DUYGU KARABULUT YAZDI: BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI EKONOMİSİ VE DEVLETÇİLİK

DUYGU KARABULUT YAZDI: BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI EKONOMİSİ VE DEVLETÇİLİK

Duygu Karabulut, Öncü Gençlik GYK Üyesi

Birinci Dünya savaşı, emperyalist devletler arasındaki rekabetten doğan bir paylaşım mücadelesiydi. Savaşın sonundaysa bu devletler tarafından ekonomik, siyasî ve askerî başta olmak üzere her alanda güç olmak hedefleniyordu. Sanayi devrimlerini tamamlayan büyük devletlerin topyekûn girdiği bu savaş 20. yüzyıla kadar görülmemiş büyüklükteydi ve sonunda çıkan bilanço da savaş kadar ağırdı.

Savaş öncesi dünyada ekonomik dengeler ve Osmanlı İmparatorluğu

20. yüzyıla girildiğinde Batı’da millî devletler kurulmuştu. Avrupa’da yalnızca üç İmparatorluk kalmıştı: Çarlık Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti. Bu imparatorlukların yıkılması ve yerlerine millî devletlerin kurulması kaçınılmazdı. Millî devletler haline gelmiş ve sanayi devrimini çok önceden tamamlamış olan Avrupa, 20. yüzyıl başlarında üstün güçtü. Sanayi devrimi ile artan üretim, pazar alanlarına olan ihtiyacı artırdı, böylece uzun süredir sanayiyi elinde tutan Avrupa, yayılmacı bir politika izleyerek kendine sömürge devletler yarattı. Sömürgecilik şeklindeki bu yayılma, hemen hemen bütün Afrika, bütün Okyanusya ve Asya’nın büyük kısmında, Avrupalıların siyasal egemenliklerinin kurulmasını sağladı. Bunun yanı sıra hükûmetlerden kopardıkları ayrıcalıklarla, ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını doğrudan kendileri işletti ve kendi ürettikleri malları ticari anlaşmalarla daha ucuza ülke pazarlarında sattı. Osmanlı İmparatorluğu, bu ayrıcalıkları Avrupalılara tanıyan devletlerden biriydi. Osmanlı Devleti, son iki yüzyıldır dünya üzerindeki güç dengelerinden biri olmaktan ziyade her girdiği savaşı kaybeden, toplumsal huzursuzluğun baş gösterdiği, çöküş sürecine girmiş bir İmparatorluktu. Coğrafî keşiflerle başlayan ve 20. yy başlarına kadar devam eden ekonomik gerileme, savaş döneminde ciddi krizlere neden oldu.

Coğrafi keşiflerden sonra yeni yerlerin, yeni ticaret yollarının keşfedilmesi Osmanlı için ekonomik açıdan ilk gerilemeydi. Yeni keşfedilen yerlerde altın ve gümüşün bol miktarda çıkarılması, bu madenlerin değerini düşürdü. Bu gelişme tüm ticari işlemlerini değerli madenlerle yapan Osmanlı için parasının değer kaybetmesiyle sonuçlandı. Bu gerilemeden sonra 18. yüzyıl sonunda başlayan sanayi devrimi ile ülkeler sanayileşme sürecine girdi ve sanayi toplumları oluştu. El emeğinin ve ilkel yöntemlerin kullanıldığı tarım toplumları, kısa sürede üretimi arttıran sanayi toplumları karşısında güç kaybetmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu, yeraltı ve yerüstü kaynakları bol olan bir tarım toplumuydu ve sanayileşen devletlerle birlikte ticaret yarışında geride kaldı. Yeni Pazar arayışı içinde olan Avrupalı devletler ise Osmanlı hükûmetinden aldıkları ayrıcalık ile iç pazarlara hızlıca yerleştiler. Avrupa sanayi ürünlerinin iç pazarı istila etmesiyle birlikte yabancı malların ucuz ve sağlam ürünlerine karşı rekabet edemeyen yerli küçük esnaf tezgâhını kapattı.

19. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu’na bakarsak, iç pazardaki imtiyazların yanında madenlerde de yoğun ayrıcalıkların tanındığını göreceğiz. Yeraltı kaynakları bakımından zengin olan Osmanlı İmparatorluğu’nun madenleri imtiyaz avcıları tarafından istila edildi. Başlangıçta yabancıların maden şirketlerine ancak hissedar olabileceğini söyleyen hükûmet (1861 Nizamnamesi) bu tutumdan zamanla vazgeçti, nihayet yabancıların gayrimenkul edinmelerini sağlayan 1867 Nizamnamesinin doğal sonucu olarak, Maadin Nizamnamesinin eski hükmü de 1869’da değiştirildi.1 Bu değişiklikten sonra madenlerimizin birçoğu yavaş yavaş yabancı uyruklulara ya da azınlıklara devredildi. 1901-1911 yılları arasında maden üretimindeki Türk, Azınlık ve Yabancı gruplarının parasal değer üzerinden toplam payları ise şu şekilde karşımıza çıkar: Türkler % 37.77, Azınlıklar % 24.81 ve Yabancılar % 37.42.2 Bu verilere baktığımızda maden gelirlerinin çoğunu azınlıkların ve yabancıların elinde tuttuğu ortaya çıkar.

Savaşa girmeden hemen önce Osmanlı Devleti’nin ekonomisine bakarsak, yabancı şirketlerin, sanayilerin pazara hâkim olduğunu, Düyûn-ı Umûmiye’yi yabancıların kontrol ettiğini, kapitülasyonların devletin sırtında sürekli artan bir yük olduğunu göreceğiz. Osmanlı’nın bu şartlar altında savaşa girmesi, onu savaş anında çeşitli ekonomik zorluklarla karşı karşıya getirdi. Savaş döneminde devlet, ekonomiyle çok yakından ilgilendi ve “millî ekonomi”nin temelleri atılmaya başlandı.

Birinci Dünya Savaşına giriş ve kapitülasyonların kaldırılması

Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri yanında savaşa girdikten hemen sonra ilk olarak dış borçların ödenmesini durdurdu. Savaş, hemen hemen bütün ülkeleri korumacı bir politikaya yöneltti. Osmanlı İmparatorluğu’nda bu korumacı politika “millî iktisat” ile olacaktı fakat millî iktisadın önündeki en büyük engel Osmanlı’nın dış ticaretini ipotek altına almış kapitülasyonlardı. Bu yüzden Osmanlı Devleti ikinci olarak Eylül 1914 tarihinde kapitülasyonları kaldıracağını duyurdu. II. Meşrutiyet yıllarında başa gelen hükûmetler kapitülasyonları kaldırmayı gündeme getirmiş ve yabancı devletleri ikna etmeye çalışmışlardı fakat başarılı olamamışlardı.

Osmanlı Devleti’nde kapitülasyonlar çiftçisinden işçisine, memurundan aydınına kadar herkesi rahatsız ediyordu. Tekin Alp gibi yazarlar, gazetelerde bu ayrıcalıkların zararından bahsediyordu. Malî, iktisadî, adlî ve idarî alanlarda olan tüm ayrıcalıklar başta hukukî bir eşitsizliğe neden oluyordu. Devlet kaynaklarının dışa aktarılması ve devletin sırtını büken bu imtiyazlara son verilmesi gerekiyordu. Cihan Harbinin başlaması ve Avrupalı devletlerin bu savaşa dâhil olmasıyla genel kargaşadan yararlanan Osmanlı Devleti kapitülasyonları 1 Ekim 1914’te tek taraflı olarak kaldırdı. Bu haber askerler açısından bir zafer niteliğindeydi. Donanma Cemiyetinin bastırdığı el ilanlarında, halka verilen bir müjde ve ilk zafer sayılmıştır.3 Kapitülasyonların kaldırılacağının ilanından hemen sonra aynı ay içinde gümrük vergileri % 15’e çıkarılacaktı.4 Bâb-ı Âli artık yabancı devletlerden onay almadan gümrük vergilerini yükseltebilecekti. Bu kararlarda Avrupa’ya bağımlı halde olan Osmanlı Devleti iktisadî alanda önemli bir bağımsızlık ilan etmiş oldu.

Savaşın finansmanı, para ve iç borçlanma

1. Dünya Savaşı, sanayi devletlerinin katılması ve savaşın tahmin edilenden uzun sürmesiyle dünya çapında büyük boyutlara ulaştı. Sanayileşmeyle birlikte, ileri teknolojik silah ve teçhizat gibi savaş sanayisi önem kazandı. Buna bağlı olarak da savaşın giderleri sürekli olarak arttı. 1914-1918 arasında savaşın giderleri de o güne dek görülmedik büyüklükteydi. Savaşa giren devletler tüm ulusal kaynaklarını seferber etmek zorunda kaldı. Eskiden savaşın giderleri milyonlarla ölçülürken, Cihan Harbinin giderleri Amerikan parasının savaş öncesi değeriyle 211 milyar doları bulmuştu.5

1.Dünya Savaşında finansal yapı, para ve kredi savaş ekonomisinin büyük bir bölümünü oluşturdu. Savaş gelirleri ise vergiler ve kısa ya da uzun vadeli borçlanmalardı. Avrupa ülkeleri savaş finansmanından borçlanmaya önem vermişti. Savaş giderlerinin hemen hemen % 95’i borçlanmalarla sağlandı. Vergi gelirleri savaş gelirlerinin çok sınırlı kısmını oluşturuyordu. Örneğin Avrupa’da savaş gelirleri, savaş giderleri içinde en yüksek paya sahip olan İngiltere’de % 17 dolayındaydı. 6

1914-1918 yılları arasında ülkeler bütün bu borçların yanı sıra sürekli kâğıt para emisyonunda bulundu. I. Dünya Savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun para düzeni köklü değişimler geçirdi. Metal bazlı Osmanlı para sistemi işlerliğini hemen hemen yitirdi. Bütçesinde yer alan gelirlerle Bâb-ı Âli’nin savaşı finanse etmesi imkânsızdı. 34 milyon Lirayı bulan, 1914-1915 yılı malî bütçesinin 14 milyonu Düyûn-ı Umûmiye’ye, kalan 20 milyonu devletin payına düşüyordu. Harbiye Nezareti bütçesi 6 milyon, Jandarma 2 milyon, Bahriye Nezareti bütçesi ise 1 milyon 300 bin dolaylarındaydı. Üç bütçenin toplamı 9.5 milyon Liraya yaklaşıyordu.7 Savaşla birlikte seferber orduyu beslemek için 500 bin Liralık bir ödenek öngörülmüştü. Bâb-ı Âli için tek çözüm, dış finansman kaynakları bulmak ya da emisyon mekanizmasıyla savaşı finanse etmekti. Tüm savaşan ülkelerde olduğu gibi, Bâb-ı Âli’nin emisyonda bulunması için kâğıt para çıkarması gerekiyordu. Kâğıt para çıkarma ayrıcalığını elinde tutan Osmanlı Bankası ile Bâb-ı Âli uzlaşmaya çalıştı. Yabancı sermaye ile kurulan Osmanlı Bankası’nın Paris’teki yönetim kurulu bu yükümlülüğün altına girmek istemedi. Bu durumda kâğıt para emisyonunu devletin çıkarması gerekiyordu fakat Osmanlı Devleti bu konuda iyi bir maziye sahip değildi. Tanzimat Döneminde denenen ve Osmanlı’nın ilk parası olan “Kaime” 1840’ta tedavüle çıktı. Aslında kaime para olmaktan çok tahvildi. Yılda % 8 faiz getiriyordu.8 Fakat Kaimenin bölgeler arasındaki farklı fiyatlar üzerinden dönüşmesinden ve sürekli fiyat farklılıklarına neden olmasından dolayı, Osmanlı para sistemi istikrarsızlaştı. Osmanlı para sistemini çökerten Kaime tedavülden kaldırıldı.

Bâb-ı Âli’nin savaşın tırmandığı bu dönemde emisyon bankası bulacak zamanı yoktu. Cephelerde savaşan ordunun ihtiyaçlarının acele olarak çözülmesi gerekiyordu. Osmanlı Bankası’yla emisyon sorununu çözemeyen Bâb-ı Âli, emisyon çıkarma yetkisini Düyûn-ı Umûmiye’ye devretti. Temmuz 1915’te ilk kâğıt para “evrak-ı nakdiye” çıkarıldı ve ondan 7 ay sonra İkinci “evrak-ı nakdiye” tedavüle sürüldü. Bâb-ı Âli, müttefiklerinden sağladığı olanaklarla 161.000.000 Lira tutarında yedi tertip kâğıt para çıkardı, askerî teçhizat, tahıl, kömür, makine gibi taleplerini karşıladı, Almanya’da özel firmalara olan borçlarını ödedi, demiryolu yapımını sürdürdü. Düyûn-ı Umûmiye aracılığıyla çıkarılan yedi tertip kâğıt paradan ilki için Almanya ve Avusturya’dan altın karşılık sağlandı, diğer tertipler Almanya hazine bonolarının güvencesinde tedavüle sürüldü.9 Osmanlı’nın çıkardığı kâğıt para emisyonu, halkın kâğıt paraya karşı olan güvensizliğinin artmasıyla, enflasyonun artmasıyla ve Osmanlı parasının giderek değer kaybetmesiyle sonuçlandı.

Savaşın tahmin edilenden uzun sürmesi, devletleri her alanda yıpratmıştı. Almanya artık müttefiklerine avans vermekte zorlanıyordu. Bunun üzerine Bâb-ı Âli, ilk kez 1918’de iç borçlanmaya gitti. Osmanlı toplumunda o güne kadar hiç denenmemiş yöntemlerle iç borçlanmanın propagandası yapılarak, halk borç tahvili satın almaya sevk edildi. Halkı borca yazılmaya özendirici elektrikle aydınlatılmış ilanlar asıldı. Kent, Ressam Avni’nin çizdiği afişlerle donatıldı. Basın ve konferans heyetleri oluşturuldu. Rıza Tevfik, Hamdullah Suphi, Selim Sırrı, Ahmed Cevad, Fazıl Berki, Satı Bey gibi devrin ünlü hatiplerine halkı aydınlatıcı konuşmalar yaptırıldı. Faiz olarak ödenecek altınların Darphane’de basılışını ve halkın Osmanlı Bankası’nda borca kaydoluşunu gösteren filmler çevrilerek İstanbul ve İzmir sinemalarında gösterildi. Reji İdaresinin tütün ve sigara kâğıdı paketlerine iç borçlanmayı özendiren ufak etiketler kondu. Borçlanmayı halka mal etmek için şarkılar bestelendi, marşlar yazıldı.10 Tüm bu girişimler sonucunda iç borçlanma başarı ile sonuçlandı. 30 Haziran’da kapanan iç borçlanma için tahvil satışlarından 17.977.600 Lira hâsılat sağlandı.11 Osmanlı Devleti elde ettiği bu parayla bütçe açığının büyük bir bölümünü kapattı.

Sermaye sıkıntısı ve bankacılıkta millileşme

Osmanlı Devleti’nin yarı-sömürge statüsü, sanayi birikiminin hem devlet hem de yerli sermaye aracılığıyla gerçekleştirilmesini güçleştiren başlıca etken oldu. Birinci Dünya Savaşına kadarki dönemde sanayi sermayesi birikimi sınırlı kaldı. Ortaya çıkan işletmelerin, bankaların çoğu ya yabancılar ya da onların koruduğu yerli gayrimüslimlerce kuruldu. İmparatorluğun borçlanmasının nedenlerinden biri, ekonominin üretkenlik kapasitesini artırmak için yatırım yapmaya yetecek sermayenin bulunmamasıydı.

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşında büyük bir emisyon ve para sıkıntısı çekti. Devlet bankası görevini gören “Osmanlı Bankası”nın, Balkan Harbinde malî bunalımda olan devlete katkı sunmaması ve I. Dünya Savaşı sırasında emisyon çıkarmaması İttihat ve Terakki’yi bankacılık alanında başka çözümlere yöneltti. Osmanlı Bankası’nın kuruluş amaçlarından biri Osmanlı parasına çekidüzen vermek, piyasanın talep ettiği tedavül aracını sağlamak. Bu yüzden emisyon hakkına sahipti. Ancak, bu ayrıcalığa sahip olmasına rağmen, hiçbir zaman gerçek bir emisyon bankası görevini üstlenemedi. Osmanlı Maliyesi, Osmanlı Bankası ve Düyûn-ı Umûmiye’ye danışmadan iş göremiyor, bu kuruluşlar da Londra ve Paris’teki idare meclislerinin sözünden dışarı çıkmıyordu. Bu sebepten “millî sermayeli” ve devletle ortak çıkarları olan bir devlet bankası kurulması gerekiyordu. Fakat Osmanlı Bankası’nın ayrıcalığı 1925 yılına kadar geçerliydi; bu yüzden kurulacak “millî” banka daha sonra devlet bankasına dönüştürülecekti. 1917 yılı başında 4 milyon Lira sermayeyle Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası, Cavid Bey başkanlığında kuruldu.12 Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası halkta büyük yankı uyandırdı ve halk tarafından kabul gördü. Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası, her türlü banka işlemlerinin yanı sıra, demiryolu, yol, geçit, kanal, liman, bataklık kurutma ve arazi sulama gibi bayındırlık işlerine girişecek, tarım, ticaret ve sanayiyi geliştirmeye yönelik millî şirketlerin sermayesine katılacak ya da başka bir suretle yardımda bulunacaktı.13

1908’e kadar tek yerli banka vardı, o da 1878 yılında kurulmuş Ziraat Bankası’ydı. Tarım kesiminde kredi olanakları yetersiz olan Ziraat Bankası’nda, Cihan Harbi öncesinde kapsamlı bir reform gerçekleştirilerek faaliyet alanı genişletildi. Bu bankaların yanı sıra, gerek İstanbul’da gerekse taşrada “millî” nitelikte bir sürü kredi kurumu doğdu. İttihat ve Terakki’nin teşviki ile taşrada millî bankalar kuruldu. Konya o zamanlar Anadolu coğrafyasının kalbiydi, potansiyel tarım ambarıydı. Konya Millî İktisat Bankası bu tür “millî” kuruluşların ilkiydi.14 Daha sonra Anadolu’da millî bankalar açılmaya ve şube olarak çoğalmaya devam etti. Millî bankalar sayesinde, Müslüman eşraf, tüccar ve çiftçi, yabancı ve gayrimüslim karşısında pazarlık gücü kazandı. Böylece, o güne kadar yabancıların ve gayrimüslimlerin uğraş alanı olarak görülen bankacılık, sarraflık ve bankerlik giderek Müslüman-Türk eşrafına geçti.

Bâb-ı Âli ve tarım seferberliği

Savaşın başlangıcına bakıldığında Osmanlı’nın pazarlarından haksız rekabetten dolayı yerli malların çekildiğini ve ithal mallar tarafından pazarın ablukaya alındığını göreceğiz. Son yıllarda çiftçi üretmiyor, hemen hemen her şey dışarıdan alınıyordu. Kentsel dış ticaret kesimi ile kırsal tarım kesiminin giderek birbirinden koptuğu, her ikisinin de kapitalist dünya ekonomisinin merkezleri ile ayrı ayrı eklemleştiği görülmektedir. Öyle ki, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki İstanbul, Selanik, İzmir, Trabzon, Beyrut gibi önemli sahil kentleri ekmeklik unları için dahi ithalata bağımlı hale gelmiştir. Osmanlı ekonomisinde oluşan bu ikilik yapı, tarım ile kent kesimleri arasında tamamlayıcı iç pazar ilişkilerinin gelişmesini uyarmamış, aksine engellemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir serbest ticaret bölgesi haline gelmesi, bu imparatorluğun ekonomisini dünya piyasasındaki konjonktürel dalgalanmalardan çok daha hızlı bir şekilde ve çok daha büyük ölçekte etkilenir hale getirmiştir.15 Osmanlı’nın yarı sömürge halinde dışa bağımlı oluşu cephede askerin iaşe sorununu doğurdu ve sorunu çözmek için devlet sırtını halk ile üreticiye dayamak zorunda kaldı. Bu zorunluluk tarımda millileşme adımlarının atılmasını sağladı.

Osmanlı savaşa girer girmez, her devlet gibi temel besin maddelerinde daralma oluştu. İş gücünün silah altına alınması, ithal ürünlerdeki sınırlandırmalar, önceki savaşlarda yitirilen verimli topraklar gibi etmenler üretimi olumsuz yönde etkiledi. Cihan Harbinin ilk yıllarında toplam ekili arazi büyük ölçüde daralmıştı. 1913 yılı ekili topraklarıyla karşılaştırılınca bu fark bariz bir şekilde ortaya çıkıyordu. 68 dönüm arazi savaşın ilk yıllarında 35 dönüme, ikinci yarımda 27 dönüme düştü.16 Ekili alanlardaki daralama ve ithal mallardaki ürünlerin pazara gelişindeki azalma savaş dönemi ciddi bir iaşe sorununa neden oldu. Genel iaşe sorununun ve ordunun ihtiyaçlarının giderilmesinin ülke topraklarındaki üretimle çözülmesinden başka çaresi yoktu. Kırsal kesimde önemli bir kesimin askere gitmesiyle, köylü elindeki tohumu satıp kendine harçlık yaptı. Osmanlı’nın önemli topraklarında görülen çekirge salgınları verimli arazileri, tahrip etti. Seferberlik ilan edildiğinde, savaşta nakliye ve iaşede kullanılmak üzere çiftçinin elindeki hayvanın biri orduya verildi ve tarlalar sürülemedi. Bunun yanı sıra hayvan vebasının bazı yörelerde salgına dönmesiyle birçok yörede hayvan kıtlığı ile karşı karşıya kalındı. Böylece köylü kendisi için yeterli olanı üretmekle yetiniyordu. Babıali bu kötü gidişata kayıtsız kalmadı. Bir yandan alabildiği kadar ithal malı pazara sokuyor, diğer yandan köylünün yılgınlığını bitirmek ve tohum ihtiyacını karşılayarak üretimi arttırmak amacıyla farklı yöntemlere başvurdu. İlk olarak her köyde askerî mükellefiyet yaşı dışında kalan herkese tarımsal mükellefiyet getirildi. “Hizmet-i müşterek” usulüyle, yani ortaklaşa elde etmek tarımsal mükellefiyete giriyordu. Köylerdeki çift hayvan ortak girişime verilecek, tohum ihtiyacı devlet tarafından sağlanacaktı. Köy ihtiyar heyetine köy imamı ve muallimi katıldı. Okul öğrencileri tarımsal üretime alıştırıldı ve okul bahçelerinde “ziraat tecrübeleri” adı altında faaliyetler yaptırıldı. Böylece gerektiğinde öğrenciler tarlaya sevk edildi. Kadınlar için de bahçecilik, arıcılık, hayvancılık gibi eğitim kitapları yayımlandı.17 Savaş zamanında erkek iş gücü kalmadığında kadın sadece tarım arazisinde değil aynı zamanda çalışma yaşamında da etkin oldu. Fabrikalardan atölyelere, yol yapımından sokak temizliğine kadar birçok iş sahasında kadın işçi çalıştırılmaya başlandı. Enver Paşa’nın girişimi ile kurulan kadın işçi taburları, kadınların iş güç sahibi olmalarına ve kendi geçimlerini sağlamalarına temindi.18 Bunların yanı sıra devlet tarafından desteklenen bankalarla köylü üretime teşvik edildi. Ziraat Bankası’nın, kredi ağının genişletilmesiyle köylüye açtığı kredilerle üretime teşvik arttı ve üretici simsarların elinden kurtarıldı.

Cihan Harbi hem cephede hem de cephe gerisinde topyekûn bir savaştı. Halk, uzun yıllar hem savaşın hem de ülkenin giderlerini karşılamak için seferber edildi. Tekâlif-i Harbiye kararları / Harp Vergisi ile çeşitli vergilendirme usullerine gidildi. Tekâlif-i Harbiye kararlarınca toplanan her türlü yiyecek, giyecek, hayvan, taşıt araçları, vergi gelirleri gibi ihtiyaç duyulan çoğu şey cepheye ve orduya sevk edildi. Çiftçi Dernekleri, kredileri ve devletin destekleri ile Anadolu’da tarımda bir artış görüldü. Anadolu köylüsünün ürettiği ürünler, Batı illerinde pazarları doldurdu ve satışlar arttı. Anadolu’da atıl duran araziler köylü tarafından ekilmeye başlandı. Osmanlı’da her alanda olduğu gibi tarım alanında da millileşme adımları başarılı oldu. Savaş tüm elemlerine karşın Anadolu köylüsünü uyarmış ve uyandırmıştı.

İaşe sorunu ve savaş devletçiliği

Avrupa’da savaş başlar başlamaz ülkeler borçların ödenmesini öteledi, malların yurtdışına ihraç edilmesi kısıtladı, ellerindeki malları savaş zamanında stok yapmaya yöneldi. Osmanlı hükûmeti giderlerini geleneksel yöntemlerle karşılamaya başvurdu: Aylıkların yarısı nakit ödendi, öbür yarısı için memur alacaklı kılındı, müttehitlerin ve diğer alacaklıların borçlarının ödenmesi ertelendi, orduya gerekli araç, gereç ve erzak ihtiyaçlarına “tekâlif-i harbiye” adı altında bedeli kısmen veya tümüyle ileride ödenmek koşuluyla el konuldu, yaş sınırındaki mükelleflere, askerlikten muaf tutulmak için “muafiyet-i askeriye” vergisi ödetildi.19 Tüm bu tasarruf ilkeleriyle devlet iç borçlanmaya gitmiş fakat sadece bu yeterli olmamıştır. Ülkenin denizden ablukaya alınması, demiryolu dış hatlarının düşman ülkelerin kontrolü altına alınması, ithal malların devletlerce kısıtlanması, Osmanlı dış ticaret ilişkilerini büyük ölçüde etkiledi. Günlük zorunlu tüketim malları karaborsaya düştü. İğneden ipliğe kadar her şeyi dışarıdan ithal etmeye mahkûm bir devlet, un, bulgur, şeker, zeytin, gaz, kahve gibi zaruri maddeleri bile ithal etmek durumundaydı. Buğdayı bile kısmen Anadolu kısmen de dışarıdan (Ukrayna ve Romanya’dan) sağlamak zorundaydı.20

Savaş zamanı iaşe sorununun en çok yaşandığı besin undu. Özellikle ihtiyacının hemen hemen hepsini yurtdışından sağlayan İstanbul’da bu sorun çok büyük kitlelerce hissedildi. Bunu fırsata dönüştüren tüccarlar, stokçuluk yaparak ellerindeki malları karaborsada daha pahalı sattılar. Bunun üzerine Bâb-ı Âli, İstanbul’un iaşe sorununu tüccarın eliyle çözülemeyeceğini gördü. Stokçuluk yapanlar için ağır cezalar uygulandı ve iaşe sorununu çözmek için Heyet-i Mahsusa-i Ticariyye kuruldu. İttihat ve Terakki’nin genel merkezi esnaf örgütlerinin geçmişleriyle yakından ilgilendi: Baha Said’in Ankara’ya göndererek esnaf örgütlerinin evrimi ve Ahilerin kurumları inceletildi. Nitekim bu doğrultuda geleneksel küçük üretici yeni bir düzene sokuldu. 1910’dan Cihan Harbine kadar İstanbul’da 51 esnaf cemiyeti oluşturulup, bu cemiyetlerin tümü 1915 yılında Esnaflar Cemiyeti çatısı altında birleştirildi. Daha sonra bu cemiyetin ortak kârı ile kurulan Heyet-i Mahsusa-i Ticarriyye, kendinden sonra kurulacak olan millî şirketlerin sermayesini oluşturdu. Ekim 1914’ten itibaren Anadolu’dan getirilen mallarla İstanbul’un iaşe sorununa çözüm bulunmaya çalışıldı. İaşeye ilişkin alım satım işlemlerini de, sermayesini kısmen Heyet-i Mahsusa-i Ticariyye’nin sağladığı Anadolu Millî Maksusat Osmanlı Anonim Şirketi devraldı. Bu şirket Kemal Bey önderliğinde kurulmuş ilk “millî” şirketti ve İstanbul’un iaşe işini Şubat 1916 yılına kadar sürdürdü. Bu tarihte sözleşmesi sona ermesinden dolayı görev Şehremaneti’ne devretti.21 Bunun dışında iaşe sorununa yönelik karneler çıkarıldı ve sabit fiyatlarla devlet tarafından kişi başına eşit dağıtımlar yapıldı. İstanbul’da bu karnelerle dağıtım noktalarına giden halk uzun kuyruklar oluşturuyor, kavgalar çıkarılıyor ve izdiham yaşanıyordu. Polisler tarafından korunan dağıtım merkezleri daha sonra mahallelere bölünerek, daha sistemli ve düzenli hale sokuldu. Devlet, merkez ve taşra olmak üzere iki farklı iaşe merkezleri oluşturdu. Bu yöntemlerle iaşe sorunu çözüldü fakat şu çok açıkça görülüyor ki iaşenin başında kim olursa olsun, İstanbul’un beslenme sorunu İttihatçıların denetimindeki millî şirketler olmaksızın çözüm bulamazdı.

Cihan harbi yıllarında, savaşan hükûmetlerin büyük çoğunluğu ekonomilere müdahale etmiş ve sorunlara müdahale etmek için iaşe örgütleri kurmuştur. Osmanlı Devleti’nde de görülen bu iaşe örgütleri, ürünlerin edinilmesi ve dağıtılmasında büyük kolaylık sağladı. Ayrıca Osmanlı Devleti için sermaye birikimine yönelik soruna da çözüm bulan, millî şirketlerin kurulmasına ön ayak oldu. Savaş sonunda ortak sermaye ya da devlet desteği ile kurulan Türk ve Müslüman şirket sayısı artış gösterdi. İaşe sorununa, sürekli ordu, belediye ve cemiyet paylaşarak kısa ya da uzun süreli çözümler üretildi.

Sonuç

1.Dünya Savaşı Sonunda İttifak Devletleri yenilmiş ve Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştı. Savaşın yenilgilerinin yanında kazanımlarını da görmemiz gerekmektedir. İlk olarak Anadolu halkı kendi gücünü keşfetti ve uyanışa geçti. Daha sonra Rusya gibi yeni bir müttefikin kazanılması, meşrutiyetin eksikliklerini keşfetmemiz ve cumhuriyetin inşası, millî iktisada geçiş ve devletçiliğin temellerinin atılması gibi sonuçlar diğer önemli kazanımlarımızdandır. Tüm bu kazanımlarımıza bakarsak, Cihan Harbinden sonra gelecek ulusal bağımsızlık mücadelemizin birikiminin I. Dünya Savaşında yaratıldığı görülecektir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun coğrafi keşiflerden bu yana bir türlü düzeltemediği ekonomisi, I. Dünya Savaşında ayağına pranga olmuş ve hareket alanını sınırlandırmıştı. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı’ya kısaca bir bakarsak, sürekli dış borçlanmaya ve sıcak para akışına ihtiyaç duyan, kapitülasyonlarla dışa bağımlı hale gelmiş, pazarlarında yabancı yatırımcıların söz sahibi olduğu, işletmelerinin çoğunu yabancıların işlettiği, devlet bankası olarak tanımlanan Osmanlı Bankası’nın dahi kredi vermekten kaçındığı bir imparatorluk göreceğiz. Yabancıların tek tek sırtını döndüğü Osmanlı Devleti, savaşı finanse etmek için ilk defa iç borca gitmiştir. Savaş sırasında çıkan iaşe, kredi gibi sorunları millî programlarla çözmüştür. Yerli üreticiye, tüccara, esnafa daha fazla destek olup pazarlarda söz hakkı olmasını sağlamıştır. Millî şirketler kurulmasına destek olarak ticarette yerli malların hakimiyet alanını genişletmiştir. Millî bankalar ve Anadolu’da artan şubeleri ile çiftçiyi, esnafı üretime yönlendirmiştir. Tüm bu hamlelerle İttihat ve Terakki hükûmeti, savaş döneminde “millî iktisat” alanında büyük adımlar atmıştır. I. Dünya Savaşı döneminde İttihat ve Terakki hükûmeti, savaşın getirdiği zorluklara karşı “millî ekonomi” ile direnmiştir. Bütün devletlerde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hükûmet, savaş döneminde ekonomiyle 74 yakından ilgilenmiş ve birçok alana devlet olarak müdahale etmiştir. Millî uygulamaların artığı bu dönem, bu adımlarla “devletçilik” ilkesini de beslemiştir. Son olarak I. Dünya Savaşı sonrasında kurulacak olan Cumhuriyet dönemine bakarsak, ülkenin vazgeçilmez yapıtaşlarını oluşturan altı ilkeden olan “devletçilik” ilkesinin temellerinin ilk defa bu dönemde atıldığını görüyoruz. İttihat ve Terakki, devletçiliği ülkeye getirdi.

1.Dünya Savaşındaki birçok uygulama, Kurtuluş Savaşına örnek olmuştur. Örneğin Kurtuluş Savaşı’ndaki Tekâlif-i Milliye’nin temelleri, I. Dünya Savaşındaki Tekâlif-i Harbiye ile oluşmuştur. Tekâlif-i Harbiye ile ilk defa Anadolu halkından fedakârlık yapması istendi ve belli ölçülerde alınan her şey orduya gönderildi. I. Dünya Savaşında tahıl ambarı dediğimiz ve Anadolu’nun kalbi olarak görülen Konya şehri, Büyük Taarruzda sırtımızı dayadığımız ve askerimizi beslediğimiz yerdi. I. Dünya Savaşındaki cephe gerisindeki yaşlısıyla, kadınıyla, öğrencisiyle olan seferberlik, Kurtuluş Savaşındaki millî bilinci kazandırmıştır. Millî Mücadele kadroları, Birinci Dünya Savaşı ile bilendi. Topyekûn mücadelenin içine siyasî, askerî, ekonomik alandaki bütün mücadele girer. Kurtuluş Savaşında da millet olarak topyekûn bir savaşa girdik ve bu bağımsızlık savaşını her bakımdan millî bir hükûmet kurduğumuz için kazandık.

Bugün Türkiye devletinin yaşadığı sorunlara bakarsak, tarihten birçok benzerlik çıkarabiliriz. Bugünün emperyalist gücü olan ABD tarafından, Türkiye’nin 2015’ten bu yana vermiş olduğu Vatan Savaşı mücadelesinin ekonomik yaptırımlarla engellenmeye çalışıldığını görüyoruz. AKP hükûmetinin borçlanma ekonomisinin iflas ettiği ve Türkiye’de millî ekonomiye doğru yönelimler olduğu çok açıktır. Ticaretin, Türk parasıyla yapılacağını açıklayan hükûmet, istese de istemese de çözümü millî ekonomiden yana kullanıyor. Fakat biliyoruz ki AKP hükûmeti milli ekonomiye doğru ne kadar adım atsa da, çelişkiler içindeki politikalarıyla bu adımları kalıcı çözümler için boşa çıkacaktır. Bugün Türkiye’nin siyasî, askerî ve ekonomik meselelerinin kalıcı çözüme kavuşması için tek bir seçenek vardır. O da tüm bu meseleler hakkında bilgi birikime sahip, donanımlı, istikrarlı, vatanseverlerin oluşturacağı millî bir hükûmetin kurulmasıdır. Türkiye ancak geçmişteki gibi topyekûn bir direniş mücadelesine girip, her alanda millî bir hükûmet kurarsa bu savaştan başarıyla çıkacaktır.

 

KAYNAKÇA

1 Tevfik Çavdar, Milli Mücadeleye Başlarken Sayılarla Durum ve Genel Görüm, Cilt I, İstanbul: Mayıs 2001, s.33.

2 A. Gündüz Ökçün, “XX. Yüzyıl başlarında Osmanlı maden üretiminde Türk, Azınlık ve Yabancı Payları”, S.B.F. 1969, s.803- 892. Bu paylar maden kömürü dışındaki madenler için hesaplanmıştır.

3 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt 3, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s.420.

4 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), Doğan Kitap Yayınları, İstanbul, Aralık 2004, s.412.

5 Zafer Toprak, A.g.e., s.408.

6 Zafer Toprak, İttihat Terakki ve Cihan Harbi-Savaş Ekonomisi ve Türkiye’de Devletçilik, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2016, s.138.

7 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 412.

8 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), Doğan Kitap Yayınları, İstanbul, Aralık 2004, s.414.

9 Zafer Toprak, “Türkiye İktisat Tarihi Üzerine Araştırmalar II”, ODTU Gelişme Dergisi 19791980 Özel Sayısı, 1981, Ankara s.220-222.

10 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 429.

11 Vedat Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1994, Ankara, s.109-110.

12 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 255. 13 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s.265.

14 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 270.

15 Emre Akıncı, “Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nda Finansmanı ve Savaşan Diğer Devletlerle Karşılaştırılması”, (Yüksek Lisans Tezi), İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2009, s.12.

16 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 441

17 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 442-443.

18 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 461-462.

19 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 413.

20 Mehmet Ulusoy, “İttihat ve Terakki’nin Direnme Ekonomisi ‘Milli İktisat’”, Teori dergisi, İstanbul, Mayıs 2003, sayı 160, s.57-58.

21 Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), s. 470-478.

oncugenclik.org.tr, 7.11.2018

Paylaş: