Ana Sayfa Bilimsel Sosyalizm MARKSİZM BİLİM Mİ YOKSA DEVRİM Mİ

MARKSİZM BİLİM Mİ YOKSA DEVRİM Mİ

1179

Lucio COLLETTİ
TEORİ DERGİSİ – OCAK 1993
MARKSİZM: BİLİM Mİ YOKSA DEVRİM Mİ?
*

Bilim olarak Marksizm mi, yoksa devrim olarak Marksizm mi? Bu seçenek önce de vardı şu anda da varlığını sürdürmekle. Sorunun çözümü ise düşünüldüğü kadar kolay değil. Önce ikilemin birinci ayağı olan bilim olarak Marksizm ile başlayacağım. Bu tezin, ana çizgileri şöyle sunulabilir: Marksizm toplumların gelişim yasalarının kuramıdır. Marks Kapital’de, kapitalist toplumun gelişimini belirleyen yasaları incelemiş, çözümlemiş ve bu ‘mekanizmayı’ parçalarına ayırmış ve açıklamıştır. Bilimsel bir öğreti olarak Marksizm temelde nesnel nedensellik ilişkilerinin ortaya çıkarılmasına dayanır; sistemin işleyişini sağlayan yasaları ortaya çıkarır ve çözümler, bunların yanısıra da kapitalizmin kendi içinden yıkışına yol açacak ve sonunu belirleyecek çelişkilerini açıklar. Ancak Kapital ideolojik bir çalışma olmayıp tersine bilimsel bir çalışma olması ölçüsünde, bu çözümlemenin ‘değer yargıları’ ya da öznel tercihlerle bulanmasına izin vermez. O yalnızca olgularının nesnel değerlendirmesini yapar ve son çözümlemede evrensel geçerliliği olan görüşler ileri sürer. Bilimsel önermeler bildirim(indicative) kipinde olup (‘tercihleri’ veya erekleri içlerinde barındırmazlar. Bilimin yansız ve nesnel anlatılarından buyruklar(imperatives) çıkarmak olanaklı değildir. Bu çok iyi bilinen tez, Hilferding tarafından, eseri Finance Capital’in (Mali Sermaye) önsözünde geliştirilmiştir (aşağı yukarı ikinci enternasyonalin Ortodoks Marksizminin tezidir): “Marksizm yalnızca toplumların gelişim yasalarının kuramıdır!” “Genel formülasyonunu Marksist tarih anlayışında bulan bu yasalar meta üretimi devrinde Marksist ekonomi ile uygulanırlar.” “Bilimsel olarak mantıksal ve nesnel bir öğreti olan Marksizm değer yargılarına bağlı değildir.” Bilim olarak Marksizmin işi “nedensel ilişkileri açıklamaktır.” Çoğunlukla birbirleriyle karıştırılmasına karşın ‘sosyalizm’ ve ‘Marksizm’ aynı şeyler değildir. Sosyalizm bir amaçtır, politik isteğin ve eylemin bir hedefidir. Buna karşın, bir bilim olan Marksizm; nesnel ve tarafsız bilgidir. Her hangi biri bilimi, erekleri istemden de kabul edebilir. Hilferding şunu söylemektedir: “Marksizmin geçerliliğini kabul etmek, bırakın belli bir eylem çizgisine işaret etmeyi, değer yargıları üretmek anlamına bile gelmez. Belli bir gerekliliği anlamak ile bu gereğin gerçekleştirilmesine soyunmak oldukça farklı şeylerdir.”

Lucio Colletti, Roma Koleji’nde felsefe profesörü olup, From Rousseau to Lenin: Studies in Ideology and Society’in (Rousseau’dan Lenin’e: İdeoloji ve Toplum Üzerine İncelemeler) yazarıdır. Lucio Collletti’nin Ideology in Social Science adlı kitapta yer alan bu makalesini Çağatay Keskinok’un çevirisiyle sunuyoruz.

Bu görüş bırakın bilimin yan tutmacılığını çok açık olarak, bilim ile sınıf bilinci, bilim ile ideoloji arasında bir bağlantı olabileceği konusuna bile yer vermez. Sosyo-ekonomik gelişme tıpkı yıldızların hareketindeki gibi gözleyiciden ve bilim adımından önce, açılarak genişleyen bir süreç olarak görülmektedir. “Ekonomik yasalar” nesnel yasalardır, sınıflara dışsaldır ve doğanın yasaları gibi irademizden bağımsızdırlar. Yani ‘değer yasası’, yer çekimi yasası gibi bir şeydir. Bu anlayışta az veya çok, sürekli bir ‘yıkılma kuramı’ gözlenir. Kapitalist üretim tarzının yasaları kaçınılmaz olarak sistemin sonunu hazırlayacaktır. Kapitalizmin çöküşü kaçınılmazdır. Kapitalizm, yasaları açıklandığı andan itibaren ölümlü ve hemen hemen de özedimli (automatic) hale gelir. Küçük farklar ve önemsiz değişmeler dışında bu az çok III. Enternasyonal’de de varlığını sürdürmüş bir görüştü. III. Entemasyonal’in yaşadığı sürede, daha çok ta Stalin’le birlikte hepsi eklenen, ‘yan tutma’ (partizanship) ölçütü idi. (Lenin’de nasılsa gizli kalmış bir öğe.) İçinde geliştirildiği çıkmaz ve sekter yol bir yana, bu ölçüt doğacı nesnelcilik ölçütünün yanma yerleştirildi.1 Ancak bu kesinlikle, bu ölçütün doğacı nesnelcilik ölçütüyle uzlaştırılması anlamına gelmiyordu. Sanki bir yapışkan veya bir kordonla bir arada tutulmaları gibi şeydi.

Bu ‘doğacı’ yaklaşım, çok daha işlenmiş ve inceltilmiş biçimlerde, Marksist iktisatçıların en iyileri arasında bile başta olan yaklaşımdır. Oskar Lange örneği tipiktir, daha fazlasıyla da Maurice Dobb’unki (genelde kendisi oldukça ciddi bir bilim adamıdır.) Dobb, değer yasasını sistemin belli başlı mekanizmalarım ve hareketlerini yeniden inşa etme, birleştirme, düzene koyma ve açıklama olanağı sunan bir yasa olarak görmektedir:

“Adam Smith’in çalışması ve bu çalışmanın Ricardo tarafından daha sistematik hale getirilmesiyle birlikte ekonomi politik, ekonomik sistemin genel dengesine ilişkin postulatları ortaya atma, ekonomik sistemin temel öğeleri arasındaki genel ilişkiler üzerine determininst önermelerde bulunma olanağı sağlayan bu birleştirici niceliksel ilkeyi yaratabildi. Ekonomi politikde bu birleştirici ilke ya da niceliksel biçim alan genel önermeler sistemi bir değer kuramı oluşturur.2

Her şey bir yana bu alıntı değer yasasının sonuçta toplumsal yasızlığını (social neutrality) vurgulamaktadır. Yasa, kimi ölçülebilir ilişkiler kurabilmek için, sistemin belli başı nicel etkenlerini birbirleriyle ilişkilendirme olanağı sağlar, tıpkı evrensel yerçekimi yasasının kendi alanında yaptığı gibi. (Dobb’un örneği) Ancak buradan, yasa tararından birbirleriyle ilişkilendirilen niceliksel etkenlerin özel, ‘fetişist’ veya ‘yabancılaşmış’ doğası gibi bir sonuç çıkmaz. Marks’a göre metalar ve sermaye ezelden beri var olmadılar, dahası onların var olmalarının da bir sonu olmalıdır. Marks, sistem içindeki ilişkilerin yanısıra bu sistemin kendisini eleştirmekte ve çözümlemektedir. O, emeğin ürününün neden, ‘meta’ biçimi aldığını, insan emeğinin neden ‘şeylerin değeri’ ile ifade edildiğini, sermayenin hangi koşullarda ve niçin var olduğunu ve kendini yeniden ürettiğini tartışır. Dobb ise bir başka deyişle, metayı emeğin ürününün ‘doğal’ ve kaçınılmaz bir biçimi, piyasayı daima var olması gereken bir kurum olarak gören ve değer yasasını kalıcı (permaneht) niceliklerin ve etkilerin yasası gibi sunan Smith ve Ricardo’nunkine biraz benzer bir iddiada bulunmaktadır. (Doğrusu değer yasasını sürekli olarak değerlerin ölçümü konusu ile karıştırıyor)

Bu noktaya burada girmeye gerek yok. Yalnız sunu söylemeliyim ki, Marks’a göre bile değer yasası nesnel bir yasadır. Öyle bir yasa ki, bireyin bilincinden bağımsız olarak ve hatta O ‘farkına varmaksızın’ işlemektedir. Ancak Marks’da oldukça değişik bir tür nesnellik gözlenir. O adeta ortadan kaldırılması gereken yanlış bir nesnelliktir. Mark’a göre piyasanın yasaları birey yönünden ‘doğal bir zorunluluktur’. Piyasanın hareketlerinin depremler gibi önceden kestirilemezliği piyasanın ‘doğal’ bir olay (phenomenon) olmasındandır. Burada şeyler ile şeyler arasındaki ilişkinin nesnel biçimini neyin aldığı, gerçekte insanların birbirleriyle olan toplumsal ilişkilerinden başka bir şey değildir. Marks, “bu formüller… çok açık olarak, üretim sürecinin birey tarafından denetlendiği bir toplum tipine ait olmaktan çok, üretim sürecinin birey üzerinde egemenlik kurduğu bir toplum tipine ait olduğunun izlerini taşımaktadır” diye yazıyor. Bundan çok kısa bir süre önce de, o şu noktaya işaret etmişti: “Bir toplumun maddi üretim sürecine dayanan yaşam sürecinin üzerindeki gizemsel örtü, bu üretim özgürce örgütlenmiş bireyler tarafından yürütülen bir üretime dönüştürülmediği ve bilinçli olarak, onlar tarafından belirli bir plana uygun düzenlenmediği sürece, kaldırılmayacaktır. Bu ise ancak devrim yoluyla olabilir.”

Ricordo’cu yorumunda, değer yasası doğasallaşma eğilimi gösterir ve toplumsal olarak doğal bir yasa gibi karşımıza çıkar. Doğa yasalarının sınıf karakteri yoktur. Aynı şekilde, meta üretimi ve piyasanın var oluşunun da sınıf karakteri yoktur. Bunlar da zaten bilinen sözler! Piyasa’ ve ‘kâr’, geçiş toplumunun en güzel örneği (par excellence) olan sosyalist toplumun birinci aşamasında kaçınılmaz olarak varlığını sürdüren burjuva kurumları olarak değil de, tersine daima var olması zorunlu, ‘ekonomik eylemin ölçüsü veya ussal ölçütü’ gibi olumlu (positive) bir şey olarak görülmektedir: ‘Sosyalist’ piyasa ve ‘sosyalist’ kâr vardır. Böylece devrim, kârı yani sömürüyü ortadan kaldırmak için yapılır olmaktan çıkıp, yalnızca kürsü önünde coşkulu ve iyi hazırlanmış bir gösteri kıvancı için yapılır hale geliyor.

Birincisi ile oldukça ilişkili ikinci temel tahrifat Marks’ın çalışmasının anlamını ve niteliğinin yanlış yorumudur. Marks’a göre ekonomi politik meta üretiminin genelleşmesi ve genişlemesi ile doğdu. Kapitalizm ile doğdu, onunla son bulacak. (Yani, geçiş toplumlarında kapitalizmin hala yaşayan öğelerinin adım adım yok oluşu ile.) Bu ise, Marks’ın belli başlı çalışmalarının neden ekonomi politiğin eleştirisi başlık ve alt başlıklarını taşıdığını açıklamaktadır. Bugün birçok Marksist için bunun tersi geçerlidir. Onlara göre ekonomi politik daima var olmalıdır3, tıpkı kitlelere nasıl düşünmeleri ve inanmaları gerektiğini söyleyecek birilerinin, yasanın ve devletin daima var olacağı gibi.

Şu ana kadar geliştiritilen tezi, soruna başka bir yönden bakabilmek için kesmen gerekiyor. Mars’ın gerçekten en önemli çalışmalarından biri olan Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’ni (Critiae of Hegel’s Philosophy of Right) açınız. Onun belirgin bir yapısı vardır. Bu çalışma yalnızca Hegelci devlet felsefesini eleştirmekle kalmıyor, farkedilmez biçimde devletin eleştirisine dönüşüyor. Ancak her iki durumda da yani hem Hegel’in devleti nasıl, gördüğü sorununun hem de devlet sorununun eleştirisi tek bir modelin kullanılmasıyla geliştiriliyor. Marks’a göre yalnızca Hegel’in devlet gerçeğinin tasviri değil, devlet tarafından yaratılan fiili (actual) gerçekliğin kendisi de ‘baş aşağı durmaktadır’. O “bu çözümlenemez ruh, bu gizemcilik Hegelci devlet felsefesinin gizemciliği olduğu kadar… çağdaş anayasanın da muammasıdır” diye yazmaktadır.

Bu bakış açısı yadsınamaz biçimde soyuttur. Fakat, bu Hegel’in bizzat kendisinin geliştirdiği politik devletin bir soyutlamasıdır. Bu bakış açısı atomcudur (atomistic)4 ve bu da toplumun kendisinin atomculuğundan geliyor. Bir bakış açısının nesnesi eğer soyut ise kendisinin somut olmasının olanağı yoktur. Genelde, bir yazar diğerini, şeylerin gerçekte onun anlattığı gibi olmaması ile yani gerçeklik adına ve gerçeklik temelinde eleştiriyor. Fakat burada süreç farklı gibi görünüyor. Eski felsefenin idam hükmü aynı zamanda kendi nesnesi için de geçerlidir. Marks yalnızca Hegelci devlet felsefesinin sonunu incelemekle kalmaz, aynı zamanda devletin fiili ‘sönüşünü’ de anlamaya çalışır. Çünkü ona göre yanlış olan, doğa ötesi (metaphysical) olan ve ‘baş aşağı duran’ yalnızca gerçeğin felsefi tasarımı değildir, aynı zamanda gerçeğin kendisi de (yani çağdaş temsili devlet veya parlementer yönetim gibi biçimler alabilen toplumsal rejimin özel bir türü) baş aşağı durmaktadır.

Kapitalde de benzer bir durum söz konusudur. Burada da Marks kendini, ekonomistlerin ‘mantıksal gizemciliklerini’ yani onların ‘kutsal üçlü formülünü’ (toprak, sermaye, emek) eleştirmekle sınırlanamaz. Bunların ‘fetişizmi’, gerçeğin kendisinin fetişizmi ile yani kapitalist üretim tarzının fetişleştirilmesi ile açıklanmaktadır. Bu bir dizi ifadede çok açık olarak gözlenir. Kapitalde şu tür sözcüklere yer verilmektedir. “Metaların gizemsel niteliği” veya “metaların bütün gizemi; meta biçimi aldığı sürece emeğin ürününü saran tüm büyü ve sihir” veya son olarak, sözü edilen ‘gizemsel örtü’, ‘toplumun maddi üretim süreci üzerinde temellenen yaşam sürecini’ yorumlayan burjuva düşünürlerin bir buluşu olmayıp, gerçekte bu sürece aittir ve bu yüzden de ekonomi politiğe gerçekte ne ise öyle girer, gibi.
Doğrusu gerçeğin kendisi tepe taklaktır. Bu yüzden sorun iktisatçıların ve filozofların gerçeği nasıl gösterdiklerinin eleştirisi sorunu değildir. Gerçeği kendi ayakları üzerinde yeniden oturtmak için gerçeğin kendisini alt üst etmek gerekiyor. “Bugüne kadar filozoflar yalnızca dünyayı yorumladılar: Sözkonusu olan onu değiştirmektir.”Yukarıda Marksizmi bilim olarak gözden geçirdim. Şimdi devrim olarak Marksizme geldik.

Okuyucudan fazla telaşlanmamasını, gözlerini açmasını ve aklını kullanmasını isteyeceğim. Ama çizgilerini biraz önce çizdiğim tezde biraz şüpheli ve hatta tehlikeli bir nokta var. Yazarın biri diğerini, ilgiyi gerçeğe çekerek, şeyleri onun betimlediği ve gösterdiği gibi olmadığını göstererek eleştiriyor. Bu da tek doğru yol. Ancak Marks (Hegel ve ekonomistler de dahil olmak üzere) bunu yapacağı benzemiyor. Çünkü başvurulan ölçütün (reference criterion) kendisi (gerçeklik) zaten sahte bir ölçüdür (counterfeit standart). Marks, bu kararı ile kalsaydı, yalnızca bir peygamber (daha fazla da değil) ve biz de revizyonist olacaktık. Kapitalizm gerçeğinin baş aşağı durduğunu hangi temelde söylüyoruz. Berstein’a göre ahlaki ideal (moral ideal) temelinde söyleyebiliyoruz. ‘Adalet’ düşüncesi, Kant’ın etiği bize dünyanın düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi gerektiğini söylüyor. Değer ve artı-değer kelimeden başka bir şey değildir. Sosyalizm bir temenninin ürünüdür, insanların düşüncelerini değiştiriniz! Ütopik sosyalizm için bilimsel sosyalizmden vazgeçiniz. Gerçek önemli değildir. ‘Olgular’ önemsizdir, idealin gerçekleşmesine olanak sağlamak için gerçeklik inkâr ediliyor. Us (reason) devrimdir. Berstein’in düşüncesi günümüzde herhalde sola -Marcuse’un ve onu izleyenlerin küçük burjuva anarşizmine- kayardı.

Burada ara verip, tezi belli bir düzene sokmalıyım. Şüphesiz ki gerçeğin kendisi tepetaklak durmaktadır. Aksi durumda devrime ne gerek kalacaktı. Diğer yandan Marksizmin aynı zamanda bilim olmaya da gereksinimi vardır. Böyle olmasa bilimsel sosyalizm diye bir şey olmayacak ve Marksizm dine özgü kurtuluş umutlarından, dinsel temennilerden oluşacaktı. Kısacası, eğer Marks bir bilim adamı ise, O kendi düşüncelerini ve diğerlerininkini olgular karşısına ölçmek, varsayımları deneysel olarak gerçekler karşısında sınamak zorundadır. Basit ve daha bilinen sözlerle bu şu anlama geliyor: Marks, Hegel’i, ekonomistleri ve de bütün kapitalizm gerçeğini eleştirirken bunu yine gerçeklik adına ve gerçeklik temelinde yapmak durumundadır. Eleştirisinin ölçütü kısacası ideal olamaz (kimileri için hâlâ ideal olma özelliğini koruyor). Bu ölçüt, gerçeğe dayanan ve gerçeklikten üretilmiş bir ölçüt olmalıdır. Bunu kısaca ifade etmem gerekiyorsa kapitalizmde iki gerçeklik olduğunu söyleyebilirim: Marks tarafından tanımlanan gerçeklik ve de Marks’ın eleştirdiği yazarların tanımladığı gerçeklik. Şimdi bunu çok kısa olarak mümkün olan basitlik içinde sermaye ve ücretli emek arasındaki ilişkiyi inceleyerek göstereceğim.

Kapitalist bakış açısı ile bu ilişkinin nasıl görüldüğü ile başlayalım. Kapitalist parasını iğne, pamuk ve emeğe yatırır. O bunları piyasada meta olarak bulur. Yine o, bunları her hangi bir kişi nasıl bir kırbaç, at ve bir araba alabiliyorsa öyle alır. Bu alımlardan sonra (onun bu kalemleri rayiç değer üzerinden aldığını varsayın) kapitalist pamuğu ipliğe dönüştürmesi için işçiyi tezgâhın başına geçirir. Bu aşamada Marks şunları söylüyor: “Emek süreci kapitalistin satın aldığı şeylerle, onun mülkü haline gelen şeyler arasında gerçekleşen bir süreçtir. Bu yüzden bu sürecin ürünü, nasıl kendi mahzeninde gerçekleşen fermantasyon sürecinin ürünü olan şarap kendisine aitse öyle kendisine aittir”.

Sentez yapmaya alışık kapitalistin bakışı ve tüm kapitalist görüş, satın aldığı çeşitli kalemler arasında ayırım yapmaya tenezzül etmez. Onun bakış açısına göre, ücreti emek, hammadde ve makine donanımı gibi sermayenin bir parçasıdır: Üretim araçlarının alımına yatırılan parçadan bağımsız olarak, ‘ücretler fonu’ sermayenin değişken bölümüdür. Doğrusu ücretli emekçinin kendi değerini, yani ücretini yeniden üretmesinin yanısıra, artı-değer üretiyor olması, kapitalist için hiç bir kuramsal sorun yaratmayan oldukça uygun bir durumdur. Emeğin bu denli bereketliliği ona kendi sermayesinin üretkenliği olarak görünüyor: Satın alınan kalemlerden biri olan emek işte bu sermayenin parçası olarak görünüyor. Marks’ın ekonomi politik fetişizmi olarak adlandırdığı bu tez, bildiğimiz gibi bütün anti-Marksist iktisatçıların tezidir. Bu teze göre yalnızca emek değil sermayenin kendisi de değer üretir. Emeğin üretkenliğinin karşılığı olarak ücretler, sermayenin üretkenliğinin karşılığı olarak da kâr. Toprak mahsul üretir, sermaye veya makine donanımı kâr üretir, emek de ücretleri. Yani hepsi kendine. Şimdi bu etkenler arasında bir uyumun bir kez sağlanmış olduğunu ve bundan böyle bu uyumun daima süreceğini ve yine bütün bu üretim etkenlerinin işbirliği içinde olduklarını varsayalım. Bunun ‘patronların’ bakış açısı olduğunu söyleyeceksiniz. Ancak burada esas sorun, bu öznel bakış açısını kavramanın ötesindedir. Bu bakış açısı, bir bakıma olayların kendiliğinden akışı ile bağdaşan bir bakış açısıdır. İşçi sınıfı kendi geçim araçlarını yeniden üretirken aynı zamanda artı-değer üretir ( o da kâr, rant ve faiz) ve emeği ile toplumun bütün temel sınıflarının gelirini sağlar. Ve baskı altında tutulduğu sürece, işçi sınıfı kapitalizmin mekanizması içinde doğrusu yalnızca bir çark dişi olarak kalacaktır. Sermaye emek tarafından üretilir. Emek neden, sermaye sonuçtur. Birincisi kaynak ikincisi üründür. Ancak işçi sınıfı yalnızca girişimcinin kaynak hesap kayıtlarında değil, gerçek mekanizmada da sadece bir ‘değişken sermaye’ ve ücretler fonu olarak görülür. ‘Bütün’ parça haline gelirken, parça da bütün haline geliyor. Bu biraz önce değinilen ‘baş aşağı duran’ gerçekliktir. Bu gerçeklik, Marks’ın yalnızca bir ölçüt ve ölçüm olarak reddetmekle kalmayıp aynı zamanda yıkmaya ve tersyüz etmeye çalıştığı bir gerçekliktir.

Amerikan işçi sınıfını ele alınız. O yalnızca sermayenin bir çark dişi ve kapitalist mekanizmanın bir parçasıdır. Doğrusunu söylemek gerekirse, o bir sınıf bile değildir. (Sınıf olma bilincine sahip değildir) O, otomobil, kimya, dokuma vb. işçilerinden oluşan bir ‘kategoriler’ kümesidir. Tepki gösterildiğinde ve greve gittiğinde toplumsal ‘mekanizmanın’ bütünü ile olan ilişkisi, hastalıklı organın vücudun tümü ile olan ilişkisini andırır: İyileşmek için bir haptan fazlasını istemez. Bu sınıf (ki her işçi sınıfı bu aşamadan geçmiştir ve iktidarı elde edinceye kadar da bu aşamada kalacaktır) gerçekten sermayenin bir parçasıdır; (onu diğer ülkelerdeki işçi sınıflarının emperyalizm tarafından sömürüsünden ayrı tutarsak) hem de onun bir parçası olduğu şeyin (sermayenin) kendisinin de işçi sınıfı tarafından yaratılan değerin bir parçası olmasının doğruluğa karşın.

Marks tarafından benimsen bakış açısı doğrusu tam tamına bu ‘diğer gerçekliğin’ anlatımıdır. Ücretli emeğin, içinde yalnızca bir değişken olarak yer aldığı sermayenin kendisi parçası olarak görülen şeyin (emeğin) bir parçasıdır. Bu yüzden de emek ‘bütünün’ kendisidir. Sermaye ise ‘canlı emeğin’ bir ürünüdür. Marks gerçekliğin bir yönünü temel alan ‘ekonomistlerin’ tezlerini yıkmakta ve kapitalizmin çöküşüne işaret etmektedir. O bunu yaparken ne Berstein’in ahlakçılığını ne de Marcuse’un ütopyalarını yineler. Bu nedenle Marksizm bir bilimdir. Kapitalist üretim mekanizmasının nasıl işlediğinin yeniden çözümlenmesidir.

Diğer yandan bilim olduğu kadar, Marksizm devrimci bir ideolojidir Gerçekliğin işçi sınıfı bakış açısı ile çözümlenmedir. Bu ise sonuçta, işçi sınıfının Kapital’in bilimsel çözümlenmesini sahiplenmediği sürece kendini bir sınıf olarak ortaya çıkaramayacağı anlamına geliyor. Bu olmaksızın o binlerce ‘kategoriye’ bölünecektir. İşçi sınıfı (düş görenler uyanın!) her hangi bir üretim faktörü değildir, doğanın bir ürünü de değil. Bir varış noktasıdır, tarihi bir eylemin bir sonucudur, yani yalnızca maddi koşullarını değil aynı zamanda politik bilincin ürünüdür. Kısacası, bu sınıf, ekonomist kendiliğindenciliğin sistemin antagonisti (çalışkanı) olma bilincini geliştirebildiği ölçüde bir sınıf olur: Yalnızca işçileri değil, toplumun tümünü kurtaracak ve özgürleştirecek olan devrimin kahramanı olma bilinci. Bu sınıfın politik örgütlenmede kendini oluşturabilmesi ve müttefiklerinin öncülüğünü üstlenebilmesi işte bu bilinç sayesinde gerçekleşir. Ve bu bilincin kazanılacağı yer Kapital’dir, başka bir yer değil. Sanmıyorum ki, Lenin, partinin inşası bir yandan da dışarıdan bir şeyleri gerektirir derken bunu kastediyordu.


* Editörlüğünü, R. Blaekbur’un yaptığı İdeology in Social Science, Fontana, 1979, adlı kitapta yer alan bu makalede Lucio Colleti, Marksizmin bilimsel yeteneğinin onun, sosyalist devrim ile olan bütünsel ilişkisinden kopartılamayacağını vurguluyor.
1 Örnek olarak bkz. Stalin Econvmlst Problems of Socialism in the Soviet Union. 2 Maurice Dobb, Studiet in the Developmtnt of Capitalism, Routledge, 1946
3 Bkz: The Manual of Political Economy, USSR Academy of Sciences 4 Atomculuk: Nesnelerin bölünmez parçalardan oluştuğunu İteri süren öğreti (Ç.N.)