Ana Sayfa Emperyalizm 1990’LARDA BİLİNÇ YÖNETİMİ

1990’LARDA BİLİNÇ YÖNETİMİ

649

1990’LARDA BİLİNÇ YÖNETİMİ İdeolojilerin ve Soğuk Savaşın Sonu, Karşılıklı Bağımlılık, Globalizm, Özelleştirme, Sürdürülebilir Kalkınma, Post-endüstriyalist, Post-sömürgeci, Post-emperyalist Dönem
İrfan Erdoğan
Teori Dergisi, Eylül 1996

GİRİŞ

1990’larda, uluslararası sermayenin her ülke içinde sadece ekonomik değil, aynı zamanda
ideolojik saldırısı da yoğunlaştı. Bu saldırılarla birlikte emperyalist ideoloji, yeni sahteimajlar
ve bilim-uydurular yarattı. Bunların en başında, özelleştirmenin ve deregülasyonun
(yasal kamu kontrolüne son vermenin) demokrasi, fırsat eşitliği ve serbest pazarda “halka
istediğini vermesi” olarak çeşitli kılıflar içinde sunulması gelir. Bunlarla birlikte, bu imajları
destekleyen ve klişeleştirilip olumlu anlamlar yüklenen diğer ideolojik sunumların başında
ideolojilerin sonu; endüstri-ötesi toplum (post-endustrialism); sömürgeciliğin bitişi ve
küreselleşmeyle dünyanın karşılıklı bağımlılık içinde, iç içe evrensel bir bütünlüğe ulaştığı;
sınıf çatışmasının son bulduğu; “sömürgecilik-sonrasına” (post-colonialism) ve modernlik
sonrasına (post-modernism) ulaşıldığı savları gelir.

Yapısalcılık-sonrası (post-structuralism) ve emperyalizm-sonrası (post-emperialism)
kavramlarını da çok dikkatle kullanmamız ve klişelerin ötesinde ne için kullanıldığını ve
kullandığımızı, ne demek istendiği ve istediğimizi belirtmemiz gerekmektedir.
1970’lerin ortaları ve 1980’lerden kalma bir diğer yanıltıcı kavram da, Yeni Dünya Düzeni ve
Yeni Dünya Ekonomik Düzeni kavramlarıdır. Bu kavramlara da kimin ne için kullandığına
bakarak titizlikle yaklaşmamız gerekir.

Önce “post” kavramının ne olduğunu belirtelim: Post, bir şeyin sonrası, ötesi, ilerisi, aşılmışı
anlamına gelir. O zaman, post-endüstriyalist, endüstrileşme ötesi\sonrası; post-sömürgecilik,
sömürgecilik-ötesi\sonrası; post-yapısalcılılık, yapısalcılık-ötesi\sonrası; ve postemperyalizm,
emperyalizm-ötesi\sonrası anlamlarına gelir. Hepsi de bir başlangıç ve\veya
gelişme safhasının aşıldığını, yeni ve farklı bir safhaya gelindiğini anlatır. Bu safha,
mükemmelleşmeyi belirtir ve sorunların çözüldüğü bir aşama olarak nitelenir. Aslında, yeni
safhanın eskisinden yapısal bakımdan ne denli farklı ve yeni olduğu, bilimsel bakımdan her
zaman tartışmalıdır. Ayrıca ideolojik bakımdan daha çok beyin yönetme stratejilerinin
reklamcı uydurusu içine girer. Örneğin (a) post-emperyalizmin yeni-sömürgecilikten öteye
gittiği, uluslararasılaşmasıyla emperyalist çelişkilerin sınıf kavramını değiştiren yeni bir
düzeye geldiği savı; (b) post-endüstrileşmenin ideolojiyi ve sınıfı ortadan kaldırdığı iddiaları
geçerlilik sancıları çeken sunumlardır. Hele globalleşmeyle post-endüstri toplumuna
ulaşıldığı, “global kentle” ve küresel evrenselleşmeyle sınıf çatışmasının yerini, modern
teknolojilerle yürütülen “karşılıklı bağımlılığın” aldığı görüşü, kan kanserinden muzdarip bir
ideolojik savunmadır. Bunu savunan bilim adamları, sefalet ve pislik içindeki kentlerden bütün duygularını kapayarak geçiyor ve koltuğuna kurulup şahane teknolojik yaşam düşleri
kurarak, düşleri gerçek sanıyor olmalılar. Servis sektörünün egemenliğine bakıp,
endüstrileşmenin ötesini ilan edenler, bu sektörlerin egemen olduğu New York gibi
kentlerdeki sınıflaşmayı ve sömürüyü görmemezlikten gelmektedir; her gökdelenin
tepesinden yeraltındaki mahzenlerine kadar inen dikey peyzajında ezme ve ezilmenin
kademeleşme örneklerini görürüz. Servis sektörünün bulaşık ve çamaşır yıkayanlarından
başlayıp yukarıya doğru kademe kademe çıktığımızda, sadece emek sömürüsünü değil,
“modern” kapitalizmin ırkçılığının temsilleriyle yüz yüze geliriz. Ne Daniel Bell’in, ne
Marshall McLuhan’ın, ne de onların müridlerinin uydurulan, bu yalın gerçeği dünya
görüşlerine sığdırabilirler. Sığmadığı için de ya yok sayarlar ya da “ötesi olmada” sahte
değişim ve romantik-teknolojik bütünlük içinde eritirler.

Gerçi UNESCO ile başlatılan “yeni dünya düzeni” tartışmaları da konumuz açısından
önemlidir, fakat kapsamının genişliği nedeniyle bir başka incelememe bıraktım.
Aşağıda sunacağım ideolojik kavramlar, birbirinin içinde, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve
birbirini destekleyici oldukları için, bazen aynısının tekrarı ve benzeri gibi görünebilirler. Bu
durum, kavramı ve ilettiği imajları anlamada kaçınılmazdır.

Özelleştirme ve Sürdürülebilir Kalkınma

1980’lere gelindiğinde, Avrupa’da özelleştirme faaliyetin başlamıştı. UNESCO yoluyla da
devam eden müdahale biçimi güçlenmişti. Amerika, kalkınma ve demokrasi adına Latin
Amerika, Asya ve Afrika’da askeri cuntaları, toprak ağalığı ve uluslararası şirket-askeriye
ortaklığındaki şeyhlikleri, krallıkları ve diktatörlükleri desteklemeye devam ediyordu. Nerde
bağımsızlık ve demokrasi kıpırdanışı varsa orda Amerika vardı: kafa ezmek ve bastırmak
için… Amerika vardı derken ille ki Amerika’nın doğrudan el attığı anlaşılmasın. Yenisömürgeciliğin
en önemli özelliklerinden biri de, sömürünün kaba güçle garantisini yerel
güçlerin kendilerinin sağlamasıdır. Bu yerel güçleri silahlandıran, eğiten ve öğreten de
Amerikan profesyonelliği ve teknolojisidir. Amerika “yardım eder, “yardım” adı altında bile
soygun yapar, dikkatle izler ve gerektiğinde de müdahale eder.

1980’lere gelindiğinde, gerilla ve karşı-gerilla savaşları dünyanın çeşitli yerlerinde devam
ediyordu. Karşı gerillacılar (kiralık ve maaşlı katiller), Amerikan halkına özgürlük savaşçısı
olarak sunuldu ve gazetelerde bu savaşçıları desteklemek için ilanlar çıkmaya başladı. Bu,
özellikle Nikaragua’ya karşı girişilen yıkma kampanyalarında epey yoğun olarak görüldü.
1980’lerde, psikolojik savaş yoğunlaşmaya devam etti. İç savaşlar terörizm olarak
nitelenmeye başlandı ve iç savaşları durdurma, terörizmle mücadele olarak adlandırılmaya
başlandı. Dünya kapitalist pazarı, yayılma güdüsünün kültürel sızma ve yayılma ile başarılı
olabileceğini görerek, kültürel alanda, özellikle eğitimde, özelleştirme ve kitle iletişimiyle,
ekonomik saldırılarını destekledi. Özel teşebbüs, toplum yaşamının iş dışı hayatına ve kültürel
yaşama çok daha kapsamlı ve sistemli olarak gitmeye başladı. Kültürel alışveriş ve klasik
modernleşme teorileri yenilendi. İletişimde kültürler arası iletişim, ırklar ve cinsler arası
iletişim, ülkeler arası kültürel değiş tokuş ve bu değiş tokuşun serbest akımı teorisi saldırı
gündeminin başlarına kondu. Uluslararası iletişim firmaları, iletişim teknolojilerinin, özellikle
uydu yayınlarının gelişmesiyle milli sınırları pratikte ortadan kaldırdılar; yeni iletişim
teknolojileriyle iletişim sermayesinin uluslararası faaliyetleri hızlandı ve kapsamı büyük
ölçüde arttı. Amerikan kültürel ürünleri, egemenliğini bütün dünyada sürdürmeye devam ederken, iletişim teknolojisi ve ekonomik kontrol alanında gücünü Avrupa topluluğunda
ortaya çıkan yeni dev sermayeye ve Japonya’ya kaptırmaya başladı.

1990’lar, sürdürülebilir kalkınma, özelleştirme ve deregülasyon görüşlerinin saldırılarını
artırdığı ve gelişmiş ülkelerden diğerlerine yayılmaya başladığı yıllar oldu. Sürdürülebilir
kalkınmanın, kalkınmayı çevre ile kalkınma amaçları arasında dengeli bir şekilde
sürdürülmesi olarak nitelendi. Sürdürülebilir kalkınma, çevre teknolojilerinin ve yeni
teknolojilerin transferi biçimi olarak şekillendi; IMF ve Dünya Bankasının kredi ve
politikalarında yumuşama gerekliliği ortaya çıktı. (Yani, IMF ve Dünya Bankası proje
incelemelerinde ve verdiği borçlarda, çevreyi gözetmeyi, asıl anlamıyla Amerikanın yeniçevre
teknolojilerine pay vermeyi gerekli gördü.) Kısaca, araştırmaların sonucu bulgularla
sürdürülemez olarak belirlenen sürdürülebilir kalkınma, kapitalist kalkınmanın
sürdürülmesinde kralın yeni giysilerinden biri oldu. İletişim alanında, özelleştirme ve
deregülasyonla birlikte özel teşebbüs sisteminin aktif izleyici teorisi tekrar öne sürüldü,
iletişim demokratlaşmanın ana unsuru olarak gösterilmeye başlandı. Yeni teoriler yerine
eskiler, post-emperyalist dönem veya post-endüstriyalist dönem gibi değişime uğradı. En
önemli gelişme, kapitalist pazarın artan uluslararasılaşması ve iletişimin uluslararası alanda
ekonomik çıkar ötesinde, bu çıkarın gerçekleşmesinde gerekli olan bilinç yönetiminde büyük
önem kazandı. McLuhan’ın global köyü, Brzenski’nin global kenti ve Bett’in ideolojilerin sonu
savları, post-endüstrializmle yeniden canlandırıldı. (Bknz: Mattelart, 1991,1994; Sebiller,
1991; Erdoğan 1995; Alemdar ve Erdoğan, 1995).

Avrupa ve diğer ülkeler, aynı zamanda, 1990’lara, “kültürel kimliklerini koruma ve sürdürme”
veya “kaybetme” sorunu ve mücadelesiyle girdiler. Avrupa Topluluğunun önde gelen
amaçlarından biri de, Avrupa’nın kültürel kimliğini korumak için tedbirler alma çabalarına
önem vermek olmuştur. Avrupa’ya Doğu Avrupa’nın katılmasıyla, yeni bir sorun daha ortaya
çıktı: Doğu Avrupa’nın kimliği ve Batıyla ilişkisinde bu kimliği nasıl belirleyeceği ve
sürdüreceği…

Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan diğer ülkelerin, kültürel kimliği sorunu,
1970’lerden beri uluslararası gündemde kalmıştır. Batı (özellikle Amerika) kültürel
emperyalizm tezlerini reddeder. Onun yerine, kültürel alışveriş, kültürel zenginleşme,
globalleşme, gelişme, post-endüstriyalizm, post-modernizm, serbest enformasyon ve bilgi
akımı gibi tezlerle gelir. Sömürülen ülkelerin bazı entelektüel elitleri de, globalleşmeye
kurtarıcı olarak sarılmakta ve post-sömürgecilik tezini, yani sömürgeciliğin ötesine geçildiğini
ileri sürerek efendilerinden aferin ve alkış beklemektedirler. Danışmanlıklarla, destekli
araştırmalarla, destekli seminerler ve kongrelerle ve bu kongrelerde dağıtılan çanta, verilen
nutuk ve sözlerle iç ve dış talana, özellikle üniversite çevrelerinde, alkış tutulmaktadır.

Hippilik ve İdeoloji’nin Yoksulluğu

Burjuva sisteminin propaganda faaliyetleri ve ideolojik egemenlik çabalarında geçmişte belli
bir yer alan hippilik, 1970’lerde ölmüştür. Günümüzde globallik ideolojisi içinde hiçbir öneme
ve yere sahip değildir. Fakat Türkiye’de son zamanlarda, 1960’lardaki Amerikan uyuşturucu
madde kültürünün ve toplumsal sorumluluktan “seks ye uyuşturucuya kaçışın” bir ifadesi olan
hippilik hareketinin, “anlamlı” bir mücadele biçimi olarak sunulduğunu duydum. Bu nedenle
özet bir yorumu zorunlu gördüm.

1990’larda, hippiliğin bizim gibi bir ülkede sunulması, sunanlar eğer zır cahil değillerse veya
uyuşturucu maddeyle beyinleri pişmiş yumurtaya dönmemişse, emperyalizmin uyuşturucu
ideolojisinin bilinçli sözcülüğünü anlatır. Amerika’da 1960’ların öğrenci hareketleri ne
hippiler tarafından yönetildi ne de hippi olmak içindi; en görünür şekliyle, Vietnam savaşma
karşı olan bir toplumsal tepkinin üniversite çevresindeki yansımasıydı. Bu yansıma da,
dünyada o zamanlar verilen bağımsızlık savaşlarının ve Amerika’nın saldırganlığına karşı
mücadelelerin, Amerikan gençliğindeki etkilerinden biriydi. Kısaca, hippiler kendi-burjuva
babalarının sofralarına tüküren ve alternatif olarak kapitalizmin seks ve uyuşturucu
tüketiciliğine sarılanlardı. Onların dışında, öğrencilerin birliği SDS ve birçok grup
mücadelede büyük çoğunluğu oluşturuyorlardı. Kapitalist ideolojik propaganda makinesi, her
günkü sunumlarında (özellikle haberlerde) hippileri seçerek ve sunarak Amerikan
toplumundaki bir karşıtlığı beş paralık etme çabasına girdiler. 1960 sonrası, hippiler
uyuşturulmuş beyinleriyle ya kendilerini öldürdüler, ya başkalarını öldürüp hapse girdiler; ya
uyuşturucuyla evlenmelerine ve ağızlarından düşmeyen seksten boşanmaya devam ettiler, ya
da Wall Street’de 1990’larda meşhur olan, kısa zamanda zengin olup köşeyi dönen ilk
YUPPI’leri oluşturdular.

Aklı başında olan hiçkimse HİPPİ olmaya özenmez; HİPPİLİK en geniş anlamıyla: (1) kendi
varlığım yok etmeye yönelik bireyci fiziksel doyumu (seks ve uyuşturucu maddeyi) arayan,
(2) insana ve kendine karşı sorumluluğu olmayan bu arayış biçimiyle (a) burjuva egemen
kültürünün egemen pratiklerine karşıtlığı anlatan, (b) sonunda egemen kültürün geçerliliğini
ve tutarlılığını ispat eden serseriliktir. Amerika’da hippilik, kitle iletişim araçları tarafından
toplumcu hareketleri kötülemek için kullanılır. Hippiler anarşist davranış biçimleriyle,
gösterdikleri karşıtlıkla, ne ekonomik ne de siyasal bir çözüm sunumu yapmayı
amaçlamamışlardır; her gösterinin ve karşıtlık faaliyetinin sonucu daima ne istediğini
bilmeyen şaşkınlıkla uyuşturucu madde içmeye ve eğlenmeye yönelme olmuştur. Siyasal ve
ekonomik çözüm bilincinden yoksunluk, onları kendi çıkmazlarında daha da fazla çıkmaza
sokmuştur. Elbette, sorunun ekonomik temelli okluğunu anlayanlar, ya sol yönelimli bir
ideolojiye dönerek anne ve babalarından kopmuşlar ya da WALL STREET’de hazine aramaya
atılarak anne ve babalarına katılmışlardır.

1990’ların Türkiye’sinde, millet yiyecek ekmeğini kazanmak için didinirken, emek
hırsızlarının yarattığı enflasyon insanları boğarken, HİPPİLİK, kendini bilme yeteneğinden
yoksunluktan çok daha aşağı seviyede bir solucanlıktır, Türkiye’nin mücadeleci gençliği, ne
1960’larda hippi olmak istedi ne de bugün ister. Solucanlık, ister sermayenin yaptığı
biçimlerde olsun, isterse hippilerin karşıtlığındaki tüketim solucanlığı olsun, ancak bireyci
sömürgenlikte övünülebilecek bir karaktere sahip olabilir. Ana ve babasını temsil eden
burjuva kültürünün günlük pratiklerine karşıtlığı içinde, kendini bile bu karşıtlıktan öte
tanımlamadan yoksun HİPPİNİN ideolojisi, ideoloji yokluğunu anlatmaz; taşıyıcısı kadar
burjuva tembelliliğini ve propagandasını yaptığı alternatifle kendisi kadar kendi
çaresizliğindeki yoksulluğunu anlatır. HİPPİ, burjuva iğrençliğini, hem karşıtlığı hem de
kendi yaşam kültürüyle göz önüne serer. Karşıtlığında burjuva yaşamının mide
bulandırıcılığını buluruz; kendi yaşam kültüründe ise, burjuva sisteminin ciddi bir diğer
sorunu kendini gösterir: Uyuşturucu madde; çok konuşulan fakat çok başarısız seks tüketimi
ve bu tüketimin sömürücüsü endüstriler, ki bunların en başında kitle iletişim ve reklam
endüstrileri, kimya-ilaç sanayisi ve moda endüstrileri gelir.

1960’larda, öğrenci direnişlerine katılan bir veya birkaç kişinin, yarım asırlık yaşlarına
rağmen HİPPİLİK gibi bir kadavrayı diriltmeye çalışmaları, bu kişilerin (a) ya entelektüel
bakımdan acınacak bir şekilde gerilemesi ve ussal kadavraya dönüşerek “Frankestein’ın yaşayan ölüsü olduğunu anlatır; (b) ya başka nedenlerle soğuk savaşın ideolojik sivil polisi
olduklarını akla getirir, (c) ya da her ikisinin bir karışımını. Entelektüel gerileme üzüntü veren
bir durumdur. Diğeri ise oldukça tehlikeli ve insan olarak insanlık için verimsiz sonuçlara
gebedir.

İdeolojilerin Sonu, Post-endüstriyalizm

1960’lardan başlayarak, hemen her beş on yılda bir entelektüel ve medya çevrelerinde
“yenilenen” ve her yenilenişiyle birlikte geçerliliğini yitiren sistem satışı yaklaşımı da
“ideolojilerin sonu” iletişimleri olmaktadır. Karl Marx, 1883’de bir kere gömüldü, fakat
1960’lardan beri sürekli tekrar tekrar gömülmektedir; öldüğü ilan edilen için sürekli yeniden
cenaze merasimleri yapmak oldukça anlamlı değil mi? Demek ki ölmemiş!
Amerika’da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ekonomik gelişme ve rahatlık, bazı bilim
adamlarınca endüstriyel toplumun son bularak yerini temel servis endüstrilerinin aldığı,
bolluk içindeki post-endüstriyel bir topluma geçildiği savunulmaya başlandı. Bunun
başlatıcısı olan Daniel Bell, 1960’ın başında endüstri sonrası (posindustrial) toplumun gelişini
ve ideolojilerin sonunu ilan etmiştir. SBF’de 1960’larda fikirleri çevrilerek bize sunulan S. M.
Lipset, sınıf mücadelesinin gerilediği ve “kızıl bayraksız” ve ideolojisiz mücadeleye
dönüştüğü iddiasını buna eklemiştir.

Bell’in homojenlik, bütünlük ve tümlük içindeki endüstri-sonrası toplum görüşü, 60’ların ve
70’lerin mücadeleleri, başkaldırıları, sosyal ve ekonomik krizleriyle dolu gerçeğe çöküntüye
uğradı. Fakat uluslararasılaşmayla, homojenlikten çok farklılıkların olduğu anlayışının
egemen ideolojide güç kazanmasıyla birlikte, post-endüstriyalizm görüşü, homojenlik fikrini
terk edip S. P. Huntington ve benzerlerinin elinde “kırılmalar, çökmeler, kesintiler” fikrine
dönüştü (Huntington ve diğerleri, 1975). 1980 ve 90’lara gelindiğinde, eski kalkınma ve
değişim fikirleri bu görüşle yeni kılıflara büründürüldü. Globallikle, ideolojilerin ve sınıfsal
mücadelenin son bulduğu öne sürüldü ve yerine evrensellik içinde “karşılıklı bağımlılık
getirildi. Karşılıklı bağımlılığın iki insanın eşitcil veya sömürgen ilişki biçimi içinde
birleşmelerinden beri var olduğu unutuldu ve “uluslararasılaşmaya, globalleşmeye, modern
teknolojik gelişmeye” atfedildi. Karşılıklı bağımlılık, hem demokratik eşitlik hem de sahtedemokratik
soygun ilişkileri içinde daima vardır. Demokratik karşılıklı bağımlılık,
ortaklaşalığı ve karşılıklı geliştiriciliği vurgular Eski ve yeni kölelik sistemlerinin, özellikle
globalleşme ideolojisinin “karşılıklı bağımlılığı”, sömürenlerin kurduğu bir egemen ilişkiler
düzeninde sömürenlerle sömürülenler arasındaki “karşılıklı bağımlılıktır. Bu bağımlılıkta
sömürenin sömürülene bağımlılığı solucanın emdiğine bağımlılığı gibi hayati bir önem ve
değer taşır. Sömürülenin sömürene bağımlılığı ise, kam emilenin solucana bağımlılığına
benzer; kendi arzusuyla, kendi planı ve programıyla, kendi amacına hizmet eden evrensel bir
karşılıklı-bağımlılık değildir. Toplumlardaki egemenlik mücadelelerinin dinamik bir
durumunu anlatır; yaratılmıştır; sömürülenin kendini günlük yenileme koşulları sömüren
tarafından ele geçirilmiş ve sömürgen tarafından sömürme aracı yapılmıştır. Bunun sonucu
da, günümüzde gördüğümüz, yukarda anlattığımız biçimde, karşılıklı bağımlılık biçimi
yaratılmıştır.

Pozitivist-ampirik siyasal bilim, pozitivizmi kendine temel taşı olarak almıştır. Ulusal ve
uluslararası alanda “istikrar”, “kamuoyu”, “demokratik denge”, “siyasal katılma”, “ulus
kurma”; “demokrasinin” işlemesi, gereksinimleri, gelişmesi, azgelişmiş ülkelerde burjuva
demokrasisinin kurulması ve korunması ile uğraşmışlardır. Sosyolojide “ideoloji” kavramı
dikkatleri çekmeden bir kenara bırakılabilir belki, fakat siyasal bilimde “ideolojiyle”
uğraşmak zorunludur. Tutucu siyasal bilimciler, ideoloji sorununu dolaylı ve doğrudan bir
şekilde ideolojilerin sonunu ilan ederek halletmişlerdir. Bu, aslında “Marksizmin sonu”nun
ilanıdır. İdeolojinin sonu savını D. Bell, sanayi sonrası toplum görüşüyle ayrıntılı biçimde
savunmuştur. Bell’e göre (1973), 19. yüzyıldan beri süregelen değişimlerle Amerika’da yeni
bir toplum oluşmuştur. Batı ülkeleri bu düzeye ulaşma yolundadırlar. Bell, bu toplumu sanayi
sonrası toplumu olarak niteler; Bir toplumu bu tür topluma dönüştüren, “bilginin” en ön plana
geçmesidir. Bell’e göre bilginin elde edilmesi, örgütlenmesi, denetimi, kullanımı sanayi
sonrası toplumun temelini oluşturur. Böyle olunca sermaye birikimi, yatırım ve üretim geri
plana düşer. Bu oluşumu Bell, iki noktayla açıklar: (a) Hizmet sektörü büyüdüğünden beri
insan, “şeyler” (makine) yerine daha çok sembol ya da başka insanlarla çalışmaya başlamıştır.
Ayrıca sanayi sektöründe kaliteli işçi sayısı çoğalmıştır. Marksist anlamda yabancılaşma,
sanayi sektöründe bile ortadan kaybolmaktadır, (b) Grupların haklarını elde etme istekleri
sonucu, öğretim ve sağlık konusundaki beklentilerinin yükselmesiyle, bireysel istekler yerine,
toplumda yapılacak hizmetlerde halkın isteği ön plana çıkmıştır. Böylece sanayi sonrası
toplum toplumsalcılıkla belirginleşir. Pozitivizmin öncülüğünde sadece Bell değil, S.M.
Lipset ve S.P. Huntington gibi tutucu kuramın tanınmış siyasal bilimcileri de demokrasinin
sonunu ilan ettiler; sınaî toplumlar istikrarlı demokrasi düzeyine ulaştılar. Bu tür sonuca,
pozitivist fonksiyoncu yaklaşım biçiminin önderliğinde gelmek büyük gayret gerektirmez.
İstikrarlı bir demokrasi, sistemin en iyi biçimdeki dengesidir. Demokratik ilkelerin ve
değerlerin çalışmasıyla el ele giden büyüme, farklılaşma, ayarlama, yekpareleşme ve
kalitesini yükseltme süreçlerine sahip olan bir sistemde, ideolojiden, özellikle sınıf
mücadelesinden söz etmek, doğal olarak ilgisiz bir şeydir. Lipset bunu övünçle şöyle
açıklıyor: işçiler siyasi ve sınaî vatandaşlığa ulaştılar, “sınıf mücadelesi küçüldü”,
“demokratik toplumlardaki siyasal ideolojilerin değişimi tarihi, bu görüş açısından, toplum ve
devletle bütünleşme açısından yazılabilir.” Aynı tutucu yaklaşım, S.P. Huntington’un siyasi
“istikrar” ve “düzen” ve “azgelişmiş ülkelerdeki” “siyasi değişim” fikirlerinde açıkça
görülebilir; gelişmiş ülkeler istikrarlı siyasal sistemlere sahiptir. Bu sistemlerde “oybirliği”,
“meşruluk”, “örgüt”, “etkenlik” ve “istikrar” vardır. “Azgelişmiş ülkelerdeki” düzeni
incelerken, Huntington gibi Amerikan bilim adamları konularına, bu özellikler açısından
bakar.

