SOL İÇİ ŞİDDET

Yılmaz ERSEZER
TEORİ DERGİSİ – Şubat 1994
Sol İçi Şiddet

Türkiye solu; sol içi şiddet olgusuyla esas olarak, yaşadığı en anlamlı fikir ayrılığı olan Sosyalist Devrim-Milli Demokratik Devrim tartışmasıyla birlikte tanıştı. 1960’lı yılların ortalarında, o dönem Türkiye’deki tüm sosyalist birikimi kucaklayan, sosyalist ve devrimci fikirleri yaygın bir biçimde kitlelere taşıyan, onbinlerce emekçiyi parti çalışmasına katan bir emekçi partisi kimliğindeki TİP içinde SD-MDD (Sosyalist Devrim-Milli Demokratik Devrim) tartışması başladı.

Ancak TİP yönetimi parti içindeki farklı fikirlere kuşkuyla ve düşmanca tavır alıyordu.

1964 yılında TİP İzmir Büyük Kongresi’nde, seçimlerde işçi-aydın şeklinde çift liste kullanılmasını ve gençlik kolları başkanlarının kongreye delege olarak katılmasının Genel Merkez tarafından engellenmesini protesto eden 22 partili, genel başkanlığa başvurarak kongrenin yeniden toplanmasını ve bu hatalı uygulamanın düzeltilmesini istediler. Genel Merkez bu ilk toplu muhalefet hareketini disiplinsizlik sayarak; Merkez Yürütme Kurulu üyeleri İsmet Sungurbey ve Doğan Özgüden’i, Genel Yönetim Kurulu üyesi Fethi Naci’yi; Gençlik Kolları Genel Başkanı Ali Yaşar, Ömür Candaş, Edip Cansever, Muzaffer Buyrukçu, Demir Özlü ve Nurettin Akan’ı Haysiyet Divanı’na şevketti. Sungurbey ve Özlü bu olay üzerine partiden istifa ettiler. Diğer üyeler ise ihraç edildi. TİP Genel Merkezi kendisine rakip olarak gördüğü isimleri tasfiye ediyordu. Eski Genel Sekreter Orhan Arsel, Ankara il başkanı ve Ankara senatörü Niyazi Ağırnaslı da bu tasfiyeye uğradı. Ağırnaslı’nın tasfiye gerekçesi ise dinlenmek üzere gittiği Avrupa’da dinleneceği yerde Macaristan’a ziyarette bulunmak, Peşte radyosuna demeç vermek, Bertrand Russell ile görüşmek.

1966 Ekim’inde yapılan TİP İstanbul il kongresinde MDD görüşünü benimseyenler ilk gövde gösterilerini yaptılar. Kongre başkanlığı için Sadun Aren’e rakip aday çıkaran MDD’ciler, Aren’le başabaş oy aldılar.

Kongreden önce biraraya gelen 19 ilçeden 11’inin yöneticileri, 2. Büyük Kongrede izleyecekleri çizgiyi tespit etmek için görüşmelerde bulundukları için Genel Merkez taraftan; “Genel Merkezi ele geçirmek, birlik ve beraberliği bozucu hizip faaliyetlerinde bulunmak” iddiasıyla haysiyet divanına sevk edildiler. Bir hafta sonra yapılan Ankara il kongresinde ise MDD’ciler, Genel Başkan Aybar tarafından CIA işbirlikçiliğiyle suçlandı: “TİP, Amerikan emperyalizminin, CIA’nin ve bunlarla iş ve kader birliği kurmuş olanların bir numaralı hedefi haline gelmiştir. Uyanık olalım. İyi niyetli görünen telkinlerin hangi doğrultuda geliştiğini ve nereye yöneldiğini iyice gösterelim.”

TİP 2. Büyük Kongresi

Büyük Kongre’nin yaklaştığı günlerde MDD görüşünü benimseyenler adına son yazılı çıkış Yön dergisinde; Malatya delegesi Vahap Erdoğdu tarafından yapıldı Bu yazıda MDD stratejisi tekrar ediliyordu. 1966 Kasım’ında Malatya’da yapılan TİP 2. Büyük Kongresi, parti içindeki farklı fikirlere nasıl tahammül edilemediğinin bir örneğidir. Kongrede Genel Merkez sözcüleri tartışma özgürlüğüne kesinlikle karşı çıktılar. Behice Boran; “Dış çevreler bizi eritmek için baskı metotlarının yanısıra, partiyi içinden yıkmak istiyorlar. Bunu ya partiye ajanlar sokarak, ya da iyi niyetli insanları kötü istikamette kışkırtarak yapıyorlar. Bu durumda birlik olmaz, bunları temizlemek gerekir” diyordu. Malatya delegesi Vahap Erdoğdu’nun konuşması Genel Merkez’in müdahalesiyle büyük ölçüde engellendi.

2. Büyük Kongre’den Genel Merkez galip çıktı. Galip çıkar çıkmaz ilk iş olarak “parti içinde dayanışmayı bozacak şekilde parti organlarında gizli ve maksatlı faaliyetleri olduğu” veya “şahıslarla ısrarlı şekilde uğraştıkları” gerekçeleriyle 16 Temmuz 1967’de Sevinç Özgüner, Kumru Gözügeçgel, Naci Ormanlar, Rasih Nuri ileri, Süleyman Ege, Halit Çelenk, Şekibe Çelenk, Vahap Erdoğdu, Ümran Boran, Necati Aykaş, Tuncer Yanar ve Necip Deveci Haysiyet Divanı’na sevk edildiler. Bu sevkiyat hakkında yazılı müracaat yaparak bilgi isteyen 76 kişi de Haysiyet Divanı’na sevk edildi ve İstanbul Haysiyet Divanı tarafından partiden ihraç edildiler.

TİP’in 3, Kongre’si ve olağanüstü kongreler döneminde de parti içinde çatışmalar, istifaya zorlamalar, üye başvurularının kabul edilmemesi, disiplin cezaları ve tasfiyeler olağan işler haline geldi. MDD stratejisini savunanlar partinin dışına sürülürken, muhalefetin yönetimde olduğu örgütler feshedildi, delegeler ihraç edildi, kazanılamayacağı düşünülen kongreler iptal edildi. MDD stratejisini savunan Türk Solu ve Aydınlık dergilerinin okunması ve parti örgütlerine sokulması yasaklandı. Genel Merkez tarafından yapılan pek çok konuşmada ve Emek dergisindeki yazılarda, MDD’ciler için “ajan”, “hain”, “faşist” gibi nitelemelerde bulunuldu.

TİP yönetimine karşı mücadelede iki farklı tutum

17 Kasım 1967 tarihinde yayına başlayan Türk Solu ile Kasım 1968’de yayına başlayan Aydınlık, TİP yönetiminin SD tezine karşılık, Türkiye’nin MDD aşamasında olduğunu savundular. Bu ideolojik mücadele ortamında TİP yönetimine karşı alınacak tavır konusunda MDD’ciler arasında fikir ayrılığı ortaya çıktı. MDD stratejisini savunanlar içinde, Aydınlık dergisine ve daha sonra Dev-Genç’e dönüşecek olan Fikir Kulüpleri Federasyonu’na önderlik eden grup (Aydınlıkçılar), TİP Genel Merkezi’ne karşı genel tavrını Aralık 1969’da Aydınlık’ın başyazısında açıkladı. Doğu Perinçek tarafından kaleme alman ve “Oportünizmi Açığa, Çıkartalım ve İdeolojik Mücadeleyle Yıkalım” başlığını taşıyan yazıda TİP yönetimine karşı mücadelenin “oportünist görüşleri açığa çıkarmak ve bu görüşleri kadrolar ve yığınlar önünde mahkum etmek”le mümkün olacağı belirtiliyordu. Ayrıca ideolojik mücadele dışında farklı araçların kullanılmasına; “Biz…oportünist görüşlerin kitleler ve kadrolar önünde açığa çıkmasını, yazı haline gelmesini, konuşma haline gelmesini isteriz. Oportünist görüşlerin açığa çıkmasını engellemek, onların kitle ve kadrolar önünde ipliklerinin pazara çıkmasını önlemek olur…” denilerek şiddete karşı çıkılmıştır. (Aydınlık Sosyalist Dergi, Aralık 1969, sayı 14, s. 84)

MDD stratejisini, savunan devrimciler arasındaki kitle çizgisi ile darbe ve maceracılık etrafında yoğunlaşan tartışmalar sırasında Aydınlık Sosyalist Dergi’ye bir darbeyle el koyan Mihri Belli ve Mahir Çayan ittifakı, TİP Genel Merkezi’ne karşı tavrını kaba kuvvet uygulamaya indirgedi. Kongrelere saldırılar düzenledi, parti merkezleri basıldı. Bu baskınlarda daktilolar ve eşyalar alıp götürüldü. TİP yönetiminin zor kullanarak yola getirileceği savunuldu. Ant dergisinde çıkan bir yazıda bu şiddet eylemleri şöyle eleştiriliyor:

“Şimdiye kadar ideolojik mücadele verdiklerini söyleyen bir kliğin mensubu olarak tanınan bir grup (kışkırtma olsun ya da olmasın) TİP genel başkanını ve merkez kliğine mensup bazı kişileri gayri insanî şekilde dövmüş, bununla da yetinmeyerek TİP Genel Merkezi’ne saldırmış ve Genel Merkez sözcülerinin belirttiğine göre partiye ait yazı makinalarını ve birçok eşyayı alıp götürmüşlerdir.

“Bu hatalı, çirkin ve parti kitlesini hiçe sayan başıbozuk davranış karşısında bütün gruplar tutumlarını açıkça ortaya koymalıdırlar. Çünkü gelişen devrimci mücadelemiz de bu tür grup disiplininden kopuk, başıbozuk davranışların önüne geçilmediği sürece mücadele daha gerileyecek, bilimsel sosyalizmin ilkeleri üzerinde birlik ve devrimciler arası dayanışma gerçekleşmeyecektir.

“Bugün için TİP içindeki mücadele, bilimsel sosyalist ilkelerin parti kitlesi arasında yayılması uğrunda yapılan ‘ideolojik mücadele’ olmalıdır.

“…İdeolojik mücadele ‘bireysel terörizm’ demek değildir, ideolojik mücadeleyi ‘bireysel terörizm’ ile yürütmek istemek ya da hareketli kitleleri parti etrafında ‘bireysel terörizme’ kışkırtmak hep küçük burjuva sosyalistlerine has davranışlardır…” (Ant, Ekim 1970, Sayı 6, s.16)

Bu eylemin ardından Aydınlık Sosyalist Dergide çıkan “TİP İçindeki Mücadelede Nereye Geldik?” başlıklı yazı tüm devrimciler açısından ibret vericidir. Bu yazıda, devrimcinin devrimciye uyguladığı şiddet teorileştirilmektedir. Ardından “iddia edilen bazı şeylerin alınmış olması durumunda bile, 13 Eylül Pazar günkü eylem doğru ve tutarlı bir eylemdir. Ancak sınıf mücadelesinden habersiz küçük burjuva pasifîstleri bu eylemi yağma olarak nitelendirebilir” değerlendirmesi yapılmaktadır. (Aydınlık Sosyalist Dergi, Ekim 1970, sayı 24, s. 439–447)

Burada Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan meselenin aslını ortaya koyan bir alıntı yapalım: “Çoğu yapma soyut kavram kavgası ortalığı kırıp geçiriyor. İşçiyi, köylüyü, aydını, genci: bilimcil eleştirici ve yoldaş topluluğu ile ikna yolu dururken: ‘Dayak atarak kazanmak’ metodu ciddi ciddi uygulanıyor. Şaşkınlık ve Panik derinleşiyor. Gene de dayakla boyun eğecek kimsenin ya kişiliksiz bir karakter yoksulundan yahut hesaplı bir ajan provokatörden başka mit şey olamayacağı düşünülemiyor. Başına bir efendi koyacak ödleğin, züğürt sosyaliste -kul olmaktansa, finans-kapitale kendisini satabileceği akıl edilemiyor.” (Anarşi Yok! Büyük Derleniş!’, Tarihsel Maddecilik Yayınları, s. 19–20)

Aynı olay sonrasında Proleter Devrimci Aydınlık şöyle diyor: “Biz bu gibi hareketlerden devrimci mücadelenin zarar göreceğini daima hatırlattık. Dergimizin 21. sayısındaki ‘Halkımıza ve Bütün Devrimcilere’ başlıklı bildirimiz, zorbalığa ve yağmacılığa karşı tavrımızı ifade etmektedir. Bu bildiride bütün anti-emperyalist ve demokratik güçlere yönelen her türlü zorbalığı açıkça ve şiddetle kınadık. Zorbalığın asla ideolojik mücadelenin yerine geçirilemeyeceğini, belirttik. Oportünizmi nasıl yıkabiliriz? Döverek 2bilinçlendirme’, döverek ‘oportünizme yıkma’, oportünizme karşı mücadelenin yolu olamaz: Bu, eleştirici, düzeltici ve yığınları devrimci mücadeleye kazanmayı hedef alan; anlayış değildir. Bu başıbozuk yıkıcılıktır…” (Proleter Devrimci Aydınlık, Ekim 1970, Bütün Devrimciler! Bütün TİP’liler başlıktı yazı, s. 469)

Mihri Belli ve Mahir Çayan ittifakı, uygulamalrını çeşitli yerlerde sürdürdü. 6 Nisan Pazartesi günü Kağıthane’de yapılan TİP İstanbul kongresinde Behice Boran konuşturulmadı, yuhalandı ve küfürlerle kürsüden indirilmeye çalışıldı. “Proleter Sosyalistleri Grubu” adını kongreye katılan Aydınlıkçılar bu uygulamalara karşı çıktı ve bu grubun lideri Doğu Perinçek zorbalığı kınayan uzun bir konuşma yaptı.

Mihri Belli ve Mahir Cayan ittifakından Yusuf Küpeli, o dönem uyguladıkları “bilinçlendirme” ve “aydınlatma” tavrıyla şöyle öğünüyordu: “TİP oportünistlerinin kontrolü altında olan 6–7 kadar Fikir Kulübünün yönetimleri feshedildi. İdeolojik mücadelenin yanında proleter devrimci şiddet yöntemleri de kullanılarak oportünistler ezildi. En önde selen elemanları kulüplerden yavaş yavaş atıldı.” (Yusuf Küpeli, 1965-1971 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç, Kurtuluş Yayınları, 1971, s.11)

FKF 4. Kongresinde 67 üye “TİP oportünizminin taraftarı” oldukları gerekçesiyle FKF’den atıldılar. Bu kongrede, Aydınlıkçılar bu uygulamaya karşı çıktılar ve red oyu verdiler. Aynı süreç bu “bilinçlendirici” grup tarafından diğer bazı gruplara politik propaganda yasaklamalarıyla, çalışmaları engellemelerle devam etti.

İdeolojik farklılıkların şiddet yoluyla çözümünün MDD saflarına sıçraması

“TİP’liler oportünisttir, oportünistlere karşı şiddet uygulanır. Aydınlıkçılar TİP’lilere şiddet uygulanmasına karşı çıkıyorlar. O halde onlara da şiddet uygulamak gerekir” birleşik önermesiyle MDD saflarında meşrulaştırılan sol içi şiddet çok daha vahim uygulamalarla devam etti. TİP 4. Büyük Kongre öncesi, 5 Nisan 1970’te yapılan İstanbul il kongresinde Mustafa Gürkan, PDA çizgisini savunanları “kendilerini desteklemedikleri takdirde DevGenç’in yumruğunun kafalarına ineceği” ile tehdit etti. Diğer taraftan İşçi-Köylü gazetesinin okunmasını yasakladıklarını ilan ettiler. TİP taraftarlarından sonra Aydınlıkçıları da DevGenç’ten tasfiye etmeye, zorla susturmaya çalıştılar. Dev-Genç’in kongresinde bu çizgiye karşı eleştiri yapanlara tekmeli tokatlı saldırılar yapılmaya başlandı, üyelikleri düşürüldü. Bu dönemde silahlar da sol içi çatışmalarda kullanılmaya başlandı. Henüz öldürme amaçlı olmasa bile, Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu yöneticileri önderliğinde bir gurup 5 Haziran Cuma gecesi Türk Solu, PDA ve İşçi-Köylü’nün İstanbul bürosuna gelip büroda bulunanları silah kullanarak tehdit ettiler, büroyu yağmaladılar, telefon cihazını, daktilo makinalarını ve abone defterlerini alarak çıktılar. 6 Haziran günü yapılan TDGF İstanbul üyeleri genel toplantısında yaptıklarını “Türk Solu Harekatı” diye tanımlayarak “zafer”lerini ilan ettiler. Mahir Çayan ve arkadaşları sosyalistler arasındaki çelişkiyi şöyle değerlendiriyorlardı:

“Oportünist bir gruba karşı proleter devrimci mücadele sadece ideolojik planda yürütülemez. Bu mücadele telkin ve iknadan, yani ideolojik mücadeleden, hâkim sınıflara uygulanan bütün yöntemleri kapsar. Çünkü aradaki çelişki, uzlaşır çelişki değildir, zıtlıktır…zıtlığın çözümünde uygulanan şiddet, karşı-devrime uygulanan şiddet gibi devrimcidir.” (Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı 24, Ekim 1970, s.445)

Sol içindeki çelişkileri şiddet yoluyla çözmeyi devrimci bir pratik olarak değerlendirenlere karşı PDA şu tavrı benimsedi:

“Devrimci hareketimiz, bugüne kadar çalışma tarzı olarak kuru gürültü ve zorbalık yolunu seçen bütün tertip ve tehlikelere karşı devrimci sorumluluğu elden bırakmadı, tahriklere kapılmadı ve emperyalizmin aleti durumuna düşen unsurlara, devrimci güçler içinde daha büyük tertip ve tahriklere girişme imkân vermemeye dikkat gösterdi. Biliyoruz ki, kuru gürültüye, yalana ve zorbalığa dayanan bütün hareketler çökmeye mahkûmdur. Bu yoldan kazanılan başarılar sahtedir. Bu usullere başvuranlar koftur ve yıkılacaktır.” (PDA, sayı 7, Temmuz 1970)

Şiddet yalnız diğer devrimcilere değil sosyal demokrat gençlere de uygulandı. SDDF (Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu)’li gençlerin düzenledikleri “Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık Haftası” dolayısıyla duvarlara yazdıkları “Kahrolsun Amerika”, “NATO’ya Hayır” gibi yazıların altındaki SDDF imzası silindi, yazı yazmaya çalışanlar dövüldü.
Şu ana kadar dökümü çıkarılan olgular sol içi şiddetin teorisinin yapıldığı maddi zemini ortaya koymaktadır. Süreci maddelersek:

1- TİP içindeki muhalif ve aykırı tavırlar, örgüt ve gruplar içinde demokratik mekanizmalar işletilmeden kınama, aşağılama ve sövgülerle karşılanmaya çalışıldı.
2- Aynı durum örgütten ihraç, gruptan uzaklaştırma ve tecrit etme yöntemiyle ikinci aşamasına ulaştı.
3- Bütün bunlara rağmen susturulamayan muhalefet, gruplaşma ve örgütlenme yeteneğini gösterdi. Bu pratikte gelişen Marksist söylem, TİP’te örtük olarak var olan ideolojik sapmanın açığa çıkmasına yol açtı.
4- Bütün bu ideolojik ve pratik gelişmeler sınıfın dışında ama sınıfın öncüsü olma potansiyeli taşıyan kadro adayları arasında oldu.

Sınıfın dışında başlayan bu yeni ideolojik oluşum bir koldan, doğrultusunu değiştirmeden militan öncüler olarak sınıfın yerine geçmeyi (sınıfı ikame etmeyi) teorileştiren pratiklere yöneldiler. Örgütlenme ve mücadele anlayışlarına karşı olan, ters duran her örgüt, grup veya kişiyi sınıf karakterine bakmaksızın karşı-devrimci ilan ettiler. Bu durumda dostlar arasında geçerli olan eleştiri ve iknaya dayalı mücadele yöntemi yerini ancak sınıf düşmanları arasında, zoru esas alan mücadele yöntemine bıraktı. Bu anlayış sol içi şiddetin meşru görülmesinin ideolojik temelini oluşturdu.

Gene sınıfın dışında gelişen ikinci bir kol yüzünü sınıfa döndü. Bu sağlıklı yöneliş devrimin kitlelerin eseri olacağı kavrayışından kuvvet aldı. Sınıfı kazanacak devrimci ideolojik inşa ve örgütlenmenin, sorunun ruhu olduğunu gördü. Nesnel olarak halkın dostları ile emekçi halk arasında benimsenip geliştirilebilecek mücadele yönteminin, iknaya dayalı olacağı anlayışına ulaştı ve sol içi şiddeti mahkûm etti. Yüzlerini emekçi halka dönenler, Sovyetler Birliği’nde halk içindeki çelişmelerle düşmanca çelişmeleri birbirine karıştıran Stalin’i fiili olarak eleştirerek ayaklarını bastıkları zemini güçlendirdiler, provokasyonlara ve polis kışkırtmalarına karşı sağlıklı tutum alabildiler.

12 Mart sonrası hastalık kangrenleşiyor

12 Mart darbesinden çıkış sürecinde grupların birbirine yönelttiği şiddet kendi içlerine de döndü. O güne kadar sadece tehdit amacıyla kullanılan silahlar öldürme amacıyla da ateşlendi. Aynı zamanda, örgüt içi tartışmalarda farklı düşünenlerin öldürülerek cezalandırılması olayları yaşandı. Sandık Cinayeti diye bilinen olayda, daha sonra TKP-ML Hareketi’ne dönüşecek olan grubun o zamanki Merkez Komitesi üyesi Adil Ovalıoğlu kendi arkadaşları tarafından öldürüldü. 12 Haziran 1972 tarihinde yaşanan bu olay hakkında, olayın sanıklarından Garbis Altınoğlu daha sonra şu değerlendirmede bulunuyordu: “Adil gibi davrananların öldürülebileceği ve öldürülmesi gerektiği anlayışı hepimizde vardı.” (Halkın Birliği, 28 Mart 1978, s. 6)

Bu dönemde birçok sol örgüt birbirini sınıf düşmanı ilan etti. Sol içinde şiddet 1970’lerin ortalarından itibaren 12 Mart öncesini gölgede bırakacak ölçüde kullanıldı. “Meşru”luklarını 1960 sonlarında üretilen sol içi şiddet teorilerinden alan gruplar bulundukları her alanda diğer devrimcilere şiddet uyguladılar. Aydınlıkçıların, Halkın Sesi dergisi aracılığıyla bütün sol grup ve örgütlere yaptığı, sol içinde şiddeti reddeden tek cümlelik bir protokol imzalama önerisi, oportünizme şiddet uygulamaktan vazgeçilemeyeceği cevabıyla reddedildi. Bu dönem, 300’den fazla devrimcinin sol içi çatışmalarda ölümüyle sonuçlandı.1

Bu dönemi geçmişten farklı kılan en büyük olumsuzluklardan biri de sol içi şiddetin, örgütlerin birbirlerine uyguladığı şiddetin ötesine geçip emekçi halka da yönelmesiydi. Kendilerini sınıfın yerine ikame eden “öncü”ler bu kurtarıcılık misyonunu gerçekleştirebilmek için yapılacak her tür eylemi meşru olarak görmeye başladılar. Bu noktada emekçi vicdanının dışında bir “sol vicdan” ortaya çıktı. Bakkal soyma, sıradan insanların parasına zorla devrim adına el koyma, mahallelerden zorla para toplama, esnafın kepenklerini zorla kapattırma, “MHP sempatizanı” olduğu gerekçesiyle işçileri kurşuna dizme benzeri emekçi, vicdanı sınırları içinde yer alması mümkün olmayan eylemler bazı sol gruplar tarafından hayata geçirildi. Solun kendi içinde uyguladığı şiddet, emekçi halkta devrimcilere karşı güvensizlik yaratırken, emekçi halka uygulanan şiddet devrimcilerle emekçi halk arasında derin bir uçurum açılmasına yol açtı. Örnek olarak 16 Mart 1978’de MHP’li komandoların İstanbul Üniversitesi çıkışında öğrencileri tarayarak 7 devrimciyi öldürmelerinin ardından devrimcileri önüne alan emekçi rüzgarı, kısa bir süre sonra Ümraniye’de 5 işçinin “MHP sempatizanı” olduğu gerekçesiyle kurşuna dizilmeleriyle devrimcilerin arkasından çekildi. Birbirlerini öldüren ya da emekçi insanları faşist bir partiye sempati duydukları için kurşuna dizenlerin emekçi halkın vicdanında yer bulabilmesi elbette söz konusu değildi.

MİT ve kontrgerillanın devrimcileri emekçi halktan koparma çalışmasının temel eksenini de yukarda açıkladığımız çizgi oluşturuyor: “Çeteciler arasında da, her insan grubu arasında olduğu gibi, asinin sahip olduğu sebebe veya savunmakta olduğu davaya karşı değişik fikirler, hisler, sadakat bulunur. Onları bir blok imişçesine muamele etmek aralarındaki tesanütü arttırır. Bu sebeple, ayaklanmaları bastırmakla görevli tarafın yapacağı psikolojik harbin gayesi, asiyi muhtelif gruplara ayırmak, halk kitleleri ile asi liderlerinin arasını açmak ve ekseriyete sahip olmaktır.”2

“Bazı ahvalde propaganda için istismar edilmek üzere müretip olaylar meydana getirilir. İsyancıların yaptığı intibaını verecek, yağma ve katliam, ırza tecavüz olayları ele alınabilir. Ancak hemen bilinmelidir ki, konu çok hassastır, yer, zaman, şekil ve mahiyeti itibarıyla ustalık gösterilmese, tersine karşı koymaya zarar getirebilir.”3

1 Şu ana kadar incelediğimiz dönem ve özel olarak 1971–1980 dönemindeki sol içi şiddet olayları üzerine oldukça geniş bir araştırma yazısı için bkz, İlhan Kırıt, Sol İçinde Şiddetin Geçmişi, Saçak, Aralık 1987, sayı47, s. 3–14. 2 Galvla, Ayaklanmaları Bastırma Hareketi. 3 Tümg. Cihat Akyol. Ayaklanmaya Karşı Koyma Harekâtında Psikolojik Harp.

Kontrgerilla’nın bu yerli ve yabancı teorisyenleri son derece doğru birtakım tespitlerden kalkarak psikolojik savaşın kurallarını belirlediler. Bu kurallar Türkiye’de sol içi çatışmaların dışardan müdahale ile ya da, Erdal Gökyüzü, Muzaffer Köklügiller gibi sol örgütler içindeki pek çok resmi polisin aracılığıyla kışkırtılmasını sağlayarak solun parçalanması çabasında kendileri açısından çok önemli başarılar elde ettiler.

Bundan çok daha önemlisi solun bir bölümü; bakkal soyma, emekçi insanlardan zorla para toplama, farklı düşüncelerden etkilenen emekçilere şiddet uygulama faaliyetiyle kontrgerillanın su ile balığı ayırma programına bol miktarda malzeme sağladı. 70’li yılların sonunda ve özel olarak 12 Eylül darbesine giden günlerde kontrgerilla eylemleriyle bazı sol grupların eylemleri artık iyice birbirine karıştı, hangi eylemi kontrgerilla’nın, hangi eylemi solun yaptığı belli olmuyordu. Ve artık bunun pek bir önemi de yoktur. Kim yaparsa yapsın yukarıda bahsettiğimiz çizgideki eylemler objektif olarak devrimcileri emekçi halktan koparmaya, yalnızlaştırmaya ve ezmeye hizmet etti. 12 Eylül darbesi bu koşullarda yapıldı.

Şiddetin felsefi temeli üzerine

Demokrasi, iş ve ekmek talepleriyle, nesnel olarak TİP saflarında harekete geçen halk sınıflarının ve süreç içinde bu taleplerin de seslendiricisi konumuna tırmanan anti-emperyalist gençliğin, kurulu düzene karşı mücadelesi ideolojik ve politik kimlik arayışıyla birlikte gelişti. Bu arayışı besleyip güdüleyen hukuksal zemin, 27 Mayıs’ın yarattığı görece özgür ortamın ürünüdür. DP (Demokrat Parti) iktidarında bütün organlarıyla kasılan devlet yönetimi de, aynı ortamda soluklanma olanağı bulmuştur. Bu bakımdan 1961 Anayasası sanki ödünç verilmiş bir siyasal diyet gibidir. Öyle bile olsa, burjuva demokratik hakları ve özgürlükleri tanımlayıp boyutlandırmakla, ekonomik-sosyal-siyasal yaşamda derin etkiler yaratacak dinamiklerin canlanmasını kışkırtıcı bir misyon taşımıştır. Bundan hız ve cesaret alan Cumhuriyet döneminin demokratik birikimleriyle donanmış halkın değişik kesimlerinden ilerici öğeler, ekonomik ve siyasal mücadele alanlarına çıkmıştır. Gene anayasanın güvencesi altında, TCK (Türk Ceza Kanunu)’nun ünlü 141 ve 142. maddeleri ve eklentileriyle bu çıkışı dengeleyen rejim, bir elinde elma şekeri, bir elinde sopasıyla-tavşana kaç, tazıya tut! siyasetiyle demokrasi mücadelesini anayasa örsünde TC çekiciyle “terbiye”ye koyulmuştur.

Sosyal-siyasal tarihimizin umutlarla-yıkımlarla dopdolu yüksek ateşli dönemine, örgütlü bir emekçi hareketi olan TİP ile girildi. Egemen sınıfların devlet iktidarını kitlelerin önünde tartışmaya açabilen ilk ciddi girişim olan TİP, düzene soldan muhaliflerin fiili birleşik cephesi konumuna yükselerek, umulmadık bir saygınlığa ulaştı. Bu durum, yerli yabancı bezirgânları dehşet derecesinde ürküttü, telaşa düşürdü. Bu ilerici-yurtsever hareketi burjuva demokrasisinde tutacak deneyim ve birikime, doğrusu o demokrasiye sahip değildiler. Bu nedenle antika yedekleriyle işbirlikçi sermaye, hareketin önüne, daha en baştan kesin hesaplaşma pratikleriyle çıktılar. Seslendirilen talepleriyle halk sınıflarının anayasaya sığmadığı iddiasıyla, yasal-ideolojik barikatları yanında, fizik güçlerini de mücadele alanlarına sürdüler. İşbirlikçi sermayenin, halk hareketine verdiği yanıt; cop-dipçikhapishane-ölüm ekseninde gelişti. 1961 Anayasası’nın ideolojik ve teorik olarak aşılamaması ve bunun stres içindeki kitlelerin ideolojik geriliğiyle eklemlenmesi durumu, kurulu düzene karşı mücadelenin kendi kimliğini ifade etme olanaklarını bir kez daha tıkayarak değişik ve çelişik anlayışlara yol açtı.

Yokluğa-yoksunluğa karşın, önder devrimci misyonla öne atılma cesareti gösteren kişi ve kesimler, egemenlerin yarattığı gerici yüksek basınç altında- artan ölçüde üretebildikleri çeviri metinlerin de katkısıyla- bedeli ödenmiş bir ideolojik-teorik birikime ulaşma yolunda ciddi adımlar atılar ve TİP dışında olduğu kadar, TİP içinde de devrimci kadrolaşmayı güdülemeyi başardılar.

Ne varki, TİP esas olarak reformist demokratların toplattığı bir örgüttü. Böyle bir gelişmeye açık değildi. Türkiye gerçeği irdelenip kavrandıkça sınıf tutumunun belirginleşmesi ve ayrılıkların önem kazanması, TİP’de toplaşma sürecini, ayrışmaya dönüştürdü. Ancak, TİP dışı alanda, esaslı ideolojik-politik örgütsel yapılanmanın gecikmesi ve gerçekleştirilememesi; ideolojik mücadelenin TİP içinde yoğunlaşmasına ve TİP’in mücadele alanı durumu kazanmasını öncelemekle kalmadı; sürecinden devrimci disipline sahip bir kuvvet olarak çıkılmasını da önledi. Bu koşullarda, ilk ve hâlâ tek olan TİP’i dönüştürme kavgası sosyal pratiğe dağınıklık ve başıbozukluk olarak yansıdığından, düşmanlar da dostlar da TİP saflarında aranır oldu. Durduğu ya da durduğunu sandığı yer, herkese dar gelmeye başladı. Nesnel gerçekleğin tek boyutlu ve toptan algılanmasına neden olan ideolojik ve teorik yetersizlik, ben-bütün çevre karşıtlığını temellendirirken dostluğun, düşmanlığın sınıf içeriğinin üzerini örttü. Halk sınıfları arasındaki çelişkilerin tahlilinde öznelliğin yolu alabildiğine açıldı. Sol içi iktidar ve devrimcileşme mücadelesi, kitleleri dışlayan ağırlıklı yanıyla, kısa yol arayışına dönüştü.

Eylemli düşünce, bereket avına çıkacağı yolları böylece döşemiş oldu ve küçük başıyla devasa gövdesine kumanda edemeyince, kendi organlarına düşman kesildi. Sol içi şiddet bu karmaşık süreçte, savunma ve saldırı aracı olarak doğdu ve gene bu sürecin öznel doğasına uygun olarak teorileştirilmeye çalışıldı.

Hayatın değil de, kendi tercihlerinin dayattığı ihtiyaçlara göre tutum ve davranış belirleyen “sol”, evvelce kazanılmış ideolojik-politik saygınlığı tükete tükete, sağa-sola savrula savrula ancak 12 Mart barikatına kadar yürüyebildi. Elleri kanlı işbirlikçi sermaye bu momentte eşiği geçen güç oldu.

“Sol”, bir üst düzeyde, 70’li yıllar boyunca da benzer rüzgârlara binerek uçmak istedi. Bu kez kanatlarını yoldurduğu 12 Eylül hendeğinde, devrimci halk hareketinin de şah damarından yaralanmasına yol açtı.

Anayasanın her derde deva büyülü bir güç olarak algılanmasına, bu yapıntıya (mistifikasyona) ilişkin anlayışlar da, gericiliğe karşı mücadeleyi mevcut anayasamız ve yasaların belirlediği alanda örgütlemeye çalıştı. Ama bu alan daha önce değinildiği gibi çelişkili ve dramatik bir temele oturuyordu. Üstelik kendi yasalarını yapmaktan aciz reformizmin bacakları ta evvelinden kırıktı. Şimdi bir koltuğunun altında 1961 Anayasası, diğerinde TCK (Türk Ceza Kanunu) değnekleriyle yürümeye çabalıyordu. Ne var ki düzenin baskı, tehdit ve cezadan oluşan -aynı zamanda ideolojik süzgeç işlevi gören- aygıtları hamaratça iş görmeyi sürdürdü ve anayasanın yeni yorumlarıyla rejimin ideolojik ve siyasal geçirgenliğini geliştirmeye yönelik reformist çabalar bu mükemmelliği (!) bozmaya yetmedi. Öyle ki, kullandıkları bir dizi hukuksal araç ve tezgâhladıkları sayısız provokasyonla düzenin asıl efendileri, kendisini anayasanın içinde tanımlayan reformizmi, iddialarının aksine, anayasanın dışında durduğu suçlamasıyla bezeyip işini bitirmekte büyük bir güçlük çekmediler. Meşruiyet bunalımıyla hızlanan bu süreç burjuvazinin türevi asi ırmaklarla birlikte, halk sınıflarını dışlayan benzer nedenlere yaslanarak ama darbeci yoldan, reformizmin “hırçın” ve “uyumsuz”, kesimlerini de anarşi denizine kadar taşıdı.

Dilek, özlem, yakarı ve benzeri bir düzlemden bakıldığında reformizmi; sınıf mücadelesi gerçeğini inkâr temelinde hümanizmin siyasallaşması olarak tanımlamak mümkündür.

Hümanizmin sınıf eksenine oturarak siyasallaşmaya durması ise, sosyal mücadelenin devrimci biçimlerini yaratır.
Artan baskılar ve kızışma eğilimine giren sınıf mücadelesi koşullarında, özellikle bunalım dönemlerinde, reformist veya devrimci biçimde dönüşüme fırsat ve olanak bulamayan hümanizm, felsefi anarşizme sıçrayabilir. Devrimci ideolojinin örgütsel ve teorik olarak henüz esaslı bir çekim merkezi olmadığı, buna şiddetle ihtiyaç duyulduğu koşullarda da tarihin sahnesini eylemli anarşizm doldurmaya çalışır.

Bu dallı-budaklı gelişme sürecine az daha yakından bakmak gerekiyor.

Haksızlığa, zorbalığa karşı her başkaldırının ortak paydasında yer alır hümanizm. İyiliğe, güzelliğe ilişkin dilek ve özlemlerle beslenen insani duygu ve tepkilerin, insana ait eskitilmeyen diri kalmış vicdanıdır. Ne var ki, onun, yüzü emekçi kitlelere dönük mücadele yöntemi ve araçları gibi teorik bir sorunsalı olmamıştır hiç bir zaman. Kurulu düzenin iç ve dış dinamiklerini kavramaktan uzaktır. Onun hak ve özgürlük anlayışı moral değerlerle sınırlıdır. Nesnel gerçekliğin değişmesini ister ama ona nüfuz edemez, onu sorgulamak ve tanımak gibi bir kaygısı yoktur. İnsanın iyi niyetlerinin toplaştığı gevşek ve öznel bir ahlaki alan olan hümanizm; ezilen ve sömürülen büyük insanlığın, kendisini, yumuşak bir şekilde, belki de açındırarak, kollamaya çabaladığı doğal bir savunma siperidir. İdeoloji özürlü olduğu için bu siperden hiç çıkamaz; kendi kimliğiyle saldırıya geçemez; kime ve nasıl saldıracağını bilmez. Buna karşın tahakküme başkaldırmaya ve saldırıya geçmeye cesaret edenler onun bağrından göğerir. Her ilk’in gelişme çizgisinde görülen kargaşa ve büyük heyecan bu göğerişte, sınama ve toplumsal gerçekliğin eski-yeni her aşamasında durmadan yenilenerek yaşanır. Haksızlığı yok etme dürtüsü eyleme dönüşür, ama bu hümanizmi kör bilincinden kurtarmaya yetmez. Burada sınama ve yanılmalarla sarmaş-dolaş bir sürece giriş, dolayısıyla bilgilenmeye yöneliştir söz konusu olan. Bu süreç bilimsel bilgiye olduğu kadar, her çeşit yapıntıya (mistifikasyona) da açıktır. Sürecin öznesi durumundaki güçlerin, içinde yer aldıkları sosyo-ekonomik oluşuma ilişkin bilgi düzeyi başlangıçta son derece basittir. Herhalde ilk algılanan şey toplumsal bütünün mazlumlarla-zalimler biçiminde iki temel parçadan oluştuğu kanısıdır. Öyle bir bütün ki, mazlumları sayılamayacak kadar çok, zalimleri bir avuç bile değil! Bu görgül saptama, zalimleri, buyurganları yok etmenin büyük çoğunluğun kurtuluşuna ve mutluluğuna yeteceği düşüncesine kaynaklık eder. Şimdi hümanizmin ideolojik ve teorik mümkünlerinden biri, felsefi anlamıyla anarşi, tarih sahnesine çıkma hazırlığı içindedir artık. Bir dönem toplumsal mücadelenin ve devrimcileşmenin kundak çağını oluşturan bu asi damar, bir yandan mücadelenin geri saflarından beslenmeyi sürdürür, bir yandan da maddeye ait bilimsel bilginin gelişmesi ve edinilmesi sonucunda kendi başkalaşım olanaklarını yaratır. Nesnel gerçekliği tanımanın ve dönüştürmenin bilgisi olarak teori ve bunun uygulama aracı olarak siyasal örgüt, kabaca böyle bir sürecin ürünüdürler. Belirtilen anlamdaki anarşinin disiplinli ve belli bir gelecek tasarımı olan mücadele birliğine dönüştüğü sosyo-ekonomik alan, başlangıçta egemenlerin ideolojik-politik hegemonyası altındadır. Halk sınıflarının mücadelesi bu hegemonya ile baş etmek zorundadır. Çünkü onun kinci, saptırıcı ve soğurucu yeteneğini köreltme hedefine yönelmeyen hiç bir hareket özgürleşemez ve devrimcileşemez. Bu tutumu öne çıkaramayan bir hareket ciddi ve caydırıcı bir kuvvet olmaz. Kitleleri kendine doğru çekemez ve egemenlerin yüreğine korku salamaz. Toplumun belleğinde sosyo-politik zorbalığın ördüğü barikatlara çarpar ve yere düşer. Sonunda kitleleri anlayışsızlık ve yeteneksizlikle suçlayan, onlara sırtını dönen tutum ve davranışlarla kendini iktidarsız anarşizmin arabasına koşulmuş bulur. Bu araba, yükünü egemen sınıfların ambarına taşır, onların kitleleri aldatma ve birbirine kırdırtma girişimlerine eşsiz; fırsatlar sunar. Kışkırtmalara ve kışkırtıcıların ayak oyunlarına karşı halk hareketinin güvenliğini yok ederek, yasal-toplumsal meşruiyet alanının daralmasına ve mücadele azminin kötürümleşmesi ne yol açar.

Güvensizliğin, umutsuzluğun ve yılgınlığın kol gezdiği; dostun, düşmanın seçilemez olduğu böylesi bir ortamda, mücadele dostu edinmek güçleşir ve giderek hiç kimsenin kendinden başka dostu kalmaz. Devrimci ideolojik-teorik donanımla örgütlü siyasal güç olma hedefi, kararı, emekçi kitlelere yönelme tutumu, gericiliğin de yarattığı basınç altında sıkışır ve yalıtlanır. Hayatla baş edemeyen aile reisinin, önce ailesini kurşunlayarak intihar etmesine gelir sıra. İpek böceğinin yazgısına benzer bir durum: İpek başkasına, ölüm kendine. Kadere kırkbeş mantığıyla kendine ve kendi çevresine yönelik şiddet ideolojik olarak dönüşememenin nesnel sonucu olur.

Paylaş: