Ana Sayfa Emperyalizm NATO: AMERİKAN DERİN DEVLETİNİN ÖRTÜSÜ

NATO: AMERİKAN DERİN DEVLETİNİN ÖRTÜSÜ

1007

Hasan BÖGÜN
TEORİ DERGİSİ
MAYIS 2009 – SAYI:232
NATO: AMERİKAN DERİN
DEVLETİNİN ÖRTÜSÜ

Amerikan diplomasisindeki “yenilik”lerin anahtar kavramları

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton, Amerikan diplomasi lügatine yeni iki
kavram ekledi: “Smart power” ve “reset”. “Smart” sözcüğünün , “keskin”, “sert”, “şiddetli”,
“çevik”, “kurnaz”, “zarif”, “gösterişli”, “çekici” gibi çok sayıda Türkçe sözlük karşılığı var.
“Power” sözcüğü ise “güç”, “kuvvet”, “kudret”, “iktidar” vb demek. “Smart power”
kavramının tam karşılığını bulmak için, Bayan Clinton’un Dışişleri Bakanı olarak atandığı
sırada, Amerikan dış politikasını nasıl yöneteceğine ilişkin Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin
sorularını yanıtlarken söylediklerine bakmak gerek. Şöyle dedi Clinton:
“Smart güç denilen şeyi, yani elimizdeki diplomatik, ekonomik, askeri, siyasi, hukuki
ve kültürel araçların tamamını kullanmamız gerekir; her duruma uygun doğru aracı ya da
araçlar demetini seçerek… Smart güç kullanımında diplomasi, dış politikamızın öncüsü
olacak.”

Ronald Reagan 1980 yılında başkan seçildiği sırada, Amerikan toplumunda Vietnam
yenilgisinin yarattığı moral çöküntüsünü gidermek için “Büyük Amerika” sloganını
kullanmıştı. Reagan’ın “Büyük Amerika’sını çağrıştıran Bayan Clinton’un “smart power”
deyimini, Senato Dış İlişkiler Komitesi’ndeki konuşmasından hareketle, “kıvrak etkin güç”
diye çevirmek yanlış olmayacaktır. Bu bakımdan askeri gücün ve askeri olmayan gücün
birlikte kullanımı anlamına geliyor.

Bayan Clinton’un Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile 10 Mart’ta
Cenevre’de yaptığı görüşmede kullandığı “reset” (yeniden kurmak) sözcüğü, Türkçeye
çevirmede daha az müşkül çıkaran bir deyim. Clinton Lavrov’a ABD’nin Rusya ile ilişkilerini
“yeniden kurmak” istediğini bildirdi. Yani, nükleer silahların önlenmesi anlaşmasından
Avrupa’ya füze kalkanı kurulmasına, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinden enerji
kaynaklarının paylaşımına kadar ikili ilişkilerin tamamı yeni baştan ele alınacak ve
tanımlanacak.

Gates ve Obama yönetiminin ipleri

Bayan Clinton’un bu diplomatik açılımları, kabine arkadaşı Savunma Bakanı Robert
Gates’in geçen Temmuz ayında açıkladığı “yeni savunma stratejisi”nin dış politikaya
yansımasıdır. Hatırlanacaktır; Gates, seçimden aylar önce, Yeni Savunma Stratejisi
kitapçığının önsözünde, kim olursa olsun seçilecek başkanın ABD’yi kitapçıkta açıkladığı hat
doğrultusunda yöneteceğini belirtmişti. Bayan Clinton olsun, başkanı Barack Hüseyin Obama
olsun. Başkan Yardımcısı Joe Biden olsun, bütün Amerikan yöneticileri bu hattan
şaşmıyorlar. Bu itibarla, bir önceki George W. Bush yönetiminde olduğu gibi, Obama
yönetiminde de ipleri Pentagon’un elinde tutacağı söylenebilir. Tek farkla: Bush yönetiminde
Pentagon’a “neo-con”lar (yeni muhafazakârlar) hâkimdi. Obama yöneliminde Atlantikçiler1
hâkim.

Gates kitapçıkta, “kıvrak etkin güç” diye çevirdiğimiz Bayan Clinton’un “smart power”
kavramını açıklıyor. NATO’nun adını da geçirerek, ittifakların ABD için hayati önemde
olduğunu döne döne belirtiyor. “İttifaklar ve ortaklıklar” sözcükleriyle kastedilenin aslında
Amerikan “derin devletini” (stay behind) etkinleştirmek olduğunu akıldan çıkarmadan,
kitapçıktan rasgele bir seçim yapalım:

• “Başarılı olmak için kararlı olmak, milli gücün bütün unsurlarını bütünleştirmek,
geniş ölçekte müttefikler, dostlar ve ortaklarla yakın çalışmak zorundayız.”

• “Yeni savaş biçimlerini saptamak, anlamak ve çözümlemek için olduğu kadar, onlara
mukabele edecek birleşik yaklaşımlar ve stratejiler keşfetmek için daha iyi istihbarat
yetenekleri geliştirmek zorundayız.”

• “ABD, çıkarlarını gerçekleştirmek için askeri yetenekler, ittifaklar ve ortaklıklar
geliştirdi ve bunlar içinde yer aldı; uluslararası güvenliği ve ekonomik kurumları destekledi;
diplomasiyi ve yumuşak gücü belirli devletlerin ve uluslararası sistemin tavırlarını
biçimlendirmek için kullandı: gerektiği zaman güce başvurdu. Bu araçlar ABD’nin gelecekte
planladığı stratejik çerçeveyi belirlemede ve hedeflerimize ulaşmada bize yardımcı olacak.”

• “Zafer, bizi, milli gücümüzün bütün unsurlarını eski müttefiklerle ve yeni ortaklarla
birlikte kullanmaya zorluyor. Irak ve Afganistan mücadelenin merkez cephesidir, fakat
savaşın uzun vadeli, aralıklı, çok cepheli, çelişmelerin çok boyutlu ve soğuk savaş sırasında
komünizmle girilen çatışmadan çok farklı olduğu görüş açısını kaybedemeyiz. Irak ve
Afganistan’da başarılı olmak bu çatışmayı kazanmak için çok önemlidir, ama yalnız başına
zafer sağlamaz. Silahların çarpışmasıyla, fikirlerin savaşıyla, sabır ve yaratıcılık gerektiren
destek çabasıyla karşı karşıyayız.”

• “Belirli aktörlere, durumlara ve savaş biçimlerine uygun caydırıcılıkta ustalaşmak
zorundayız. Tehdide karmaşıklık katan gelişmeler, aynı zamanda bize hasımları caydıracak ya
da vazgeçilecek daha çok çeşitlilikte yetenekler ve yöntemler de sunar. Bu askeri ve askeri
olmayan araçlar çeşitliliği, hasımlarımızın gözünde bize daha fazla sayıda saldırı yöntemi
olanağı ve daha etkili caydırıcılık sağlar.”

• “Amaçlarımıza anahtar devletlerin tercilerini belirleyerek, hasımlarımızın kitle imha
silahları edinmesini ya da kullanmasını önleyerek, ittifakları ve ortaklıkları güçlendirip
genişleterek, ABD’nin stratejik yollarını ve hareket özgürlüğünü koruyarak, çabalarımızı
bütünleştirip birleştirerek varacağız.”(1)

• “Filiz veren ittifaklar ve ortaklıklar sistemimizi güçlendirmek, stratejimizi
uygulamak için şarttır.”

• “Ortaklarımız, bizim yerine koyamayacağımız kaynaklar, bilgi, beceri ve yetenekler
sağlar.”(2)

Atlantik ittifakı demek SüperNATO demektir

Sovyetler Birliği dağıldıktan ve Varşova Paktı ortadan kalktıktan sonra, artık ihtiyaç
kalmadığı için NATO’nun da tarihe karışacağı beklentisi oluşmuştu. Bu beklenti safçaydı.
Safçaydı, çünkü NATO’nun sırf bir askeri savunma örgütü olduğu ve sadece Sovyetlere karşı
kurulduğu yargısından kaynaklanıyordu.

Oysa olgular gösterdi ki dışarıdan askeri bir pakt gibi görünen NATO, altında
bambaşka bir şeyi, ABD’nin asıl iktidar aygıtını (stay behind= derin devlet) saklayan bir
kabuktur, bir örtüdür. Türkiye’de “kontrgerilla”, “Gladyo” ve “SüperNATO” diye adlandırılan
gizli aygıt, yalnız Sovyetler Birliği’ni ve Varşova Paktı’nı değil, daha çok bulunduğu ülkeyi
hedef almaktadır. Bu bizim iddiamız değil, ABD istihbarat örgütü CIA’nın eski
başkanlarından William Colby söylüyor. İkinci Dünya Savaşında ve sonrasında Amerikan
derin devletini inşa etmek için Fransa’ya, İskandinavya’ya, İtalya’ya ve başka ülkelere,
Vietnam savaşı sırasında ise Güney Vietnam’a gönderilmiş olan Colby, Amerikan derin devlet
yapılarının 1950’lerde Polonya ve Arnavutluk’ta çökertildiğini belirtiyor ve ekliyor:
“Kurduğumuz gölge şebekeler Sovyet işgali altında gerçekten faaliyet gösterebilir
miydi? Bunu hep merak ettim. Çin’de 1950’de, Vietnam’da 1954’te olduğu gibi, kimi yerlerde
son dakikada bu tür şebekeler örgütleme girişimlerinin başarısız olduğunu biliyoruz.”(3)
Ama NATO’nun 60 yıllık gizli tarihi, bu derin aygıtın NATO’ya üye olan ülkelerde
başarılı olduğunu, darbeler tezgâhladığını, hükümetler değiştirdiğini, kamuoylarını
yönlendirdiğini göstermektedir. Bunun nedeni, ülkelerin NATO’ya üye olurken Amerikan
derin devletinin faaliyetlerine izin verdiklerini taahhüt eden gizli protokoller imzalamış
olmalarıdır. Protokoller uyarınca Amerikan derin devletinin faaliyetlerine göz yumulmuştur.
Hatta gizli ilişkiler ağı üzerinden belirlenen hükümetler çoğunlukla aynı tıynette olduğu için,
Amerikan derin devletinin “gladyatörleri” siyasi destek görmüştür. NATO’ya üye olmayan
İsviçre, Avusturya, İsveç ve Finlandiya’da da SüperNATO uzantıları kurulmuştur.

Gates’in kitapçığının satır araları kavranırsa, “soğuk savaşta başarılı olmuş yöntemlere
dönmekten” söz ederken, 1990’lardaki Gladyo soruşturmalarından sonra hareket alanı daralan
o gizli aygıtı yeniden etkin hale getirmeyi ve bu aygıta dünya hegemonyası için küresel
görevler vermeyi kastettiği anlaşılır. Tabii bunun için, NATO’nun gizli tarihine ilişkin
bilgileri tazelemek gerekir. O zaman, NATO’nun genişlemesinin aslında Amerikan derin
devletinin genişlemesi demek olduğu görülecektir.

Türkiye’nin deneyimi

Türkiye, savunmasına NATO’nun gerçekte pek katkı sağlamadığını, ama Amerikan
“derin devleti”nin Türk devletinin sinir merkezlerine uzattığı kollarının örtüsü olduğunu
deneylerle öğrendi.(4) 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında, Irak’ın muhtemel hava
saldırılarına karşı konuşlandırılmak üzere, üyesi bulunduğu NATO’dan patriot hava savunma
füzeleri istedi. NATO üyesi Almanya, örgüt içindeki müttefiki Türkiye’nin bu isteğini önce
reddetti. Öteki NATO üyeleri araya girdi ve Almanya’yı ret kararını değiştirmeye ikna ettiler.
Almanya’nın kararını değiştirmesi zaman aldı ve savaşın bitmesinden birkaç gün önce patriot
füzeleri gelebildi. Gelen füzelerin bir bölümünün “çürük” olduğu, Güneydoğu’ya
konuşlandırıldıktan sonra ortaya çıktı.

Oysa Türkiye, NATO’ya girdiği 1952 yılından beri ittifakın istediği yükümlülükleri
fazlasıyla yerine getirmişti. Kore savaşında hiç yere binlerce Mehmetçik kaybettik. NATO
cephe planları uyarınca, Avrupa’daki merkez cephenin yükünü hafifletmek adına, vatanımızın
yarıdan fazlasını Sovyetler Birliği işgaline terk etmeyi kabul ettik. Her dönemde NATO’nun
istediği yükümlülüklere harfiyen uyduk. Halen Afganistan’da da NATO göreviyle
bulunuyoruz. ABD Afganistan’a Taliban’la savaşmak üzere muharip birlik göndermemizi
dayatıyor. Korkulur ki BOP eşbaşkanları ABD’ye gizliden gizliye Afganistan’a Mehmetçik
gönderme sözü vermiş olsunlar.

İddianın öteki yarısı da olgularla sabittir. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini, ABD’nin
NATO örtüsü altında Türkiye’de örgütlediği SüperNATO’ya (Gladyo) bağlı unsurlar yaptılar.
Kendilerine “kontrgerilla” diyen işkenceciler, gizli işkencehanelerde devrimcilere ve
vatanseverlere uyguladıkları işkence tekniklerini, SüperNATO’nun Almanya Bavyera’daki
Bad Tölz’de, İngiltere Portsmouth’taki Fort Monckton’da, ABD Virginia’daki Fort Bragg’da ve
Panama’daki Amerikan Özel Kuvvetler Latin Amerika Üssü’nde kurulu okullarda öğrendiler.
12 Eylül darbesinden sonra tutuklanan 650 bin yurttaşın hemen hemen tamamı işkence gördü.
SüperNATO’cuların o okullarda öğrendikleri, işkence teknikleriyle sınırlı değildi.
Müfredata ülkenin istikrarsızlaştırılması, “psikolojik savaş” ve askeri darbelere ortam
hazırlanması da dâhildi. Bizim “gladyatörler” 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri öncesinde, 6-7
Eylül 1955’te İstanbul’un talan edilmesinde, SüperNATO okullarında öğrendiklerini fazlasıyla
uyguladılar. “Gladyatörler”in tırmandırdığı sağ-sol çatışması ve terör ülkeyi kan gölüne
çevirdi.

Gladyo Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırmaktan da kaçınmamıştır. 12 Mart’ta 1500, 12
Eylül’de 2 bin kadar muvazzaf personel TSK’dan atıldı, tutuklandı ve işkence gördü.
Türkiye’de ne zaman bağımsızlıkçılık güçlendiyse, SüperNATO bu eğilimin önünü
kesmek için harekete geçmiştir. 1960’lı yıllar, 1930’lardan sonra milli sanayi kurma yönünde
ciddi hamlelerin yapıldığı ikinci dönemdir. Yeraltı kaynakları, o dönemde tamamen
millileştirildi. Bağımsızlıkçılık, gençlikten başlayarak toplumun bütününe dalga dalga yayıldı;
işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerde, devlet içinde ve TSK’da güçlendi. Kendilerine
“kontrgerilla” diyen SüperNATO’cuların tezgâhladığı 12 Mart, bu sürece vurulan darbedir.

Kıbrıs Barış Harekâtı’na misilleme olarak konulan ambargolar, Türkiye’de
bağımsızlıkçılığın yeniden yükselişe geçmesine yol açtı. 1976’da 13 Amerikan üssünün 12’si
kapatıldı; ABD ile yapılan Savunma İşbirliği Anlaşması askıya alındı; TSK NATO’dan
çıkmayı tartışmaya başladı. SüperNATO karşılık olarak yeniden harekete geçti. Terör
tırmandırıldı; 5 bin yurttaşımızı, değerli aydınlarımızı, bilim adamlarımızı kaybettik. 1
Mayıs’ta ve Kahramanmaraş’ta halka kitlesel saldırılar yapıldı ve arkasından 12 Eylül darbesi
geldi.

TSK’nın da dahil olduğu Türkiye’nin milli güçleri, 1991’de ABD”nin istediği Irak’a
kuzeyden cephe açılmasına karşı çıktılar. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay
istifa ederek, TSK’nın ABD planlarında rol almak istemediğini gösterdi. Çankaya’da savaş
karargâhı kuran dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, milli güçlerin muhalefetine boyun
eğmek zorunda kaldı. TSK, daha da ileri adımlar attı; ABD’nin Çekiç Güç’le nüfuz bölgesi
olarak ilan ettiği Kuzey Irak’a harekâtlar düzenledi. 1995 ve 1996’da yapılan bu harekâtlar,
ABD’nin orada kurduğu yapıları çökertti. ABD bu gelişmeyi “Türk generaller hizadan çıktı”
şeklinde tespit etti. Orduyu “hizaya getirmek” için bir kez daha harekete geçen SüperNATO,
Uğur Mumcu gibi onlarca değerli aydınımızı, Orgeneral Eşref Bitlis’i şehit etti. Savaş
gemimize saldırdı, askeri nakliye uçağımıza sabotaj düzenledi, Madımak Oteli’ni yakarak,
Gazi Mahallesi’nde ve Ümraniye’de tertipler düzenleyerek Alevi-Sünni çatışması çıkarmaya
kalkıştı. Tarikatları ve bölücülüğü kışkırttı ve destekledi. Kıbrıs’ta saldırı tehdidinde bulundu.
2003 Temmuz’unda Kuzey Irak Süleymaniye’de görev yaparı 11 kişilik Özel Kuvvetler
birliğimizi esir aldı ve başlarına çuval geçirdi vb.(5) Halen sürdürülen Ergenekon tertibi,
SüperNATO’nun milli güçlere yönelttiği saldırıların en kapsamlı ve ileri aşamasıdır.
Yalnız Türkiye’de değil

SüperNATO (Gladyo), örgüte üye öteki ülkelerde de ABD’nin çıkarları doğrultusunda
benzer faaliyet yürüttü. İtalya’da 1990 yılında patlak veren ve hemen NATO’ya üye öteki
ülkelere de sıçrayan Gladyo soruşturmalarından sonra, ortalığa dünyayı şaşkınlığa uğratan
belge ve bilgiler saçıldı.(6)

İtalya Başbakanı Giulio Andreotti,(7) Gladyo haberlerinin ayyuka çıkmasından sonra
İtalyan parlamentosunun baskısı üzerine, 3 Ağustos 1990 günü Senato araştırma komisyonuna
ifade vermek zorunda kaldı. Andreotti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve NATO ile
bağlantılı gizli bir askeri örgüt kurulduğunu, ama bu örgütün 1972 yılında dağıtıldığını
söyledi. Komisyon Andreotti’den 60 gün içinde konuyla ilgili bir rapor hazırlamasını istedi.

Andreotti, 18 Ekim’de komisyona “Paralel SID-Gladyo Olayı” başlıklı raporunu
gönderdi. Ancak hemen arkasından, bazı bölümler üzerinde biraz daha çalışması gerektiğini
bildirerek raporu geri istedi. 24 Ekim’de son halini komisyona iletti.
Komisyon başkanı Senatör Gualtieri, raporun son haliyle ilk halinin fotokopilerini
karşılaştırdı. Rapor iki sayfa eksilmişti. Andreotti, raporun ilk halinde, 1972’de dağıtıldığını
söylediği Gladyo’nun faaliyetlerini sürdürdüğünü belirtiyor, uluslararası ilişkilerine ve başka
ülkelerdeki benzer örgütlere ilişkin bilgiler açıklıyordu, ikinci halinde bu bilgiler çıkarılmış,
Gladyo’nun geçmişte kalan bir örgütlenme olduğu izlenimi yaratılmıştı.

Andreotti’nin ilk raporda verdiği bilgilere göre, NATO’ya girmek isteyen her ülke,
örgüte giriş antlaşmasını imzalarken, ayrıca ABD ile gizli protokoller de imzalamıştı. O
yüzden NATO üyesi 16 ülkenin hepsinde Gladyo başka adlarla faaliyetteydi. Bu gizli
protokoller, Pentagon ve NATO’nun Amerikalı komutanı tarafından yönetilen gizli askeri
örgütlenmenin (Gladyo, SüperNATO) kurulmasını ve işleyişini hükme bağlıyordu. İtalya’da
gizli protokol Amerikan istihbarat örgütü CIA ile İtalyan askeri istihbarat örgütü SIFAR
(Servizio di Informazioni dele Forze Armate) arasında imzalanmıştı. Fransa, NATO’nun
askeri kanadından çekildiği halde, hâlâ gizli örgütlenmede yer alıyordu. Örneğin, gizli askeri
örgütlenmeyi koordine eden ve Belçika’daki NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek
Karargâhında (SHAPE, Supreme Headquarters Allied Powers Europe) çalışmalarını yürüten
Müttefik Gizli Komitesi’nin (ACC, Allied Clandestine Cammittee) 23-24 Ekim 1990’daki
gizli toplantısına Fransa temsilcisi de katılmıştı. İtalya, Müttefik Gizli Komite’ye 1964 yılında
alınmıştı.

Andreotti, Fransa Cumhurbaşkanı General Charles de Gaulle’den sonra, gizli
protokollerden söz eden ikinci devlet adamı oldu. General de Gaulle, protokollerin varlığını,
1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekilme ve NATO karargâhını Paris’ten çıkarma
kararı aldığı sırada açıklamıştı. Almanya’da gizli protokollerin, Almanya’nın NATO’ya girdiği
1955 yılında, bizzat Başbakan Konrad Adenauer ile ABD Başkanı Hary Truman tarafından
imzalandığı ortaya çıktı. Gizli protokoller eski Nazilerin gizli askeri örgüte alınmasına ve
korunmalarına hükmediyordu.

Gelişmeler üzerine, NATO’nun Alman Genel Sekreteri Manfred Wörner, 9 Kasım
1990 günü örgüte üye ülkelerin daimi temsilcilerini NATO karargâhında toplayarak, gizli
protokollerin ve gizli askeri örgütlenmenin varlığını doğruladı, konuyla ilgili ayrıntılı bir
rapor hazırlatacağını duyurdu. Böylece en yüksek sivil yöneticisinin ağzından, NATO’nun
altında bir de gizli SüperNATO bulunduğu, kapalı kapılar arkasında da olsa açığa çıkmış
oldu. NATO sözcüleri, SüperNATO’nun varlığına ilişkin bütün soruları, “ittifakın askeri
sırları” gerekçesine sığınarak yanıtsız bıraktılar.

NATO örtüsü altındaki SüperNATO gün ışığına çıkmıştı, ama neydi bu SüperNATO?
Kim tarafından ve nasıl kurulmuştu? Kim yönetiyordu?
Gladyo’nun tarihteki siyasi kökleri
İkinci Dünya Savaşı, deyim yerindeyse “davul zurna çala çala” geldi. Japonya 1931
yılında Çin’i işgale ve giderek kıta çapında istilaya başladı. İtalya Habeşistan’ı 1935’te ele
geçirdi. Faşist General Franco, İspanya Cumhuriyeti’ni yıkmaya 1936’da girişti; Nazi

Almanya’sının ve Faşist İtalya’nın uçakları İspanya kentlerini bombaladı. Almanya, arka
arkaya Çekoslovakya’yı ve Avusturya’yı topraklarına kattı.
Komünist Enternasyonal, daha 1935 yılında savaşın gelmekte olduğunu saptadı ve
dünya çapında savaşa, savaşın kaynağı olan hâkim sınıfların en gerici kesimi faşistlere karşı
en geniş cepheyi kurma siyasetini geliştirdi.(8)

Dönemin büyük ülkeleri İngiltere, Fransa ve ABD de savaşın yaklaşmakta olduğunu
saptıyordu. Fransa, Almanya sınırında Maginot Hattı adında geçilmez olduğu iddia edilen bir
istihkâm inşa etmişti. 1940 yılında Alman birliklerinin Maginot Hattını aşarak Paris’e
girmeleri sadece iki hafta sürdü.

Dünyaya Mahan-Mackinder jeopolitik teorileri penceresinden bakan ABD ve İngiltere
hakim sınıflarına göre, savaş “dünya adasını” tasallut altında tutan Sovyetler Birliği’ni hedef
alacaktı ve bu bakımdan hayırlı bile olurdu. ABD ve İngiltere, 1918–1921 yılları arasında,
Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyet iktidarını yıkmak için düzenlenen 12 saldırının kimisine
bilfiil askeri birliklerle katılmışlar, kimisini de finanse etmişler, silah-mühimmat desteği
vermişlerdi.

1935 Münih Barış Konferansı (Komünist Enternasyonal, haklı olarak Münih Barış
Komplosu diye adlandırdı), bu siyasal ortamda yapıldı. İngiltere ve Fransa, başbakan
düzeyinde Almanya diktatörü Adolf Hitler’e, Sovyetler Birliği’ne saldırmasına ses
çıkarmayacakları güvencesini vererek savaşın yolunu açtılar.

İngiltere ve ABD başta olmak üzere Batı ülkelerindeki Sovyetler Birliği ve komünizm
düşmanlığı, savaş sırasında da sürdü. Bunun kanıtı, ABD ve İngiltere’nin savaşın sonuna
kadar Avrupa’da ikinci cephe açmamakta direnmesidir. Hitler 1941, 1942 ve 1943 yıllarında
Sovyetlere karşı çok büyük çaplı üç öldürücü saldırı düzenledi, ama Batılı müttefiklerin kılı
bile kıpırdamadı. Ne zaman ki Sovyetler Alman ordusunu Stalingrad’da bozguna uğrattı ve
Alman birlikleri dağılarak Kızılordu karşısında son sürat kaçmaya başladı, müttefikler.
Kızılordu’nun Avrupa’nın öteki ucuna kadar kıtanın bütününü ele geçireceği kaygısıyla
Normandiya çıkarmasını başlattılar. Zaten Fransa’dan Yunanistan’a kadarki güney cephesinde
de savaşın yükünü komünistlerin öncülük ettiği partizanlar çekti. Akdeniz’den giren müttefik
güçleri, partizanların temizlediği yoldan nerdeyse güle oynaya Avrupa’nın ortalarına ilerledi.
Bu gerçeği en somut biçimde kayıplar açıklamaktadır: ABD kendi topraklarına
uğramayan savaş boyunca sadece 300 bin asker kaybetti. Buna karşılık Sovyet kaybı 15
milyonu sivil, 7 milyonu asker toplam 22 milyondur. Sadece Sovyet kaybı, savaşın 60 milyon
olan toplam kaybının üçte birinden fazladır.

Sovyet strateji tarihçisi Genrikh Trofimenko, düşmanlığın sadece Hiller’i Sovyetlere
saldırtmakla sınırlı kalmadığını belgeler.9 Trofimenko’ya göre, ABD, savaşın son aylarında
müttefiki Sovyetler Birliği’ne karşı atom bombalarının da kullanılacağı bir dizi saldırı planı
hazırlamıştı. Bu tür planlar, Sovyetler Birliği’nin atom bombası ürettiği 1949 yılına kadar hep
yedekte tutuldu.

ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan ekonomik ve askeri bakımdan üstün bir güçle çıktı.
Ama savaş ABD’ye çok önemli stratejik bir kazanç daha sağladı: Nazi örgütü Gestapo’dan ve
Britanya İmparatorluğunun sömürgelerde kullana geldiği gizli örgütlerden örtülü savaşı
öğrenmek ve giderek bu alanda ustalaşmak…

SüperNATO nasıl kuruldu?

NATO’ya üye ülkelerin resmi organları Gladyo soruşturmalarının başladığı 1990
sonrasında bile SüperNATO’nun tarihçesi konusunda “ser verip sır vermeme” tutumunu
sürdürdüler. Bunun istisnaları da var. Örneğin, 30 Haziran 1947’de, dönemin Fransa İçişleri
Bakanı Edouard Depdeux, hükümeti devirmeyi amaçlayan ve aşırı sağcılardan oluşan “Plan
Blue”(10) adlı gizli bir ordunun 1946 yılı sonlarında açığa çıkarıldığını açıkladı. Depdeux’un
oldukça ayrıntılı açıklamasına göre, Amerikan istihbarat örgütü CIA ve İngiliz istihbarat
örgütü MI6 tarafından yönetilen gizli ordu. 1947 Temmuzu sonunda ya da 6 Ağustos’ta darbe
yapmaya hazırlanıyordu. Bunun için terör eylemleri düzenlenecek, toplumsal gerginlik
tırmandırılacaktı. Hatta milli kahraman ve savaştan sonraki ilk başbakan General de Gaulle’e
suikast bile planlanmıştı.

Sosyalist Parti mensubu İçişleri Bakanı Depdeux bu açıklamayla yapılacak bir
hükümet darbesini haber vermiyor, aslında yapılmış bir darbeyi de saklamaya çalışıyordu.
Kendi partisine mensup Başbakan Paul Ramadier, seçimlerden yüzde 29 oy oranıyla en büyük
parti olarak çıkan Fransa Komünist Partisi’ne (FKP) mensup bakanları, doğrudan ABD
Başkanı Truman’ın baskısıyla ve Fransa’yı Marshall Yardımından yararlandırmama şantajı
yapması üzerine, 4 Mayıs’ta hükümetten atmıştı. Savaştan sonraki ilk hükümeti kuran General
de Gaulle da aynı baskıyla karşı karşıya kalmış. General de Gaulle komünist bakanları atmak
yerine istifa etmişti. Daha solda görünen Ramadier ise ABD ile anlaşmayı seçti.
Komünist bakanların atılması büyük tepki topladı. Sendika konfederasyonu CGT, ardı
arkası gelmeyen grevler başlattı, FKP büyük kitle gösterileri düzenledi, İçişleri Bakanı
Depdeux, o koşullarda Fransa halkının tepkisini yatıştırmak düşüncesiyle Gladyo örgütü
“Plan Blue”yu deşifre etti. Ama bunun bir önemi yoktu: çünkü “Plan Blue”nun sadece adı
feda edildi. Amerikan istihbaratınca yönetilen gizli örgüt, Başbakan Ramadier’in bilgisi
dahilinde, “Rose des Vents” (Rüzgar Gülü) adını alarak varlığını sürdürdü. Örgütün amblemi,
1949’da kurulan ve ilk karargâhı Paris’te olan NATO’nun ambleminin (o da rüzgârgülü)
aynıydı.

Savaş sırasında Amerikan istihbarat örgülü OSS (Office of Strategic Services-
Stratejik Hizmetler Dairesi) ile İngiliz MI6 (veya SIS, Secret Intelligence Service- Gizli
İstihbarat Servisi)(11) birlikte çalıştılar. OSS, 1947 yılında yapılan yasal düzenlemeyle CIA
(Central Intelligence Agency) adını aldı. Yasal düzenlemeler, CIA’ya her türlü örtülü faaliyet
yürütme yetkisi tanıdı. Ancak CIA örtülü faaliyetleri öyle yürütmeliydi ki, Amerikan
yönetimi zor durumlarda “makul inkâra” sığınabilmeliydi. Örtülü savaş uzmanı General
George Kenan, CIA’nın örtülü savaş birimi OPC’nin (Office of Policy Coordination-Politika
Koordinasyon Bürosu) başına getirildi. OPC’ye, kuruluş hazırlıkları yapılan askeri paktın gizli
kanadını, yani Gladyo’yu örgütleme görevi verildi. Kenan da bu işle Frank Wisner’i (12)
görevlendirdi.

Wisner, Gladyo örgütlenmesini şekillendirmek için çeşitli ülkelere ajanlar yerleştirdi.
Bunlar arasında bütün Baltık bölgesinde Gladyo örgütleri kurmak üzere İskandinavya’ya
gönderilen Colby’nin dışında, İsviçre’ye konuşlandırılan John Kennedy döneminin CIA
başkanı Ailen Dulles da var.

Wisner’in çabalarıyla Gladyo’nun çekirdeği 1948 yılında Batı Birliği Gizli Komitesi
(CCWU-Clandestine Committee of Western Union) adıyla kurudu. Komitede bütün Batı
Avrupa ülkelerinin gizli servisleri temsil ediliyordu, ancak yönetimini CIA ile MI6
paylaşıyor, planları ve görevlendirmeleri bu iki örgüt yapıyor, hedefleri bunlar saptıyordu.
Fransa da ağırlığı itibarıyla etkin olabiliyordu.

1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması imzalandıktan sonra Batı Birliği Gizli
Komitesi, NATO’nun askeri aygıtına aynen monte edildi. Doğrudan Amerikalı NATO
başkomutanına bağlı, örgütün öteki bölümlerinde çalışan görevlilerin bile giremediği NATO
Güvenlik Dairesi’ne bağlandı. 1951 yılında Batı Birliği Gizli Komitesi’nin adı Gizli Planlama
Komitesi (CPC, Clandestine Planning Committee) olarak değiştirildi. Birkaç yıl sonra, yine
NATO komutanına bağlı ACC (Allied Clandestine Committee- Müttefik Gizli Komitesi) adlı
ikinci bir komite daha kuruldu. CPC’ye göre biraz daha gevşek yapıdaki bu komitede,
zamanla NATO’ya üye bütün ülkelerin temsilcileri alındı. SüperNATO’yu, işte bu iki komite
aracılığıyla ABD yönetti ve yönetmeyi sürdürüyor.

Sonuç

Yazdıklarımızdan çıkan sonucu kısaca özetleyelim: ABD, bir başka ülkede yürüttüğü
örtülü savaşta, doğrudan doğruya kendi yurttaşlarını kullanmaz. 12 Eylül’e zemin hazırlayan
ve darbeyi yapan “bizim oğlanlar” Amerikalı mıydı? Amerikan yurttaşları yalnızca planlama
ve kontrol görevi yaparlar. Savaşın “gladyatörleri” hedef alınan ülkenin yurttaşlarından
devşirilir. Bu gerçeği ABD Savunma Bakanı Gates de açık açık söylüyor; “Ortakların
sağladığı olanakları bizim sağlamamız mümkün değil” diyor. İşte şaşmaz bir pusula.
Pusulayı Ergenekon tertibine uygulayalım. Hedefte kim var? TSK, İşçi Partisi,
üniversite, yargı ve öteki milli kuvvetler. Vatanseverler, milletseverler… Fikirleri ve
eylemleriyle milli birlik, vatanın bütünlüğü, ülkenin istikrarı ve güçlenmesi için çabalayan
kesimler. Bu kesimlerin zayıflatılmasını kim istiyor? ABD ve AB…
Milli kuvvetleri zayıflatmak için uğraşanlar ise, adı sanı ne olursa olsun ABD’nin
devşirdiği “Gladyotörler”dir.

1 ABD’nin Atina Büyükelçiliği siyasi müsteşarı John Brady Kiesling, Bush yönetiminin Irak’ı işgal kararına tepki
olarak, 27 Şubat 2003’te dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’e zehir zemberek bir mektup yazarak istifa
etti. Kiesling, Bush yönetimini Woodrow Wilson”un başkanlığından beri emek harcanarak kurulan tarihin en
büyük ve en etkin uluslararası ilişkiler ağını yıkmakla ve terörü iç siyaset aracı olarak kullanmakla suçlamıştı.
Kiesling”in işaret ettiği uluslararası ilişkiler ağının eksenini Atlantik ittifakı oluşturduğu için, Amerikan
yönetimine şimdi Atlantikçiliğin hâkim olduğunu söyleyebiliriz.
2 Bkz. 2008 National Defense Strategy, ABD Savunma Bakanlığı.
3 William Colby, Honorahle Men: My Life in CIA, New York, Simon&Schusıer, 1978, s.100.
4 Ferit İlsever, Amerikan derin devletinin Türkiye’deki faaliyetlerini Kontrgerilla adı altında üç ciltlik kapsamlıbir araştırmada topladı. Birinci cildi 2008 Aralık ayında yayınlayan Kaynak Yayınları, öteki iki cildi de yayın planına almış bulunuyor.
5 TSK-ABD ilişkilerindeki dönüm noktalanın inceleyen geniş çaplı bir araştırma için bkz Hasan Bögün, ABD ve
AB Belgeleriyle Türk Ordusu, 12 Eylül 1980’den Çuval Olayına, Kaynak Yayınları, Nisan 2007.
6 ABD derin devletinin öbür NATO ülkelerindeki gizli faaliyetlerine ilişkin titiz bir araştırma olarak, Daniele
Ganser’in Güncel Yayancılık tarafından yayınlanan NATO’nun Gizli Orduları adlı kitabı, Türkiye bölümüne
ihtiyat kaydı konularak salık verilir. Yazar öteki ülkelerdeki gizli örgütlenmenin ABD derin devletinin uzantıları
olduğunu kanıtlamak için gösterdiği titizliği Türkiye için göstermiyor.
7 Gladyo’nun İtalya’daki en önemli destekçilerinden biri olan Giulio Andreotti, ilk kez 1954 yılında 35 yaşında
İçişleri Bakanı olarak hükümete girdi. Bu tarihten sonraki bütün İtalyan hükümetlerinde yer aldı. Altı kez
Dışişleri Bakanı, yedi kez Başbakan oldu. Toplam 20 kez bakanlık yaptı. Mensubu olduğu Hıristiyan Demokrat
Parti’nin lideri Aldo Moro’nun İtalya Komünist Partisi ile koalisyon yapmasına karşı çıkan kesiminin
liderlerindendi. Aldo Moro, Andreotti’nin kol kanat gerdiği Gladyo tarafından kaçırıldı ve öldürüldü. Dışarıda
“Mister İtalya”, ülke içinde ‘Tanrısal Giulio” denilen ve Jul Sezar’la karşılaştırılan Andreotti, 2002 yılında, Aldo
Moro cinayetini örtbas etmek için mafyaya siyasi cinayetler düzenletmekten suçlu bulundu. 24 yıl hapis cezasına
çarptırıldı. Kilisenin girişimleriyle 2003 yılında şimdiki Başbakan Silvio Berlusconi tarafından hapisten
kurtarıldı.
8 Bkz. Georgi Dimiıriov, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, Ocak 1995.
9 Genrikh Trofimenko, The US Mililary Doctrine, s. 51. Progress Publishers, Moskova, 1986.
10 Mavi Plan, Savaştan sonraki hükümetlerde iktidarı paylaşan Fransa Komünist Partisinin bayrağının kızıl
olmasından hareketle, gizli örgüt, kızılları bertaraf etmek ve Fransa’yı mavileştirmek amacını vurgulamak için
Mavi Plan adını almıştı.
11 İngiliz istihbarat örgütü MI5 ve MI6 diye adlandırılan iki kola ayrılır. MI5 karşı istihbaratla görevlidir. MI6 ise
başka ülkelerdeki istihbarat faaliyetlerini yürütür. İngiliz istihbarat servislerinin 1984 yılına kadar bir yasası bile
yoktu.
12 Frank Wisner, kurduğu “derin devlet”le (stay behind) “Her şeye kadir Wurlitzer” diye övünürdü. İkinci Dünya
Savaşı yıllarında İstanbul’da olan Wisner, Türkiye’deki çalışmalarıyla göz doldurmuş olacak ki, Pentagon’dan
dünyanın dört bir yanına dal budak salan gizli örgütlenmeyi kuran kişi olarak seçilmiştir. Wisner’in Türkiye’deki
bağlantılarının ve faaliyetlerinin araştırılması, Türkiye’nin “Küçük Amerika” yapılması ve Türk devletinin içine
Amerikan derin devletinin yuvalandırılması sürecine ışık tutacaktır. Wisner, kurduğu gizli örgütle o denli haşır
neşir oldu ki, sonunda örgütün yaptığı kirli işler karşısında sinirleri bozuldu ve 1965 yılında intihar etti.
Cenazesinde yapılan konuşmalarda, “cephede savaşırken vurulmuş bir asker” gibi muamele edildi.