Röportaj: “Türkiye solunun mayası sağlamdır”

Röportaj: “Türkiye solunun mayası sağlamdır”

roportajlik.com sitesinin geçtiğimiz günlerde Öncü Gençlik Genel Başkanı Aykut Diş ile gerçekleştirdiği röportajın tamamını oncugenclik.org olarak paylaşıyoruz. İyi okumalar.

 

-Sizi ve örgütünüzü tanıyabilir miyiz?

Merhabalar. Ben Aykut Diş. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi öğrencisiyim. Vatan Partisi’nin gençlik kolu olan Öncü Gençlik’in genel başkanlık görevini yürütüyorum. 2008 yılından beri örgütlü ve partiliyim.

Öncü Gençlik, 17 Nisan 1994 günü o zaman adı İşçi Partisi olan partimizin gençlik kolları olarak kuruluyor. Parti üyesi üniversiteli ve liseli öğrenciler Öncü Gençlik disiplini altında, parti siyasetlerini yayıyor ve o siyasetler doğrultusunda kendi alanlarına yönelik çalışmalar ve fikirler üretiyorlar. Öncü Gençlik’in mazisi 1969 yılında kurulan Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin gençlik teşkilatı olan İhtilalci Gençlik Birliği’ne kadar dayanıyor. TİİKP, partimizin o dönemdeki ismi. Zaman içerisinde parti gençliği Devrimci Gençlik Birliği, Sosyalist Gençlik Derneği gibi isimlerle ve Yeni Olgu, Gökyüzü gibi dergilerle çalışmalarını sürdürmüş.

Öncü Gençlik kadroları ve üyeleri, parti çalışmalarına katılmanın yanı sıra, esas olarak üniversite toplulukları ve gençlik kitle örgütleri içerisinde faaliyetler yürütüyorlar. Öncü Gençlik’in birinci görevi Türkiye gençlik hareketine ideolojik, stratejik, politik ve pratik önderlik yaparak gençliği ülkemizin, emeğin ve insanlığın büyük değerleri etrafında birleştirmektir.

 

-Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlamında nasıl bir yıl bekliyorsunuz?

Üniversitelerin, toplumların değişim ve dönüşüm süreçlerinde şüphesiz belirleyici bir rolü var. Bunu en çok kendi özgürlük mücadeleleri tarihimize baktığımızda görüyoruz. Türkiye gençlik hareketi memleket meselelerini hep omuzlarında taşımıştır. 1908’de ve 1920’de Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye geleneği… 27 Mayıs Devrimi’ndeki kuşak. 1968… Cumhuriyet mitingleri ve 19 Mayıs 2012 ile başlayan, Haziran Ayaklanması ile doruğuna ulaşan çıkış… Örneğin, 1940’lı yıllarla birlikte kireçlenen Cumhuriyet Devrimi, Menderes diktatörlüğüyle birlikte yokuş aşağı yuvarlanmak istendiğinde İstanbul Üniversitesi devreye girer. Turan Emeksiz canını, Hüseyin Onur tek bacağını Beyazıt Meydanı’nda bırakır. Hukuk Fakültesi öğrencisi Kastro Nuri’nin (Nuri Yazıcı) 28 Nisan eylemini başlatırken Amfi 1’de söylediği Namık Kemal mısraları, başta Beyazıt olmak üzere bütün üniversiteleri taşıracak kuvvettedir. Denilebilir ki; Türkiye’de gençlik, omuzları nasırlıdır. Hiçbir zaman gençliğin sorunları ülkenin sorunlarından bağımsız olmamıştır. Bu durum önümüzdeki dönem de dahil olmak üzere aydınlanmadan, emekten, tam bağımsızlıktan ve halktan yana bir Türkiye kurulana kadar sürecektir. Bu ancak daha ileri bir ufukla başarılabilir. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplum ufku… Örgütlü bir gençlik ve örgütlü bir toplum yaratmak zorundayız. Gençliğin enerjisini, yaratıcılığını ve birikimini toplumun bütün kesimleriyle kucaklaştırmalıyız. Yani daha somut söylersek, partisi olan bir gençlik ancak geleceğini eline alabilir. Partimizin ve 1968 gençlik hareketinin önderlerinden Hasan Yalçın bunu “Partisi olmayan bir halkın hiç bir şeyi yoktur” diyerek ifade ediyordu. “Partisi olmayan bir gençlik öksüzdür” diye de çevirebiliriz. Gençliğin önümüzdeki süreç açısından en önemli zorunluluğu budur. Örgütlenme ve mücadele anlamında gençliğin bu zorunluluğunun gün yüzüne çıkacağı bir yıl olacak. Tabi burada “Hangi parti” sorusu akla gelecektir. Özgüvenle şu yanıtı veriyoruz: Gençliğin iradesine dayanan, o iradeyi kirli siyasi hesaplarda boğmayan ve boğdurmayan parti. Yakın geçmişte bazı partiler içerisindeki politik ve şahsi ayrışmalarda gençliğin kullanıldığını, mücadelenin kenarına düşürüldüğünü gördük. Her dört yılda bir milletvekili aday adaylarının çıkar çatışmaları içerisinde yüzlerce genç taraflaştırılıyor ve bireycileştiriliyor. Onun için “Hangi parti” sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli. Partimiz, 7 Haziran 2015 seçimlerine en genç milletvekili adaylarıyla girmişti. Vatan Partisi’nin Merkez Karar Kurulu’nda (partinin iki kurultay arasındaki en yetkili kuruludur) otuzun üzerinde genç kadro var. Merkez Bürolar, araçlar ve yerellerle birlikte ele alındığında oranın daha da yükseldiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bir gencin Vatan Partisi’nde yönetici olması için arkasında bilmem ne dergahının/tarikatının olmasına ya da babasının rezidanslarının olmasına gerek yok. Bu özgüveni yaratan şey, doğru siyasi konumlanmanın yanında, tecrübedir. Vatan Partisi, 1968 gençlik hareketinin içerisinde doğan, kökleri Belgrad Ormanları’nda gizli teşkilatlar kuran Jön Türklerde olan Türkiye’nin en tecrübeli ve en genç partisidir.

 

-Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?

Üniversitenin yapısal sorunları var. Akademik sorunları var. Gençliğin sorunları var. Bu sorunlar taşrada farklı, şehirde farklı vücut buluyor. Üniversiteden üniversiteye değişebiliyor. AKP iktidarında üniversitelerde yaşananlar “Bir üniversite nasıl olmamalı” sorusunun en güzel yanıtı. Mevcut üniversite düzeni gençliğin yeteneklerini köreltiyor, kendisini gerçekleştirmesine engel oluyor. İlyas Salman’ın ve Şener Şen’in başrollerini oynadığı Dolap Beygiri filmi vardı. Filmde “diplomalı hıyarcı” sahnesi vardır. Bugün Türkiye o sahnenin de gerisinde. Nazım’ın “Açlık Ordusu” kendisini gençlik içerisinde “işsiz ordusu” olarak gösteriyor. Altın çağlarını yaşayan mafya düzeninin ucuz ve nitelikli iş gücü ihtiyacı gözetilerek tabela üniversiteciliği geliştirildi. Gençlik geleceksizleştirildi. Üniversiteler bilimsizleştirildi ve asosyalleştirildi. “Her şehre bir üniversite” mantığıyla, gayet masummuş gibi yapıldı bunlar.

 

-Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

Haziran Ayaklanması çok özel bir dönemdi. Marx, doksan günlük Paris Komün’ünden tuğla gibi bir kitap çıkarıyor. Gezi de öyle bir hassasiyetle ele alınmalı. Alıyoruz da. Gezi’nin Vatan Partisi’nin siyasetlerinin çoğunu doğrulamasının yanında en önemli derslerinden birisi şudur: Herkes devrimcileşebilir, herkes isyan edebilir. Bizler, gençliğin öncü kesimleri, bunun farkındaydık ama bu doğrunun Gezi’yle birlikte sağlamasını yapmak bize daha da özgüven kattı. O bakımdan üniversiteler giderek geleceksizleştirilen gençlik kitlelerinin yaşam alanları olması özelliğiyle büyük bir potansiyeli ifade ediyor. O dönemde şüphesiz olumlu yansımaları daha gözle görülürdü ama bugün Gezi’nin üniversitelerdeki etkileri her an açığa çıkabilecek şekilde gizlenmiş vaziyette. Örgütlü bir halkın neler yapabileceğinin başta halk olmak üzere herkes tarafından görüldüğü bir dönemdi. O nedenle sistem, en başından beri var gücüyle örgütsüzlük-partisizlik-siyasetsizlik propagandası yaptı. Bizim tüm gövdemizle merkezinde ve siyasi-pratik her şekilde önderi olduğumuz Gazdan Adam Festivali bu propagandaya verilen en iyi cevaptır. Haziran çiçeklerinin meyve vermesinin yolu gençliğin daha fazla politikleşmesi ve sosyalleşmesi için kaba ve laubali anlayışlardan arınmaktan geçiyor. Mesela gençlik örgütlerinin bir kaçı dışındaki büyük çoğunluğu o kaba ve laubali anlayışları temsil ediyor.

 

-Biraz da ülke gündemine geçelim. 7 Haziran seçimlerini genel olarak ve Vatan Partisi özelinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seçim sonuçlarını bir zafer olarak değerlendirenler var. Biz, sistemin demokrasi havarilerinin iddia ettiği gibi 7 Haziran 2015 seçimlerini ne “Gezi’nin”, ne “solun” ne de “halkın” zaferi olarak görmüyoruz. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde düzenin patronlarının talepleriyle örtüşen bir halk zaferi yoktur. Uluslararası sermayeden yabancı basına kadar sonuçlardan ve HDP’nin meclise girmesinden duyulan memnuniyet bunu gösteriyor. Tek başına AKP’nin geriletilmesi de bu sonuçları bir zafer olarak yorumlamaya yetmez. AKP’nin ve Erdoğan’ın façası önceden çizilmişti. “Kim çizmişti” derseniz, “Biz çizdik” diyeceğim. Ancak AKP’nin gerileyişinin sandığa yansımasıyla birlikte, devrimci bir seçeneğin mevziler kazanarak ya da daha da belirginleşen bir kuvvetle 8 Haziran’a çıkması zafer olarak değerlendirilebilirdi. Çünkü Türkiye’nin sorunları Erdoğan’dan ve AKP’den ibaret değil. Yerine ne konacağı, nasıl konacağı, kiminle konacağı çok daha hayati.

Partimiz, 7 Haziran’a sistemin karşısındaki en ayakları yere basan tasarımı taşıyarak girdi.162 bin oy alarak başta kendi beklentilerimiz olmak üzere bütün kamuoyunun tahminlerinin altında kaldık. Ancak gücümüzü ve etkimizi aldığımız oylarla değerlendirmiyoruz. En hatalı değerlendirme böylesi bir değerlendirme olur. Türkiye’nin vatanseverlik ve devrimcilik birikimi binlerle değil ancak on milyonlarla ifade edilebilir. O nedenle Vatan Partisi, bütün gövdesiyle mücadeleye devam ediyor ve her an her şeyi gerçekleştirebilir. Halkın yığınlar halinde tercihlerini değiştirebileceği bir dönemdeyiz. Türkiye’nin ihtiyaçlarına yalnızca Vatan Partisi’nin merkezinde ya da içinde olduğu bir milli hükümet yanıt verebilir. “Milli Hükümet” diyerek kavramsallaştırdığımız söylem partimizin programının adıdır ve iktidar formülüdür. Ancak bağımsızlıktan, aydınlanmadan, birlikten, emekten, insandan ve doğadan yana bir hükümet, “Milli hükümet” olarak tarif edilebilir.

 

-Geçtiğimiz günlerde milleti ve bütün siyasi partileri Türkiye Cephesi’nde birleşmeye çağırdınız. Bu bildiri hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin IŞİD ve PKK/PYD gibi yobaz ve bölücü terör örgütlerine karşı iç ve dış cephede yürüttüğü mücadelede Mehmetçiğin yanında olduğumuzu bildiren bir bildirgeydi. ABD Başkanı Obama PKK/PYD’yi kara güçleri olarak gördüğünü ifade etmişti. Zaten bahsi geçen terör örgütlerinin emperyalizmle ilişkileri artık sağır sultanca da biliniyor. Eskiden bu tip ilişkiler öyle kolay kolay dışa vurulmazdı diye biliyorum. Utanılırmış. Ağır bir suçmuş. Şimdi bu ilişkilerle gurur duyuluyor. IŞİD, PKK vb. terör örgütleriyle mücadele eninde sonunda emperyalizmle mücadele zorunluluğuna dayanacaktır. Çünkü ABD’nin bu operasyonları istemediği açık. “İncirlik” diyeceksiniz. Onun da karşısındayız. Emperyalist planlara “eyvallah” etmeyiz.

 

-Bu kaos ortamının sorumlusu olarak siz kimi, hangi kurumları görüyorsunuz?

Bildirgemizde AKP-PKK Ortaklığının ABD güdümündeki “Kürt Açılımı”, barış getirmemiş, ülkemizi kanlı süreçlerin içine itmiş ve iflas etmiştir. diyerek bunu ifade ettik. Ama ek yapmak gerekiyor. Bu durum, 13 yıllık bir birikmişliğin sonucu. Bu birikmişlik sırasında bağımsızlığı, aydınlanmayı, Türkiye’nin birliğini, Suriye’nin birliğini cesurca savunamayanlar ve doğrudan ya da dolaylı biçimlerde PKK’ya eklemlenenler de sorumlu. Suruç’ta hayatını kaybeden gençlerin sorumluluğunu yalnızca AKP’ye yükleme kolaycılığıyla kendilerini gösteriyorlar. Hepimizi derinden etkileyen bir katliamdı. Bugünkü durum birden bire, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Suriye’de kaos Türkiye’de kaostur. “Suriye’nin birliği Türkiye’nin birliğidir” demiştik.

 

-Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Bu çok geçiştirmeci, ezberci ve sorumluluğu üzerinden atan bir yorum. AKP şu an fiilen o boşluğu dolduruyor. Gözü AKP’den başka bir aktör görmeyen tahliller büyük resmi kaçırıyor.

 

-Parti olarak açılım-çözüm sürecine en başından beri karşı çıktınız. Peki sizin Kürt Sorununa karşı çözüm önerileriniz nedir?

Evet, en başından beri karşı çıktık. Hala karşıyız. Eli kanlı emperyalistlerin dayatmaları ve yönlendirmeleri ile gelebilecek herhangi bir hak, hukuk yok. Açılım, “barış” müzakereleri, Habur girişi, özerklik tarifleri, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler… Bunların hepsinin arkasında ABD var. Türkiye’yi bölmenin zeminini yaratmak için uydurulan şeylerdi bunlar. Tutmadı. “Barış” süreci diye bir şey tarif edildi. Neyin barışıydı? Kimin barışıydı? Türk halkı ile Kürt halkı arasında savaş mı vardı? Kimse, işbirlikçilerin davranışlarını Türk halkına mal edemez. PKK’nın şımarıklığını da Kürt halkına mal edemez. Ettirmemeliyiz. Yaşanan acılara karşı çıktık. Hatta karşı çıktığımız ve yöre halkının sesi olduğumuz için bedeller ödedik. Partimiz kapatıldı. Genel başkanımız tutuklandı. Parti kadrolarımız PKK ve kontrgerilla tarafından kurşunlandı, katledildi. Bu meselede terörle mücadele etmeden ve emperyalist müdahaleye son vermeden kalıcı çözümler getirmek mümkün değil. Bizim çözüm önerilerimizi üç maddede özetleyebilirim: Birlik, barış, kardeşlik! Türk’ün ve Kürt’ün vatan topraklarında birliği, bölge ülkeleriyle işbirliğine dayanan barış ve kültürel ve toplumsal zeminde kardeşlik. “Biz biriz” diyoruz. Bir millet olmuşuz çünkü millet olmanın duygusal, tarihsel, sınıfsal ve bilimsel nedenleri var. Tabi bu meseleyi çok daha uzun ve ayrıntılı konuşmak gerek. Vatan Partisi’nin iktidarda olduğu bir Türkiye’de bütün sorunlar en kısa sürede çözülür, Kürtler bütün yurttaşlarla eşit bir şekilde gönül rahatlığıyla yaşar.

-Kayseri Öncü Gençlik Başkanınız Aykutalp Avşar geçtiğimiz günlerde Dönemin Başbakanı Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla tutuklandı. Son zamanlarda da partinizin AKP’yle ve Erdoğan’la işbirliği yaptığına dair çeşitli yorumlar var. Neler söylemek istersiniz?

Nerede bir baskı ve zulüm varsa Türk gençliğinin vicdanı orada ayağa kalkar. Aykutalp işte o vicdanı temsil ediyor. Yanılmıyorsam başka siyasi hareketlerden de benzer suçlamalardan dolayı tutuklamalar oldu. Dava süreçleri devam edenler de var. Aynısı o arkadaşlar için de geçerli. Erdoğan’ın karşısına dikilen bütün arkadaşlar o vicdanın sesidir. Yalnız değiller.

Diğer meseleye gelince, politikalarımızı şöyle belirlemiyoruz: “Acaba Erdoğan ya da Davutoğlu’yla aynı şeyi söylemiş olur muyuz?” Zaten böyle siyaset yapamazsınız, iktidar olamazsınız. Bizim bir programımız var. Programımıza göre siyasetler belirliyoruz. Hayatı bir tahterevalli mekanizmasıyla açıklayamayız. Bazen sizin söylediklerinizle başkalarının söyledikleri örtüşebilir, karşısında olduğunuz kuvvet ya da kuvvetler doğrular geliştirebilir, hatta kimi meselelerde sizin bulunduğunuz yere gelebilir. Bunların tarihte örneği çoktur. Biz en başından beri açılımın sonlandırılmasını, her türlü terörle kararlı bir şekilde mücadele edilmesini savunuyoruz. F tipi örgütün derin bir yapılanma olduğunu, Ergenekon tertiplerinden Hrant Dink cinayetine kadar ortaya çıkaran biziz. Bizim dışımızdaki çevrelerin -CHP de dahil- kendilerini hep karşıtlık üzerinden tarif etme hastalığı olduğu için basit komplo teorileriyle yorumlar yapılabiliyor. “Müzmin muhaliflik” de diyebiliriz bu hastalığa. Mesela, Türkiye solunun MHP’nin söyledikleriyle aynı kapıya çıkan çokça söylemini ortaya çıkarılabiliriz. Ama bu bir işbirliğini ortaya koymaz. Erdoğan-Fethullah Gülen çatışmasında “Erdoğan’ın F tipi örgütün üzerine gitmesi iyidir, gitme demeyiz; biz ikisinin de karşısındayız” dedik. Doğru tavırdı. Orada Türkiye’nin kaderini etkileyen bir olay gerçekleşiyor, sen ülkeyi ve dünyayı değiştirme iddiasındaysan “Bana ne” diyemezsin. Kaba sistem tarifleriyle geçiştiremezin. Partimizin tüm eylem ve söylemleri bu yöndedir. Doğu Perinçek Tayyip Erdoğan’ın BOP eş başkanı olduğunu bütün kamuoyuna kabul ettirmiş ve yüce divan dosyasını hazırlamış bir genel başkan. Şimdilerde Erdoğan ve AKP karşıtı olmak en kolay şey. Marifet onların kudretli zamanlarında karşısına dikilmekti. O zamanlarda, özellikle de Ergenekon, Balyoz operasyonları sürecinde biz sokakta bugünkü delikanlıları göremedik. Türkiye’yi bu çıkmazlara sokanları yıkarak milli hükümeti kuracağız. Yıkmadan yapamazsınız. Bu tip söylemlerin bir dayanağı yok. Gülüp geçiyoruz. Abdestimizden eminiz.

 

-CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da (röportaj yayınlanmadan önce koalisyon kurulursa) koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

CHP ile AKP arasında koalisyon kurulmasını, başta ABD olmak üzere sermaye çevrelerinden basın kuruluşlarına emperyalizmin tüm yan kolları istiyordu. Öyle bir gelişme olursa ezbere değil, öngörülerimize ve resmin büyüğüne bakarak davranırız. İcraatlar da önemli.

 

-Sizce Türkiye erken seçime mi gitmeli? Hayırsa sizin koalisyon öneriniz nedir?

 Türkiye’yi milli hükümete götürecek bir seçim sonucunun çıkmaması durumunda, ağırlaşacak bir krizin kaçınılmaz olduğunu söylemiştik. Kriz günlerindeyiz. Sistem partilerinin, -HDP, CHP ve MHP de içindedir- hepsinin Türkiye’nin ağırlaşan sorunlarına bir çözümü yok. Hükümet olsalar, Türkiye’yi uzun süre yönetemezler.

 

-Gündemdeki sıcak konulardan birisi de HDP’nin kapatılması konusu. Siz ne düşünüyorsunuz?

HDP’yi kapatırsınız, BDP olur, CDP olur. HDP’nin kapatılıp kapatılmamasından ziyade siyasi parti ve milletvekilliği dokunulmazlığı zırhının arkasına saklanarak anayasaya aykırı eylemlerde bulunanlarla ilgili tedbirlerin alınması daha doğru olacaktır. Tabi bunu ancak devrimci bir iktidar yapabilir. Vatan Partisi iktidarında Türkiye’nin ve halkın aleyhine çalışmalar yürüten, emperyalizmle işbirliği içerisinde olan gerici, bölücü ve emek düşmanı bütün partilerin ve hareketlerin varlık zemini ortadan kalkacak. Gerçek demokrasiyle demokrasi budalalığı arasında kalın bir çizgi var. Lenin, sosyalist olmanın birinci koşulunu proletarya diktatörlüğünün kabulüne bağlar. Yani emekçilerin iktidarında, onların dışındaki sınıfların ve zümrelerin demokrasi kisvesi altında halk düşmanı faaliyetler yapmasına izin vermeyen bir tavırdır bu. Sosyalizmden geri dönüş deneyimleri bu koşulun önemini göstermiştir.

 

-Bu yıl Yunanistan’da Syriza büyük umutlarla seçildi. İspanya’da da Podemos ciddi bir başarı kazandı. Türkiye’de de HDP’yi bu partilere benzetenler çıktı. Hatta Selahattin Demirtaş’a Türkiye’nin Tsipras’ı diyenler de oldu. Dünyada ve Türkiye’de solun bu gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tsipras ve Syriza verdikleri ilk sınavda sınıfta kaldılar. Aceleci değerlendirmeler yapmamak daha doğru olur. İzlemeye devam edeceğiz. Podemos için de erken yorumlardan kaçınmalı. Şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz: Bu hareketlerin gelişmesi Avrupa için hayırlıdır. Çağımız turuncu hareketleriyle meşhur bir çağ. Avrupa’da sol hareketler 1. Dünya Savaşı’yla birlikte büyük oranda gericileşmişlerdi. İstisnalar vardı. Örneğin, Yunan komünistlerinin kurşuna dizilmek pahasına Türklere karşı savaşa girmemeleri ve emperyalistlerin aleti olmayı reddetmeleri tarihin en onurlu davranışlarındandır.

Anadolu’nun çok güzel deyişleri var. “Her sakallıyı deden zannetme” gibi. Her kolları sıvayan, beyaz gömlekliyi Tsipras’a benzeteceksek ya da her sakallıyı Marx sanacaksak, vay halimize. Türkiye solu, SSCB’nin yıkılışını zafer nidalarıyla duyuran emperyalizmin küreselleşme saldırısı ile birlikte özgüvenini yitirdi. Nitelik olarak geriledi. Yüzeyselleşti. Sınıf temelinden koparak neoliberalizmin kimlik politikalarına sıkıştı. İktidar perspektifinden uzaklaştı. Ortaçağ simgelerine sarılmayı devrimcilik belledi. HDP’nin böylesi bir sürece denk gelmesi tesadüf değil. HDP’yi “sol” olarak tarif etmek sola yapılabilecek en büyük kötülük. HDP, emperyalizmin Türkiye solunu PKK üzerinden etkisizleştirmek ve yutmak için tasarladığı bir projedir. HDP’nin böyle bir proje olduğunu İmralı tutanaklarına bakınca görebilirsiniz. Abdullah Öcalan’ın MİT müsteşarı Hakan Fidan ile birlikte kurduğu parti. Aydınlık Gazetesi o tutanakları yayınlamıştı, tekrar tekrar okunmalı.

Türkiye bir akılsızlaştırma sürecinden geçiyor. Bu akılsızlık kendisini en çok Ayn El Arab’ta (PKK, “Kobani” diyor) gösterdi. Bir elinde Türk bayrağı, diğer elinde sözde “Kürdistan” bayrağıyla sokağa çıkan eylemciler vardı o dönemde. Şimdi dağılıyorlar. CHP gençliğinden bir grup da –bütün CHP gençliğini temsil ettiklerini düşünmüyorum- geçtiğimiz günlerde oraya gitti. Karşılığı olmayan ve karşılık bulmayan eylemler. O eylemleri yapanlar, AKP Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi kaldırmaya çalışırken ses çıkarmıyorlardı. PKK, Atatürk heykellerini parçalarken cümle bile kuramıyorlardı ama ABD uçağıyla ve tüfeğiyle Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılan bir Amerika-İsrail koridorunu “sevimlileştirirken” “kahramanlaştılar”. Fakat Mahir Çayan öyle yapmamıştı. Atatürk heykeline yapılan gerici saldırılar üzerine İstanbul, Ankara ve İzmir’de Atatürk’e Bağlılık Nöbetleri tutulmaya başlandığında, Ankara’daki nöbette Mahir Çayan’ın başkanlığını yaptığı SBF Fikir Kulübü heykelin başında, “Ata’nın büstüne kadar uzanmaya cüret eden ellerinizi kıracağız” diyordu. Bu süreç uzun sürmeyecek. Çünkü Türk solunun mayası sağlam. O maya da Pir Sultan ve Bedrettin var. Dağa çıkıp Hürriyet aşkına saraylar basan Jön Türkler ve İttihatçılar var. Mustafa Kemal var. Nazım Hikmet, Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Reşat Fuat Baraner var. TİP var. 6. Filo’yu denize döken 68’liler var. Haziran’da ayaklanan özgür ve cesur ruhlu gençler var. Amerikan askerinin başına tereddüt etmeden çuvalı geçiren yiğitler var. Vatan Partisi işte tam olarak bu geleneğin temsilcisidir. Bu miras en kıymetlimizdir.

-Türkiye solu son zamanlarda çeşitli bölünmeler ve ayrışmalar yaşıyor. Türkiye Komünist Partisi ikiye ayrılmıştı (KP&HTKP) biliyorsunuz. TKP’nin içerisinden çıkan HTKP de bir bölünme yaşadı. Bu süreçler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu süreçleri bir Türkiyeli devrimci sorumluluğu ile ele almalıyız. Kamuoyunda ayrışmaya sebep olan en önemli siyasi konunun HDP/PKK ile ilişkiler olduğu biliniyor. Kendisini solda tarif eden bütün kuvvetler ülkemizin ve emekçi sınıfların geleceği için PKK’yla arasına net bir duvar örmeli. PKK’nın emperyalizmin piyonu olduğu ayan beyan ortada. Suriye’nin kuzeyinde bu çok açık görüldü. En son Selahattin Demirtaş’ın NATO’ya ve AB’ye çağrısı oldu, biliyorsunuz. 1960’lı yılların ortalarından itibaren Türkiye solunda sosyalizmin ve devrimin gerçekliği düzleminde strateji tartışmaları yapılır. MDD-SD tartışmaları diye bilinir. Bütün olan ve olası bölünmelerin, ayrışmaların ve eklemlenmelerin temeli esasen buraya dayanıyor. O dönemlerde de kanıtlanmıştı ama 2007 Cumhuriyet Mitingleri, 19 Mayıs-29 Ekim 2012 eylemleri, Ergenekon süreci, Haziran Ayaklanması (liste uzatılabilir) pratikleri ve bu gelişmeler sosyalizmin hayata geçirilmesi tartışmalarında Türkiye açısından Sosyalist Devrim stratejisinin gerçek dışılığını, Milli Demokratik Devrim stratejisinin haklılığını kesin olarak ortaya koydu. Geçmiş bir örnektir ama çok önemli. 29 Ekim 2012’de, Ankara Ulus meydanında yüzbinlerce insan barikatları yıkıp yürümek isterken ve bunu gerçekleştirirken o eyleme omuz vermeyip orada gazete satmaya çalışan komünistler SD’ciliğin içinde bulunduğu trajikomikliği göstermişlerdi. Meselelerin buralara geleceği o günlerden belliydi. Yığınakta yapılan hatanın telafisi olmaz derler. Stratejik yanlış pasifizmi, savrulmayı, doğrudan ya da dolaylı biçimde emperyalizmle aynı safta konumlanmayı getirdi; o yanlışta ısrar da, yeni dağılmalar ve daralmalar getirir. Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz.

 

-Son olarak röportajlik.com okurlarına neler söylemek istersiniz?

roportajlık.com’un görünen, görünmeyen tüm emekçilerine kolaylıklar. Çok başarılı gidiyor. Çok faydalanıyoruz. Okurlarının da zevkle takip ettiğini tahmin ediyorum. Umarız, katkılar sunabilmişizdir. Gelecek güzel günler ellerimizdedir. Birlikte kuracağız. Teşekkürler.

Paylaş: