yolladığı rapor, bugün bütün okullarda ders olarak okutulması gereken önemdedir.50

Mustafa Kemal, bu raporun son bölümlerini bütünüyle Almanya’nın Osmanlı ülkesi üzerindeki emellerine ayırmıştır. Osmanlı devletinin bir “batağa saplandığı” bütün gerçekliğiyle ortadadır. Bu bataklıkta, Osmanlı devleti Almanya’ya mecbur ve muhtaç hale getirilmiştir. Mustafa Kemal’e göre, “Almanlar bu zaruretten ve harbin uzamasından istifade ederek, bizi müstemleke [sömürge] şekline sokmak ve memleketimizin bütün kaynaklarını kendi ellerine almak siyaseti”ni gütmektedirler. Mustafa Kemal, Alman işbirlikçilerinin lideri

48 Rohrbach, Krieg und die deutsche Politik’ten aktaran Rosa Lıucemburg, “Osmanlı devleti ve Alman emperyalizmi”, Aydınlık, sayı 2, Aralık 1968, s. 141. 49 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 3, s. 19. 50 Rapor, Genelkurmay Askeri Tarih ve Statejik Etüd Başkanlığı (ATAŞE) Atatürk Arşivi’nde Klasör 33, Dosya 12-16/A, F, 19-38’de bulunmaktadır. Tam metni için bkz. Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2, s. 120 vd. Bu raporun tahlili için bkz, Doğu Perinçek, 28 Şubat ve Ordu, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2000, s. 227 vd.

olan Enver Paşa’ya, Almanya’nın izlediği sömürgeleştirme siyasetinin karşısında olduğunu belirtir.51
Mustafa Kemal, Enver ve Talat Paşa’lara raporunda, Almancı siyasetin Almanya karşısında bile itibar getirmediğini örtük biçimde ifade ederek, onlara şu çok önemli ihtiyacı hatırlatır:

“Ve devlet ricalinin bu hususta hiç olmazsa Bulgarlar kadar bağımsız ve kıskanç olmalarını lüzumlu görürüm. Ayrı ve bağımsız olma sebeplerinde kıskanç olduğumuz, Almanlarca gereği gibi anlaşıldığı gün, onların bizi Bulgarlardan daha itibarlı göreceklerine sizi temin ederim.”

Mustafa Kemal, devamla, Almanların her isteğine boyun eğmekle ödenen bedelin devamlı yükseldiğine işaret eder:
“… durmadan fedakârlıkta bulunmak, herhangi bir müttefike ve özellikle Almanlara merhamet ve ihsan telkin etmeyip, belki verdiklerimizden yüz kat fazlasına onları hırslandırır ve teşvik eder. Bugün, Falkenhayn (Alman Mareşali)… Alman çıkarını en fazla düşüneceğini söyleyecek kadar cesaretlidir. Halep’te, Fırat’ta ve Suriye’de Alman siyaseti ve Alman çıkarı ne demek olduğunu ve özellikle bu sözü sarf eden bir Alman Konsolosu olmayıp yüz binlerce Türk’ün kanı için karar vermek mevkiinde bulunan bir kumandan olursa, işin tamamen vatan çıkarlarımıza karşı cereyan edeceğini anlamamak mümkün değildir.”

Almanya’ya Alman çıkarlarını gerçekleştirmesi için, Mehmetçiğin kanını dökme yetkisi verilmiştir.52
Yalnız Atatürk değil, zamanın birçok yurtsever aydın ve subayı da, Alman emperyalizminin Osmanlı devletini sömürgeleştirme amacının farkındaydı.

İnönü, müttefikten gelen tehdidi, hatıralarında, ‘Almanlar Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişlerdi” diye saptar. Bizzat Alman generali Bronsart, savaşın başında birlikte Büyük Karargâh’ta çalıştığı İsmet Bey’e (İnönü), amaçlarının Türkiye olduğunu ağzından kaçırmıştır. Almanların hesapları vardır. Bilhassa Suriye ve Arabistan’da hususi bir politika gütmüşlerdir.53

Savaşa girişteki zamanlama hatası

Alman politikası, daha savaşın başlarında, hatta savaş kararıyla birlikte Osmanlı hükümetini teslim almıştır. Savaşa girme zamanını, Osmanlı devletinin savunma ihtiyaçları değil, Almanya’nın ihtiyacı belirlemiştir.
İngiltere, sömürgelerindeki Müslüman halkları düşünerek, ilk saldırının Osmanlı devletinden gelmesini yeğliyordu. Bu durumda, birçok tarihçi ve askere göre, Osmanlı hükümeti Boğazlar’ı kapalı tutarak Rusya ve İngiltere’yi kendi karşısında kuvvet tutmaya mecbur eder ve saldırının onlardan gelmesini bekleyebilirdi. Barış içinde geçen her gün, Osmanlı devleti için kazançtı. İlk saldırının karşı taraftan gelmesi, Osmanlı devletinin haklı konumunu

51 Atatürk ün Bütün Eserleri, 2, s. 124. 52 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2, s. 124. 53 İnönü, Hatıralar, s. 154 ve 159.

güçlendirecekti. Almanya ise, Boğazlar’ı kapalı tutan bir Türkiye’ye nasıl olsa yardım etmek durumundaydı.54
Atatürk de, savaşa girmekte acele edildiği kanısındadır. Mustafa Kemal, arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında belirttiği gibi, “tedrici bir seferberlik”ten yanaydı ve savaşa mümkün olduğu kadar geç girilmesini istiyordu.55
Atatürk, hatıralarını anlatırken de bu konuya değinmiş ve Osmanlı devletinin “Karadeniz’de “hâlâ nasıl cereyan etmiş olduğunu öğrenemediği bir hadise üzerine harbe girdiğinden şikayetçi” olduğunu belirtmişti.56

“Müttefike” bağımlılıktan kaynaklanan çılgınca yayılma siyaseti

Osmanlı devletinin savaşta izlediği strateji ve politikaları da, önemli ölçüde Almanya belirlemiştir. Böyle olunca, hükümet, vatan savunması ile Almanların emelleri için savaş stratejisi arasında kalmıştır. Bu iki strateji birbiriyle çatıştığı zaman, Alman siyaseti ağır basmış ve felâket kaçınılmaz hale gelmiştir.

Mustafa Kemal, savaşın başlangıç döneminde, Alman stratejisinin değil, vatan savunmasının gerektirdiği askerî stratejiyi şöyle özetlemişti: “Osmanlı orduları kuvvetli ve kudretli kaldığı ve Panislamist ve Panturanist maksatları ile cephelerin genişliğine ve derinliğine dağılmayıp Türk çoğunluğunun bulunduğu hudutları koruyarak, mevzilerde düşmanlarına karşı şiddetli bir mukavemet gösterdiği takdirde, İngiltere ve Rusya devamlı surette doğuya kuvvet ayırıp göndereceklerdir. Bu sayede müttefiklerin Avrupa cepheleri üzerindeki tazyiki azalacaktır.”57
Mustafa Kemal, aynı stratejiyi savaşın sonlarına doğru Irak cephesinden yolladığı 20 Eylül 1917 tarihli raporunda da savundu ve Osmanlı ordularının savaşı, genel bir savunma çizgisinde sürdürmesi gerektiğini vurguladı. Kaybedilen toprakları geri almak değil, durumu korumak esas alınmalıydı. Bu savunma siyaseti, “Memleketimiz dışında bir tek Osmanlı neferi kalmasına tahammül edemez”di.58

Oysa uygulamalar savaşın başından beri tam tersineydi. Kafkasya harekâtları ve İran’ı istila macerası; Kanal Harekâtı’yla Mısır ve Libya’nın fethi; Balkanlar’da Makedonya, Dobruca ve Galiçya’ya asker gönderilmesi; Mısır, Sudan, Trablusgarp, İran ve Hindistan’da İslam halklarını ihtilâl ateşiyle ayaklandırma girişimleri; Türkiye’nin vatan savunma ihtiyacının değil, Alman stratejisinin gerekleriydi.

Daha savaşın başında, “Panturanist ve Panislamist maksatlarla yapılan” Kafkas cephesi taaruzuna Mustafa Kemal karşı idi. Bu harekât, “kuvvetlerimizi dağıtmaktan başka bir işe yaramaz”dı.59

54 Yusuf Hikmet Bayur, age, s. 263, 265, 271 vd. 55 Ali Fuat Cebesoy, “Misakı Millî Yayınlanmamış Belge”, Kavram. Ankara, Ocak 1998, s, 95. 56 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 3, s. 57. 57 Atatürk’ten aktaran: Ali Fuat Cebesoy, “Misakı Millî Yayınlanmamış Belge”, Kavram, Ankara, Ocak 1998, s. 97. 58 Atatürk’ün Bütün Esefleri, 2, s. 120 vd. 59 Atatürk’ten aktaran: Ali Fuat Cebesoy, “Misakı Millî Yayınlanmamış Belge”. Kavram, Ankara. Ocak 1998, s. 95.

Yine Atatürk, hatıralarında, “Kanal Harekâtı aleyhindeki isyanından” söz eder.60

Irak Harekâtı da, Mustafa Kemal’in raporunda belirttiği gibi, millî bir hedefin eseri değildi; amaç, Arabistan’ı Alman idaresi altına almaktı. Yine aynı emeller uğruna Sina cephesinde savunma değil, taarruz harekât yapılmıştı. Mustafa Kemal, maceracı politikalar yüzünden gelinen yeri, bütün çıplaklığıyla Enver Paşa’ların yüzüne vurmuştur:
“Fakat bu halde memleket takviyesi şartı şöyle dursun, memleket tümüyle bizim elimizden çıkarak bir Alman müstemlekesi [sömürgesi] haline girmiş olacaktır. Ve General Falkenhayn, bu maksat için bizim borcumuz olan altınları ve Anadolu’dan getirdiğimiz son Türk kanlarını kullanmış olacaktır.”61

Bütün bu gerçeklerden hareketle, Birinci Dünya Savaşı’nda, İttihat Terakki yöneticilerinin izlediği askerî strateji, “macera” ve “çılgınlık” diye nitelenmiştir.

Doğan Avcıoğlu’na göre, “istemeden savaşa girilebilir, fakat pekâlâ ölçülü bir savunma içinde kalınabilirdi. Oysa Enver Paşa’nın temsil ettiği (…) Türk milliyetçiliği çılgınca bir ölçüsüzlükle, her cephede İngiltere ve Rusya’ya karşı saldırıya geçmişti.”62

Sina Aksin de, İttihat Terakki yöneticilerinin Birinci Dünya Savaşı bilançolarını çıkarırken, “çılgınlık” ve “maceracılık” yargısına varıyor “Belki Osmanlı devleti tarafsız kalamazdı, belki mutlaka I. Cihan Savaşı’na girmek zorundaydı, ama İttihat Terakki’li yöneticiler bu işleri yaparken pek de soğukkanlı muhakeme yapan insanlar gibi davranmamışlardır. Anlayabildiğim kadarıyla Kanal Seferi ve Sarıkamış Muharebesi bir çılgınlıktı. Gücü her bakımdan çok sınırlı olan Osmanlı devletinin kendi cepheleri dışındaki Galiçya, Romanya, Makedonya cephelerine de asker yollaması çok kötü bir hesapsızlıkta. Hadi, bunları da Almanya’dan tam (iktisadî) bağımsızlığı zorla satın almanın bedelleri kabul edelim (Savaş boyunca Almanya ile böyle bir mücadeleye girildi). Enver’in Filistin, Irak cephelerinde koca orduları ihmal edip çökertirken, Turan imparatorluğu hayalleriyle Kafkas ordularını semirtip besleyip Hazer kıyılarına sürmesi, tevil dahi götürmeyecek bir maceracılıktı.”63

Dikkat edilirse, bu bölümde, İttihat Terakki hükümetinin savaştaki stratejik ve taktik hatalarından söz ettik. Hemen belirtelim ki, Enver, Talat ve Cemal Paşalar yönetimi, bütün bu hatalarına rağmen, savaşta emperyalizmin yanında değil, Türkiye tarafında idiler. Nitekim onları en ağır biçimde eleştirmiş olan Mustafa Kemal de, bu gerçeği 1926 yılında anlattığı hatıralarında bir kez daha belirtmiştir. Mustafa Kemal Paşa, savaştan sonra mütareke döneminde İstanbul’da İngiliz emperyalizminin adamı Rahip Frew’a şunları söylediğini anlatır:

“Evet, İttihat Terakki’nin temsilcisi değilim. Fakat müsaadenizle söyleyeyim ki, İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyetin içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu aşağılamalarınıza hak verdirecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”64

60 Atatürk ün Bütün Eserleri, 3, s. 24. 61 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2, s. 124. 62 Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, I, s. 59. 63 Sina Akşin, “Çağdaş Anlamıyla Demokratik Olan İlk Türk Devleti”, Yaba dergisi, sayı 30. Eylül-Ekim 1983, s. 121. 64 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 3, s, 83.

Atatürk’ün bu değerlendirmesine kanlıyoruz. Her siyasal kuvveti, alternatifi ve rakibi olan güçlerle karşılaştırmalı olarak değerlendirmek gerekir. İttihatçıları soldan eleştiren Mustafa Kemal gibi devrimciler vardı, ancak onlar da İttihat Terakki’nin bir kanadı idiler ve o dönemde henüz iktidar seçeneği değillerdi. İttihat ve Terakki’nin savaş yıllarındaki biricik rakibi İngiliz işbirlikçisi Hürriyet ve İtilafçılar idi.

İttihat Terakki yönetimi, dünyadan bakıldığı “zaman da, ağır hataları olan vatanseverler olarak değerlendirilmiştir. Örneğin Komintern kongrelerinde, İttihatçı önderlerin “eski egemen sınıfların ayrıcalıklarından vazgeçmeksizin, Avrupa emperyalizmine karşı direnmeye ve Türkiye’nin bağımsızlığını kurtarmaya çalıştıkları” saptanır.65

Nitekim, Milli Mücadele, Cihan Savaşı’nın kaldığı yerden devam etmiştir. Enver Paşa’nın, savaştan sonraki son macerasında İngilizlerin yanına düşmesi ise ayrı bir konudur.

V. SAVAŞTAN DEVRİME

Kurtuluş Savaşımız Birinci Dünya Savaşı’yla başladı

Birinci Dünya Savaşı’nın Türkiye açısından değerlendirilmesi, 1918 yılı Mütareke koşullarında yapılırsa, eksik ve yanlış olur. Doğru bir bilanço çıkarmak için, 1922 yılından, hatta 1923 ve sonrasından geriye bakmak gerekir. Kurtuluş Savaşımız ve Cumhuriyet Devrimimiz, aslında Birinci Dünya Savaşı’nın devamıdır. Şöyle söylersek de yanlış olmaz: Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi, Birinci Dünya Savaşı’nda başlamıştır. Millî Mücadele’nin hatta Balkan Savaşı’yla başladığı görüşü de tartışılabilir. Çünkü Balkan Savaşı’nda o zaman Türklerin çoğunluk olduğu toprakların bir kısmı da kaybedilmiştir.

Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı’na sürüklendiği dönemde, imparatorlukların yaşatılması imkânı çoktan tükenmişti. 1914’e gelindiği zaman, imparatorluğun parçalanması ve “Türk-Kürt çoğunluğun oturduğu millî hudutlar” dışındaki toprakları kaybetmesi dışında bir seçenek kalmamıştı. İşte onca deneyimden sonra Erzurum, Sivas kongreleri, Amasya Görüşmesi Tutanağı ve Misakı Millî Karan, bu yeni millî devlet çözümünü formülleştirdi ve Kurtuluş Savaşı’yla hayata geçirdi. Hal böyleyken, Falih Rıfkı Atay’ın, “Birinci Dünya Savaşı’na girmeseydik, imparatorluğumuz da yıkılmazdı” diye hayıflanmasında, tarih bilincinin zerresi bulunmamaktadır. Atatürk gibi devrimciler ile Falih Rıfkı gibi zoraki devrimcileri ayıran fark, işte buradadır.

Bu nedenlerle Balkan Savaşları’yla başlayıp Cumhuriyet Devrimimiz’e kadar uzanan bu sürecin belli bir anına bakarak ahkâm kesmenin, gerçeğe ulaşma adına bir yararı yoktur. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı pratiğinin değerlendirilmesi, savaşın öncesi ve sonrası dikkate alınarak yapılmalıdır. Bilimsel sonuçlara varabilmek için, sürecin bir bütün olarak ele alınması gerekiyor.

Birinci evrede yenildik ancak irademizi teslim alamadılar

65 Kurtuluş Savaşı ve Lozan, Komintern Belgelerinde Türkiye–1, yeniden düzenlenmiş 2. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 1993, s. 40.
22

Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı’na girmemesini mümkün görenler, çoğunlukla 1918 yılında yenilgiyle sonuçlanan duruma işaret etmişlerdir. Örneğin İnönü, “daha beter ne olacaktı” diyerek savaş dışında kalınabileceğini düşünmüştür. Oysa burada bir kurmay subaya yakışmayan ciddî bir tahlil hatası vardır, hatta mantık hatası bulunmaktadır.

Mantık hatası vardır; çünkü Osmanlı devleti savaşa girmedi diye düşmanların Osmanlı devletine saldırmayacağı sonucuna varılamaz. Biz savaşa girmesek bile, savaş bize girecekti. Taraflardan birinin savaşa girmemesi, karşı tarafın savaş açmasını önlemek için yeterli olmuyor. Savaş, iki düşman kuvvetin çarpışmasıdır. Savaşa katılmamak için, tek taraflı irade yetmiyor; karşı tarafın iradesinin de barıştan yana olması gerekiyor.
Tahlil hatasına gelince; daha önce irdelendiği üzere, Osmanlı devletinin, Osmanlı ülkesini paylaşmak için yapılan bir savaşın dışında kalması olasılığı yoktu.

Atatürk de, savaşın başında Almanya’nın yenilgisini görmüştü. Sofya’dan Tevfîk Rüştü Aras ve Salih Bozok’a yazdığı mektuplar yanında Falih Rıfkı Atay’a anlattığı hatıraları, Atatürk’ün bu öngörüsünü kanıtlar.

Ancak yine Atatürk, Almanya’nın yenileceğini bildiği halde, savaşa Almanya’nın yanında katılmanın zorunlu olduğunu da tahlil etmiştir. Zamanlama konusu ayrıdır; stratejik ve taktik hatalar da ayrı bir konudur. Yenilgi olasılığının yüksek olmasına rağmen, savaşa katılma mecburiyeti, düşmanın savaşma kararından ileri gelmektedir. Bu durumda tek çare, vatanı savunmak ve bu savunmayı doğru bir stratejinin emrinde doğru taktiklerle yürütmektir. Eğer savaşı yönetenler, yanlış bir strateji ve taktik izliyorlarsa, devrimcinin görevi, yine vatanının bağımsızlığı için savaşmak ve aynı zamanda doğru strateji ve taktikleri de savunmaktır. İşte Mustafa Kemal gibi, İttihat Terakki önderlerinin yanlışlarını gören birçok komutan ve aydın da bu tutumu almışlardır. Yenilginin kaçınılmaz olduğunu gören Mustafa Kemal, o geçici yenilgiden sonrasını düşünmektedir. 1916 yılı sonlarında Bitlis cephesinde savaşırken, Kürt beylerinden birine şu soruyu yöneltmiştir:

“Mehmet Bey, bir gün bu taraflara gelirsem Hazro dağları beni saklar mı?”66

Atatürk, gerekirse Doğu bölgemiz dağlarında verilecek bir gerilla savaşından başlayarak toplanacak millî kuvvetlerle Türkiye’nin bağımsızlığım kazanmayı, daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında düşünmeye başlamıştır. Hem Balkan, hem de Trablusgarp tecrübesini değerlendirerek, gerilla savaşı yoluyla (o zaman Harbi Sagir deniyordu) yeniden düzenli ordular kurulabileceğini biliyordu. En önemlisi, her kararlı devrimci gibi yenilgi kabul etmiyordu.
Atatürk’ün muhtemel bir yenilgi sonrasında savaşı nasıl sürdüreceğimiz planlarından da anlaşılacağı üzere, Birinci Dünya Savaşı, en sonunda savaşın bir evresiydi, savaşın tamamı değildi. Hayat bunu ispatlamıştır.

Türkiye’nin düşmanları, Birinci Dünya Savaşı’nı galibiyetle bitirdiler, birinci raundu aldılar, ama zafer kazanmadılar. Çünkü savaşta zafer, düşmanın iradesini teslim almakla olur. Oysa Türkiye’nin kısa bir moladan sonra tekrar savaşa başlaması, iradenin teslim alınamadığını, Türk Ordusu’nun imha edilmediğini göstermektedir. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı,

66 Silvan Günlüğü, 7 Kasım–24 Aralık 1916’dan aktaran Şevket Beysanoğlu, Atatürk ve Diyarbakır, Diyarbakır 1981, s. 86. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim–4 Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, s. 129 vd.

Kurtuluş Savaşımız’ın yalnızca birinci raundudur. Bir de ikinci raund vardır. Birinci raundda yere yıkıldık, ama hakem daha 10’a kadar saymadan savunma vaziyetimizi aldık ve yumruklarımızı indirmeye başladık.

O nedenle savaşın bütününe bakarken, savaşın birinci aşamasından, daha sonraki aşamaya devrettiğimiz artılar ve eksileri saptamak önemlidir. Savaşçının tutumu budur.

Bilindiği gibi, bütün savaşlar, birbirini izleyen aşamalardan oluşur. Bir vuruşta kazanılmış savaş yoktur. Her savaş, saldırı, savunma ve geri çekilme taktiklerini içeren evrelerden geçer. Ve her savaş, kendi içinde molaları, başka deyişle ateşkesleri de barındırır. “Kurtuluşa kadar savaş” veya “Hep ileri” veya “Durmadan saldırı” gibi sloganlar, çocuksudur, hayata uymaz. Hiçbir ordu durmadan savaşamaz. Nasıl su, hava, ses ve elektrik akımları, dalgalarla ilerlerse, savaş da dalga dalga ilerler, içinde dinlenme dönemlerini barındırır.

31 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile Dörtyol’da İstiklâl Savaşımız’ın ilk kurşunun atıldığı 19 Aralık 1918 tarihi67 arasında topu topu 19 günlük bir mola dönemi vardır. Diyelim ki, İstiklâl Savaşımızı bu ilk kurşundan değil de Doğu cephesinde yeniden başlayan savaşlardan, Güney cephesindeki çarpışmalardan veya Ege’deki ilk silahlı direnişlerden başlatalım, yine aynı gerçekle karşılaşırız; Osmanlı devletinin teslim olması ile savaşın yeniden başlaması arasındaki dinlenme dönemi, bilemediniz birkaç ayı geçmez.

İşte Atatürk’ün kurmay mantığı burada kendini gösterir. Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’nı bir vatan savunması olarak gördüğü için, bilançosunu da daha sonraki aşamaya bıraktığı artılardan ve eksilerden çıkarmıştır. Örneğin General Harbord’a verdiği muhtırada, Birinci Dünya Savaşı’nda izlenen strateji ve taktiği bu açıdan ele alır. Atatürk, 24 Eylül 1919 tarihini taşıyan bu muhtırada, Birinci Dünya Savaşında iki ayrı strateji ve taktiğin çarpıştığını bir kez daha saptamıştır.

Uygulanan yanlış strateji, “kuvvetlerimizi haris emeller uğrunda” harcamıştır.

Uygulanmayan doğru strateji ise, kuvvetlerimizi “halihazırdaki sınırlar dahilinde topraklarımızı müdafaa etmek üzere” akıllıca kullanmayı öngörüyordu.

Mustafa Kemal, General Harbord’a belirttiği gibi, doğru stratejiyi uygulasak bile yenilgiyi kaçınılmaz görüyordu, ama işte şu fark önemlidir “Durumumuz, şimdiki vaziyetten farklı olacaktı.”68

Yenilginin kazanımları

Bu muhakemeden de anlaşılacağı üzere, bütün dava, yenilginin kaçınılmaz olduğu ilk aşamadan, zaferin kaçınılmaz olduğu ikinci aşamaya mümkün olan en büyük kuvvetle ve mümkün olan en elverişli koşullarda ulaşmaktır. Atatürk, daha 1904 yılında 23 yaşında gencecik bir subayken not defterine “maddeyi anlamalı” diye yazmış.69 Onun olağanüstü bir kurmay ve büyük bir devrimci olmasının temelinde, “maddeyi anlamak” vardır. Materyalist kafa, her savaşta, strateji ve taktiği, verili seçenekler ve mümkün olabilenler içinde saptar.

67 İlk kurşun konusunda bkz. Genelkurmay Başkanlığı Harp Dairesinin 1966’da yayımladığı Türk İstiklal Harbi Güney Cephesi, c.IV, s.55; Selahattin Tansel, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı. Türkiye Vakıflar Bankası Kültür Yayını, Ankara 1965 c.I, s,220; Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, I. s. 5. 68 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 4. s. 112. 69 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 1,8, 15.

Savaş, kâğıdın üzerinde veya hayal dünyasında değil, belli bir coğrafyanın üzerinde, belli koşullarda ve belli kuvvette bir düşmana karşı, belli kuvvetlerle verilmektedir. Yine diyalektik materyalist kafa, hatalardan öğrenerek, hatayı bile kazanca dönüştürebilir. Savaşın birinci evresinde yapılan strateji ve taktik hataları, ikinci aşamadaki doğruların gübresi olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’nda ne kadar hatalı strateji ve taktikler uygulanmış olursa olsun, yaptığımız iş anavatan savunmasıydı, devrimci bir eylemdi. Emperyalizme karşı anavatanı savunmak, çağımızın devrimci eylemidir. Bu nedenle bu savaş, aynı zamanda devrimci bir birikim de yaratmıştır. Savaştan yalnız bitkin çıkmadık, savaşın kazandırdıkları da vardı. Bu kazançların en önemlileri şöyle sıralanabilir:

1. Düşmanı eksilttik ve devrimci müttefik kazandık. Çanakkale direnişimizle, Osmanlı devletinin üzerindeki en büyük tehdidi oluşturan Çarlık Rusyası’nın Ekim Devrimi’yle yıkılması koşullarını yarattık. Bu sayede Türkiye’yi paylaşmak isteyen emperyalistlerden en tehlikelisi saf dışı kaldı ve onun yerine Kurtuluş Savaşımız’ı destekleyen Sovyet Rusya kuruldu. Böylece tepemizdeki en büyük tehditten kurtulmanın ötesinde, cephe gerimizi güven altına alan büyük bir müttefike kavuştuk.

2. Düşmanlarımızı yorduk ve yıprattık. Savaşta yalnız kendimiz yorulmadık; ülkemizi paylaşmak isteyen İngiltere, Fransa ve İtalya’yı da yorduk.

3. Millî iktisadın inşasında önemli bir atılım gerçekleştirdik. Savaşın arifesinde kapitülasyonları kaldırdık ve savaş yıllarında millî iktisadı geliştirerek Cumhuriyet’e ekonomik temel yarattık.

4. Üzerinde millî devletimizi kuracağımız millî hudutlara çekilerek gerçekçi programa geldik. 20. yüzyılın başlarında kendi irademizle çekilmediğimiz millî sınırlara, savaşta yenile yenile çekilmek zorunda kaldık. Böylece üzerinde millî devletimizi kuracağımız, savunulabilir sınırlarımız oldu. Savaş, bizi gerçekçi programa getirdi.
5. Savaşta devrimcileştik, Meşrutiyetlerin yetersizliğini gördük, Cumhuriyetin birikimini oluşturduk. Savaşı Osmanlı sultanının iktidarını sınırlayarak kazanamayacağımızı kendi tecrübemizle anladık ve Meşrutiyetlerle kurtaramadığımız vatanımızı Cumhuriyetle kurtardık. Devrim sayesinde askerî başarının koşullarını yarattık.
Yenilgiden çıkardığımız kazançları tek tek inceleyecek olursak:

1. Eksilen düşman ve kazanılan müttefik. Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Çanakkale Direnişi, İtilaf emperyalistlerinin Boğazlar’dan geçmesini önleyerek, Çarlığın yıkılmasının ve arkasından Sovyet Devrimi’nin koşullarını yarattı. Bu sayede Türkiye, savaşın ikinci evresine en tehlikeli düşmandan kurtulmuş olarak girdi. Dahası Çarlık Rusyası’nın yerine kurulan Sovyet Rusya, İstiklâl Savaşımız’ı her yönden destekledi. Sonuç olarak Çanakkale Direnişi, Sovyet Devrimi’ne katkısıyla Türkiye’nin kurtuluşunun da şartlarını yaratmış oldu.
Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki vatan savunması, Ekim Devrimi ve Türkiye’nin İstiklâl Savaşı, birbirini izleyerek, emperyalizme karşı devrimler çağını açtılar. Devrimci Rusya ve devrimci Türkiye, yaşayabilmek için de, birbirleriyle dayanışma halinde oldular. Sovyet Devrimi ve Türk Devrimi, 20. yüzyılın sosyalist devrimleri ve milli demokratik devrimleri arasındaki ittifakın ilk örneğini oluşturdular.

Bir de tersten gidelim, Osmanlı devleti savaş dışı kalsa veya Boğazlar’ı kapatamasaydı, o zaman Almanya’nın yenilgisi erken olacak, bu nedenle Çarlık ayakta kalacak ve Türkiye’yi sömürgeleştirebilecekti. Türkiye’nin savaşa katılması, savaşı uzatmış, Çarlığın çökmesine yol açmış, böylelikle Millî Mücadele’nin başarıyla yapılması imkânını yaratmıştı.70

Tarihten biliyoruz ki, ya devrim savaşı önler veya savaş devrimlere yol açar. İnsanlık, devrimlerle Birinci Dünya Savaşı’nı önleyememiş fakat Genel Savaş, Sovyet ve Türk devrimlerine yol açmıştı.

2. İngiliz, Fransız ve İtalyan emperyalistlerinin yorgunluğu. Tarihlerimizde hep Birinci Dünya Savaşandan bitkin çıktığımız vurgulanır. Doğrudur, ancak Birinci Dünya Savaşı, İngiliz, Fransız ve İtalyan emperyalistlerini de yormuştu. Mustafa Kemal, İstanbul’da Anadolu’ya geçmeden önce Millî Mücadele’den niçin zaferle çıkacağımızı açıklarken, İtilaf devletlerinin yorgun düştüğüne ve bu ülkelerin halklarındaki savaş karşıtı muhalefete de dikkat çekmiştir. İstiklâl Savaşı süreci, bu değerlendirmenin doğruluğunu kanıtlamıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmıştık, ama aynı zamanda düşmanlarımızı da yıpratmıştık.71

3. Milli devletin iktisadî temeli. İttihat Terakki hükümeti, daha savaşa girmeden, 8 Eylül 1914 günü kapitülasyonları kaldırdı ve gümrük vergilerini yüzde 4 oranında artırdı. Kapitülasyonları kaldırmanın önemini, Hariciye Nazın Halil Bey, Alman devlet adamlarından Ernst Jackh’a şöyle anlatıyordu: “Eğer kapitülasyon fiiliyatta kalırsa, Mısır’ın hepsini ve Rusya’nın yarısını kazansak bile harbi kaybetmiş sayılırız.” Hükümet, bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, bu konuda o kadar kararlıdır ki, Ernst Jackh, hükümetin savaştaki amacının kapitülasyonlardan kurtulmaktan ibaret olduğunu yazmış ve bunun haklı ve zorunlu olduğunu belirtmiştir.72

Aslında Milli İktisat politikasının ilk uygulamalarına 1908 Devrimi’nden sonra başlanmıştı. Ancak kapitülasyonların kaldırılması, bu yöndeki en cesur ve köktenci adım oldu. İttihat Terakki hükümeti, millî sanayi ve ticareti geliştirmek için millî bankalar ve anonim şirketler kurdu; gümrükleri 1915 yılında bir kez daha yükselterek yüzde 30 artırdı. Savaş koşullarında iç pazarın dış dünyaya kapanması nedeniyle beş yıl süren rekabetsiz ekonomi döneminde, millî sanayi ve tarımda gözle görülebilir bir atılım gerçekleşti. Orta ve küçük burjuvazi, savaş koşullarında gelişerek, Avrupalı, Rum ve Ermeni burjuvazisinin rekabetini altetti. Bu arada Alman sermayesinin elindeki Anadolu demiryolları da, askeri nedenlerle denetim altına alındı.73

Askerî başarının koşulu: Millî hudutlarda millî devlet

Birinci Dünya Savaşı, bizi ister istemez millî hudutlara çekilmek zorunda bırakmıştır. Bu, bir yenilgiydi, ama aynı zamanda askerî başarının da şartıydı Osmanlı imparatorluğu topraklarını

70 Bu görüşü aktaran: Yusuf Hikmet Bayur, age, s. 267 vd. 71 Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları (1899–16 Mayıs 1919), Kaynak Yayınları, 2. basım, s. 206. 72 Ernst Jackh, Yükselen Hilal, çev. P. Kuturman, Uğur Kitabevi, İstanbul 1946, s. 168,172. 73 Savaş yıllarında uygulanan Millî İktisat politikasının başarıları konusunda bkz. Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat, Yurt Yayınları, Ankara 1982; Şefik Hüsnü, Yazı ve Konuşmalar, Komintern Belgelerinde Türkiye-5, Kaynak Yayınları, ikinci basım, istanbul, 2. basım, İstanbul, Hazinin 1995, s. 107 vd; Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisi, s, 65; Mihayl Pavloviy, Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi içinde, Komintern Belgelerinde Türkiye-4, Aydınlık Yayınları, 1. baskı. İstanbul, Mart 1979, s. 41; P, Kitaygorodski, aynı eserde, s. 138.

koruma programı gerçekçi değildi. Bu programın iflası kaçınılmazdı. Birinci Dünya Savaşı sonunda, bu kaçınılmazlığı mecburen öğrenmiş olduk.

Biz de metafiziğe dalıp bir faraziye kuralım: Eğer Mustafa Kemal’in 1907 yılında savunduğu milli devlet programı, 1908 Devrimi’yle hayata geçseydi, Türkiye Birinci Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kalmayabilirdi. Çünkü milli devlet, daha o zaman Türklerin çoğunlukta olduğu savunulması mümkün sınırlar içinde kurulacak, üstelik düşman kuvvetler parçalanacak, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da müttefiklerimiz olacaktı. Ne var ki, bunlar hep faraziyedir. Çünkü 1908 Devrimi sırasında, Mustafa Kemal’in devrimci programının arkasında önemli bir kuvvet yoktu, olamazdı da.
1900’lerin başında millî devlet çözümü, yalnızca devrimcilerin kafasındaydı, ama toplumun gündeminde değildi. Bu nedenle Osmanlı imparatorluğunu yaşatma programı, Türkiye’yi kaçınılmaz olarak savaşa sürükleyecekti ve sürüklemiştir. Çünkü ta Avusturya sınırlarından Umman Denizi’ne kadar uzanan topraklarda sürdürülmek istenen Osmanlı devletinin miadı dolmuştu. Osmanlı devletinin içinden otuz kadar devletin çıkması, İttihatçıların maceracı politikalarının sonucu değildi.

Her devrimci program gibi Mustafa Kemal’in programının da bir mayalanma dönemi vardır. O dönemden geçilmesi zorunludur. Mayalanma döneminde devrimci program, denebilir ki tarihin pususunda mevzilenmiştir; yanlış programın denenerek saf dışı kalmasını bekler, Mustafa Kemal’in o dönem kenarlara kümesinin nedeni de budur.
Ancak tarihin saati işlemiştir. Osmanlı devletini Meşrutiyetlerle sürdürme planı kaçınılmaz olarak elenmiş ve tarih, pusuda mevzilenen devrimciyi zamanı gelince göreve çağırmıştır.

Birinci Dünya Savaşı koşullarında, Meşrutiyetin Osmanlıcı çizgisi ile Mustafa Kemal’in Cumhuriyetçi milli devlet çizgisi, strateji ve taktik planında da karşı karşıya geldi. Türkiye için biricik çözüm, Mustafa Kemal Paşa’ya göre, Alman güdümü dışına çıkarak, milli çıkarların gerektirdiği rotaya girmekti Atatürk, bunun için, hükümet sorunundan başlanarak, kapsamlı siyasal, ekonomik ve sosyal programlara ihtiyaç olduğunu görüyor ve bu görüşünü Enver Paşalar’a yazdığı raporunda belirtiyordu. Enver Paşa’ların Alman güdümlü hayalci yayılma siyasetine karşı, Mustafa Kemal’in “genel savunma” siyaseti, millî devlet programının gereğiydi ve ülke yönetiminde köklü değişiklikleri içermekteydi. Askeri başarı da buna bağlıydı. Başka deyişle, askeri başarı, devrimci bir programı gerekli kılıyordu. Mustafa Kemal, savaş devam ettiği takdirde, “her taraftan çürüyen saltanat binasının birdenbire ve hep birden çökmesi ihtimalini” cesaretle saptıyordu. Böylece aslında millî devlet ve Cumhuriyet şartlarının oluştuğunu da belirlemiş olmaktaydı.

Devrimci olamayan yönetim, askerî yenilgiyi getirmişti; devrimcilik ise, askerî başarının programını üretti. Savaş sırasındaki iki karşıt strateji ve taktikler, en sonunda iki farklı devlet projesiyle bağlantılıydı.

Mustafa Kemal Paşa’nın 20 Eylül 1917 tarihli raporu, yalnızca askeri bir rapor değildir; hatta çıkış yolunun askerî bakış açısı içinde bulunmayacağını saptayan bir rapordur.74
Meşrutiyetlerle kurtarılamayan vatanın Cumhuriyetle kurtarılması

74 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2, s. 120 vd.

Birinci Dünya Savaşı’nda Meşrutiyet projesi yenildi; ancak Cumhuriyeti yine o Meşrutiyetler’in birikimiyle kurduk. Birinci Dünya Savaşı tecrübesi, devrim dışındaki seçenekleri eledi, bizi devrimcileştirdi, bize devrimden başka bir yol bırakmadı. Sultanlığı yıkan bir devrim yaptık.

Böylece Meşrutiyetlerle kurtaramadığımız vatanımızı Cumhuriyetle kurtardık; Meşrutiyetlerle yeterince kazanamadığımız hürriyet ve demokrasiyi, Cumhuriyetle kazanma yoluna girdik.

Her toplum, çeşitli deneyimlerden geçerek, doğruları bulur. Aslında 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Milli Demokratik Devrimimiz de, Meşrutiyet deneyimlerinden geçerek Cumhuriyet’i bulmuştur. Meşrutiyetlerin yetersizliği ve çözümsüzlüğü, bizi Cumhuriyet Devrimi’ne götürmüştür.

Aslında Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisi, Meşrutiyetin yenilgisidir. İstiklâl Savaşı’nın zaferi ise, Cumhuriyet’in zaferidir.

Cumhuriyet, bir yönüyle Meşrutiyetlerin devamıdır, ama bir yönüyle de Meşrutiyetlerin yetersizliğinin ve zaaflarının aşılmasıdır. Cumhuriyet, Meşrutiyeti aşıyor, ancak bu aşma eylemini yine Meşrutiyetten devraldığı birikimle gerçekleştiriyor.

Buradan da anlaşılacağı gibi, Meşrutiyet ve Cumhuriyet hem aynı çizgidedir, hem de birbiriyle çatışmaktadır. Meşrutiyet ve Cumhuriyet programları, Osmanlı devrimciliğini iki kardeş akımıdır. Aynı cephede ortaya çıkmışlar ve düşmana karşı aynı safta savaşırken, aynı zamanda birbirleriyle çarpışmışlardır. Meşrutiyetçiler ve Cumhuriyetçiler, 19. yüzyılın ikinci yansından sonra Osmanlı mutlakıyetçiliğine karşı birlikte mücadele ettiler. Meşrutiyetçilerimiz, Osmanlı devletini reformlarla sürdürmek istediler. Cumhuriyetçilerimiz ise, Osmanlı devleti yerine millî bir devlet kurmayı amaçladılar.

Her ikisi de başlangıçta devrimciydi. Çünkü Meşrutiyet için bile devrim gerekiyordu. Hatta 1870’lerden 1920’lere uzanan bu dönemdeki devrimcilerimiz, biraz Meşrutiyetçi ve biraz da Cumhuriyetçi idiler. Mithat Paşa için daha 1876 Meşrutiyeti öncesinde Padişaha “Bu adam Cumhuriyetçi” diye jurnaller verildiği bilinmektedir. Aynı şekilde Mustafa Kemal de, daha Harbiye yıllarında iken, “Cumhuriyetçi” ve “devrimci” olarak suçlanmış ve hapse atılmıştır; Suriyeler’e tayin edilmesi de bu nedenledir. Kurtuluş Savaşı yıllarında, İstanbul’daki sadrazamlardan Ali Rıza Paşa, Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaretinde, Mustafa Kemal için, “Cumhuriyet yapacaklar, Cumhuriyet” diye bağırır.75
Birinci Dünya Savaşı’na, Meşrutiyet ve Cumhuriyet programları açısından bakarsak, yenilginin ve zaferin köklerini de bulabiliriz. Mustafa Kemal, daha 1904 yılında not defterine “Evvela sosyalist olmalı” diye yazıyordu; dönemin devrimci akımlarıyla haşır neşirdi.76 Harbiye’de sabahlara kadar ihtilal tartışmaları yapmaktan gözlerine uyku girmiyordu. Daha 1905–1906 yıllarında, yukarda açıklandığı gibi yaşanan sürecin bir millî devletle noktalanacağını görmüştü. Milli devletin biçimi cumhuriyettir.

Mustafa Kemal’in zaferi salt askerî bakış açısında değil, devrimde gören tezi de ispatlanmıştır. Askeri başarı, Cumhuriyet Devrimi’yle, milli devrimle kazanılmıştır. Cumhuriyetimizin kuruluş tarihi, 29 Ekim 1923 değil, 23 Nisan 1920’dir. Eğer Kurtuluş Savaşı’nın hemen

75 Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk/Söylev, 1, s. 312. 76 Atatürk’ün Bütün Eserleri, 1, s. 15.

başında Ankara’da millî iradeyi temsil eden bir millî meclis açılmasa, İstanbul’daki saltanata fiilen son verilmese, böylece Cumhuriyet fiilen kurulmasa, Kurtuluş Savaşı kazanılamazdı.

Kurtuluş Savaşımız Cumhuriyeti getirmemiş, Cumhuriyetimiz Kurtuluş Savaşı’nı kazanmıştır. Şöyle söylemek de mümkündür: Meşrutiyet rejimiyle kaybettiğimiz Birinci Dünya Savaşı’nı, Cumhuriyet rejimiyle zafere dönüştürdük. Osmanlıcılığın ve Meşrutiyetçiliğin kaybettiği savaşı, milli devletle ve devrimci cumhuriyetle kazandık.
Atatürk, savaşı kazanmanın biricik şartının cumhuriyet ve millî devlet olduğunun o kadar bilincindeydi ki, Samsun’a çıktığı andan itibaren Anadolu’da bir millî hükümet kurmaya yöneldi. Hatta bu projeyi daha İstanbul’dayken tasarladığı biliniyor. Ancak bu mevzide de yalnızdır. Amasya’da 18–22 Haziran 1919 günleri arasında yapılan beş günlük Gizli Komutanlar Toplantısı’nın ve Sivas’ta 16–28 Kasım 1919 günleri arasında 13 gün süren İkinci Komutanlar Toplantısı’nın gündemleri, aslında Cumhuriyet’tir.77 Yine devrimcilik ile meşrutiyetçilik çarpışmaktadır. Atatürk, Anadolu’da bir hükümet kurulmasından yanadır, ama bu önerisini kabul ettiremez. Çünkü diğer komutanlar, henüz Meşrutiyet kafasından kurtulamamışlardır ve İstanbul’daki saltanattan vazgeçemezler. Oysa milletin bütün kuvvet ve imkânlarının seferber edilebilmesinin birinci ve olmazsa olmaz koşulu, Anadolu’da millî bir hükümetin kurulmasıdır.
Atatürk, Amasya’da kabul edilmeyen bu önerisini, Erzurum Kongresi’nde Nizamname’nin 4. maddesine koydurmayı başardı. Osmanlı hükümetinin dış baskılar sonucu Doğu vilâyetlerini terk ve ihmal etmesi durumunda, bir “geçici hükümetin” (Hükümeti muvakkate) kurulması karara bağlanıyordu. Kurtuluş Savaşı’nı yapabilmek için, öncelikle Cumhuriyetin inşası gerekiyordu.

Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın hazırlık döneminde Meclisi toplamak için mücadele etmesi ve Meclisin Anadolu’da toplanması için verdiği çabalar, hep Cumhuriyet için savaştır. Cumhuriyetin kaderi ile Kurtuluş Savaşı’nın kaderi birleşmiştir. Buna rağmen hâlâ tecrübeler ve yenilgiler gerekmektedir. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Komutanlar Toplantısı’nda Meclisin Anadolu’da açılması için verdiği mücadeleyi kaybeder. Cumhuriyet devrimcisi, yine yalnız kalmıştır. Ancak İstanbul’da açılan Mebusan Meclisi’ni İngilizler basacaktır. Meşrutiyet, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, İngiliz emperyalizminin süngülerine bir kez daha yenik düşer. İngiliz’i Meşrutiyetçilikle yenmenin mümkün olmadığı bir kez daha kanıtlanır. İngiliz askerinin Meclisi Mebusan’ı basması, savaşın Meşrutiyetçilikle kazanılamayacağının en son kanıtı olur. Cumhuriyetin yolu açılmıştır. Meclis Ankara’da toplanır. İstanbul’daki saltanatın iradesi artık bitiktir. Cumhuriyet kurulmuştur ve Cumhuriyet’in iradesi, milli devlet programıyla milli kuvvetleri örgütleyerek Kurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştırır. 23 Nisan 1920’de kurulan Cumhuriyet, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar Zaferi’ni kazanır ve Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin rövanşını alır.
Niçin Meşrutiyet değil de, Cumhuriyet savaşı kazanmış ve Türkiye’yi istikrarlı bir barış dönemine kavuşturabilmiştir?

Birincisi, Cumhuriyet’le çakışan milli devlet projesi gerçekçidir. İkincisi, millî kuvvet ve imkânları, Osmanlı saltanatını sürdürmek için çırpınan Meşrutiyet seferber edemezdi; bunu

77 Amasya Gizli Komutanlar Toplantısı için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-4 Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, s. 141 vd. Resmî olarak Heyeti Temsiliye Toplantısı diye anılan Sivas Komutanlar Toplantısı’nın tutanakları için bkz. Atatürk’ün Bütün Eserleri, 5, s. 163 vd. Mutlaka okuyunuz.

saltanatı ortadan kaldıran Cumhuriyet başarabilirdi ve başarmıştır. Anadolu’da milli devlet fiilen kurulmasaydı, Kurtuluş Savaşı da kazanılamazdı.

VI. KISSADAN HİSSE

Öncelikle belirtelim, Birinci Dünya Savaşı ile bugünkü koşullar farklıdır. Her durumu kendi koşulları içinde somut olarak değerlendirmek gerekir.

Bugün Türkiye, hem Kuzey Irak üzerinden, hem de Kıbrıs üzerinden ciddî bir tehditle yüz yüze gelmiştir. ABD, Kuzey Irak’ta kukla bir devleti fiilen kurmuştur ve Afganistan’dan sonra Irak’a müdahalesi gündemdedir. Öte yandan Avrupa, Kıbrıs’ı ilhaka hazırlanmaktadır ve bu amaçla Türk Ordusu’nu işgalci ilan etmektedir. Güney Kıbrıs’ın Devlet Başkanı Klerides, limanlarını Avrupa ordularına açacağını ilan etmiştir. Avrupa’nın arkasında ABD bulunmaktadır.

Türkiye’nin önümüzdeki dönem, Kıbrıs, Ege ve Kuzey Irak’ta başlayacak silahlı tehditleri göğüslemek zorunda olduğu apaçık ortadadır. Türkiye, millî devletini, bağımsızlığını, bütünlüğünü savunmak ve tekrar Kemalist Devrim rotasına girmek için, “büyük müttefikleri”yle hem dış cephede, hem de iç hatlarda karşı karşıya gelmiştir. Bırakalım Avrupa Birliği’ne girmeyi, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği ile savaş tehlikesi içeren anlaşmazlıklar içindedir. ABD, 1995 yılından beri Türk Ordusunu nifak girişimleriyle ve çeşitli darbelerle “hizaya getirmeye” çalıştı, ama başaramadı. Şimdi savaş yoluyla dize getirmek ve kendi halkının gözünden düşürme planına geçti; ancak yine başarısızlığa uğrayacaktır. Ne var ki, durum bu kez daha ciddidir ve milletçe direnişi gerekli kılmaktadır.

Savaş siyasetin devamıdır. Başka deyişle, siyaset savaşa hükmeder. Ülke siyaseti ise, hükümet tarafından belirlenir. O nedenle savaş, yalnız askerî güçlerle kazanılamaz. Hele günümüz dünyasında savaş, tarafların topyekûn güçleriyle boy ölçüşmesidir. Topyekûn gücün içine, silahlı güçlerden ekonomik imkânlara kadar her şey girer. Ve savaşta insan belirleyicidir. O nedenle savaşlarda aynı zamanda kültürel ve moral birikimler de savaşır. Bir ülkenin askerî, ekonomik, kültürel, moral vb bütün kuvvetlerini seferber edecek olan, hükümetidir. Atatürk’ün Milli Mücadele’nin başında Anadolu’da milli bir hükümet kurmayı kilit sorun olarak görmesinin nedeni buydu. Kurtuluş Savaşı’nı milli bir hükümet kurduğumuz için kazandık. Bir de olumsuz tecrübemiz var: Birinci Dünya Savaşı’ndan ağır kayıplarla çıkmamızın nedeni de hükümettir. Eğer Alman güdümüne girmesek ve o hayalci yayılma siyasetini izlemeseydik, savaştan daha az kayıpla çıkacak ve Kurtuluş Savaşımızı daha güçlü imkânlarla yürütecektik.

Bugün de savaşla yüz yüze gelen Türkiye’nin en temel sorunu, bir an bile gecikmeksizin millî bir hükümet kurmaktır. Çünkü Avrupa Birliği’nin kapısına Türkiye’yi bağlamış ve IMF reçetelerine teslim olmuş bir iktidarla Türkiye kendi direnme yeteneğini tahrip etmektedir. Bu hükümetin birçok üyesi, karşı karşıya geldiğimiz ABD ve Avrupa ile Türkiye arasındaki çatışmada, Atlantik kuvvetlerinin yanındadır. O kadar ki, ekonomimizi çökerten operasyonlarda rol almışlardır, ülkemizi Batı adına tehdit eden açıklamalar bile yapmışlardır. Bu iktidar, hortumcu, faizci, dolara ve borsacıdan oluşan bir mafya-tarikat rejimini sürdürerek, açıkça Türkiye’nin direnme gücünü kırmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin bir an önce bu hükümetten kurtularak, ekonomisinden kültürüne kadar topyekûn bir direnme programı uygulamak şarttır.