Horowitz’e (1976) göre, ideolojilerin sonu sadece bir Amerikan deneyi olarak değil, fakat
uluslararası gerçek politika deneyi olarak ortaya çıktı; uluslararası alanda iki süper gücün
ilişkilerinde ideoloji yerine ekonomik yanın öne çıkması, çokuluslu şirketlerin Sovyetler
Birliği’nde, Balkanlarda, Doğu Avrupa’da işler yapması ve sonuçta yumuşamanın uluslararası
ticari yaşam biçimi olması… Horowitz bu durumun, ideolojilerin sonundan çok çatışmanın
sistemler alanından çıkıp dünya imparatorlukları alanına girmesi ve ideolojik nutukların bir
sonu olabileceğini söyler.

Global köycü Mc Luhancılığa göre yeni iletişim teknolojileri, siyasal devrim saplantısını
tümüyle moda dışı yaptı ve ideolojilerin sonunu getirdi; iletişim devrimi siyasal devrimlerin
çözemediği sorunları çözmeye başladı. Mâttelart’ın belirttiği gibi (1994) iletişim
teknolojilerindeki gelişmeler (videolar, kablo tv, uydu gibi), hem eşitsiz\dengesiz teknolojik
medya akımını, hem de alternatif gelişmelerin engellenmesini getirir. Egemenliği destekler.
(Mattelart, 1992; Raboy, 1990.)
İdeolojilerin sonu teziyle aynı zamanda, yansız bilim ve teknoloji görüşü desteklendi. İdeoloji
olmayınca doğal olarak nesnellik\yansızlık egemen olur. Bu nesnellik, ülkeler arası ilişkilerde,
bağımlılığı reddeder ve karşılıklı bağımlılık görüşünü getirir.

İdeolojilerin sonu, emperyalizmin ve ortaklarının siyasal, ekonomik ve kültürel politikalarını
ve uygulamalarının ideolojik yapısını nötrleştirir, nesnellik ve yansızlık iddialarıyla insan ve
doğa talanını meşrulaştırır.

Karşılıklı Bağımlılık ve Emperyalizmin Sonu

Karşılıklı bağımlılık ve emperyalizmin sonu kavramları da, emperyalizmin günlük ideolojik
egemenlik pratiklerinde, çarpıtılarak sunulur ve yanlış anlamlarla yüklenir.
Elbette, insan ilişkilerinde karşılıklı bağımlılık vardır. Her sömürüde de karşılıklı bağımlılık
kurulmuştur. İlişkinin uluslararasılaşması, bağımlılığın özelliğini değiştirip sömürünün son
bulduğu anlamına gelmez.

İlişkinin karşılıklı bağımlılık olması için, ilişkinin simetrik veya simetriğe yalan olması
gerekir. Simetrik olmayan ilişki biçiminde, ilişkinin niceliği ne olursa olsun, ilişkiye giren
taraflar ister yerel ve ulusal ister uluslararası olsun farketmez, sömürü hala vardır. Bu sömürü
yerel olunca ağanın, küçük burjuvanın veya kapitalistin sömürüsü biçimindedir. Ulusal
seviyede kapitalist bir sınıfın sömürüsüdür. Bu sömürü ilişki ağına uluslararası firmalar ve
devletler de katılınca, konu emperyalizm, sömürgecilik ve yeni-sömürgecilik konusu olur.
Devletin ortadan kalkması, gümrüklerin ortadan kalkması, milliyetçiliğin veya milli şuurların
ortadan kalkması iddialarının anlamı, sömürü ilişkisi açısından, yapısal bir değişiklik
getirmez; çünkü devletin varlığı zaten sömürü düzenini güvenceye almaktır. Devletlerin hepsi
de bu yeteneğe sahip olamadığı için emperyalizmin kendi orduları, dış yardımları, silah
yardım, satış ve eğitimleri vardır. Devletin ortadan kalkması ve globalleşme, bu bakımdan,
sömürü ilişkilerine, sömürülen açısından olumlu bir değişme getirmez. Gümrük duvarlarının
ortadan kalkması, gene sömürülenler açısından pek olumlu anlam taşımaz, çünkü
sömürülenlerin gümrükle ilişkisi doğrudan yoktur; dolaylı olarak iç sermayenin kendini dış
rekabete karşı koruyarak, içteki soygunu arttırması (üretim ve fiyat politikalarını kendisinin
saptaması) ile ilgilidir. Bu anlamda, gümrük duvarlarının kalkmasıyla ve uluslararası
firmaların serbestçe gelişiyle, sömürülenlerin kullandığı tüketim mallarında çeşitlilik ve
eskiye nazaran ucuzluk olma olasılığı vardır. Fakat bunlar, kesinlikle simetrik olmayan
ilişkilerin ortadan kalktığı veya kalkacağı anlamına gelmez.

Milliyetçilik, kapitalist düzende ideolojik kontrol ve sömürünün güvencesi olarak
kullanılmıştır. Irkçı-milliyetçi kepazeliğin ortadan kalkması, emperyalist politikaların,
özellikle böl ve yönet politikalarının yeni çözümler bulmaları gereğini ortaya çıkartır. Hele
din, vatan ve hele hele aile değerleri diye kapitalizmin ve uydularının işledikleri toptan
cinayet KILIFLARININ ortadan kalkması, katillerin ve sömürgenlerin sömürüye bu yazıda
tartıştığım kılıflara benzer kılıflar örmesini, yani “dikkatleri başka yöne çevirme
mekanizmaları” yaratmasını ve yeni düşmanlar bulmasını gerektirir. Kitle iletişiminin hapları,
toplum kontrolüne yeterli olabilir mi? Sanmıyorum, çünkü bu haplar da hem pasifleştirme
hem de siyasal bağnazlıkları ve yobazlıkları kullanma temelli olduğu için, kendilerine yeni
haplar bulmaları ve haplarını yeni içerikle doldurmaları gerekir ki, bu içeriğin de eğlence ve
spor ötesinde ne olduğu henüz belli değil.

Sömürü İlişkilerinin Yeni Adı: Dengeler

Karşılıklı bağımlılık ideolojisiyle birlikte gelen bir diğer bilinç yönetimi ve devlet terörünü
meşrulaştırma aracı da, “dengeler ve dengeleri koruma” tezidir. Dengeler de, karşılıklı
bağımlılık gibi, sömürü ilişkilerine dayanan egemenlik durumunu anlatır. Ezenle ezilen
arasında karşılıklı bağımlılık tezi, egemen sunuş biçimiyle ne denli gülünç bir uydurmacaysa,
dengeler nutukları da o denli gıdıklamadan kahkaha artırıcıdır; sömürü düzeninin dengesi, en
iyi şekliyle, dengesizliğin dengesidir. Denge, sömürenle sömürülenler arasındaki soygun ve
talan ilişkilerinin “öyle kalmasını” meşrulaştırıp, öyle kalmasını istemeyenlere karşı “isteseniz
de özelleştireceğiz, istemeseniz de” diyerek, meşrulaştırılmış güç kullanımına başvuruyu
getirir. Denge çığırtkanlığı yapanların sahtekâr-tüccarlığı, sadece ezenle ezilen arasındaki
ilişkilerde değil, aynı zamanda, ezenler arasındaki siyasal ve ekonomik pazar ilişkisinde de
yutulmayacak bir lokmadır; Kapitalist dünya pazarının egemenlik ilişkilerinin ve pazar
yapısının gerçeklerine aykırıdır. Kapitalist pazarda dünün dengesi bugünün geçersizliği
(dengesizliği) olabilir. Bunu belirleyen faktör ise, hem ezenle ezilenler hem de egemen pazar
güçleri arasındaki pastayı bölüşme yarışının olduğu üretim biçimi ve ilişkilerinin dinamiğidir.

Soğuk Savaşın Sonu ve Rahatlık Uydurması

Kapitalist ideolojinin bilinç yönetiminde, kendi çerçevesi içine sıkıştırıp tanımladığı “soğuk
savaş” ışığında (burjuva resmi eğitimin iyi öğrencileri olarak soğuk savaşın bu tanımını
hepimiz biliyoruz), Sovyetler çökünce soğuk savaşa ne olur? Elbette ortadan kalkar ve tarihe
karışır.

Soğuk savaş ortadan kalktı mı? Kesinlikle kalkmadı, çünkü soğuk savaş, burjuva ideolojisinin
tanımından çok farklı bir karaktere sahiptir. Soğuk savaş, Amerika ile Sovyetler arasındaki
savaşın çok ötesinde ve üstündedir; soğuk savaş örgütlü bir sömürüyü sürdürmede, silahlara
başvurmadan yapılan ve kendini “günün normal faaliyeti” olarak gösteren egemenliğin ve
mücadelenin yürütülüşüdür. Amerika ve Sovyetler arasındaki soğuk savaş, kapitalist sınıf ile
çalışan sınıflar arasındaki savaşın soğuk şeklinin, bu iki güç arasında olan yansımasından
başka birşey değildi. Bunun anlamı da çok açık; belli bir örgütlü karşı-güce karşı olan soğuk
savaş, bu gücün çözülmesiyle sadece bu çözülen güçle ilişkide ortadan kalkar. Soğuk savaşın
kapsamı bu ilişkiden çok daha geniştir, soğuk savaş her an, her gün kapitalizmin
fabrikalarında, iş yerlerinde, okullarında, parlamentolarında, bütçe ve ücret politikalarının
saptanması ve uygulamalarında, televizyonlarında, başbakanlarının demeçlerinde, adalet
sisteminin ve ordunun varlığında, kısaca günlük burjuva maddi ve ideolojik faaliyetler ağı
içinde, egemenlik ve mücadelelerle bütün dünyada devam etmektedir.

Peki sıcak savaş? Sıcak savaşlar, yaşadığımız yıllarda büyük ölçüde iç savaşlar biçiminde
olmaktadır. Bunları da kabaca iki grup içinde toplayabiliriz. Birinci gruptakiler, çöken eski-
Sovyetler’deki ganimet kapışma mücadeleleridir ki, bu iç savaş biçiminde kendini
göstermektedir. Bu ganimet kapışma ve çoğa konma mücadelesi, tek bir milliyetin olduğu
Sovyetlerde genellikle kısa zamanda halledildi. Fakat milliyet farkları olan Yugoslavya gibi
yerlerde, milliyetçilik bu ganimet paylaşma anlaşmazlığı biçimi aldı. Bu da savaşı ikinci türe
döndürdü; diğer bir milliyetin yönetici sınıflarının toprak kapma ve sömürgeleştirme
çabalarına karşı silahlı bağımsızlık direnişi. Bu bağımsızlık direnişinde, Bosna’da olduğu gibi,
önderlik, gene ganimet paylaşma yarışındaki burjuva anlayışıyla liderliğin elindedir. İkinci
grup sıcak savaş, bu örnekte olduğu gibi, milli bağımsızlık savaşını içerir. Bu tür savaş, milli
farklılıkların olduğu ülkelerin çoğunda, koşullara göre, zaman içinde, sıcaktan soğuğa ve
soğuktan sıcağa değişerek verilmektedir. Bu savaşların niteliği, Afganistan’da ve Barzani’nin
Kürt bağımsızlığı hareketinde, ve Apocu liderliğin (eğer egemen iletişim araçlarıyla sunulan olaylar, bomba koyma, mahkeme ve öldürme biçimleri “disinformation” denilen kasıtlı
yanıltmaya yönelik olan enformasyon uydurması değilse) düştüğü son durum gibi,
uluslararası emperyalizmin elinde oyuncak olma şekli olabilir, ya da gerçek anlamıyla
demokratik bir bağımsızlık arayışı niteliğini taşıyabilir.

Soğuk savaş bitmedi. Bitmesi için kapitalist üretim biçiminin değişmesi gerekir. Silahlanma
hala devam ediyor. Savaşlar hala devam ediyor. Amerikan filoları, füzeleri ve üsleri, hala
dünyanın her köşesinde haraççının baskı ve terör organı olarak durmaktadır. Amerikanın ve
uydularının bütçelerinin önemli bir kısmı, hala silah endüstrisine gitmektedir. Dünya
ülkelerinde ne orduda ve ne de ordunun politikalarında soğuk savaşın ortadan kalktığını işaret
edecek bir değişim olmadı. Soğuk savaş bütün şiddetiyle devam ediyor. Belki burjuva
entelektüeller ve araştırmacıların “namuslu” olanları oturdukları rahat yerde bunun ne demek
olduğunu bir türlü kavrayamazlar; fakat kapitalistin işyerinde çalışanlar bunu her gün
kemiklerinde hissederler; grev yapan işçiler ve “yasa dışı izinsiz” yürüyüş yapan memurlar,
bu hissedişin iş yeri önünde ve sokakta mücadeleci dışa vuruluş biçimleridir.

Post-endüstriyalizm ve Enformasyon Toplumu

Endüstri-ötesi toplum anlayışı yeni değildir, özellikle 1960’lardan beri sunulmaktaydı, fakat
güç kazanması daha sonra olmuştur. Bu görüşün ana öğelerinin oluşturucuları, yukarıda
belirttiğim gibi, ideolojilerin sonunu (1960) ve “post endüstriyel toplumun gelişimi” (1973)
ilan eden D.Bell ve Global köy oluşumunu ilan eden Mc Luhancılar, “iletişim devrimcileri”
ve “enformasyon toplumcularıdır” (Dordick ve Wang, 1993; Docheerty 1993, fakat görüşün
yaratıcısı D. Belidir). Galbraith de benzer şekilde “yeni bir sınıfın” oluştuğunu belirtir. Bell ve
benzerlerinin iddiasının aksine, “yüksek maaşlı” yöneticiler “sınıfı”, şimdiye kadar ne
ekonomik ne siyasal bir güç olabilmişlerdir, ne de kapitalist toplumlarda, güç pozisyonunu
kendi çıkarları yönünde değiştirebilmişlerdir. “Yöneticiler sınıfı,” kapitalist sınıfın “iyi
beslenen” ve oldukça rahat “koruyucu ve yönetici” hizmetçileridir. Amerika ve Avrupa’da iş
ve gelir garantisine sahip değildirler; köpeğin köpeği yiyerek yükseldiği bir iş dünyasının,
insanlıktan uzaklaştırdığı, standartlaşmış görevleri yerine getiren profesyonellerdir. Bu
profesyonellerin yaşamı, günlük kâbusları, rekabeti ve kin dolu duyguları ne D.Bell ne de
Galbraiht’in entelektüel dünyasında yaşanarak anlaşılabilir. Kapitalizmin yönetim dünyasına
girip yaşamak ve hissetmek gerek. (Bu dünyanın en seviyesiz ve alçalmış olanı siyasal
alandır. Siyasal hırsızlık ve orospuluk, kendi özgür arzusuyla hırsızlığı ve orospuluğu seçen
hırsızlık ve orospuluktan milyonlarca kat daha hırsızca ve orospucadır. Bunu da ilk söyleyen
ben değilim.)

Reklam profesyonellerinin eskiyi yeni kılıfla sunmakta bulduğu en etkili yollardan biri,
eskinin önüne “yeni” kelimesini koyarak “yeni toz, eskisinden daha iyi temizler” “yeniliğiyle”
gelmeleri olmuştur. “Yeni” eskiyince, “daha yeni, en yeni, yep yeni, en geliştirilmiş,
mükemmelleştirilmiş” gibi kavramlar kullanarak satışını yaparlar. Bu profesyonellerin
hocaları da talebelerinden geri kalmayarak, eskiyen kuramlarının önüne önce “neo” eklediler
ve ardından son yıllarda “post” kavramıyla geldiler. Her tür dönemleştirmenin yanlış
olduğunu iddia etmiyorum. Yeni, gelişmiş ve post kavramlarının çoğu kez anlatmak
istediklerini aslında anlatmadığını, bu kavramlarla birlikte gelen “yeni açıklamaların”, kendi
sübjektiflikleri ötesinde, nesnellikten yoksun olduğunu belirtiyorum. Örneğin, postendüstriyalizm
görüşünde, klasik endüstriyalizmden post-endüstriyalizme geçilir. Postendüstriyalizmde
toplum, servis sektörünün egemenlik kazanmasıyla ve iletişim
teknolojilerinin yoğun bir biçimde kullanılmasıyla, “enformasyon çağını” yaşayan endüstri-ötesi biçime dönüşür. Bu endüstri-ötesi toplumda, geleneksel kapitalist endüstriler ve üretim,
servis sektörünün egemenliğiyle ikinci plana düşer. Servis endüstrisi ve bu endüstrinin
canlılığını ve gücünü sağlayan iletişim teknolojileri, endüstriyel-ötesi yaklaşımın ana
temasıdır. Profesyonel ve teknokrat “sınıf”, üstün yeni sınıf olur. Böyle bir ülke nerede var?
Servis endüstrisi denen, asalak-sömürgenler grubunun ve asalaklaştırılmış köle kitlelerinin
egemen olduğu toplum nerde var? Bu tür asalaklığın egemen olduğu ne New York
Amerika’dır, ne Paris Fransa’dır, ne de Londra İngiltere’dir.

Post-endüstriyalizmi belirleyen, iletişim teknolojisi ve servis endüstrisidir. Dolayısıyla, bu
yeni karakter, toplumda egemen ve sermayenin yerini almaya yönelik en değerli kaynaktır.
Enformasyon toplumları, karmaşık elektronik enformasyon ve iletişim şebekelerine bağlı olan
toplumlardır. Bu toplumlarda kitle iletişimi, sadece bir tür enformasyon üretimidir ve artan bir
şekilde diğer iletişim akışlarıyla, özellikle ortak alt-yapılarla (örneğin uydular ve internetle)
artan bir biçimde bütünleşmektedir. Enformasyon üretim araçları, dağıttıkları özel içerikten,
ideolojiden veya enformasyondan çok daha önemlidirler.

Post-endüstriyel toplumda, kapitalistler, sınıflar, üretim ilişkileri, sömürü, baskı ortadan
kalkar, herkes enformasyonla karın doyuran özgür post-modern insan olur. (Akşam TV hapı
nasıldı? Ben bunu yazdığım akşam Hırvatlarla Türkiye oynadı ve yenildik. TV’ler dalgalanan
Türk bayrağı görüntüleriyle “görecek günler var daha, aldırma gönül aldırma” türküsünü
tekrarlayıp durdu. Epey içlendim. Yenilgi. Ağlayacak gibi oldum. Biraz sonra rahatladım. Bir
de yenseydik. “En büyük Türkiye” teraneleriyle coşar ve coşturulurduk. Sokaklarda zafer
haykırışları… Otobüs bileti almak için Kızılayda sıradayım. Önümde bir genç kız, elinde 50
bin lira. Belki de aylarca yıkanmamış, üstü başı perişan bir çocuk hızla saldırdı ve kızın
elinden parayı kapmaya çalıştı. Kapamadı. Beş adım ileride durup diğer arkadaşının gelmesini
beklerken, bize pişkin pişkin baktı. Fırsat eşitliği. Serbest rekabet. Kaçan fırsatlar. Şans
kader… Aldırma gönül aldırma… Yenilenin yenilgiye boyun eğişine yakınarak çaresiz boyun
eğişin ağıtı…)

Post-endüstriyalizm, Amerikan kitle iletişiminin eğlence ve zevk ideolojisinin
genelleştirilmesi, geleneklerin ve insanlar arası dayanışmanın ortadan kaldırılması,
endüstrilerle teşvik edilen ve sömürülen bireysel-doyum arayışının peşinde koşan insanlık
durumunun anlatımıdır. Post-endüstriyalist toplum, Amerikan toplumudur ve bu görüş,
Amerikan toplumunda, Amerikan ideolojisiyle saklanan ve çarpıtılan gerçekler gibi çarpık bir
görüştür. Bu görüşün çizdiği “enformasyon bolluğu ve servis endüstrisi” toplumunda,
herkesin doyum içinde olduğu imajı sahtedir ve ciddilikten uzaktır. Firmalar dünyasının ve bu
dünyanın hizmetinde, rahatlık içinde, dünyaları, seçkin öğrencileriyle, bilgisayarıyla ve
internetle çerçevelenmiş profesörlerin ve entelektüel-bürokratların, kendi bolluk içindeki
gerçeklerini bütün topluma mal etmesi sahtekârlıktır, enformasyon toplumu veya postendüstriyel
Amerika’da post-endüstriyalizm ve enformasyonla milyonları vuranlar, bir asır
öncesinin aynı firmaları ve aileleridir. Bu servis ve enformasyon endüstrilerinde, ücretli köle
olarak çalışan kitleler, bir asır öncesinin aynı çalışan kitleleri ve aileleridir. “Bolluk”
“eğlence” ve “zevk” için üretim yapan post-endüstriyel toplumda, çalışan sınıflar kesinlikle
ekonomik sorunlarını çözmemiştir; temel ihtiyaçlarını düşünme kaygısı ötesine geçip rahatlık
içinde zevk ve eğlence ardından koşacak bir pozisyona kesinlikle gelmemişlerdir. Amerikan
insanının televizyon denen “kaçış” kutusunda aradığı eğlence ve Çin ve diğer Asya
ülkelerinin emeğinin sömürüsüyle ucuza yapılmış tüketim ürünlerini kullanmayla ve Mc
Donalds’da yediğiyle aldığı zevk, niteliksel bolluğun değil, niceliksel çöplüğün kullanımı ve
zevkini anlatır. Daha doğrusu, bu anlatım, süper sömürüdür.

Post-endüstriyalist toplum, ideolojinin öldüğü toplumdur. D.Bell’le birlikte (1979) Postendüstriyalizm
de 1970’lerin sonunda, “enformasyon toplumu” olarak dönüşüme uğradı.
Servis sektörünün egemenliği ele aldığı iddiası ve enformasyon toplumu ve postendüstrileşmeyle
ideolojilerin sonunun geldiği tezinin geçerli olabilmesi için, bırakın
ekonomik sektördeki değişikliklerin karakterlerini, öncelikle iletişimle ilgili aşağıdaki
sorulara cevap verilmesi gerekir; Bilgi ve enformasyon, toplumda nerelerde ve ne biçimlerde
konumlandırılmıştır? Daha açıkçası, Ekecrantz’in belirttiği gibi (1987), hangi tip\biçim
enformasyon ve bilgi, nerelerde (hangi sınıflar arasında) dağıtılmaktadır? Bu bilgi ve
enformasyon nereden geliyor? Geldiği yerin amaç ve örgütsel özellikleri ne? Bilgi ve
enformasyon (veya bilgisizlik ve enformasyon olarak adlandırılan cehaletin simgeleri) bu yere
hangi yolla\araçla geldi ve getirildi? Bu sorular bizi, bilgi ve enformasyonun (bilgisizlik ve
cehaletin) üretildiği, bölüşüldüğü, dağıtıldığı ve iletişildiği sınıflaşmış örgütlü toplumsal
ilişkilere ve iletişime götürür; bilgi ve enformasyonun akışının sermayenin akışıyla yapışık bir
biçimde gittiğini gösterir. Nasıl ki maddi ilişkilerde toplumun büyük çoğunluğu yoksun ve
yoksul bırakılıyorsa, bilgi ve enformasyon ilişkilerinde de aynı yoksullaştırma ve
yoksunlaştırma vardır (Erdoğan, 1996).

Global Köyden Global Kente: Emperyalizmin Yapay Dünyası

Teknolojinin zamanı ve yeri fethi, teknolojinin içeriğine çökertildiğinde gerçekler
değiştirilerek egemen masallar yaratılır. Globalcilerin ideolojisi, Marshall Mc Luhan’ın global
köy ve teknolojik determinizmi ve Brzenski’nin global kenti, böyle bir masallaştırmayı
öyküler; dünya, önce yerel iletişim ağlarıyla birbiriyle ilişkide bulunan geleneksel köylerden
ve onların uzantısı kentlerden oluşuyordu. Fakat elektronik iletişim araçlarındaki gelişmeler,
özellikle televizyon yayınlarının yaygınlaşmasıyla, lüks tüketim maddeleri ve bunlarla birlikte
gelen “demokratik” ve “özgürlükçü” kültürle birlikte, ev birimi, bu geleneksel dışa kapalı köy,
global köy biçimine dönüştü. Global köyün insanları, televizyon sayesinde dünyanın her
yerinde olup bitenlere (Coca Cola, Adidas, Nike, futbol maçları, IBM, Converse, Mc Donalds,
Walt Disney, Marvel, Ramboculuk vb) anında şahit olmaktadır. Marshall Mc Luhan’ın bu
global köyü 1970’lerden sonra, uydularla birbirine bağlanan, post-endüstriyalizmle
ideolojilerin sonunun yeniden ilan edildiği ve hizmet sektörüne dayanan global kente dönüştü.
Dünya, modern uydu iletişimi ve kapitalist üretim biçimindeki gelişmelerle, bütünleşik bir
dünya oldu. Televizyon, barışta ve savaşta kitlelerin “izleyici” olarak değil,”katılımcı” olarak
küresel olaylara katıldığı “iletişim devrimini” getirdi. Vietnam, global köyde “ilk televizyon
savaşı” olarak nitelendi. Global kentin global dünyasında, “Körfez Savaşı” da, karşılıklı
bağımlılık içindeki dünyanın iletişimle katıldığı, ilk global “kurtarış” savaşı olarak sunuldu.
Eski modeller, ideolojiler, kalıplar yok oldu. İnsanlar teknolojik ve iletişim devrimiyle, bütün
dünyada katılıma yöneldiler. Emperyalizm yerini, “gelişmişi” taklit ederek, onlardan yeni
teknikleri bilgileri ve tecrübeleri transfer ederek sağlanan ” küresel karşılıklı bağımlılıkta
gelişmeye” bıraktı.

Bu iddiaların bazılarının, teknolojinin ulaşabilirlilik potansiyeline bakarsak, doğru olma
olasılıkları vardır. Fakat, iddialar mekanikten ve teknikten bahsetmiyor, mekaniğin ve
tekniğin ötesinde, mekanikle ve teknikle gelen içerikten bahsediyor. Bu bahsediş biçimi,
egemen gerçeklerin üzerine desenli kılıflar örmektir. Aslında, iletişim teknolojisinin devrimi,
içerik açısından reklamcıların devrimidir; Global köy, reklamcıların reklamını yaptıkları
tüketim mallarının üreticisi çok-uluslu firmalar ve ortaklarının köyüdür. Bu köydeki
insanların övünülen “katılımı”, kendi sömürüsüne kendi eliyle tüketim seviyesinde, üretilmiş son-ürünün kullanımındaki katılımıdır (tüketim kalkınması). Ne Vietnam ne de Körfez
Savaşı’nda televizyon, kitlelerin arzularının belirlediği ve uygulandığı bir araç veya alan
olmuştur, tam aksine, örneğin Körfez Savaşı’nda, tümüyle askeri güç1er tarafından kontrollü
bir şekilde verilen enformasyon çokluğu, bolluğu vardı. Bu bollukla global kentteki savaşa
kanlan Amerikalılar (ve dünya), ne savaşın ideolojisine ne de gidişine herhangi bir etkide
bulunabilecek bir pozisyona getirildiler. Seyrederek ve seyrettirilerek global kentteki
emperyalist petrol çıkarları düzeninin yeniden kurulmasına katıldılar. Böylece, maddi
ilişkilerin egemen saptayıcılığında, globalciliğin teknolojik saptayıcılığının, yönetimin bir
aracından başka bir karaktere sahip olmadığı örneği verildi.

Global köy’ün insanları, özellikle Batılıların dışındakiler, 1980’den beri elektronik medyanın
haber, hayal ve imaj dünyasının içine kitleler halinde atılmışlardır. Fakat globalcilerin
iddiasının aksine globalleşme ve dönüşüm\trasformasyon, siyasal, ekonomik, sosyal ve
kültürel farklılıklar ötesinde, insanları egemen bir dünya cemiyetinin üyesi yapmamıştır.
Özellikle kölelik ve sömürü karıştırılmamalıdır. Zincire vurulanın zincirine bağlılığı zincirine
vurgunluğunu (sahte-bilinci) anlatır ki, bu da zincire vurulmanın (örneğin ücret köleliğinin)
ortadan kalktığını (veya emperyalizmin olmadığını) anlatmaz.

Globalleşme ve Kalkınma

Kalkınma kavramı, globalleşme içinde eritildi ve “karşılıklı bağımlılık” içinde
evrenselleştirildi. Kalkınma; gelişme, modernleşme, küresel bir çehreyle gelen
emperyalizmde ortaklaşalık, şimdi ve gelecekteki beraberlik yapıldı. Sömürgecilik, 1960’da
yeni-sömürgeciliğe değiştikten sonra, 1990’larda globallik içinde ortadan kalkarak, bu
beraberlik içindeki “sömürgecilik-ötesine\sonrasına dönüştürüldü.
1960’larda başlayan Rostowcu kalkınma ideolojisi (1961), kalkınmayı ekonomik safhalar
içinde sunumu, siyasal-sosyologların benzer biçimdeki, psikolojik ve Weberci “ideal tipe”
dayanan yaklaşımları, globalcilikte yeni bir aşamaya ulaştı; artık teknoloji ve bilgi
transferiyle, her ülke kendi kabuğu içinde “kalkınma” çabasında (milli soygun) değildir. Onun
yerine, modernleşme ve ilerleme süreci globalleşmeden geçerek olmaktadır (uluslararası
soyguna dönüşmüştür). Bu süreçte, eskiden olduğu gibi gene aynı teraneler okunmakta ve
başarının yolunun “ekonomik reformlar” olduğu söylenmektedir (uluslararası pazar talanına
açılış.).

Globallik ideolojisi, eskiden beri gelen finans kapitalin uluslararası serüveninin, 1960’lardaki
teknoloji transferiyle zenginleşen kalkınma ideolojisiyle birlikte dünyayı soyuşunu;
1990’larda yeni teknolojilerle, özellikle iletişim teknolojilerinde (bilgisayarlar ve
telekomünikasyon teknolojilerinde) erişilen hızla (uzay ve yerin hızla gaspı ve kontrolüyle)
yeni bir boyuta ulaşmasını anlatır. Globallik ideolojisi, 1990’ların finans ve teknoloji
sermayesinin küresel sömürüsünü meşrulaştırır; haklı çıkarır, olduğundan ve amacından farklı
gösterir, arzu edilir ve şehvetle istenir yapar. O zaman sonuç, “globallik iyidir” olur. Kimin
için iyi olduğu, sanki herkes içinmiş gibi gösterilerek gerçeği tepetaklak edecek biçimde
dönüşüme uğratılır. Globalleşme denen uluslararası sermaye ve yerel ortaklarının dünya
sömürüsünün, kalkınma, ilerleme, büyüme, teknolojinin o ülkede gelişmesi gibi sonuçları
herkes için getirmediği, bunun sadece uluslararası sermaye (ve ortakları) için olduğu
istatistiklere bakıldığında açığa çıkar, örneğin 1980–1992 arasıda, OECD ülkelerinin finans
varlıklarının yıllık büyüme hızı, bu ülkelerin kendi gerçek ekonomilerinin büyüme hızından
( iş yaratılarak büyümesi) iki mislinden fazla olmuştur. Dünyanın finans varlığı 1992’de 35
trilyon dolara ulaşmıştır ve hızla büyümektedir. Finans kapitalin yansıdığı dünyadaki
borsalarda yabancı mübadele alış-verişleri, mal ve servislerdeki mübadeleden 50 misli
fazladır. Ne zamanki borsa artarsa, gerçek ekonomi gerilemektedir. Bu da, finans kapitalin
büyümesiyle ekonomik gelişme arasında negatif (tersine giden, biri artarken diğeri azalan) bir
ilişki olduğunu gösterir. Bunun önde gelen bir nedeni, kâr sağlamanın günümüzdeki
doğasında yatmaktadır; örneğin, Washington’daki Ekonomik Politika Enstitüsünün
(Economic Policy Institute) son incelemelerinden birinde de görüldüğü gibi, kârlar, yeni
yatırımlar ve verimliliğin artışıyla değil ücret politikaları yoluyla (ücretleri dondurma, işçi
sayısını azaltma gibi yollarla) sallanmaktadır. Uluslararası pazara uzanma ve üretimini ucuz
emek ortamında yapma, bu kâr oranını daha da artırmakta ve talan edilen yerdeki büyümeyi
daha da engellemektedir İkinci olarak, globalleşmeyle gelen finans kapital ve talan, emekçi
sınıflarının gelirlerinde ve yaşam tarzlarında iyiye giden anlamlı bir değişiklik yapmamıştır.
Çünkü finans kapitalin amacı, bu ülkelerde gelir dağılımı eşitsizliklerini kaldırmak veya gelir
farkı uçurumunu kapatmak değildir; en az vererek en çok kârı sağlamaktır. Bu nedenle, finans
kapital büyüdükçe, sefalet de büyür. Birleşmiş Milletler UNDP Human Development Report’a
göre (1994), 1970’de dünya nüfusunun en zengin % 20’si, dünyanın en fakir % 20’sinden 32
misli daha fazla ortalama gelire sahipti. 1991’de bu 32 misli fark, 61 misline çıkmıştır.
1970’de en fakir % 20, dünyanın toplam gelirinin % 2.3’ünü alırken bu rakam 1991’de 1.4’e
düştü. Finans kapital büyüdükçe, uluslararası ekonomi durakladı. Bunun anlamı oldukça
açıktır. Birleşmiş Milletlerin World Development Report (1992 ve 1994) istatistiklerine göre,
dünyada 1965–1990 arasında, kişi başına düşen ortalama brüt iç hasıla (GDP) büyüme hızı
1.5 ‘di; bu hız 1980–1992 arasında 1.2 olarak tesbit edildi (Diwan, 1995). Bu istatistikler,
1980’lerde sermaye ve yeni teknolojiler gelişirken ülkelerin gelişme hızının azaldığına işaret
eder. Bu duraklamaya yeni teknolojilerin ve finans kapitalin uluslararasılaşması cevaptır ve
bu cevap da, finans kapitalin uluslararası ekonomide büyüme kaynağı olmadığıdır. Bunun
anlamı, globalleşmenin, uluslararası ekonominin ve tek tek ülkelerin gelişme potansiyelini
engellemekte olduğudur.

1990’a ulaşıldığında, 1950’lerden beri bütün ülkelerde çeşitli oranlarda gelişmeler oldu, fakat
endüstriyel Batıya yetişme ve endüstrileşme anlamında “kalkınma” yerine geri kalmışlık
devam etti. Gelişmişlerle gelişmemişler arasındaki gelir uçurumu daha da büyüdü: 1950’de
kişi başına düşen ortalama gelir (ABD dolarının 1980 değeriyle) az gelişmişlerde 164,
gelişmişlerde ise 3841 dolardı; Arada 3677 dolar fark vardı. 30 yıl sonra 1980’de, bu rakam
azgelişmişlerde 245 dolara çıkarken, gelişmişlerde 9648 dolara yükseldi; fark 8403 dolara
yükseldi. (245 doların, yani yoksulluğun, nedeni 9648 dolardır.). 1990’a gelindiğinde, uçurum
daha da açıldı; fark (ABD dolarının 1990 değeriyle) 19,820 dolara çıktı. (Az gelişmişlerde
353 dolar ve gelişmişlerde 20173 dolar). Dünyada 3 milyarın üstünde insan, kişi başına geliri
yılda 400 dolardan az olan ülkelerde yaşamaktadır. Bir diğer uçurum da, ülke içindeki
zenginle fakir arasında olandır ve bu da gittikçe artmaktadır. (Seligson, 1993:3,4).
Türkiye, 1960–75 arasındaki ortalama büyüme seviyesi devam ederse, gelişmiş ülkelerle olan
farkını ancak 675 yıl sonra kapatabilir (Morawetz, 1993:11).

1960’larda Latin Amerika’nın, gelişmiş endüstrileşmiş ülke olma yolunda ilk sırada olduğu
ileri sürülüyordu. Lerner’in, Pye’nin ve Mc Cleland’in hesaplarına göre, Türkiye de bu ülkeler
arasındaydı. Olamadılar, fakat her ülkede yeni zenginlikler ve zenginler yaratıldı. Son
yıllarda, Doğu Asya ülkelerinin (Güney Kore, Tayvan, Hong Kong ve Singapur) gelişmişler
arasına katılacağı ileri sürülmektedir. Bu ülkelerin ihraç-temelli ekonomik politikaları, ucuz
işçi ve iş gücü sömürüsünün yüksek derecesine dayanan ekonomik faaliyetleriyle, bu bölge
elektronik ve yüksek-teknoloji alanında hızlı gelişme göstermiştir. Fakat durum değişmektedir. Sadece 1987–89 arasında, G. Kore’de 7 000 grev oldu. Bu, ortalama günde on
grev eder. Köylüler sürekli ayaklanmakta ve silahlı polis gücüyle bastırılmaktadır. Bu
bölgede, çevre ve insan talanı düşünülebilecek en yüksek orana ulaşmıştır.
Kalkınma, sürdürülebilir kalkınma ve globalleşme gibi ideolojik sunumların ne denli
Makyavelci, şaşırtıcı ve titizlikle hazırlanmış propaganda olduğunu göstermek için, aşağıdaki
örneği vermek oldukça faydalıdır: 1980’in başında, Amerikan dış politikasının uzun yıllardır
temsilcisi olan I. de Sola Pool ile Amerikan emperyalizmin 1960’ların sonundan beri
eleştiricisi Herbert I. Schiller arasında, Profesör Hamelink’in oturum başkanlığını yaptığı bir
söyleşide, Hamelink’in iletişim ve kalkınma konusundaki sorusuna, iki profesör aşağıdaki
biçimde cevap verdiler (Pool’un cevabındaki siyasal-söylevci oyuna dikkat edin. Bu söylevde
engelleyici kötü, karşıt devlet ve devletçiliktir.):
POOL: Açıkça burada değer konusu var. Kalkınma ne? Ben kalkınmadan bahsettiğimde,
kendi toplumlarına herhangi bir etkiden yoksun bırakılmış, etkili olma yeteneğinden yoksun
bırakılmış, milyonlarca insana, kendi yaşamları üzerinde denetim hakkı vermekten
bahsediyorum; Yetersiz yiyecek, yetersiz para, yetersiz eğitim ve yetersiz siyasal özgürlük
tarafından yoksunlaştırılmışlardır. Kalkınmayla ben katılımcı topluma doğru gitmekten
bahsediyorum. Elbette hükümetlerin iletişim araçlarına ihtiyaçları vardır. Kahraman milliyetçi
mesajları yayınlama ihtiyacındadırlar. Ben bundan daha fazla değeri, köylülere kendilerini
duyurma ve ifade yeteneğine veririm. Modern iletişim teknolojisini incelemem, bu bakımdan,
Üçüncü Dünya’da kalkınmayı teşvikte önemli rol oynayabilir.
SCHİLLER: Ben tamamıyla farklı bir görüşteyim. Üçüncü Dünya ülkeleri, kalkınma
modelinin karakterinin ne olduğunu, nasıl işlediğini, nelere mal olduğunu, etkilerinin ne
olduğunu anlamalıdırlar. Bunu anladıktan sonraki ikinci adım, bu yeni iletişim
teknolojilerinin potansiyellerini görmektir. Fakat var olan güç dağılımına, kontrol
düzenlemelerine ve Batı modelinin kendi etkisini uzatmak için nasıl çalıştığına bakarsak, bana
göre, yeni elektronik teknoloji zarar veren mesajların taşıyıcısıdır. Bu tür kalkınma oldukça
üzüntülü bir kalkınmadır.

Pool’un kim olduğunu bilmezsek verdiği cevaba ilk baktığımızda, oldukça duygulu ve
demokratik bir yaklaşımla geldiği ve hatta popülist veya Marksist nutuk çektiği hissini
duyarız. Pool’un diğer tutuculardan farkı, düşmanım (Marks’ı) iyi bilen ve okuyan biri olması
ve psikolojik savaşın tecrübeli savaşçısı olmasıdır. Pool’un “yoksun bırakılma” nedenselliği,
merkezi idarenin (devlet politikasının) yüzündendir ve “köylülere kendilerini duyurma ve
ifade yeteneği” ise, 1970’lerin ortasından beri savunmacı saldırıya geçen Amerikan
ideolojisinin “serbest akım”, “serbest ticaret” ve “desentralizasyon” politikasından dolayıdır.
Buradan, okuduğumuzu anlamada çok önemli bir yan ortaya çıkar. Söylenenin
değerlendirilmesini, “ne için söylediğine” bakarak yapmak zordayız. Makyavellinin
çocuğunun söylediklerinin ardındaki amaçlar nedir? Bunu genellikle, sadece söylenenden
anlamak her zaman olanaklı değildir; söyleyenin kimliği ve savunduğu çözüm politikasını
bilmek gerekir. Pool’un duygusallığı, sınıf ve emperyalizmin çıkarlarına yönelik duyarlılığın
ifadesidir. Schiller’in duygusallığı ise, dünyanın ezilen insanlarının insanca yaşama haklarına
yönelik bir duyarlılıktır.

1990’larda, emperyalist sisteminin özelleştirme saldırısıyla ekonomik ve siyasal alanda
egemenlik mücadelelerini, milli burjuvazilerin ve devletlerinin artan bir şekilde milliliğini
yitirmesini, iç savaşların yer yer devamını, çöken Sovyet sisteminin zenginliklerine dünya
kapitalistlerinin leş kargası gibi saldırılarının yaygınlaştığını görmekteyiz.

1960’ların sonu ve 1970’lerde, toplumların gündemlerinin ilk sırasını kaplayan toplumu ve
toplumsal ilişikleri yeniden düzenleme gerekliliği sorunu, 1980’lerin sonu ve 1990’larda
uluslararası sermayenin özelleştirme ve deregülasyon saldırısıyla; Avrupa Ekonomik
Topluluğu’nun gümrük duvarları, iletişim teknolojisinin efsaneleştirilen rolü ve çevre
tartışmalarıyla; Japonya’nın Türkiye’ye kadar uzanan fabrika açmalarıyla; karşıtlığın baskıyla
ve kaba güçle sessizleştirilmesiyle geri plana itildi. 1990’lardaki gelişmeler, örneğin
Türkiye’nin “kalkınmasını” yeni bir safhaya getirdi; milli denen büyük burjuvazi kapitalist
dünya pazarıyla bütünleşti ve siyasal yapı, bu bütünleşmeye uluslararasılaşmanın ve
özelleştirmenin reklamcısı, propagandacısı, teşvikçisi olarak açıkça katılmaya başladı.
Ülkelerde, yerelin uluslararası talanına belediyeler bile doğrudan katılmaya başladılar.
1990’lardaki özelleştirmeyle ve deregülasyonla birlikte, (a) tüketimle-kalkınma ve (b) üretim
için ucuz ham madde ve emek sağlama politikalarının egemen olduğu uluslararası pazarın
ülkelere kendisinin meşruluğunu satışı, eğitimi de kendine benzeten “eğlence” ideolojisi
ekseninde dönmeye başladı. Eğlenceyle tüketim-teşviki birleştirilerek kapitalist düzenin
meşruluğu için gerekli “fikir birliği” sağlama ve yürütme gücü elde edilmeye çalışıldı.
Kentleri bırakın, kasabalarda bile, insanların kupon toplamak için gazete alması ve eğlence ve
hediye kazanmak için televizyon seyretmesi, siyasetçilerin stadyumlarda birdenbire
belirmeleri, televizyon eğitiminin eğlenceyle yapılması, ciddi söyleşi programlarında bile
eğlencenin gerekli görülmesi, bu çabanın hem göstergeleridir hem de çalıştığını belirtir.
Çok önemli başka bir gelişme ise, kamu sistemi mantığının, batıya bağımlı “kaliteli kültür”
anlayışının (yani Batı klasik edebiyat ve müziği) desteklenerek kamu sisteminin sırtına
yıkılmasına doğru olan gelişmedir.

Kalkınmadan Sürdürülebilirliğe: Neyin ve Kimin?

Ekonominin ve siyasetin uluslararası iletişiminde, 1960’lar öncesinde, geri kalmışlık vardı.
1960’larda geri kalmışlık az gelişmişlik olmaya başladı. Ardından, gelişmekte olan, gelişen,
kalkınan ülkeler kavramları oluştu. Bir zamanlar Batılılaşma vardı, ardından modernleşme ve
kalkınma geldi. 1980’lerin sonunda sürdürülebilir kalkınma çıktı. Kavramlardaki değişimler
egemenlik ve ideolojik mücadelede çerçeveleme ve paketleme biçimleridir. Az gelişmişlik,
geri kalmışlık, gelişen ülke gibi kavramlar gerçekte tek bir dünya gerçeğini anlatır: Geri
bırakılma durumu ve faaliyetleri. Batılılaşma, modernleşme kalkınma, gelişme, sürdürülebilir
kalkınma da tek bir ortak anlam taşır: Sermayenin düzeninin kalkınması… Sürdürülebilirlik de
bu kalkınmanın devamlılığının sağlanması kaygındır. Özellikle sürdürülebilirlilikle ilgili
sürdürülen tartışmaların hepsinin altında bu kaygı yatar.

Auguste Comte’un pozitivist görüşüne göre ilerleme, düzenin gelişmesidir. 19’uncu yüzyılda
sömürgeci imparatorlukların yayılması “medeniyet götürme” adına yapıldı. Medeniyeti yayma
işini tüccarlar, silahlı kuvvetler ve misyonerler yaptılar. 20. yüzyıl, başında, Birinci Dünya
Savaşıyla kurulan yeni düzende, Milletler Ligi’ne göre, “kendine bakamayan ülkelerin bakımı
ve kalkınmalarının” “medeni ülkelerin kutsal misyonu” olduğu belirtilir. Buradaki kalkınma
anlayışı, “medeniyet götürme” kılıfındaki doğrudan sömürgeciliktir. Kalkınmanın ekonomik
anlama bürünmesi 1949’dan sonra olmuştur. Türkiye gibi ülkelerin liderliği, bu
“medenileşme”yi Batılılaşma olarak aldılar. Cumhuriyet çocukları, bacalarından kara duman
fışkıran fabrikalar ve makinalar sevdasıyla yetiştirildiler. Fes atıldı, şalvar atıldı, fistan atıldı,
pantolon ve ardından da Levy’s “medeniyeti” getirildi. Rakıyla viski rekabete girdi; liberal
burjuvalar her ikisini de ortama göre tercih ettiler. Medeni tutucu burjuvalar rakıyı aşağılık ve
bayağı olarak nitelemeye başladı. Rakıyı içen özlemciler ve köşe dönme hayalleriyle
başkalarının sahip olduklarına bakıp hayal kuranlar, her yudumda “ah medeniyet, ah viski”
diye iç çekmeye başladı, fakat viskiye ekonomik güçleri yetmedi. Benim gibi Hanzo’lar bir
türlü medeni olamadılar (Whisky de tahtakurusu ilacı tadı var!). Medenilerin dilleri değişti,
Arapçalar atılıp latin dilinin Amerikancasıyla karışık medeni Türkçe gelişti. Okullar bu
medeni dili ve düşünce tarzını Türk yurttaşlığı ve milliyetçiliği olarak genç nesillere
öğrettiler. Osmanlılar zamanında Türk, Türk olduğu için Türklüğünden utanırdı. Atatürk
devrimiyle başlatılan (gerçekte 100 yıla yakın zamandır başlatılmış olan) medenileşmede,
önce Türk, Türklüğünü kazanmakla, Arabın dinine karşı öncelik kazanmak için mücadeleye
girdi. Bu mücadele, 1960’lara gelindiğinde “Ne Mutlu Türküm” diyene’nin üstünlüğüyle
kazanıldı. Fakat 1990’lara gelindiğinde, Arap kültürü, çember sakallarda ve siyaset
tüccarlarının hesap teşbihlerinde yeniden tırmanmaya başladı. Bu kez Arapçı kültür, kendi
Türklüğünü kurmaya çalışan Türk olduğu için utanç duyan Türke karşı değil, yenisömürgeciliğin
Levy’sli, küpeli, Coca Colalı, Adidasla, Marlboroyla kendini Batılı hisseden
ve bunları tüketemediğinde Türklüğünü hatırlayıp aşağılık duygusuna kapılan yenipostmodern
Türk’e karşı mücadeleye başladı. Arapçı, dilinde “Allah” ve “emperyalist
Amerika” ve de, ‘içteki zındıklar” teranesi ve elinde ise Amerika’nın kolası ve Marlborosuyla
pazara çıkmış; alışverişte.

Türklüğün batılılaşarak medenileşmesi, 1960’larda medenileşmeden kalkınmaya dönüştü, çok
kısa zamanda kalkınmanın pek de toplumun kalkınması olmadığı, zengin bir sınıfın gümrük
duvarları kalkanıyla kurduğu dış ortaklıklarla sömürünün kalkınması olduğu anlaşıldı.
Medenileşmenin yücelttiği Türklük, sosyalist ve Marksist millilik duygularıyla ayaklandı.
Aynı medenileşmenin yücelttiği eşitliğe ve insanlığa düşman burjuva milliyetçiliği, eşitlikçi
ulusalcılık üzerine saldırtıldı. Buna, düzeni korumayla görevli devlet güçleri eşitlik arayanlara
saldırarak, tutuklayarak, hapse atarak, işkence yaparak eşlik etti.
1990’na gelindiğinde, kalkınma bitti, onun yerini sürdürülebilir kalkınma aldı. Sürdürülebilir
kalkınma nedir? Önce egemen iletişimli tanımını yapalım: Kaynakların kullanımıyla, özellikle
doğal kaynakların kullanımıyla kalkınma arasında denge kurarak, hem boğayı gözeten hem de
kalkınmayı engellemeyen bir kalkınma. En basit anlamıyla, bazen “sizin de başbakanımızın”
uyutmacasını yutturamayınca, öfkelenip, “isteseniz de özelleştireceğiz, istemeseniz de” diye
tehditler savuran kişinin “dengeler, dengeler” türküsü var ya, işte o tür sürdürülebilir
kalkınmayı anlatır. Sürdürülebilir kalkınmayla kalkınanların kimler olduğunu anlatmaya
gerek var mı?

Sürdürülebilir kalkınma, sürdürülmesi hem insanlık hem de doğa için büyük tehlike olan bir
sömürü ve talancı pazar yapısının egemenliğini sürdürme çabasıdır.
1950’nin başında, ekonomik kalkınma terimiyle birlikte, onun tersi olan kalkınmada yaya
kalmışlığı anlatan geri kalmışlık ve az gelişmişlik kavramları çıktı. 1958’de Siyasal
Bilgiler’de zevkle ve huşuyla okuduğumuz Daniel Lerner’in Passing the traditional Society
(Geleneksel Toplumun Geçip Gidişi) araştırması yayınlandı. Arttırma, Türkiye dahil
Ortadoğunun, sözde, geleneksel toplumdan modern topluma geçişini ve modern iletişimin
rolünü inceliyordu. Daniel Lerner, psikolojik savaş uzmanıdır ve 1949’da Almanya’ya karşı
psikolojik savaş yapıtını çıkarmıştır. Ortadoğu’nun modernleşmesi adı altında yaptığı
araştırmayla topladığı verileri de psikolojik savaş anlayışı biçimi içinde yorumlamış ve
kullanmıştır. Bu ülkelerde üç tip tutum olduğunu belirtmiştir: (a) modern insanlar yani batının
anti-faşist burjuva ideallerine yatkın olan kişiler; (b) geleneksel insanlar yani 1949
kitabındaki, Naziler olarak niteledikleri; (c) geçiş safhasında olanlar, yani politize olmamışlar,
propagandaya yatkın olanlar. Dikkat edersek, D.Lerner, araştırmasıyla, psikolojik savaşta
hedefi belirlemekte ve politikaların buna göre ayarlanmasına yardim etmektedir.
D. Lerner’in metodu, sonraki araştırmalarla hem desteklendi hem de geliştirildi: Mc Lelland
(1961), Bir zamanlar Çin’de casus olarak çalışmış ve Malazya’da İngiliz güçlerine karşı
çarpışan komünist gerillaların sosyolojik araştırmasını yapmış plan Lucien Pye ve grubunun
Princeton Üniversitesinde çıkardıkları seri halindeki araştırmalardan İletişim ve Siyasal
Kalkınma (1963), Pool (1963), Scramm’in Kitle İletişimi ve Ulusal Kalkınma yapıtı (1964) ve
UNESCO’nun 1970’lere kadar bastığı araştırmalar ve kitaplar buna birkaç örnektir. İngiliz
Jeremy Tunstall’a göre, D. Lerner, I. de Sola Pool, ve W. Schramm 1960’larda, önce Asya
ülkelerine öneriler sunan, sonra geri gelip Amerikan federal kurumlarına (elbette CIA
bunların arasında) bilgi veren bir çeşit gezici sirk oluşturdular. D.Lerner sirkin entelektüel
lideriydi. Hızlı anti-komünist ve 1980’lerde hızlanan özelleştirme ve deregülasyon
saldırılarının hararetli savunucusu I. de Sola Pool ise, ABD Savunma Bakanlığının akademik
sözcüsüydü. W. Schramm ise toplantılar hazırlayan, gruplar kuran, araştırma merkezleri açan
kitle iletişimi uzmanı seyyar satıcıydı.

İletişim, kalkınma ve modernleşme sürecinde güçlenen ve tavlanan bu grup bir ordu oldu.
1969’laın sonu ve 1970’lerin başında, ordunun rolü üzerinde durulmadığı ve siyasal
bilimcilerin harekete geçtiği görüldü. 1970’ler ve 1980’ler Latin Amerika’da ve diğer
ülkelerde askeri güçlerle “düzen ve kalkınma” sağlanmaya başlandı. Amerika Asya’dan İran’a,
İran’dan Suudi Arabistan’a, Yunanistan’a ve Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar bütün
kıtalarda krallıkları ve askeri rejimleri açıkça destekledi, iletişim altyapılarını kurdu ve
geliştirdi. Demokratik yolla kendi kalkınmasını sağlamaya çalışan ülkelerde (örneğin Şili,
Nikaragua), demokrasi adına demokratik rejimler alaşağı edildi.

1960’larda, gene Amerikan bilim adamlarından gelen, E. Rogers’in önderliğini yaptığı
“yeniliklerin yayılması” görüşü, modernleşme ve kalkınmayı tarımsal alana götürdü.
Kalkınma sorunu, makineleşme, yeni sulama metodları ve suni gübreleme ile halledilmeye
çalışıldı. Aslında bunun anlamı, tarımsal alana teknoloji transferi ve büyük çiftçiliğin ve
intensif tarımın başlatılmağıydı. Kişilere yönelik “yeniliklerin tanıtılması, gösterilmesi,
benimsenmesi” toprak mülkiyeti ilişkileri içinde anlamını yitirdi. Bu ilişkilerde, liberal toprak
reformu girişimleri, köylülerin proleterleşmesi ve toprak sahipleri’nin daha da zenginleşmesini
getirdi. Yeniliklerin yayılmasının teorisinin iflasıyla, E. Rogers 1970’lerin sonunda, genel
akışa uyup, yerelliğe, yerel bireyler arası iletişim ağlarının geliştirilmesine, küçük güzeldir
(small is beatiful) ideolojisine sarıldı. Yeniliklerin yayılması merkezileşmiş politika ve
iletişim aygıtı yerine, yatay iletişim kanallarıyla başarıya ulaşacağı görüşü egemenlik
kazanmaya başladı. Kendi kaynaklarını kullan, kendine-dayan fikri ileri sürülmeye başladı.
Bu fikirle birlikte “kendi içinden” kalkınma egemenlik kazandı. Bu, elbette ki, Amerika’nın
yerellik propagandasıyla özelleştirmeye, deregülasyona ve desentralizasyona giden yeni
pazarlama politikasıydı. Bu politikayla, kalkınmada endüstri amaçlı teknoloji transferi
zorunluluğu öne sürüldü. 1980’lerde merkezi kamu kontrolünün yerine özel teşebbüsün
“özgürlükçü” desentralizasyonu (merkeziyetçilikten idari yerelleşmeye gidiş), deregülasyon
ve özelleştirme saldırıları egemenlik kazandı, Özel-küçük, özel-büyük tarafından ya yutuldu;
ya faşist ideolojiye sarılmış bir şekilde milli marşlar söylemeye mahkum bir durumda
bırakıldı, ya da ortadan kaldırıldı. (Bu üç süreç sürekli tekrarlanan, yenilenen bir süreçtir).
Kalkınmanın kimin tarafından projelenip kimin için uygulandığına ve neden yapıldığına
bakarsak, karşımızda “sermaye, sermaye birikimi ve sermaye birikimi için” cevabını sırıtır
buluruz.

Sürdürülebilir kalkınma teziyle birlikte, Amerikan ideolojisi ve Gündem 21 (Agenda 21),
uluslararası durumun iyi bir muhasebesini yaptı. Gündem 21 oluşturucularının da içinde
bulunduğu grup, soruna çarelerden biri olarak teknoloji transferini öne sürdüler. Gündem
21’ciler, teknolojilerin daha ucuza satılmasını, en modern teknolojilerin transferini, daha iyi
koşullarla “yardım\borç” verilmesini önerdiler. 1960’lardaki yeniliklerin yayılması (yani bilgi
ve teknolojik ürünlerin yayılması) fikri, 1990’larda isim değiştirerek yeni giysilerle tekrar
sunuldu. 1960’ların kalkınması, “doğayla denge” kavramı eklenerek “sürdürülebilir kalkınma”
oldu. Aynı yılların yardım ve teknolojik transferi, 1990’larda yeni teknolojilerin transferi oldu:

Post-sömürgecilik

Post-sömürgecilik kavramının kaynağı Asya’da, özellikle Hindistan ve Filipinler gibi ülkeler
başta olmak üzere, komprador sınıfların ve uluslararası şirketlerin “dikkatlerini çekmek” ve
“ilgi elde etmek” çabasındaki bazı entelektüellerdir.

“Post-sömürgeci kültürel incelemeler ” adı altında gelen bu yaklaşım, emperyalist düşünüş
tarzının yansıtıldığı post-sömürgecilik (sömürgecilik ötesi) anlayışını getirir. Postsömürgecilikle,
“ulusal bağımsızlık” veya herhangi bir bağımsızlık savaşı ve mücadelesinin
kısaca sosyal adaletin yerini, kitlelerin ve bireylerin global pazara entegrasyonu, modern
olaylara modern kitle iletişimini izleyerek katılma ve modern süpermarketlerde özgürlük ve
doyumu arama alır. Post-sömürgecilikte, eski Batı hayranlığı ve taklitçiliği yeni kılıflarla
sunulur: batı kültürel ırkçılığı evrensellik kazanır; globalleşme, dünya vatandaşlığı,
uluslararası firmaların önemli katkıları herkes için kurtuluş türküsü yapılır. Bu arada, bu yeniemperyalist
teorinin ne denli tabansız olduğu, dünyanın her yerinde artan sömürü ve
yoksullukla, ezilenlerin bağımsızlık savaşı ve devletlerin silahlı güçleri tarafından
katledilmesiyle, çalışanların artan enflasyon ve fiyatlar ile artmayan ücretler gerçeği
karşısında verdiği mücadeleyle açığa çıkmaya devam ermektedir.

Post-sömürgecilik uluslararası pazara entegrasyonu ve 1980 ve 1990’lardaki gelişmeleri
“büyük ihsan” olarak niteler. Post-sömürgeci görüş, “Birinci Dünya pozitivist-ampirikliğini”
post-sömürgeci, post-fordizmin yeni kompradorudur (San Juan, 1995: Bhabha, 1992; Halil,
1992; Callinicos, 1994).

Post-modernizm

Bu kavram, oldukça farklı ve birbirine zıt ideolojik yaklaşımları içerir. Bu nedenle, aslında,
detaylı bir analiz gerektirir. Bu yazıda, sadece post-modernciliğin liberal-çoğulcu olarak
niteleyebileceğimiz biçimi üzerinde duracağım. Bunun yanında, Marksist ve Marksist
yönelimli kültürel yaklaşımlar, post-modernizm konusu içinde çok önemli bir yer alırlar.
Post-modernlik, modernliğe karşı, karşıt veya modernliğin ötesinde olarak nitelenir.
Modernlik, endüstriyel toplumların yapısı, post-modernlik ise endüstri-ötesi (post-endüstriyel)
kapitalist toplum yapısıdır.
Endüstriyel devrimle kapitalist toplumlar modern sosyal sınıfları getirdiler. Sınıf, sosyal
yapının en önemli elemanıydı. Post-modern toplumlarda sınıfın önemi artık ortadan kalkar.

Onun yerine yaş ve cinsiyet gibi elemanlar alır. Kültürel faktörler merkezi rol oynar. Kişilik,
bireysel farklılaşmış rollerin ve seçimlerin çerçevelediği post-modern kültürün çeşitliliğinde
oluşur. Ekonomik alanda, fordizm’in yerini post-fordizm alır. Fordizm’de dev firmalar, kitle
pazarları için yarı-kalifiye işgücünü kullanarak kitle-üretim teknolojileriyle kitle üretimi
yaparlar. Post-fordizmde ise pazar parçalara ayrılmıştır. Üretim, daha küçük firmalar
tarafından yapılır ve artan bir şekilde taşeronlar (sub-contractor) kullanılır (Bu kullanımın
amacı aslında sendikacılığı parçalamak ve kârı artırmaktır. Bunun da anlamı, kölelik ücretiyle
işçi çalıştırarak süper-sömürüdür). Firmalarda “personel bölümleri” isim değiştirerek “insan
kaynağı” bölümleri olur. Sendikalar, ya ortadan kalkarlar ya da fabrika birimleri içinde iş
görürler. Siyasal anlamda, modern toplumlar, “büyük devlet kurumları” olan ve ekonomik
politikalar ve kamu kurumlarıyla ekonomiye oldukça karışan bir yapıya sahiptir. Post-modern
toplumlar bunun tam aksine, özel teşebbüse, sosyal fonksiyonları bakımından küçük-devlet
kurumuna ve devletin ekonomiye karışmamasına ve rekabete dayanır. Kamu kurumları özel
teşebbüslere satılır ve devlet klasik sosyal sorumluluklarından ve yükümlülüklerinden sıyrılır.
(Bu size, 1980’lerin ve 90’ların deregülasyon, uluslararasılaşma, kamu işletmelerinin
satılmasının meşrulaştırılması gibi gelmiyor mu?)

Post-modern iletişim, post-modernliğe yakışır şekilde, kendi doyumları peşinde at koşturan
bireyler için enformasyon, bilgi, kendini bulma, faydalanma ve kullanma kaynağıdır. Elbette,
insan, ekonomik ve siyasal güce ve elde etme olanaklarına herhangi bir şekilde sahipse… Aksi
takdirde, kendi doyumu peşinde koşma, varlığını sürdürme ve kitle iletişim çöplüğünde
‘kendini yenileme’ içine sıkıştırılmış ücretli kölenin, tüketim için çalışma, tüketme ve tekrar
tüketmek için çalışma çemberi içine sıkıştırılmış bir ‘doyumlar peşinde koşma’ biçimini alır.
Post-modernizmin eleştirici kanadını, sanatın-ticarileşmesine karşı “pazar için sanat” yerine,
“sanat için sanat” direnişi olarak niteleyebiliriz. Bu çatışmaya “toplum için sanatı” da
ekleyerek üçlü bir gruplandırma yapılabilir. Fakat bu direniş, çoğunlukla sembolik sanat alanı
çevresi ve çerçevesi içine sıkıştırılmıştır.

Garnham’a göre (1990) edebiyat, dil ve film analizinden çıkıp gelen “metin analizi” (kültürel
incelemeler), 1980’lerde önce yapısala, ardından post-yapısalcı Marksizme oradan da postmodernizme
taşındı. İnsan, yaşamını belirleyici maddi ve sosyal faktörlerden kaçtı;
referanssız (non-referential) anlam vermeye ve “arzuların özgür oyunu” sahasına taşındı. Bu
yaklaşımlar, aynı zamanda, kendi imtiyazlı alanlarında, imtiyazlı sembolik dilleriyle, bu
entelektüellerin ideolojisi olarak desenlendi.

1990’larda pozitivizm, isim değiştirip post-modernlik oldu; ulus içinde ve uluslararasında
çeşitli metinler (medya ürünleri) dolaşır; insanlar bunları isteyerek alır, kendi yaşamlarına
yaratıcı bir şekilde uydururlar. Dolayısıyla, egemenlik\hegemonya ortadan kalkar, onun yerini
global post-modern çoğulcu anlamlandırma ve tecrübe alır. Örneğin, Fiske’ye göre (1992),
farklı izleyiciler, yabancı hegemonyacı ürünlere kendi yorumcu çerçevelerini gerilirler ve
metni yeniden yorumlar, direnirler. Böylece, post-modernizmde, özgür kişiler ve gruplar
çoğulcu anlamlandırmalarla toplu katılımdan, karşı anlamlandırmayla direnmeye kadar
çeşitlenen bireysel davranışlarda bulunurlar.

Post-modern iletişim, post-modernliğe yakışır şekilde, kendi doyumları peşinde at koşturan
bireyler için enformasyon, bilgi, kendini bulma, faydalanma ve kullanma kaynağıdır. Postmodernistler,
bu “kaynak” olmayı anlatırken kaynağa sahiplik, sahipliğin üretimi
biçimlendirmesi, dolayısıyla öteki geçerli alternatifleri bir kenara iterler; enformasyonun
teknolojisinin, içeriğinin ve biçiminin saptanmasındaki gücünü ve rolünü görmezden gelirler.

Kitle üretiminin kitle kültüründe, bu üretime bağlı olarak gelen nicelik çokluğu ve nitelik
yoksunluğu ve düşüklüğü vardır. Bunun en önde gelen iki nedeni de ekonomiktir ve “postmodern”
kitle üretiminin yaşam zorunluluğuyla ilgilidir; çok kâr, çok üretim, çok satış, çok
satış için çok pahalı olmayan (ve pahalı olunca da çalışanların 25–30 yılını ipoteğe alan),
çabuk kullanıp, tüketip, çabuk yenileme gereği işlenen ve\veya doğan kalitesiz ve gereksiz
ürünler\mallar bolluğu… Bu çöplük ve köleleştirme bolluğu, demokratik çoğulculuk olarak
sunulur. Bu tür bolluğun ve demokratik çoğulculuğun siyasal-üst yapıdaki yansımasını,
parlamentoları dolduran siyasal partilerde görmekteyiz. Parlamenter demokrasi uyutmacasının
egemen olduğu ülkelerde namussuz ve hırsız olmayan kaç politikacı var dersiniz? “Postmodern”
toplum olarak sunulan “gelişmişlik” ve boyanan renkli-çoğulcu peyzaj, tekdüze
egemenliğin yarattığı ruhsal, zihinsel ve maddesel çöplük yığınının, kendini kendinden başka
birşey olarak, kendine ve dışına satmasıdır. Aynı parlamentoların koridorlarında ve
salonlarında bulunanlar birbirlerinin sahtekar, hırsız ve dolandırıcı olduğunu çok iyi bilirler;
fakat kendilerini, namus ve yüksek idealler peşinde koştuğunu anlatan post-modern fırçayla
boyarlar. Elbette namus ve yüksek idealler peşinde koşmaktadırlar; namusun ve yüksek
idealin ırzına geçmek için…

Post-Marksizm, Post-emperyalizm

Marksizm-ötesi ve emperyalizm-ötesi\sonrası? H. İ. Schiller’in tartıştığı gibi, yok öyle birşey!
Günümüzde Marksizm-sonrası gene Marksizm; emperyalizm-sonrası gene emperyalizmdir.
Bu “sonrasılar ve ötesiler” henüz gelmedi. Geleceği de pek yakın değil. Kendiliğinden
geleceğini ummak boşunadır.

Dünya 1990’larda Amerikan kültürünün özelleştirme ve deregülasyonla getirilen örgütlenme
biçiminin egemenliği altına girmeye devam etmektedir. Bunun yanında, teknolojik ve
ekonomik kontrol ve sermaye, artık Amerikan olmaktan çıkmış, pazarları Avrupa ve Japon
dev sermayeleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır. Sadece pazarları paylaşmamakta, örneğin
iletişim iletisi ürünü pazarı (software, yazılımı) dışında, iletişim teknolojisi ürün (hardware,
teknik araçlar) pazarlarını da kaptırmaktadır.

1990’larda dünya ülkelerinde iletişim teknolojileri ve örgütlü faaliyetleri devletle halk,
uluslararası, ulusal ve yerel ekonomik ve siyasal güçler, üreticiler ve tüketiciler, sosyal
plancılar ve yöneticiler arasındaki ilişkiler, yeni gelişme ve değişmelere uğradı. Türkiye gibi
ülkeler, reklamcılığın ve siyasal propagandanın kitle iletişiminden geçerek, yeni gelişmelere
ve biçim değişikliklerine uğradılar. Ulusal politikalar, uluslararası firmaların sözcülüğünü,
kalkınma ve iş\ticaret\turizm adı altında yapmaya başladı. 1996’lar, yüzde yüzleri aşan
enflasyonların, işsizliğin ve ekonomik sıkıntıların artarak yaşanması yanında, eğlence
endüstrilerinin (team parklar,Walt Disney, Arcadeler, çocuk modern video eğlence yerleri,
müzikli ve TV’li birahaneler) daha da yaygınlaştığı yıllar oldu.
Özelleştirme, uluslararasılaşma, deregülasyon, gümrük duvarlarının yıkılışı, yabancı ülkeye
girme ve ürünlerinin bu ülke içinde yaygınlığını kazanışı, 1990’larda devlet kavramının ve
rolünün yeniden gözden geçirilmesi gereğini ortaya çıkardı.

SONUÇ
1990’ların dünyasında, çok yakın geçmişin yeniden anlamlandırılması, belli alanlardaki,
özellikle iletişim alanındaki gelişmelere bakılarak, evrensel niteliksel değişmeler olduğu ileri
sürülmektedir. Bu sunumların madde temeli, ekonomik uluslararasılaşma ve buna bağlı
özelleştirme ve deregülasyonla, özgürlük, serbest ticaret, demokratlaşma, globalleşme,
evrenselleşme ve karşılıklı bağımlılık olarak gösterilmektedir. Örneğin, birkaç gün evvel Mc
Luhancılar, “global köy” (yani dünya emperyalizminin köyü olma) cümbüşünü çalıyordu; dün
ise post-endüstriyalistler, ilkel “global köyün” tarihe karıştığını ve insanların “global kentte”
yaşamaya başladığının davulunu çalmaya başlamışlardı. Sovyet imparatorluğunun çözülüp,
ganimet paylaşma yarışının başlamasıyla birlikte, davulun sesine “soğuk savaş bitti” namesi
de katıldı. Dünya henüz, emperyalizmin global kenti olmadı ve soğuk savaş bitmedi. Tam
aksine kapitalist ve emperyalist sömürünün olduğu her yerde ve birimde bütün şiddetiyle
devam etmektedir. Kapitalist ülkelerle “kalkınan ülkeler” arasındaki uçuruma ne oldu?
Uçurumlar emperyalist, pardon, demokratik iletişimle kapatılmaktadır. Bu da ne demek?
Çağımızın egemen iletişim biçimi, zaman ve yeri fethederek (yani teknolojilerle mülkiyetine
geçirerek) emperyalist dünyayı örgütleme tarzı oldu.

Bütün bu tartıştığım tür sunumlar, geçerliliklerini, maddi ilişkilerin idealleştirilmeyen,
mitleştirilmeyen, efsaneleştirilmeyen, olduğundan öte abartılmayan gerçeklerinde anlamlarını
yitirirler. 1990’ların dünyası, dünden kopukluğu anlatmaz, bir sürekliliği ve bu süreklilikteki
bazı değişimleri ifade eder. Bu da kesinlikle, yakın geçmişin egemen üretim ilişkilerinin temel
değişikliklere uğradığı anlamında değildir. Dolayısıyla, kavramların önüne ‘post’ (veya
Türkçe’de ardına ‘sonrası, ötesi’) eklemeleri yaparak yapılan sunumlar, teknolojik araç
yeniliklerinin ve gelişmelerinin ötesinde, üretim ilişki ve biçimlerinde niteliksel
değişikliklerle ilişkisi olmadıkça veya sahte mitleştirme seviyesinde kaldıkça, ideolojik sahtebiliç
sunumunun ötesine gitmezler.

KAYNAKLAR
– Alemdar, K. ve İ. Erdoğan (1995), Popüler Kültür ve İletişim. Ankara: İmit Yayınları.
– Amin, S. (1990), “The growing sophistication of Northern Control”, Socialist Review, vl 20: 3. p.
22-24.
– Bell, D. (1959, The End of ideology. NY: Free press.
– Bell, D. (1973), The coming of the post-industrial society. NY: Basic books.
– Bhabha, H. (1992), “Postcolonial Criticism.” Bkz S. Greenblatt ve G. Gunn (eds.) Redrawing the
Boundaries. New York: Modern Language Association of America..
– Callinicos, Alex. (1989), Against Postmodernism: A Marxist Critique. New York: St. Martin’s Press.
– Diwan, R. (1995), Globalization: Myth vs. Reality, Professor of Economics, Rensselaer Polytechnic
Institute, Troy, NY 12180. e-mail: diwanr@rpi.edu
– Dordick, H. ve Wang, G. (1993), The Information Society. Ca: Sage.
– Dochery, T. (1993) (ed.), Postmodernizm. New York: Harvester.
– Ekecrantz, J. (1987), The sociological order of the new information society. Bkz Slack, J. ve F. Fejes
(eds.), Ideology of Information age, pp. 78-94.
– Erdoğan, İ. (1996), İnsan, toplum ve iletişim: Egemenlik ve mücadeleye giriş, (basılacak).
– Erdoğan, İ. (1995), Amerika. Ankara: İmit Yayınları.
– Erdoğan, İ., N. Ejder (1996), Çevre sorunu çevre oyunu, (basılacak.).
– Fiske, John (1992), British Cultural Studies and Television. Bkz Ailen, R. C. (ed.) Channels of
Discourse, Reassembled. London: Routledge
– Galbraith, K. (1977), Age of uncertainty. Boston: Houghton Mifflin.
– Garnham, N. (1990) (ed.), Capitalism and communication: Global culture and the economics of
information. Ca: Sage.
– Hail, Stuart. (1992), “The Question of Cultural Identity.” Bkz Hail, S.D.Held and T.Mc Grew (ed.)
Moderniry and Its Futures. London: Poiity Press.
– Horowitz, I. L. (1976), Ideology and Utopia in the United States; 1956-1976. NY: Oxford University
Pres.
– Lerner, D. (1957), The Passing of traditional society. NY: Free press. (1965 baskısı).
– Leys, C. ve B.Berman (1994) (ed.), African capitalists in African development Colorado: L.Reinner
Publishers.
– Mattelart, A. (1991), Advertising international: The privitization of public space. NY: Routhledge.
– Mattelart, A. (1994), Mapping World Communication. Minnesota: University of Minnesota Press.
– Mc Lelland (1961), Achieving society. NY: Free press.
– Morawetz, D. (1993), The gap between rich and poor countries. Bkz Seligson, M. A. & J. T. Passe-
Smith (ed.) op. cit p. 9-14.
– Pye. L. (1963) (ed.), Communication and political development. NJ: Princeton University Press,
– Pool, I. de Sola (1963), The mass media and politiks in the modernization process. Bkz Pye, L.
(ed.)op. cit, s. 234-253.
– Rostow, W. W. (1961), The stages of economic growth: a non-communist manifesto. (3rd ed. 1990),
NY: Cambridge Univesity Press.
– San Juan, E. (1995), Postcolonial Theory Versus Philippine Reality.
– Schiller, H. L (1991), “Not yet the post-imperialist era”. Cirtical Studies in Mass Communication,
(8) 1,13-28.
– Seligson, M. A. (1993), Dual gaps: An overview of theory and research. Bkz Seigson, M. A. & J.
Passe-Smith (eds.) op. cit p. 3-7.
– Voloshinov, V.N.(1973), Marxizm and philosophy of language. MA: Harvard University Press.